Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

RUHUNU KAYBEDEN DÜNYAYI KAZANSA NE ÇIKAR?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2148 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Sevgili Okur,

Bendenize katılır mısınız bilemem ama günümüzde birçok insan ruhlarından kopuk yaşıyorlar. Hırslarının âdeta esiri olmuşlar. Yaşamları, sadece maddi kazanç üzerine kurulmuş. Kabul ediyorum, maddi kazanç insanın yaşaması için gerekli ama kişi para kazandıkça insanlığından ve ruhundan giderek uzaklaştığının da farkına varmalı ve önlemini ona göre almalı. 

***

Victor Hugo’nun söylediğine inanılan bir özdeyiş var: “Ruhunu kaybeden, dünyayı kazansa ne çıkar.”

***

Sizlere bir hikâye anlatacağım:

Ülkenin birinde bir grup arkeolog, arkeolojik kazı amacıyla yola revan oluyorlar. Kazı alanına doğru önde yerli rehberler, mola vermeden ilerliyorlar. Bir süre yol aldıktan sonra rehber başı âniden duruyor ve yere oturarak beklemeye başlıyor. Diğer yerliler de onu taklit ediyorlar. Kafile başkanı buna anlam veremiyor, rehber başına durma nedenini soruyor. Aldığı cevap çok ilginç: “O kadar hızlı gittik ki, ruhlarımız geride kaldı. Onların bize yetişmesini bekleyeceğiz…”

***

Bendenize göre yerinde bir cümle. Kişi dünyayı kazansa veya dünya kadar kazansa; bu kazandıklarıyla dünya kadar ruh satın alabilecek midir? Ya da satın aldığı ruhlardan bir tanesi bile,  kendi ruhuyla eşdeğer olabilecek midir? Ne paradoks değil mi sevgili Okur?

***

“Ruh nedir ki, öyle bir şey yoktur ki…” diyenlere bir çift sözüm olacak. İnsanın meydana geliş nedenlerinin başında iki öge var:

***

Birincisi ruh… Onda bütün güzellikler ve faziletler mevcut. Mesela “iyilik” ruhun asaletinden kaynaklanıyor.

***

İkincisi ise nefs. Nefsin temel kaynağı, 4 element: Yâni su, hava, toprak ve ateş. Yaşamdaki bütün olgular bu dört ögeden kaynaklanıyor. Bu elementler hem varlığın, hem de yokluğun kaynağı. Ve yokluk aynı zamanda bütün kötülüklerin de kaynağı. Kötülükler nefsin nasırları olarak işlev görüyor. İşte o nasırlara bir basmaya görün; derhal sıkıntılar yaşanmaya başlanıyor. 

***

İnsan bu aşamada, ruhu ile nefsi arasında bir denge kurarak yaşamaya çalışmalı. Bazı olaylarda nefsine meyletmeli, bazen de ruhunun sesine kulak vermeli. Hani “nefs muhasebesi” dedikleri olgu. İnsan nefsine meylettiğinde kişisel çıkarlar, iktidar ve mevki hırsı, koltuk merakı vs. ön plana çıkıyor.

***

Nefs bedene bağlı… Ruh gibi mânevi değil, tersine maddi. Bedenin ihtiyaçları karşılanınca nefs de giderek rahatlıyor. Ama nefs o denli açgözlü ki, ihtiyaçları bir türlü bitmiyor. Bu yüzden de tatmin olması imkânsız. Ruh ise bu dünyaya ait değil. Ruh Ulu Yaradan’a ait bir soluk. Gıdası ise NÛR… İnsan bu NÛR’dan uzaklaştıkça ruhu zayıflıyor. Nefs, tüm güzelliklere şehvetle yaklaşıyor. Oysa ruh, o güzelliklere âşık oluyor.

***

Sevgili Okur, pozitif bilim insanı nedense sadece nefs yönüyle ele alıyor, ruhu inkâr ediyor.  Bendeniz de karınca kararınca pozitif bilim okudum ama insan kardeşlerimi hiçbir zaman sadece nefsten ibaret bir canlı olarak tanımlamıyorum. Kendini bilme yolundaki bir insanın ruhunun da devrede olduğunu düşünüyorum. 

***

Aramızda sadece nefslerini düşünen, ruhlarını zayıflatmış, hattâ öldürmüş; madde dünyasının o acımasız girdabında, kahredici bir tempo ile yaşayan insanlar nefsin yanında “ruhun varlığını” da kabul edebilseler, büyük bir irfana ve mârifete kavuşacaklar, bundan haberleri bile yok.

***

Sevgili Okur, iç dünyamızı tanımaya çalışırken; kendimizi bilme yolunda büyük adımlar atarken, ruhumuz ile nefsimiz arasındaki dengeyi mutlaka kurma düşüncesindeyim. Bazılarımızın ama özellikle sorumlu mevkilerde bulunanların bu hususu irdelemelerini âcizane öneriyorum. Ne dersiniz?

***

Bunları Viyana’dan yazıyorum.

Mozart’ın da ruhu burada... Düşündüm de derin derin, belki de Merzifonlu veya diğer Türkler burayı almamakla iyi etmiş.


Yoksa Karadenizli müteahhit gelir, buraya da bir bina yapardı.

Ali Rıza Saysen Dostuma sevgilerle...

Acaba kaç kişi bu kadar sevilirdi, henüz 35'ini bitirmeden ebediyete gittiğinde ve sevilirdi dünyanın her yerinden gelen kişiler tarafından?

Nostalji ile…

Mehmet Kerem Doksat – 27.09. 20015

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Gülten UYER Cumartesi, 17 Ekim 2015

    Ruhunu Kaybeden Dünyayı Kazansa Ne Çıkar başlıklı yazınızla ilgili.

    Sayın Profesör Dr. Kerem Doksat,
    Anlamlı yazınızı çok düşündürücü buldum. Bir süredir nefse meyledenlerin sayılarının hızla arttığını gözlemliyoruz. Bu eğilim beraberinde ahlak ve değerlerin yok olması gibi sorunları getiriyor. Bu arada vicdan olgusunu düşünmeye, sorgulamaya başlıyorsunuz. Bazen vicdan dinden önce gelir diye düşündüğüm oluyor.
    Bir süreden bu yana içinde bulunduğum başka durum ve baskılar nedeniyle size başvurmayı da planlıyorum.
    İyi günler olsun.
    MKD: Teşekkürler efendim

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazartesi, 23 Ekim 2017