Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

ŞEYH EDEBÂLÎ ve NASIL KAYBETTİĞİMİZİN KISA TARİHİ

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 4067 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Şeyh Edebâlî (1206-1326) Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında yaşamış bir ilâhiyatçısı, âlim, Ahî şeyhidir.

Aslen Karamanlı olduğu rivâyet edilir. İlk tahsilini memleketinde yapar, gerisini Şam'da tamamlar. Tefsir, hadis ve özellikle İslâm hukukunda ihtisas yapar. Mevlânâ gibi, zamanının büyüklerinin sohbetinde bulunur. Tasavvuf yoluna girdiği, Baba İlyas halifelerinin ileri gelenlerinden olduğu belirtilir.

Âlim, faâl, zengin, çevresi için örnek teşkil eden ve çok sevilen bir kişi olan Şeyh Edebâlî, Eskişehir yakınlarında İtburnu denilen köyde yaşar, yaptırmış olduğu zâviyede talebe yetiştirir ve halkı aydınlatır. Bilecik'te bir dergâh yaptırır, Osman Gâzi'nin babası Ertuğrul Gâzi iyi dostudur; onu ve üç oğlunu, yâni Osman Gâzi'yi de birçok defa burada misafir eder.

O zamanlar 700 çadırlık bir komündür Ertuğrul Gâzi'nin halkı. Hepsi bu!

Osman Gâzi, dergâhta bulunduğu bir gece, rûyasında onun göğsünden bir ayın çıkıp kendi göğsüne girdiğini ve göğsünden bir büyük ağaç bitip dallarının âlemi kapladığını, altından birçok nehirlerin çıkıp insanların bu sulardan geçtiklerini görür. Osman Gâzi, hani o meydanlara sığmayan yiğit, Şeyh Edebâlî Hazretleri'nin yanında önce sesini çıkaramaz. Bırakın konuşmayı, nefes almaktan çekinir. Ama bu kez derdini söylese gerektir. Mahcup mahcup rûyasını anlatır.

Şeyh Edebâlî kısa bir tefekkürün ardından "ey oğul. Sana müjdeler olsun" der, "göğsümden çıkan nur kızımdır (Bâlâ [Malhun] Hâtun). Seni kuşatması evleneceğinize işârettir. Ağaca gelince: Sen büyük bir devlet kuracaksın. Sizin soyunuzdan nice pâdişahlar gelecek ve nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar, evlâtların adâletle hükmedecekler. Allah-ü Teâlâ seni ve neslini insanların İslâm'la şereflenmesine vesile edecek.

Gerçekten de öyle olur, altı asırdan fazla devam edecek olan bir imparatorluğun temelleri onun bu söyledikleri üzerine Osman Gâzi ile atılır. Şeyh Edebâlî 1326'da 125 yaşlarında Bilecik'te vefat eder, dergâhının yanında gömülür. Eskişehir'de de adına bir türbe yapılır. Vefatından bir ay sonra kızı, dört ay sonra da damadı Osman Gâzi vefat eder ama ne vefat!

Babası Ertuğrul Gâzi'den yaklaşık 5 bin km² olarak devraldığı Osmanlı toprağını oğluna 16 bin km² olarak devrederek.

Bilecik Söğüt'te bulunan öğüt mektubu levhası Ünlü Osmanlı tarihçisi Cenabî'nin "Cenabî Tarihi" adıyla da bilinen "el-Hâfilü'l-Vâsıt ve Aylemü'z-Zâhirü'l-Muhît" adlı Arapça eserinin Süleymaniye Kütüphânesi'nde kayıtlı bir nüshasında mevcuttur. Mustafa Cenabî, 1540-1590 yılları arasında yaşamıştır, kendisi bütün kaynaklara göre Arap'tır, ondan önce kimse Şeyh Edebâlî'nin böyle bir vasiyetinden söz etmemiştir.

***

Şeyh Edebâlî, bu muhteşem vasiyetinde bakın neler der:

"Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana. Suçlamak bize; katlanmak sana... Âcizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana... Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana... Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana...

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teâlâ yardımcın olsun. Beyliğini mübârek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalb versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va'dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelâmlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârlarında savrulur gidersin... Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlûp eder. Bunun için dâima sabırlı, sebatkâr ve iradene sâhip olasın! Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir...

Şu üç kişiye, yâni câhiller arasındaki âlime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibârını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervâsız, kahraman, gözü pek) derler.

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idâre edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idâre edene âittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idâresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar... (Bu nasihat Osmanlı'yı 600 sene yaşatmıştır.) İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca lâflamaya başlar. Lâf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflâh etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı... Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinâyettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü zaman yok, süre az!

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esâsı olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!

Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın!

***

700 çadırlık komünden bir dünya devletinin doğuşu bu arketipal rûyayla olmuştur. Ağaç ve dalları büyüyüp serpilen ve sûlh, saadet, bolluk yayan medeniyetin imagosudur.

Ne zaman ki onun öğütleri unutulur, kardeşler işbölümü yapacaklarına, tahta oturan diğerlerini çoluğu çocuğuyla birlikte boğazlatmaya başlar, bunun için ferman da çıkarılır: ". Ve her kim esneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek münâsibdir. Ekserî ulemâ dahi tecviz etmiştir. Anınla âmil olalar.

Peki, Yıldırım Bayezid, kardeşi Yakup Bey'in "tahtını tabuta çevirmeseydi, devlet param parça olmaz mıydı? Eğer Şeyh Edebâlî'nin öğüdüne uysalar olmazdı.

Fâtih, kardeşini sağ bıraksaydı, kardeşi zaman içinde isyan çıkartmaz mıydı (çünkü hep böyle gelişti), bu isyan sebebiyle acaba İstanbul fethi aksamaz mıydı? Eğer Şeyh Edebâlî'nin öğüdüne uysalar olmazdı.

Sultan II. Bayezid, Cem Sultan'ın teklifini kabûl edip devleti kardeşiyle bölüşseydi Yavuz ortaya çıkabilir, "Halife olabilir miydi? Eğer Şeyh Edebâlî'nin öğüdüne uysalar olurdu, Cem'in katlindeki utanç ve insanlık dışı şeyler yaşanmadan olurdu hem de!

Yavuz, üzerlerine gelen kardeşleri Ahmed ve Korkud'u bağışlasaydı, toparlanır toparlanmaz birleşip yeniden saldırmazlar mıydı? Bu da Yavuz Padişah'ın en büyük ideâli olan "İttihad-ı İslâmı" gerçekleştirmesini engellemez miydi? Eğer Şeyh Edebâlî'nin öğüdüne uysalar olmazdı.

Bâzısı der ki "tabii Hilâfet de Osmanlılar'a geçmezdi". Öyle mi? Eğer Şeyh Edebâlî'nin öğüdüne uysalar bal gibi geçerdi.

Düşünün, İstanbul'u 21 yaşındayken fetheden dâhi Fâtih Sultân Mehmed, kendi koyduğu kanunun nizâm-ı âlem için fesada sa'y ihtimâlinin bulunması sebebiyle siyâseten katl müessesesini ilk defa kendisi tatbik edip ve küçük kardeşi Ahmed'i katlettirmiştir.

***

İşte, ne zaman "Bey memleketten öte hâle gelir, taht için her türlü hile ve desise galebe çalar". İşte, ondan sonra da Osmanlı yavaş yavaş batar.

Hey gidi Şeyh Edebâlî Hazretleri, Allah'a yâni Öz'üne bir selâm ola.
     Söylediklerin çağları aşan,
           bütün "beylere" hitap eden ulu sözlerdir.
                 Tabii, anlayana.

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 22 Şubat 2009 Pazar

Not: Bu bir mitostur ve gerçekten "olup olmamış olmasının" hiçbir önemi yoktur.

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Seyit Tosun Perşembe, 20 Eylül 2012

    Edebali öğütleri gerçek mi

    Edebali'nin olduğu söylenen yukarıdaki öğüdün tarihinin o kadar eski olmadığını düşünüyorum. Bu tür öğütlerin tarihi Tarık Buğra'dan daha eski değil diye bilirim. Net kaynak var mı diye de merak ederim hep.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 24 Eylül 2017