Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

SON GELİŞMELERLE İLGİLİ YORUMLARIM

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1795 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

BU YAZIYI HERKESİN OKUMASINI İSTERDİM

                                               Vahap Balman – Fuat Yöntemli’den

Niye acayip bir başlık seçtiğimi yazıyı okuyunca sizler de anlayacaksınız.

Tam tamına 48 yıl önce ODTÜ’de daha sonraları Rektör de olan bir hocamız, sıkıldığımızı anlayınca, bizleri rahatlatmak için orijinal konular da anlatırdı.

Bir derste “Garcia’ya Mektup” diye hepimizi etkileyen bir konu anlatmıştı. Uzun meslek hayatım süresince anlattığı matematik bilgileri pek fazla işime yaramadı ama “Garcia’ya Mektup” konusu neredeyse hayatıma yön verdi. Hocamızın derse ara verip yaptığı o kısa konuşmasından bir iş yaparken bahane aramamayı, üzerimize aldığımız görevleri en iyi şekilde yapmayı öğrendik.

***

Hayatım boyunca “Garcia’ya Mektup” konusunu muhtelif yazarların kaleminden de okudum. Ama son defa Başkent Üniversitesi Kültür Yayını olan Bütün Dünya dergisindeki yazıyı okuyunca, bunu okuyucularımla da paylaşmak istedim. Nedense yazının yazarının adını yazmamışlar. Ben yazıyı özetleyerek vermek istedim ama o kadar güzel yazılmış, o kadar usta bir kalemden çıkmış ki, bozarım diye çekindim. Yazıyı aşağıda aynen aktarıyorum. Okuyunca siz de bana hak vereceksiniz.

***

Yeryüzünde birçok şairin, yazarın şiirleri, öyküleri, romanları, yabancı dillere çevrilmiş, kendi ülkesi dışında da yayımlanmıştır ama... Galiba yalnızca bir gazetecinin köşe yazısı birçok yabancı dile çevrilip kendi ülkesi dışında birçok ülkede yüz milyondan fazla yayımlanmıştır. O gazeteci, Elbert Hubbart, o köşe yazısının başlığı ise Garcia’ya Mektup’tur.

Elbert Hubbart’ın bu yazısının yüz yıl boyunca çeşitli ülkelerde yapılan baskısı, yüz milyon adeti aşmıştır. Tüm meslektaşlarına örnek oluşturacak bir olgunluk düzeyindeki bu Amerikalı gazetecinin, Philistine adlı aylık bir derginin 1899 Şubat sayısında yayımlanan bu yazısı, hiçbir olağanüstü özelliği olmayan, sıradan bir çavuşun görev sorumluluğunun öyküsüdür.

Hubbart’ın “Garcia’ya Mektup”undan etkilenen ilk kişi, New York Merkez Demiryolu İşletmesi yöneticilerinden George Deniels oldu. Bu yönetici, Philistine dergisindeki yazıyı Genel Yönetmeni’ne okuduktan sonra ondan, bu yazıyı çoğaltıp tüm demir yolu çalışanlarına dağıtmak için izin istedi. George Deniels istediği izni aldıktan sonra “Garcia’ya Mektup”u beş yüz bin adet bastırdı ve “bu çavuşu örnek alınız” ön yazısıyla işletmenin tüm çalışanlarına dağıttı.

Garcia’ya Mektup’un varlığı, kısa bir süre sonra Rus Demiryolları Genel Yönetmeni Prens Hilakoff’un kulağına ulaştı. New York Merkez Demiryolu işletmesi çalışanlarından birinden sağlanan mektubun bir kopyasını okuduktan sonra Prens Hilakoff, bunun Rusça’ya çevrilmesini ve Rus demir yolu şirketinin tüm çalışanlarına dağıtılmasını emretti.

Garcia’ya Mektup, demir-yolu işçilerinden, Rus ordusu mensuplarının eline geçti. Erler arasında elden ele dolaşan mektubu ordu komutanları okuyunca, mektubun resmileştirilmesine ve tüm ordu mensuplarına dağıtılmasına karar verdiler.

Japonlarla başlayan savaş için cepheye giden Rus askerlerinin tümünün üniformalarının ceplerinde Garcia’ya Mektup’un bir kopyası bulunuyordu. Japonlar, savaşta tutsak aldıkları Rus askerlerinin tümünün ceplerinden çıkan bu mektubu görünce bunu ciddi bir incelemeden geçirdiler. Mektup Japonca’ya çevrildi ve bunun, tutsak alınan tüm Rus askerlerinin ceplerinde bulunduğu haberiyle birlikte Japon İmparatoru’na sunuldu. Mektuptan İmparator da etkilendi ve birer kopyasının Japon Hükumeti’nin tüm üyelerine dağıtılmasını emretti.

Pearl Harbor baskını dâhil, hepsi ABD'nin dümenidir. Tıpkı 11 Eylül saldırıları gibi. Hükümranlığını korumak için, bu ülkenin başındakiler her şeyi yaparlar. O zamanlar, NTV'de canlı yayında, Sayın Celal Pîr'le beraber bunları yorumlamıştık ve bu işin tezgah olabileceğini daha o zaman ima etmişti. Nitekim, kimse Usame bin Ladin'e neden tamamen yasaklı olan hava sahasından sülalesiyle geçme izni verildiğini hâlâ izah edemiyor. Yok adamın penisi küçükmüş de, yok aşağılık kompleksi varmış da ondan İkiz Kuleleri vurdurtmuş; buna çocuk dahi inanmaz!


Tüm Japon bakanlar, Garcia’ya Mektup’u çoğaltıp, kendi bakanlık örgütünde görevli tüm çalışanlara gönderdiler.

***

ABD Deniz Kuvvetleri mensuplarına 1913’de dağıtılan mektubun özel olarak çoğaltılmış kopyaları ise, Birinci Dünya Savaşı’na katılan askerlerin önemli bir bölümünün ceplerinde bulunuyordu. Bunlara uyuşturucu madde verilip, Kamikaze namıyla, geri dönmemek üzere uçuşa yollanırlardı...

Dergide yayımlandığının on dördüncü yılında Garcia’ya Mektup’un resmî olarak çoğaltılan baskısı, kırk milyona ulaşmıştı.

Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya arasındaki savaşın bir aşamasında ABD Başkanı, çok acele olarak Küba’daki isyancıların önderi Garcia’ya bir haber göndermek istedi.

Garcia, hangisinde olduğu bilinmeyen onlarca sığınaktan birinde saklanıyordu. Kendisine posta veya telgraf yoluyla ulaşabilmek olanaksızdı.

ABD Başkanı’nın ona, ne denli önemli bir haber göndermek istediğini bilen çevresindekiler, Garcia’ya bir haberin, ancak elden götürülebilecek bir mektupla ulaştırılabileceğini bildirmek zorunda kaldılar.

***

Başkan’ın çaresiz bakışları karşısında cevap, çevresindeki subaylardan birinden geldi.

“Benim birliğimde, Rowan adında bir çavuş vardır” dedi. “Kimsenin nerede olduğunu bilmediği Garcia’yı o bulabilir ve mektubunuzu kendisine ulaştırabilir.”

Bu cevaba Başkan’ın pek aklı yatmamıştı ama, ortada yapılabilecek başka bir şey yoktu.

Rowan çağrıldı. Kendisine, Garcia’ya gönderilecek mektup uzatıldı ve ... “bunu, Garcia’ya teslim edeceksin” denildi.

Rowan mektubu aldı, üniformasının yanındaki deri kesenin içine koydu, kesenin ağzını sıkıca büzdükten sonra, göğsünün üzerine kayışla bağladı. Önce Başkan’a selam verdi, sonra komutanlara, en son da kendi komutanına selam verdi, dışarı çıktı.

Rowan, yola çıktıktan tam dört gün sonra, gecenin karanlığından da yararlanarak, üstü açık bir kayıkla Küba sahilinin açıklarına vardı. Küba’nın balta girmemiş ormanlarına dalıp, gözden kaybolduktan üç hafta sonra, adanın öteki yakasında ortaya çıktı. Ülkesinin düşmanı bir ülkeyi, yürüyerek bir uçtan öteki uca geçti ve Garcia’ya mektubu teslim etti.

Burada size Rowan’ın, Garcia’ya mektubu götürebilmek için ne zorluklar atlattığını, ne tehlikeler geçirdiğini anlatacak değilim. Onun, ne denli kahraman bir asker olduğunu da anlatacak değilim. Yalnızca bir noktayı, hem de çok ihtiyaç duyduğumuz bir noktayı, iyice belirtmek için yazıyorum size tüm bunları.

ABD Başkanı’nın makam odasındaki olayı, ana çizgileriyle bir kez daha gözden geçirelim:

ABD Başkanı Mckinley, Garcia’ya teslim edilmek üzere Rowan’a bir mektup verdi. Ona yalnızca, “Bu mektubu Garcia’ya teslim ediniz” dedi. Rowan mektubu aldı, göğsüne bağladı, selamını verdi ve odadan çıktı.

***

Lütfen dikkat ediniz: Rowan, “Garcia nerede?” diye bir soru sormadı. “Garcia kim?” diye bir soru da sormadı. Yaptığı tek şey, kendisine verilen görevi almak oldu. Zaten kendisinden beklenen, onun da yapması gereken buydu.

Rowan, ülkesindeki her okula heykeli dikilebilecek ve yetişen tüm kuşaklara örnek olarak tanıtılabilecek bir ölümsüz kahramandır. Fakat bugünün gençleri onun kahramanlığından çok, başka bir özelliğini örnek almak zorundadır. Rowan’ın örnek alınması gereken özelliği, verilen görevi sadakatle kabullenmek, o görevi yerine getirebilmek için hemen harekete geçmek ve görevi eksiksiz tamamlayabilmek için tüm enerjilerini bir noktada toplamak disiplinidir.

Özetle, Garcia’ya gönderilecek mektubu almak, hemen götürmek için yola çıkmak ve mektubu Garcia’ya teslim ederek görevi kendisinden beklenildiği güven düzeyinde tamamlamak sorumluluğu ve terbiyesidir.

General Garcia, şimdi yaşamıyor, fakat yeryüzünde başka Garcia’lar var. Ve o Garcia’lara gönderilecek başka mektuplar var.

Çevremize baktığımızda ise, genellikle güçsüz, isteksiz, gönülsüz ve umursamaz kişilerle karşılaşıyoruz. Yönetici olarak görev yaptığınız iş yerinizde, varsayın ki altı yardımcınız var. Bunlardan birini çağırın ve kendisinden şöyle bir istekte bulunun:

“Lütfen benim için ansiklopediye bakıp, Corregio’nun hayatına ilişkin özet bir bilgi hazırlayın.”

Yardımcınız size, “peki efendim” deyip, bu görevi yapmaya hemen gidecek mi?

Boş yere umutlanmayın. Büyük bir olasılıkla böyle bir şey yapmayacak. Donuk bir ifadeyle yüzünüze bakacak ve size, şu sorulardan birini ya da bir kaçını soracaktır:

O kimdir?

“Hangi ansiklopediden bakayım?”

“Fakat bu görev, benim sorumluluk alanıma girmiyor ki efendim...”

Bismarck’ın hayat hikâyesini istemiyorsunuz, değil mi?

“Bunu benden daha kıdemli bir arkadaş yapsa daha iyi olmaz mı, efendim?”

“Hayatı hakkında bilgi istediğiniz bu kişi, halen yaşıyor mu, yoksa ölmüş mü efendim?”

“Acelesi var mı, yoksa elimdeki işi bitirdikten sonra yapsam olur mu?”

“Ben ansiklopediyi bulup getirsem olur mu, yoksa oradaki bilgiyi aynen kopya çekmemi mi istersiniz?”

“Bu kişinin hayatını niçin öğrenmek istiyorsunuz efendim?”

“Onun hayat hikâyesinde neyi vurgulamamı istersiniz?”       

Siz bütün bu soruları büyük bir sabırla yanıtlayıp, kendisinden bu bilgiyi niçin istediğinizi, onun bu bilgiyi nereden, nasıl bulacağını tane tane açıkladıktan sonra bile çalışma arkadaşınız, hiç kuşkum yok, kendi bölümüne gidecek ve kendi yardımcıları arasında Garcia’ya Mektup götürecek bir kişiyi aramaya çalışacaktır.

***

Bir stenograf ilanı için başvuranların onda dokuzu, ne imla kurallarına, ne de noktama işaretlerini kullanmayı bilir. Daha da kötüsü, başvuruda bulunduğu iş için bunların olmazsa olmaz kurallar olduğunu aklına bile getirmez.

Böyle bir kişi, Garcia’ya mektup götürebilir mi?

Benim yüreğim, evde olduğu zaman da, işten uzakta olduğu zaman da işini yapan adamdan yanadır. Garcia’ya götürmesi için kendisine verilen mektubu alıp, cebine koyan, fakat aptalca sorular sormayan adamdan yanadır.

Uygarlık, işte bu çaptaki kişiler için uzun ve biraz da sıkıntılı bir soruşturma dönemidir. O her kentte, kasabada, köyde ve her büroda, mağazada ve fabrika vardır. Dünya, işte bu çaptaki kişilerin sorumluluk bilinci iş terbiyeleriyle ayakta durabiliyor. Tüm insanlık, evrimini biraz daha, biraz daha hızlandırabilmek için, tüm gücüyle, işte bu bilinç ve bu terbiyedeki, bu çaptaki kişiler için haykırıyor:

Garcia’ya mektup götürecek kişilere ihtiyacımız var... Hem de en kısa sürede, her yerde ve her zaman.”

***

Şimdi elimde Taha Akyol’un yazdığı “Ama Hangi Atatürk” kitabı duruyor…

Özgeçmişi kısaca şöyle: Taha Akyol, Abhaz asıllı Türk Gazeteci ve yazar. 1946 yılında Yozgat’ta doğdu. Babası Mustafa, annesi Fatma Akyol’dur. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Yozgat’ta tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Yazarlık mesleğine 1977 yılında Her Gün gazetesinde başladı.


 Acaba Gazi olmasaydı, Taha Bey bunları anlatabilir miydi?

12 Eylül 1980 darbesi öncesinde Milliyetçi Hareket Partisi yönetiminde bulundu. Darbe sonrasında tutuklandı ve uzunca bir süre Mamak Cezaevi’nde yattı. Askeri mahkemede yargılandı ve beraat etti.

Yankı Dergisi’nde, Tercüman, Meydan ve Milliyet gazetelerinde çalıştı. 80'li yılların ortalarından itibaren Türk milliyetçisi çizgiden uzaklaşarak muhafazakârlığa - liberalizme yöneldi. O Tercüman ki, bir zamanlar Ilıcak Ailesi’nin en büyük varlığıydı. Bir dönem liseleri de mevcuttu.

Nazlı Hanım, Demokrat Parti döneminde Nafia (Bayındırlık) sonra da Münakalat (Ulaştırma) Bakanlıkları yapmış olan Muammer Çavuşoğlu’nun kızıdır. Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’ni bitirmiş (1963) ve Lozan Üniversitesi Lozan Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (Ecole de Sciences Sociales et Politiques, 1967) eğitim görmüştür.

1969’da gazetenin esas sahibi olan Kemal Ilıcak’la evlendi, bu evliliğinden iki çocuk annesi oldu. KKTC’de de epey mal varlığı mevcuttur.


Kemal Bey puro içen tam bir patrondu ve Rahmetli Peder’i Filipinler’e yollayıp, vaat ettikleri ücreti ödememişlerdi. Daha sonra oğulları Mehmet Ali Ilıcak bir gazete çıkardı; her gün zam yaparak bu fakir millete televizyon satmayı vaat etti ama çoğu gerçekleşmedi. Galiba Sanyo marka bir televizyondu; hem de en ufak ekranlısından...


Gazeteciliği

Tercüman gazetesinde başyazar oldu. 1988’e kadar aynı grubun ikinci gazetesi olan Bulvar’ın imtiyaz sahipliğini üstlendi. 1992 ile 1994 arasında TRT’de Söz Meclisten İçeri adlı programı yaptı. Tercüman dışında Meydan, Hürriyet, Akşam, Yeni Şafak, Dünden Bugüne Tercüman, Bugün ve Takvim gazetelerinde, sonrasında Sabah gazetesinde yazarlık yapmıştır. 17 Aralık 2013 tarihinde yapılan yolsuzluk operasyonu sonrasında adı yolsuzluk iddialarına karışan bakanların istifa etmesi gerektiğini savunmuş, bir gün sonra fikir ayrılığı gerekçesi ile Sabah gazetesi ile yolları ayrılmıştır. 2014 yılında, sektöre Bugün gazetesine geri dönmüştür.

Siyaset

1999 Türkiye Genel Seçimlerinde Fazilet Partisi’nden İstanbul Milletvekili seçildi. Yemin töreni sırasında İstanbul milletvekili Merve Kavakçı’nın TBMM salonuna türbanlı olarak girmesine koluna girerek eşlik etti; bu bir ilkti, bugünlerin hazırlayıcılarından birisi olmuştu. 22 Haziran 2001’de, Anayasa Mahkemesi’nin Fazilet Partisi’ni kapatılmasına karar verdiği dava sonucunda milletvekilliği düşürüldü ve 5 yıl siyaset yasağı getirildi. 2011 genel seçimlerinde AKP’den milletvekili aday adayı oldu ancak aday gösterilmedi.

***

Ailesi

21. ve 22. Hükumetlerde bakanlık yapmış Muammer Çavuşoğlu’nun kızıdır. Valilik, 29., 31., 32., 39. ve 41. hükumetlerde bakanlık yapmış olan Turhan Kapanlı dayısıdır. İlk eşi Kemal Ilıcak’ı 1993'te kaybeden Ilıcak, işadamı ve siyasetçi Emin Şirin’le kısa süren bir evlilik yaptı. İki çocuk annesidir.

***

Dönelim Taha Bey’e

Siyasi ve iktisadi olarak kendisi tam bir klasik liberal iken, kültür ve dış politika alanında sağ-kanat yaklaşımı benimsemektedir. TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi mütevelli heyeti üyesi olan Akyol hâlen CNN Türk program yapımcısı ve Hürriyet Gazetesinde yazar olarak çalışmaktadır. Taha Akyol evli ve iki çocuk babasıdır. Gazeteci ve yazar Mustafa Akyol’un babasıdır.

Taha Bey, “sol söylemleri sağ lisanına tahvil eden kişi olarak da tanınır”.

***

Kitaptan alıntılar:

Önce künye: Doğan Kitap. 2. Baskı Şubat 2008. Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Tic. AŞ.

Devam edelim:

1877 harbi, Avrupa’nın Plevne ile birlikte bütün Tuna vilayetini ve Rumeli’nin önemli kısmını kaybettiğimiz savaş.

Çanakkale’de 101 bin şehit kişi şehit düştü, Milyonlarca aç çıplak kayıp verilmiş.

İstanbul işgal altında… Türkiye ve İstanbul ıstırap ve karanlıklar içerisinde.

1912, bütün Rumeli’yi kaybettiğimiz Balkan Harbi… Yahya Kemal’in şehri Üsküp’ü, Mehmet Âkif’in şehri İpek’i, Mustafa Kemal’in şehri Selanik’i (MKD: ben oraya gittim seneler önce, Depresyon Tedavisinde Yenilikler anlatmıştım bir ilaç firmasının davetlisi olarak ve “gardaş” diyen bir Rum’la –ki karısı bir hemşireydi, pekiyi anlaşmıştık), bütün Rumeli’yi kaybetmişiz.

Üç milyon kişi sakatlanmış, yine göç, gene etnik temizlik.

Çanakkale’de 101 bin şehit. Sevgili Dostum Bingür Sönmez’in vurulduğu yer, kendini adadığı dava bölgesi… O kalb cerrahı dostum ki, pek çok can kurtarmış ve artık çelik zırhla dolaşmakta. Zamanında Rebiî Dayım için aradığımda “hemen yolla diyen kardeşim” diyen usta bir cerrah. Hobileri arasında kaval çalmak var ve musiki ile terapi de de üstat. Ne zaman arasam “alo” der.

***

Ayhan da çok şöhret sahibi oldu: Sabancı Vakfı’nın katkılarıyla hazırlanan “Fark Yaratanlar” programının 20 Aralık 2009 tarihindeki konuğu, 1986 yılından beri ihtiyaç duyan kişilere maddi karşılık beklemeden sağlık hizmeti vermek için çalışmalarını sürdüren Dr. Ayhan Tokgöz, İzmit-Gebze’de, üç idealist doktor arkadaşı ile açtıkları Lokman Hekim Sağlık Vakfı Hastanesi’nde hastalar, 50 kuruşa dâhiliye muayenesi yaptırıyor, diş hekimine tedavi oluyor ve her türlü tahlili yaptırabiliyorlar…

Hastalar, aynı zamanda hastanedeki okuma-yazma kursuna da katılabiliyorlar. Vakıf daima garantili bir yatırımdır ve Ayhan da çok akıllıca bir iş yaptı.

Ayrıca hastane bünyesindeki doktorlar, Gebze’deki evleri tek tek dolaşarak maddi ihtiyacı olan kişileri tespit edip, onlara ilaçlarını da bedava veriyorlar. “Modern Robin Hood” olarak da bilinen Dr. Ayhan Tokgöz, İstanbul-Levent’te bulunan polikliniğinin gelirini de Gebze’deki hastanede sağlık hizmeti vermek için kullanıyor.

***

Sağlık hizmetinin yanı sıra Dr. Tokgöz, vakfa gelir yaratmak için geri dönüşebilir katı atıkları toplayarak çevrenin korunmasına da katkı sağlıyor. İstanbul'da okullarda ve iş yerlerinde bulunan Lokman Hekim Vakfı yazılı geri dönüşüm kutuları haftada 2 kez toplanarak ayrıştırılıyor. 19 yıldır Türkiye’de bu faaliyeti sürdüren tek sivil toplum kuruluşu olan vakıfta hala ayda 1 ton katı atık toplanıp ayrıştırılıyor. Bugüne kadar 250 bin ton hurda kâğıt toplandı ve elde edilen parayla 170 bini ücretsiz 420 bin hastaya bakıldı.

TED’den Arkadaşım ve Dostum Sadi’nin Sızmaz’ın bir uzman olarak aldığı ücreti hiç zikretmeyeyim, daha iyi! Üç kız okutuyor İngiltere’de…

***

İnşallah bu sefer kendim için aramam; gerçi Kardiyoloğum İlker Baran da hazır; Aziz ve Dostum Dr. Murat Kınıkoğlu (karısının adı da Canan’dır) da, Prof. Dr. Mehmet Haberal, Sevgili Dostum ve Meslekdaşım Ayhan Tokgöz de arar veya çağrılara cevap verir sanırım. Gerçi aradım ama işitmedi bir kısmı; hafta sonu rehaveti herhalde. Hele Ayhan epey sıkıntı yaşadı, karısı da çok ciddi hastalıklar geçirdi. Nişantaşı’nda komşuyken bile görüşemedik bir türlü. Demin açtı, meğer Çeşme’de tatildeymiş pek çok kişi gibi.

Biraz önce Sevgili Mustafa Bilici ile de konuştuk. İyiymiş, o da bir özel üniversiteye geçmiş. Bir ricamız oldu, hemen kabul etti.

***

Mecburi hizmetimi yaptığım, Hayrettin Dereli’nin rehberliğinde Anıtları gezerken gözlerimin dolduğu bölge: Allah’ı özlediler, akşamına kavuştular yazıtının bulunduğu mevki.

Silahaltına alınan binlerce kişiden sadece birkaçı dönebilmiş ve ortalık perişan. Ermeniler veya daha az sayıda Rum da aynı coğrafyada.

Ağıtlar yakılmakta:

Ölmeden mezara koydular beni

Ooof... Gençliğim eyvah!

***

Millet olarak da hakaretlere maruz kalıyoruz.

Mondros Mütarekesi’nden sonra Paris’te toplanan “barış konferansında” Damat Ferid Paşa’ya cevaben Fransız Başbakanı Clemencau, Türklerin yönetimde kabiliyetsiz bir millet olduğunu söylüyor. Hıristiyanları asıp kesmiş, hâkim olduğu hiçbir yerde medeniyetin yerleşmesine bir ırktır deniyor:

Türk kavmi, idarî işlerde şimdiye kadar maharet gösterememiş ve başarı sağlayamamıştır. Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da Türk’ün fethettiği hiçbir yer yoktur ki, orada maddî mamuriyet durumunun eksikliği, medeni seviyenin düştüğü görülmesin… Türk fethettiği arazide mamuriyet (vazife, görev) sebeplerine getirilememiştir… Hristiyanlar eski Türk hükumetinin emriyle katledilmiştir. Türk Kavminin idare kabiliyeti yoktur…

Öyleyse Anadolu galip devletler tarafından paylaşılmalı, Türklere bırakılacak yerler de Avrupa denetimi altına alınmalıdır. Clemencuau’nun bu uzun nutku, Sevr Antlaşması’nı hazırlayan ideolojik belgelerden biridir.

En Ağır Ceza Türklere

İngiliz Başbakanı Lloyd George da artık “İngiliz İmparatorluğu’nu sarsabilecek” güçte bir “Asyalı Ulusun” varlığını hiçe indirilmesi gerektiğini söylüyor.

***

Harpte oransal olarak en az esir veren, Osmanlı Ordusuydu.

En ağır ceza Türklere verilmeli” diyordu Lloyd George da artık “İngiliz İmparatorluğu’nu sarsabilecek güçte bir “Asyalı Ulus’un” varlığınınım hiçe sayılması hiçe indirilmesi gerektiğini söylüyordu.

Sevr’in bütün özeti, bütün ruhu Lloydd George’un şu cevabında toplanıyordu (18 Ağustos):

Plan bellidir: İngiliz İmparatorluğu’nun can damarı olan Hindistan-Mısır yolunu elde tutmak için Yunanistan’ı bekçi yapmak, bekçilik ücreti olarak da Yunanistan’ı Ege’nin (aslında Akdeniz, bu Rum ağzıdır) iki kıyısına hâkim kılmak, ayrıca Karadeniz’de de bir köprü-başı tutmak.

***

s. 160: 30 Ekim 1918’de Mondronos Mütarekesi imzalandıktan sonra, İngilizler Mütareke hükümlerine aykırı olarak, Musul Vilayetinden başka, 6 Aralık’ta Kilis’i, 17 Aralık’ta Antep’i (MKD: çok gittim zamanında), 22 Şubat 1919’da Maraş’ı ve 24 Mart 1919’da Urfa’yı işgal ediyorlar. (MKD: Hâlâ Musul ve Kerkük petrol yatakları için geçerli kazanılmış hakkımız mevcuttur).

Eski asistanımız, şimdi Profesör olan Dr. Medaim Yanık Urfa’da kariyer yapıp döndü İstanbul’a… Sevgili Dostum Dr. Yaşar Sarıgül’ün de mecburi hizmetini yaptığı yerdir.

***

İngilizler, Türkiye’nin Mütareke ile vazgeçtiği Irak bölgesinin Siirt, Mardin, Urfa ve Diyarbakır’ı da içine aldığını iddia ediyorlar! Fakat Diyarbakır’da bulunan 13. Kolordu Komutanı Vekili Albay Ahmed Cevdet Bey’in sert tepkisi üzerine silahlı çatışmayı göze alamıyorlar. Kürdistan vaadiyle Kürt aşiretlerini teşvik ederek bu siyaseti yürütmek istiyorlar. İstanbul’daki Kürt Teali Cemiyeti’ni, Diyarbakır’daki Kürt Kulübü’nü destekliyorlar. Sivas Kongresi sırasında Mustafa Kemal’i öldürtmek için Elazığ Valisi Ali Galib’i ve Kürt Bedirhabilerinden (bunlar pek çok katliam yapan bir köktenci Kürtçü gruptur) Celadet ve Ali Beyleri görevlendiren, Damat Ferid’le beraber İngilizlerdir.

Böyle bir ortamda Kürtlerin, Kürt aşiret beylerinin ve din ulemasının hangi taraftan seçileceği fevkalade önemli.

Mustafa Kemal Paşa, 14 Haziran 1919’da, Erzurum Kongresi’nden yaklaşık bir buçuk ay önce 15. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa’ya gönderdiği telgrafta “Diyarbekir’deki Kürt Kulübü’nün İngilizlerin teşvikiyle, İngiliz himayesinde bir Kürdistan gayesini güttüğü için” kapatıldığını belirtiyor. “Kürdistan’ın tanınmış beylerinden aldığı telgraflarla bu Kürt Kulübü’nün hiçbir Kürt’ü temsil etmediğini, birkaç serserinin teşebbüsü olduğunu” belirten Mustafa Kemal Paşa, Doğu illerinde Ermenistan kurulması tehlikesini hatırlatarak Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin nahiyelerine varıncaya kadar örgütlenmesini istiyor.

Ben Kürtleri ve hattâ öz bir kardeş olarak tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu cihana Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetleri vasıtasıyla göstermek karar ve azmindeyim” diyor.

Aynı Mustafa Kemal, Musul için gerektiğinde askeri güce başvuracağını da söylüyor.

s. 193: Genel tablo, Doğu’dan koparılmış ama Batı’da henüz sağlam ittifaklar kuramamış Türkiye’nin dış politikadaki yalnızlığını ve içerdeki devrim süreci yaşamanın sorunlarını ortaya koyuyor. Şu kesindir ki, Türkiye Musul’u bütünüyle alamazdı. Bunun temel sebebi, iktisadi ve siyasi güçsüzlüğüdür.

Musul tümüyle alınamazdı, bu kesin ama Türkiye bütün dikkatini Musul’a verebilseydi, daha ustaca bir diplomasi ve zamanlaması iyi ayarlanmış politikalardan petrol payını arttırabilir sınırı biraz Güney’den, düzlük araziden geçirerek Türkiye’nin geleceği için daha kuvvetli bir “Irak Hududu” oluşturabilirdi diye fikir yürütmek mümkün görünüyor…

***

Bu yazıyı çok uzatmayacağım; zaten uzun şeyler pek okunmuyor.

Ama bir şey kesin: Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Kuvayı Milliye ruhunda, uygulamalarında veya antlaşmalarında, hiçbir zaman bir Kürdistan veya Ermenistan imzası atılmamış, attırılmamıştır.

Peki, bundan sonra ne olacak?

Nostradamus değilim ama şu kadarı belli: Daha önce de yazdığım gibi, bölüneceğiz. AKP de seçimi erteleyerek, tek başına muktedir olmak için elinden geleni yapacaktır.

***

Bakın, artık Doğu – Batı değil, Kuzey – Güney kutuplaşması başladı.

Dünyadaki Türk sayısını bir hatırlayalım: Türkiye: 70.000.000, K.K.T.C: 700.000, Azerbaycan:11.000.000, Kazakistan:16.000.000, Türkmenistan: 5.000.000, Kırgızistan:4.000.000, Özbekistan: 27.000.000.

Özerk Türk Devletleri: Doğu Türkistan:100.000.000, Yakutistan: 1.500.000, Gagauzya: 300.000, Kırım: 2.000.000, Tuva: 300.000, Tataristan: 4.000.000, Taymir: 40:000, Hakasya: 500:000, Dağıstan: 2.500.000, Çuvaşistan:1.500.000, Başkurdistan: 4.000.000, Altay: 300:000, Balkar: 100.000.

Ülkeler: (Özerk cumhuriyetleri hâriç). İran: 30.000.000, Rusya: 3.000.000, Almanya: 3.000.000, Fransa: 500.000, Diğer Avrupa ülkeleri: 400.000, Avustralya: 30.000, Moğolistan: 300.000, Afganistan: 9.000.000, Irak: 1.200.000, Suriye: 400.000, Meksika: 35.000.000, Amerika: 35.000.000, Brezilya: 1.500.000, Diğer Kuzey ve Güney Amerika Kıt’ası Toplamı: 7.000.000.

Diğer: Macaristan:7.000.000, Bulgaristan: 5.000.000, İskandinavya: 6.000.000, Mançurya: 30.000.000, Moğolistan: 2.000.000, İç Moğolistan: 16.000.000, İtalya: 50.000.000, Kırmalar: 30.000.000.

TOPLAM = 522.070.000 (2009 Verileri)… Tabii ki bu rakamlar tam doğru olmayabilir.

***

Umudum ve tesellim, bu aziz milletin dünyadan silinmesinin mümkün olamayacağı istikametinde. Bölgemizdeki son gelişmeler açısından da şöyle teselli buluyorum: Nükleer silah kullanmayı kimsenin gözü yemez çünkü bu, bütün Akdeniz Havzası’nın sonu olur.

Üstelik rövanşı da mutlaka mukabil taraftan gelir.

Dilerim hep dimdik ve uluslararası arenada bağrımız ve alnımız açık koruruz varlığımızı.

Dilerim öyle olur!

Sevgim ve Saygımla – Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 28 Ağustos 2015 Cuma

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 20 Eylül 2017