Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

TELEVİZYONLARDAKİ REZÂLET

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 4748 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Karın eve bizi mahkûm ettiği Salı günü (24 Ocak 2006) vakit ayırıp da ATV'deki pek beyefendi bir san'atçımızın sunduğu "Banu Alkan ve Kocası" belgeselini seyrediyorum.

Mahremiyet ihlâlinin, seviyesizliğin, birbirini aşağılama kültünün ve yozlaşmanın aşılandığı, pompalandığı bu programda, para uğruna, iğrenç ötesi bir tulûat mukallidi terbiyesizlikler numûnesi sunulmakta. Ne muhteşem bir özdeşleşme-benimseme örneği âile değil mi?

Câhil ve saf halkımız taraf olmuş, birbirlerine giriyorlar hangisi haklı diye!

Aynı rezalet zinciri bütün "Nasyonal Kanallarda"(!) da sürüyor. Kanal D'de gene pek hanımefendi bir san'atçımız sürekli insanları birbirleriyle "kapıştırıp" dalgasını geçiyor. Konu ise gencecik evli bir çiftin hayatı, sorunları. Belli ki alacakları ücret uğruna özel hayatlarını, âile kurumunun rûhunu satmış bu insanlar. Ne muhteşem bir özdeşleşme-benimseme örneği âile değil mi?

Câhil ve saf halkımız gene taraf olmuş, birbirlerine giriyorlar hangisi haklı diye!

Diğer kanallarda da "Kadın Programı" nâmı altında insanlara hakaret ediliyor, iftira atılıyor, gizlilik saklılık dinlenmeksizin kavga ettiriliyorlar. Hâttâ bir intihar vak'ası yaşanıyor. Fatih Altaylı'nın program yapımcısı beni arıyor, canlı yayında bu konuyu tartışmayı teklif ediyor. Tabii ki kabûl ediyorum ama akşamüstü kötü haber ulaşıyor: Programı hazırlayan ve sunan pek hanımefendi hâtun kişi katılmayı reddetmiş. Yayın iptâl ediliyor!

Geçmişten Bugüne Bir Seyahat

Epeydir diğer kanalları ve programları da takip etmekteyim fırsat oldukça. Bu arada kendi televizyona çıkma hayatımı hatırlıyorum. Gelin kaynana anlaşmazlığı hakkında yazdığım bir yazıyla beni "keşfeden" Leylâ Tekül'ün Yüksek Ökçeler programına dâvet edilerek adımımı atmıştım kameraların önüne. O programları hatırlayanlarınız vardır. Leylâ çok hoş bestesini bizzat piyanoyla icrâ ederek canlı yayına başlardı. Akabinde esprilerle esas konuya gelir, seyircilerle de tartışarak sözü bilirkişiye yönlendirirdi. Gâyet seviyeli ve hoşsohbetle geçen iki saatin sonunda gene piyanosuyla seyircilerine veda ederdi. İlk programdan sonra başlayan dostluğumuz uzun seneler sürdü; şimdilerde, artık buralardaki seviyesizliğe dayanamayarak Kanada'ya yerleşmiş durumda.

O dönemlerde henüz ihtisasımı yapmakta idim. Herhâlde beğenildi ki tarzım ve üslûbum, diğer kanallardan dâvetler başladı. İşte, gene o dönemlerde şöhret merdiveninin basamaklarını tırmanmakta olan Esra Ceyhan'ın HBB televizyonundaki canlı yayınına dâvet edildim. Genç, güzel, zeki, hassas ve muhteris bir yapısı vardı; başarı için gereken her şey yâni. Programlarına yayın saatine çok kısa süre kaldığında gelir ve bir süratle makyajını yapıp yayına girerdi. İlk programımızda iki saat sevgiden ve aşktan bahsettik. O kadar hoş ve seviyeliydi ki bu sohbet, sonradan sayısını hatırlayamayacağım kadar çok programına katıldım Esra'nın. A'dan Z'ye başladığında da çok güzel gitti her şey. Hâttâ 2000 senesindeki bir canlı yayında, şimdilerde köşe yazarlığı yapan bir ilâhiyat profesörünün cinlerle ilgili saçmalamasına öylesine net tepki verdim ki, uzun süre bu yayın ve program gündemde kaldı.

Aynı dönemde ABD'den gelmiş zeki, becerikli ve saygılı bir hanımefendinin programlarına çağrılır oldum: Ayşe Özgün. İlk beraberliğimizde Alzheimer Hastalığı'nı konuşmuştuk. Onunla da ahbaplığımız senelerce sürdü, hatırlayamayacağım kadar çok programına konuk oldum. Alkışlar arasında sahneye çıkar, seyircileri de İnteraktif bir şekilde konuya çeker ama uzmana son sözü söyleterek programını bitirirdi. Seviyeli ve keyifliydi o programlar.

Bir kere tanınmıştım ya, Tuna Serim diye akıllı, seviyeli, esprili ve saygılı bir programcı ve sunucuyla tanıştık. Televizyonlarda ve radyolarda hatırlayamayacağım kadar çok program yaptık. Onun programlarında tanıştığım genç, zeki, gönlü sevgi dolu bir yayıncı oldu: Ergun Gümrah. Onun ve çocukluk arkadaşım sevgili dostum Banu Zorlutuna'nın işbirliğiyle Kent TV''de Şafak Favey'e "Parola Şafak" programını sunduk uzun süre. Esprili ama çok seviyeliydi sohbetlerimiz. Daha sonra da "Terapi" isimli, tamamen üst seviyede (A+) bir kültür programını her hafta kendim sundum. Daha o zamandan henüz olmamış İstanbul depremini Celâl Şengör'e, klonlamanın geleceğini Beyazıt Çırakoğlu'yla, nöropsikiyatrinin istikbâlini rahmetli hocam Nedim Zenbilci'yle, endüstriyel psikolojiyi sevgili dostum Acar Baltaş'la, psikoloji ve psikiyatri işbirliğini aziz arkadaşım Emre Konuk'la vs. konuştuk. İki seneden fazla süren program, Kent TV''nin kapanmasıyla hitam buldu.

Bu arada sevgili Mansur Beyazyürek ve arkadaşlarının programına da konuk oldum. İclâl Aydın'la senelerce radyo ve televizyon programlarında söyleştik. İki sene öncesine kadar hemen bütün televizyon ve radyo kanallarında çeşitli konularda yayınlara katıldım. Dâima seviyeye ve saygıya önem verdim. Buna uygun görmediğim yüzlerce (abartmasız) daveti nâzikçe reddettim. Şeriatçı, bölücü ve edepli olmayan her türlü daveti kabûl ettim. Bir kere tongaya düşüp, Alev Alatlı çok ısrar etti diye kandırılarak Reha Muhtar'ın programına katıldım ama canlı yayında gereğini söyleyerek tavrımı koyarak sıyırdım.

Katıldığım programlarda pek çok şarlatanın, üçkâğıtçının da ipliğini pazara çıkardım. Bunlardan bana kızıp yazdıkları uçuk kitap veya makalelerde beni rahmetli babamın ismini kullanarak ucuz şöhret peşinde koşan, bilgisiz ve gösteriş budalası olarak ilân edenler oldu. Güldüm geçtim.

Fatih Altaylı'nın Kanal D'deyken yayınlanan Teke Tek programının ilk seyircili yayınında saatelerce paparazzi ve benzeri programların zararlarını, toplumumuzun misenforme ve dezenforme edilip etnik ve ekonomik bölücülüğün pompalandığını anlattım.

RTÜK'ün Ankara Bilkent'te düzenlediği istişâre toplantısında bütün bunlara ve Türk kültürünün Kürtleştirildiğine dikkat çektim.

NTV'de Sayın Celâl Pir'in programlarına ciddi konularda istişâre için davet alırdım; son iştirak ettiğim yayında benim gibi milliyetçi ve Atatürkçü fikir adamlarının önlerinin kesildiğini, daha da kesileceğini anlatmıştım. Aynen de öyle oldu.

Bugünlerde Neler Oluyor

Esra'nın programına en son geçen sene TV 8'deyken katıldım. Şaştım kaldım, Esra o benim senelerdir tanıdığım Esra değildi, tamamen tribünlere oynuyordu ve eski saygısı da, seviyesi de yoktu! Arada bana söz geldi, Türkçesi olmayan bir kelimeyi önce İngilizce söyleyip akabinde açıklayacaktım ki, bir hışımla "Türkçe konuşun hocam" diye beni ikaz(!) etti. O kadar şaşırdım ki, söyleyeceklerimi de tam söyleyemeyip kısa kestim. Sonra da bir şarkıcı "insanın en iyi doktoru kendisidir" diye fetva verip programı bitirdi! Şimdilerde ise gene ATV'de ve o da milleti canlı yayında haşlıyor, fırçalıyor. Nedense her türlü programa çıkmadan duramayan bâzı meslekdaşlarımızı da konuşturmuyor, sözlerini kesiyor, onların yerine ahkâm kesiyor. Belli ki reyting uğruna seviyeyi iyice aşağıya çekmiş.

Ayşe Özgün ise ipin ucunu tamamen kaçırmış. Televizyondan millete gazap ve öfke saçarak cezalandırıyor, yanında oturan meslekdaşlarımızın lâflarını ağızlarına tıkıyor ve bağırıp çağırıyor! Dehşet ve saldırganlık prim yapıyor ya, o da seviyeyi iyice aşağı çekmiş.

Tuna Serim artık sâdece köşe yazarlığı yapıyor.

Etnik kimliği sebebiyle harcandığını, hakkının yendiğini söyleyen İclâl TGRT'de ve başka kanallarda programlar yapıp şöhret merdivenlerini tırmanıp ünlü bir yazar oldu. Televizyonda yer almıyor şimdilerde.

Sosyolog ve fikir adamı kimliğiyle belli bir saygınlık kazanmış olan Emre Kongar müstehzî bir şekilde gözlerini devire devire "hukukun üstünlüğü yerine, bâzen de üstünün hukukunu konuşmak gerekir" diyen her devrin adamı olan bir gazeteciyle Hacivat Karagöz oyunu oynuyor.

Sağlık programlarına çıkmak için her branştan hekim ve kurum televizyonlara Dolar veya Avro karşılığında para ödüyorlar! Geçenlerde birisi "sizi televizyonlarda göremiyoruz artık hocam" dedi. Şöyle bir düşündüm ve "çok kilolandım, ondan çıkmıyorum" cevabını verdim.

Açlık, sefâlet, cehâlet ve rezâletlerle beyni uyuşturulmakta halkımızın.

Buna âlet olanların ise keyifleri yerinde, ceplerine dolan paralara bakmaktalar.

   Ne diyeyim, diyebilirim ki! Aklıma Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk''ün Gençliğe Hitâbesi geliyor.

      Bu gemi batarken onlar ne yapacaklar acaba?

Mehmet Kerem Doksat - 2006
0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Deniz Özbek Şafak Çarşamba, 05 Eylül 2012

    Hocam

    Ne kadar güzel ifâde etmişseniz yine Hocam...

    Vahim olansa, bu rezâlet durumdaki programların bölünerek çoğalması ve milletin beynini uyuşturuyor hâlâ...

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017