Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

TÜRK PSİKİYATRİSİNİN HAZİN ÖYKÜSÜ-1

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 6040 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Bu makaleye Engin Gençtan’ı tanıyarak ve tanıtarak başlayayım…


Engin Bey, İzmir’de doğar.

Tam adı İsmail Engin Gençtan'dır; yâni "erken doğan güneş" gibi bir şey.

1956’da İÜ Tıp Fakültesini (Çapa) bitirir. Psikoloji ve Nöroloji sahalarında ABD’de New York ve Columbia üniversitelerinde uzmanlık eğitimi görür (1956-1961).

1968'de doçentliğe, 1974’te profesörlüğe yükselir. ODTÜ, Ankara, Boğaziçi ve Marmara üniversitelerinde öğretim üyeliğinde bulunur. Ankara Radyosunda (1964-1966) ve Açık Radyo’da (1995, 1999) programlar hazırlar.

Epey de roman yazar: Kırmızı Kitap (1993), Dersaadet’te Dans (1995), Bir Günlük Yerim Kaldı, İster misiniz? (1997), Kırmızı Palamutun Kokusu (2001). Denemeleri: Kimbilir? (1998). Meslekî eserleri: Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar (1974; Çağdaş Yaşam ve Normaldışı Davranışlar, 1988), Psikanaliz ve Sonrası (1980), İnsan Olmak (1982), Varoluş ve Psikiyatri (1987).

Ben, onu, merhum Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Esat Oğuz Göktepe kendisini yardımcı öğretim üyesi olarak ders vermeğe çağırdığı dönemde tanıdım.

Bu büyük fikir eserlerinden Çağdaş Yaşam ve Normaldışı Davranışlar’ı okurken, nedense satır satır aynen iktibas edildiği kaynaktaki ilhamı yakalarım. Neden belirtmemiştir bir dipnot olarak, onu da bilmem, bilemem.

O da Attilâ İlhan gibidir; bir çantadan çıkardığı notlarına bakarak, gizemli ve hipnotik etki bırakan bir sele konuşur. Bütün kadınlar da ona âşık olur.


Şâirlik tamamdı da, şu mütefekkirlik işine soyunmasaydınız mîrim...

Ankara’da da tek başına yaşar, tek başına terapi yapar. Geştalt yöntemini, “empty chair” yaklaşımını başarıyla uygular.

Sonra, hem tabiatı hem de etik anlayışı mucibi reddettiği bir sarışın bomba muayenehânesine dalar, üstünü başını parçalayıp çığlığı basar: “Bu mavi gözlü adam benim ırzıma geçmeye çalıştı, kurtarın”!

Ankara’daki Hacettepe Ekolünün Ölümsüz Başkanı derhâl yayına başlamıştır.

Zâten iki ekolü vardır Başkentin: 1. Hacettepe: Ucu, ne idüğü belirsiz İhsan Doğramacı’nın kıyamına dayanır. 2. Ankara Tıp: Ucu, “ne ise o” olan Rasim Adasal’dan ilham alır. Kimseyi yargılamaz ve herkese hakkını verir. SSK ve Devlet Hastânelerinin zâten esâmisi okunmaz.

Dışkapı SSK’da ise, Rahmetli Pederimin çok derin izleri vardır.

Pek muhtemelen şöyle sloganlar çıkarılmıştır paketten:

“Bu sapığı istemeyiz, kovalım”!

“Bunlara mı kaldı Psikanaliz ve Dinamik Psikoterapi yapmak, defolsun gitsin”!

“Kadınların namusuna uzanan eller kırılsın”!

“Benim Psikanalizim en iyi ve saf olandır, bu mavi gözlü, buğulu sözlü adam burada barınamaz”!

***

Esat Ağabey de ilginç bir adamdı. İlkokulu Söke’de, ortaokul ve liseyi İzmir Özel Türk Koleji’nde okumuştu.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1965 yılında mezun olmuş, İngiltere’de Londra ve çevresinde çeşitli hastânelerde 1966 ilâ 1975 yılları arasında görev yapmıştı. 1986 yılından beri de Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanlığını yürütüyordu. Evli ve 4 çocuk babası olan Göktepe için üniversite hastânesinin konferans salonunda tören düzenlendi.

MÜ İlâhiyat Fakültesi Câmiinde öğle vakti kılınan cenaze namazının ardından toprağa verilmek üzere Söke’ye götürüldü.

Hep gülümserdi; Britanya Devletler Topluluğu üyesiydi ve eğer bir gün işler sarpa sararsa, ya oraya ya da Avustralya’ya göçme plânları yapardı.


Orkestra Şefinin ortanın solundaki kişi Yazgan minör, öbürü de KDT'nin Ulu Mimarı MZS...

***

Hipnoz için “kirli bir kelime” der ve Rahmetli Pederim için de aynı vasfı suratıma söylemekten çekinmezdi. Hâlbuki bizlere bu yakışır mıydı?

Tabii ki olacak şey değildi. Bu kelimeleri ilk defa kullandığında, bir zamanlar müdâvimi olduğumuz Kıyı Restoran'da yemekteydik; bütün Balıklı Rum Ekibi oradaydı ve söyledikleri de yenir yutulur şeyler değildi.

Masayı terk etmiştim sâdece. Başka ne yapacaktım ki? Babam yaşındaki adamı mı dövecektim veya yüzüne mi sövecektim!

Çünkü çok trajikomik hâtıralarımız vardı.

Ben de tahammül ettim, hoşgörü gösterdim. Aynı sofrada oturduk, yedik içtik. Üst üste bypass ameliyatları geçirdi.

Devran döndü, işler değişti.

Babamla halef selef hâlindeydiler. Onun yazdığı reçeteleri eliyle iter ve “biz bunları yazmak zorunda değiliz” derdi. Gözümle görmedim ama hiç şaşırmamıştım duyduğumda.

İlginç olan da, daha da çorba kıvamında ilâç kombinasyonlarını gene kendisi yapardı. Meselâ Tegretol’le klozapini, Norodol’la Stilizan’ı filân iç içe katardı. En büyük itirazı ba, başta Şahap Erkoç olmak üzere, Bakırköy ekolünden görürdü.

Sevgili Şahap, şimdilerde Gecikmiş Çocuk Felci Nüksü Sendromuyla boğuşmakta ama hâlâ yürüyebiliyor. Bir servet harcadı kütüphânesine. Yapmasa, çoktan Boğaz’da bir ev alabilirdi; belki Celâl’e komşu dahi gidebilirdi. Ama direniyor ve Türkçe için çabalıyor, dinler ve psikiyatri tarihiyle yatıp kalkıyor. Tevâzuundan asla tâviz vermiyor.


Esat Ağabey, hemen herkese Şizofren gözüyle bakardı ama çok da demokrattı. Vizitlerde herkesin fikrini sorar, asistan veya uzman farkı gözetmeksizin onların fikrini dinlerdi.

İlk evliliğinden doğan sıkıntılı bir oğlu vardı, ona çok üzülürdü; Şamdan’daki düğünümüze de gelmişti. İkincisiyle beraber, dört evlâda babalık etmişti.


Çıkık elmacık kemikleri, tipik bir Türkglish...

Bu kadar stres ona fazla geldi ve İstanbul’daki evinde kâlp krizi geçirerek vefat ederek hayatını kaybetti.

Ne garip değil mi, aynı yerde Pederimin de namazı kılınmıştı ama tek farkla: İmamı, kadim dostu Ayhan Songar’dı!

3 yıllık bir araştırma çalışması sonunda İngiltere’de hazırladığı ve 208 hasta üzerindeki bir psikocerrahi izlemesinden oluşan tezi, 1976 Eylül’ünde Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri bölümünce uzmanlık tezi olarak kabûl edilmiş, açılan sınav sonunda Türkiye’de Nöro-Psikiyatri uzmanı olmuştu. Bu teze konu olan ve British Journal of Psychiatry’de yayınlanan araştırması, dünya tıp literatürüne geçmişti. EKT konusunda da tam bir uzmandı.

Bakın, garip bir şekilde göbeğimizin beraber kesildiği YY neler yazmıştı onun hakkında:

“sevgili Esat Göktepe hocamizin, Marmara'daki ikinci asistanı olrk goreve basladigim 1986'dan bu yana, kendimin ve onlarca doktorun, yüzlerce tip ogrencisinin mesleki ve kisisel ilham kaynagi oldugunu gordum. nezaket ile uzmanlik bilgisini alcakgonulluluk icinde birlestiren cok nadir kisilerden birisi olan Esat bey'in hastanemizdeki varligini hep ozleyecegim.
Mehmet Sungur'un devraldigi gorevi, hastanemizdeki olumlu iliskileri ve mesleki olrk tartismasiz uzmanligi ile en guzel bicimde yerine getirecegine de inaniyorum."

mesajı yollayamadan, sadece benim her zamanki ağırkanlılığımdan ötürü değil, hayatın çarklarının fazla hızlı dönmesi sebebiyle de, Esat hocayı kaybettik. bu kelimeyi kullanmayı bile yadırgıyorum, hâlâ.

1986 yılında Biga’da sağlıık ocağı hekimiyken psikiyatri uzmanlık eğitimini yanında alma isteğimi belirttiğimde (TUS öncesi dönemde tek tek giriyorduk sınavlara), beni uzunca sessizliklerle dinledi. Kendimi beğendirmek için, biraz da gece otobüsünden inmiş olmanın mahmurluğu içinde, psikanalitik kurama ilgimden ve Freud for Beginners kitabını Türkçe’ye çevirmiş olduğumdan söz etmeye başlamıştım. “ben psikanalize pek sıcak bakmıyorum” demişti, “ama, bu konuda seni geliştirebilecek bir hocan olacak, Dr Engin Geçtan süpervizyonunu yapabilir”. Sıcak bakmadığı bir konu olmasına rağmen, öğrenmemi ve yapmamı destekleyeceği tek alan bu olmayacaktı. Engin Geçtan’la yıllar boyu haftada birkaç saati mesai saatleri içinde geçirmeme izin vermekle kalmdı. 1988’de ziyaretçi öğretim üyesi olarak Marmara’ya gelmeye başlayan Dr Cahit Ardalı (çok yakında kaybettik, onunla ve Engin bey’le olan zamanlardan hatırladıklarımı da kaydetmeliyim) ile psikodinamik kuram ve uygulamaları konusunda ömür boyu işime yarayacak becerileri, bu becerilerin dayandığı kuramın psikiyatride işe yararlığına ve bilimselliğine pek sıcak bakmasa da, kazanmam için elimden geleni yapan Esat hoca’nın desteği ile geliştirdim. Akademik demokrasi ve özgürlük, daha hangi kelimeleri kullanabilirim, bilemiyorum, Esat Göktepe’nin nasıl bir kişilik olduğunu, asistanlarına nasıl bir ortam sağlamış olduğunu anlatmak için.

Aynı dönemde, bana mesleki kişilik gelişiminde çok özel etkisi olan Dr Ahmet Arzık, birkaç yıl önce kaybettiğimiz ve Türkiye’de DSM sınıflandırma sistemini ilk telaffuz eden kişi Dr Safa Sarıbeyoğlu, ilk grup terapilerimizi beraber yapıp işi öğrendiğim koterapist arkadaşım Psk Zehra Karaburçak, ABD'den bir yıllığına kliniğe katılan Dr Daniel Nahum. beraber ve kendilerinden çok şey öğrendiğim insanlar.

O ortamı oluşturan Esat hoca’yı özlüyorum. O sakin adamı kızdırmayı başaran nadir insanlardan birisi olarak, kendime garip ve özel bir yer biçerek, bana hâlâ onun asistanıyım diye böbürlenme fırsatı tanıdığı için değil sadece.

1991'den sonra, çocuk psikiyatrisi ihtisası için Yale’e geçtiğimde, içinden geldiğim küçücük klinikte, çoğu gönüllü öğretim üyelerinden kazandığım beceri ve bilgilerin bana kattıklarını daha berrak gördüm, anladım.

peki, yeterince müteşekkir oldum mu, şükran duygularımı ifade edebildim mi ?
bu gecikmişlik duygusundan hep korkar, hep de gecikirim.


Sevgili Yankı'nın Karısı tabii ki hep böyle kalmadı ve nur-topu gibi bir kız çocuğu doğurdu...

Yankı ile Biga'da tanıştık; ikimiz de mecburî hizmet kurbanıydık. O zamanki karısı sarışın, mavl gözlü ve hoş bir hâtundu. Tabii ki konunun iç yüzünü bilemem ama o evliliği yürümedi ve ikincisini bu güzel Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanıyla yaptı.

Garip bir kader ve keder ortaklığımız var anlayacağınız...

Kardeşi yaşlılık psikiyatrisine yöneldi, o çocuklara çapa attı.

Daha ziyâde konferanslar ve dersleri seviyor, villasında kedi ve köpek yetiştiriyor. Hastalara genellikle psikologları ve genç bir meslekdaşımız bakıyor.

***

Esat Ağabey’i daha da tanıyalım mı?

Buyurun beraberce bir göz atalım…

Ama önce hâtıralar ve biraz ılık gözyaşı.

Lacrimoso piu andante ma non troppo.

***

Venedik’te bir kongredeyiz.

Oteller ağzına kadar dolu. Şimdilerde Psikeartçı olan Mehmet Emin Önder de, ben de henüz gencecik birer doçentiz.


Otele gidiyoruz valizlerimizi havhavlar gibi sürüyerek ve bilanço ikimize yazılıyor: “Yerimiz yok, size dar bir odada bir Frenchbedde beraber uyumak için yer açabiliriz”.

Yâhu, adam takıntılı, titiz ve hassas; çaktırmaz ama fena hâlde duyarlıdır, bilirim! Bırakın Frechkissi, fısıldasan tedirgin olur.

Zâten, Venedik’te 100 metrekarelik oda acep nerede bulunur ki!


Dön babam dön, uyku tutmaz.

Ben öksürürüm, o beyaz sakalıyla yorganı sağa çeker. O hafifçene gaz çıkaracak gibi olur, ben gözlerimi tavana dikerim.

Onun poposunda uzun donu var, bende slip. Çoraplarını uzun askılarla diz altından askıya bağlamış bir centilmen yatmakta yanımda. Sola dönsem acaba rahatsız olur mu? Ya benim donum veya ikimizin adımız çıkarsa?

Komik suratlı Hüsnü de aynı kafilede, karısı da klinik psikologdur. Bir dillerine düştük mü rezil oluruz yedi düvele!

Yakınlarda bir opera binâsı var… Sabah olsa da kapağı oraya atsak; hem, Figen Karadağ da benim gitar çalmamı beğeniyor, ne devlet. Kubbeli bir yerde gözlerimi kapatıp kaptırınca, önümüzdeki şapka parayla doluyor.

Tabii ki kemancının gözleri görmüyor (bu Nöbetçi Rodrigolar da her yerde), gitar da ucuz ama pizza da öyle, sebil âdeta!

Sonra da meydanda valsler, şaraplar, her bir şey bedava.

Timuçin hep bu işin en iyisini yapar, gözlerini kapayıp bir de transa geçti mi, oral veya fallik nesne yatırımı filân kalmaz; kolundakini uçurur. Allah’tan, hiç beni dansa kaldırmadı!

Sular da yükselmemiş ve batıp çıkmadan yürümek kabil.

Henüz buralara uğramamıştı Habil’le Kabil.

İkimizin de gözlerinde toplu-iğne var, kapatmaya kalksak maazallah, akıbetimiz belli değil. Şu gece kazasız belâsız bir geçse de, kılıç kalkan filmi çevirmesek…

Sabahın ilk huzmeleri kanalların ve gondolların, Sodom ve Gonorelerin arasından fırsat bularak odayı teşrif ederken önce o kalkıyor.

Üç saat yıkanıyor ve önce gırtlağını temizliyor, sonra musluğu açıp büyük abdestini ve küçük suyunu bitiriyor. Arya da söyleyemiyor zavallı; akabinde gene temizleniyor, sular akıyor.

Faşır foşur, şapır şupur. Zaman geçmek bilmiyor.

Sıkıştım Esat Ağabey, ben YY değilim ki. O bir üstün zekâlı ve İzmirli, ben ise ikinci elemede kaçırmışım treni; sınava giderken yapayalnızdım ve demoralizeydim çünkü. Ankara’dan Adana’ya zıplamak zarureti hâsıl olmuştu üstüne üstlük…

Neyse, nihâyet yer değiştiriyoruz ve çabucak işimi bitiriyorum.

"Beraber yürüdük biz bu yollarda" kıvamında bir limonî gülümsemeyle aşağıya iniyoruz; bir bakıyoruz ki herkes orada ve bize anlamlı anlamlı bakıyorlar.

Erdal Ağabey tekrar yukarıya alıyor bizi ve yatağa atlıyor, dalgasını geçiyor. Balıklama uçup, “ahhh, offf” diye sesler çıkarıp, erotik fıkralar anlatıyor. Bunu hep yapar zâten çapkın şey!

Kahvaltımızı etmek üzere geriye doğru hicret ediyoruz; muhabbet aynı minval üzere sürüyor.

“Hüsnü, aman eğilme; bak, Esat geliyor”!


Yapma Ağabey, bunun bir de dönüşü var; bizim hâtun refakat etmez ama bakarsın onu da kıskanır. Ne de olsa ak pak, hamamdan yeni çıkmışçasına kırmızı yanaklı ve şirin ve sevimli. Bir de “hoh hooo” dese, aynen Santa Clause mübârek!

O ne, geyikçi mi?

Yok be, Noel Baba.

Cengiz Güleç yâni.


Kavukluyla Pikeşkâr, mizahın dikâlâsı burada var...

Aynen öyle, bu kadar benzerlik olur mu yâhu! Şimdi oyuncak ve bebek dağıtacak. Aslına saf bir Anadolu bilgesidir bu sembolik kişi…

Irkçı mısın sen, nedir bu Türkçülük merakı?

Ben demiyorum. Tarih öyle yazılmış arkadaş. Toprağı kazsan Türklük ve Türk fışkırıyor.

Hadi Millet, cümbür cemaat (aman çocuklar duymasın ve yanlışlık da olmasın) şu kongreye gidelim ama önce bir org resitali dinleyelim. Oradaki Osmanlı figürlerine dikkat edelim. Selânik’ten buraya çuval çuval altın akmış zamanında, çil çil. Ne korsanlar başa çıkabilmiş, ne de Barbaros Hayreddin Paşa.

Ama önce sıraya geçin ve şu botlara ve motorlara binin. Burada kongre mongre yapacak yer de yok, ne zaman su basacağı belli değil. Med cezir düzensiz, binalar eğri büğrü.

Tamam da, hangi katta, kaçıncı odada, kim hangi mevzûda konuşuyor, belli mi ki?

Oraya gidince listeye bakarsınız, acele giden ecele gider.

Durun, acele etmeyin. Meselâ, siz sarı basın kartının neden sarı renkli olduğunu bilir misiniz?

Gene entele dantel kesildin, nereden bilelim arkadaş!

Efendim, Varyemez Amca vardır ya, Donald the Duck, onun resminin olduğu duyuruyu matbaaya teslim edeceklermiş ama bir bakmışlar ki, mürekkep tükenmiş. Bir tek sarı kanarya kalmış. Onu yüklemişler Gutenberg’in icadına ve sürmüşler piyasaya…

Demek ki “ne yapalım” diye Vincent van Gogh’a sormuşlar, öyle mi?

Sen kafa mı buluyorsun, ona digitalis otu verdikleri için her şeyi sarı görüp, sarı resmediyordu ve ölüp gideli çok oldu. Üstelik de, saçları kızıl renkliydi.

Peki peki anladık, neymiş cevabı?

İstanbul Oyuncak Müzesi’ne gidersen görürsün. Hâlâ vergi alıyorlar buradan utanıp sıkılmadan. Nerede bir belge, bir ilân, bir ilâm varsa, mevcutsa, bir sûreti de orada mutlaka bulunur.


Sûret dergisi mi, onu kim yayımlıyor?

Sanal bir şey ve “ne göndersen reddediliyor” diyorlar. Editörü de Radikal’de köşe yazarı, bîtaraf ve ayrımcılığı kınayan makaleler klavyeye alıyor. Neyse o, bir dirhem fazlası yok. Bu gazete de gerçekten çok radikaldir. Zamanında bizim meslek erbabına “zort” çeken bir Adanalı sosyal psikolog vardı ya, o da orada yazmıştı. Tekzip göndermedik, o ayıp hâlâ orada duruyor. Sûret’in editörü ise nedense hiç bunlara değinmiyor ve Kürt’lere, Zaza’lara, Ermeni’lere yapılan mezâlimi kınıyor sürekli olarak.

Bülent Arınç, aynen bizim Tâhir. Gâliba bunlar da ikiz. Durmadan twit twit atıyor diye herkese fırça atıyor haklı olarak… Çiçek de çok dolmuşa binmiş, ne ayıp sözler bunlar. Akılları hep bunlara çalışıyor sanırım.

Dur dur, sonra ne oldu Esat Bey’le?

Kazasız belâsız aşağıya indik.

Benim gülmekten gözlerimden yaş geldi, o ise her zamanki gibi mırıl mırıl gülümsedi. Daha sonraları Amerika’da da devâsâ arabaları kullanırken sevgilerine göre direksiyon kırarak oraya buraya giderdi, bizi de peşinden sürüklerdi.


Bu, araya nereden girdi ki?

Demek ki aslında tam bir serüven adamı ve bir novelty seekerdı yâni.

Aynen. “Gönlünün gösterdiği yere git” diye direksiyon kırardı.

Bir seferinde Antalya’daki bir Rotaryen arkadaşının ağırlamasında işe limon sıkıp da elimi cüzdanıma attığımda bana çok bozulmuştu.

Rotaryen miydi?

Yok canım, sevmezdi öyle şeyleri. Çok yakın da değildik. Herkese karşı mesafeliydi. Hastalarını dinlerken de öyleydi ve durmadan not alırdı bitmek tükenmek bilmeyen notlar, notlar… Peder Bey de öyleydi aynen. Ne garip tecelli! Bir Hipnotizma, bir de Cinsî Başarının Esasları kitabı yazdı. Ruhun Esrarlı Kuvvetleri filân öyle kaldı. Tabii ki, Sinir Sistemi Fizyolojisi içerisindeki Parapsikolojiyle ilgili faslı unutmamak lâzım. En büyük projesi ise raflarda bekliyor: Psikanalizin Psikanalizi!

Benzeri işler yapan başka birisi daha var mıydı?

Olmaz mı hiç?

Bir Rahmi Oruç Güvenç vardı. Doğuştan sakattı, kamburdu ve hipnozu çok severdi. Paranoid bir hastayı unutunca öldüresiye bıçaklamıştı kendisini ama o özürlü hâli sâyesinde de ölümden kurtulmuştu. Kendini tamamen tasavvufa verdi, TÜMATA diye bir şey kurdu. Su, tambur ve rebap sesiyle deli tedavi etmeye çalışıyordu. Ayhan Hoca’nın toleransını o kadar kötüye kullandı ki, kliniğin alt katında bir de tekke kurdu.


Vay ki vaaay.

Murat Dokur da benim ihtisas arkadaşımdır, tıpkı Reha gibi (Muhtar değil). Çocuk taaa Amerika’ya gidip Aile ve Çiftler Terapisi yapmayı öğrendi, enstitü kurdu, kongreler düzenliyor şimdilerde. İlk dönüşünde Ayhan Hoca kalktı, “gel, bunlarla çalış” dedi.

Murat’ın o günkü suratını unutamam. Sakalını sıvazlayıp sıvazlayıp “nedir bu başıma gelenler” diye hayıflanıyordu.


Yalnız, lûtfen bunlara bakıp da, kendisiyle istihza ettiğimi kimseler sanmasın. Senelerce mektuplaştık ve bana sufizm, tevazu, Otantik ve Pentatonik Türk Müziği hakkında çok şey öğretmiştir Oruç Ağabey... Onu başka bir makalemde uzun uzun anlatacağım.

Beni histerik bir gülme tutmuştu, Nedim Hoca afallamıştı, Adnan Hoca (Ziyalar, aman kimseler karıştırmasın) bakakalmıştı… Allah’tan Reyhan Hanım ve Neslihan orada değildiler.

Reha da yarı profesyonel Osmanlı-Türk Musikîsi icracısı oldu çıktı süreç içerisinde.


Ne süreci yâhu?

Rönesans ve Reformasyon süreci, ne olacak… Bir de Kent ve Kürt açılımı var.

En çok zamlanan nebat hangisi?

Patlıcan. Hani oturdu gâri. Ne hazin bir şaka değil mi?


Densizliğin ne yeri, ne de zamanı kardeş. Sen devam et ve konuyu değiştir!

Pekâlâ… Bir de Korkut Atlı vardı. Bana borç vermişti beş parasız kaldığımda. Atladı atına ve sür’atle Karmasına koştu, dörtnala…

Cemiyettendi, mimardı ve çok çalışırdı. İlk karısı da avukattı. Kayınpederi, Ayhan Hoca’nın en iyi dostlarından biriydi ve şaka olsun diye NALlatıp, yaka paça servise yatırtmıştı deli gömleğini giydirttikten sonra. Akşamüstü gelip de “şaka yaptım” deyince ona kafa atmaya kalkmıştı, karşılık olarak da gene NALlanmıştı. Sonra işleri kötüye gitti ve bir İngilizce belletmeni ile evlendi. Boğaziçi’nde tepelerde bir eve taşındı.


Çamur içinde bir yoldan ulaşılabiliyordu oraya ancak. Gittik, rakı balık yaptık. Gitar çaldık. Sarılıp öpüştük. Borcumu ödeme talebimi derhâl reddetti. Bu, onu son görüşüm oldu ve enfarktüsten göçüp gitti GÜM diye. Beşiktaş’ta bir yerlerde hâlâ bir kız kardeşi yaşar.

Şimdi bizim kedimize semt pazarından paspas gözetmeni, işyeri hekimi, Farfara Gözetmeni filân temin etmemizi istiyorlar.

Ayşe Cânan dertli, “Peder Beyciğim, zâten kuş kadar maaşım var, dilimim yükselince baremim arttı, çoğu vergiye gidiyor; benim etim budum ne ki” dedi. İçimden “keşke boşanma avukatı olsaydın Ayıcık” diye geçiriyorum. Eşşek yükü kadar parayı peşinen alıyor ve canları sıkıldığında da vakıf kuruyorlar. Ne işin vardı Amerikan oyuncağında, vergi tahsilâtı sana mı düştü.

Boşat üç beş ünlüyü, şöhreti yakala; sonra da ne paralel devlet tak, ne de yaka iğnesi…

Oğluna beğenmediğin cinsten bir format mı attılar; yatır bîmarhâneye, aklını başına getirsinler.

Aklıma bir şeyler daha geliverdi.

Klassis Golf Country Clup var ya, hâlâ üyeyiz ya. Oradaki havuz ısıtmalıdır ve dört mevsim üşümeden yüzülebilir; alt katta da bir su balesi merkezi vardır. İster alakart, ister açık büfe takıl, akabinde bir güzel bagetleri mi yoksa ayakkabıları mı denir, onları takıp kuğu gibi süzülürsün buzun üstünde…

Orada Rahmetli’nin oğulları raksediyor, biz de kenardan seyrediyoruz. Neslim hüzünlü bermutat; Pederi Ertem Bey’in şekeri çok yüksek, annesi Birgül Hanım da hep çok fazla iyimser.

Paratoner gibidir…

Durup durup ona yanaşıyor ve benim işitmeyeceğim şekilde dertleşiyor. “Oğlumun hâli pürmelâli beni çok üzüyor” filân diyor.

Tesellisi mümkün müdür bunların?

Teskin edici birkaç kelâm ve sırt sıvazlama, ardından genler çalışacak…

Öcalan’ı didik didik ettiğimiz bir toplantı geliyor gene aklıma.

Sâhildeyiz; masada Kadim Dostum Mesut Çetin ve birkaç kişi daha. Saat öğle vakti, gölgeler çok kısalmış ama biz çardaklı ve mahfuz bir yerdeyiz.

Bir ufak kırmızı şarap istiyor, hava da sıcak mı sıcak.

Ben bir Tuborg bira ile yetiniyorum ve vatanı kurtarıyoruz hep birlikte.

Hangisi sondu bilemiyorum ama tek haberim olan şu ki…

Geride epey yüklü bir menkûl ve gayrimenkûl miras bırakarak gömüş ve günahıyla, sevabıyla, bir çınar daha devrilmiş…

Allah rahmet eylesin.

Yerine YY ve Mehmet Zihni Sungur’u bıraktı.


Şimdi onlar da gençlere el veriyorlar.

Ha, Engin Gençtan da direndi, tahtı Nişantaşı’na taşıdı, postişi oraya serdi.

Taksim Sanatevi’nde seminerlere devam etti.

Gene bütün hâtunlar kedisine âşık oldu.

TPD gene ona medyun oldu.

Ayşe Arman gene onula röportaj yaptı.

En son birkaç ay önce gördüm kendisini. Elindeki naylon poşette, muhtemelen Migros’tan aldığı zerzevatı evine taşıyordu. Herhâlde patlıcan başroldeydi; vejetaryendir zâten ama kamburu çıkmıştı, virgül gibiydi ama mavi gözleriyle hâlâ etrafı tarıyordu.

Eminim ki o da vazife şehidi olacaktır ve geride, hakkında yazılıp çizilecek daha pek çok şey bırakacaktır.

Neslim gene derse gitti, ben de Nobel alacağım makalelerimden birini daha nihayete erdirdim.

Neyse, n'olacak bu Âkil Adamların hâli?


Yâni, değer miydi bre arkadaşlar?

Daha sırada Yıldırım Aktuna var, Nedim Zenbilci (Zembilci miydi yoksa) var, Rasim Adasal var…



Ayhan Hoca’nın dokunulmazlığı tabiîdir. Daha fazlası kat’iyen memnûdur. Ne de olsa Reyhan Hanım'ı emanet ettiği Yeddi-emîn Recep Bey'dir. O da emaneti iyi iyi muhafaza ettiği için olacak, ilk fırsatta, hemencecik kapmıştır.

Olacak o kadar!


Sonradan o otele ve Opera binâsına ne mi oldu?

Şimşekler çaktı, fırtınalar esti ve çıkan yangında hepsi hepsi kül oldu bitti!

GÜM...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – Şimdiki Zamanlar – 03 Ocak 2014 Cuma

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 20 Ağustos 2017