Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

TÜRKİYE VE BEN BEN BEN BEN NESLİ

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 3606 kez okundu
  • 0 yorum
  • Yazdır

Time dergisinde bu başlıkla neşredilen makaleyi dehşet ve ibretle okudum.

Son senelerdeki üzerinde epey düşündüğüm gözlemlerim ve olgunlaşan fikirlerim bir araya gelince, canım da epey sıkıldı.

ABD’de Klâsik Batı Müziği orta sınıf tarafından tamamen unutulduğu için ya Rock, ya Heavy Metal, ya da (en sofistike kısım tarafından) Blues and Jazz dinleniyor; Country Music ise oraların Arabeski ve diğer kısımlar pek rağbet etmiyor.

Son gidişimde koskoca New York’ta başka bir şey bulamamıştım ve şaşırmıştım başlarda (malûm, Virgin de çoktan iflâs etti).

Sonradan düşününce bu şaşkınlığım geçti çünkü ABG, halkını câhil bırakarak varlığını sürdürebilir!

Oradaki düz lise mezunları ancak imzalarını atabilirler ve doğru dürüst okuma yazma dahi bilmezler; buna mukabil, nüfusun belki de en fazla %10’unu teşkil eden ultra-elit takımı muazzam bir eğitim ve öğretim sürecinden geçerek çok iyi yetiştirilir. “Turkey” deyince “hindi” anlamamayı onlar bilir. Halkı da iki partiyle oyalarlar; aslında kimin seçileceğine en tepedeki eski SSCB’deki (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) Politbüro benzeri esas seçicilerin yanına dahi ulaşamazsınız.

Eh, bu durumda, refahı yerinde, câhil ama para harcama ihtiyacı içerisindeki gençlere ne pompalanacaktır: Narsisizm, mübalâğalı bir ben-merkezcilik ve androidleşme (zeki canlı varlıklar tarafından yapılmış insanımsı makineler)!

Çılgıncasına satınalma....

Bunlarda olgun ve kişiliği yeterince gelişmiş, dengeli insanlarda bulunması icap eden diğerkâmlık (altruism: özgecilik), fedakârlık, tahammül (tolerans) gibi insanca güzellikler yoktur ama beşerî zaafları iyice pompalanarak aşırı şişkin balonlar hâline getirilmişlerdir.

Peki, oradaki sistemin pek de işine gelen bu fabrika imalâtı insanımsılar bizim ülkemiz için bir önek teşkil edebilir mi?

Tabii ki hayır!

Çünkü bu ülkemin insanlarının maddî imkânları kıt, sınıflar arası fark korkunç boyutlarda ve feodalite dört bir yanı sarmış. Bu memleketin insanı iyiyi, doğruyu, güzeli ve zevkli olmayı bilmiyor. Altı Kavak, üstü Şişhâne tarzında yaşıyor; gustosu yok.

Ne Garb’ı biliyoruz, ne de Şarklı kalabilmiş müstağripler ekseriyette. Bu kavramı Cemil Meriç şöyle târif eder: Tanzimat sonrası Türk aydınına en çok yakışan sıfat müstağrip. Edebiyatımız bir gölge-edebiyat; düşüncemiz bir gölge-düşünce. Üç edebî nev’i itibârdadır: Taklit, intihâl (apartma, aşırma), tercüme.  Ama zirvelerin hiçbirini tanımıyorduk. Avrupa’yı Avrupa yapan düşünce fâtihleriyle temâsımız yasaktı. Haşet Kitabevi’nden ibâretti Avrupa’mız, girdapları olmayan bir kıt’a, tezatsız ve tek boyutlu; bir kartpostal Avrupası.Coğrafyamızda tek kıt’a vardı, kafatasımızda tek yarım küre.Türkçe konuşan bir Fransız’dık.

***

Bize bu tür narsisizm pompalanırsa, tıpkı ABG’de olduğu gibi, nüfusun en fazla %10’unu teşkil eden ama oradakilerin tam aksine, kendi harsına (kültürüne) tamamen yabancılaşmış ve kültürü nâkıs olan sonradan görmelerimizin şirâzesinde iyice çıkar (bozulmak, çığırından çıkmak, düzenini yitirmek).

Ben en en en enim...

İngiltere ve Kıt’a Avrupası’ndaki Batı’nın eliti çok kültürlü ve genellikle de aydındır (münevverdir).

Bizim son 20 senedir ortaya elitimiz ise, Atatürk ve arkadaşlarının başlattıkları inkılâpların ve benimsedikleri ilkelerin iyice kabıyla, tam bir Özalizm içerisine itilmiştir.

Narcissus derede kendi güzelliğini seyrediyor ama dere onun farkında değil... Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da... Yâni, sen elmayı seviyorsun diye, elmanın da seni sevmesi şart mı (Nâzım Hikmet)?

Yâni sonradan görmelik, gustosuzluk ve tefekkürden (fikir yürütme) nasipsizlik. Böyle bir gürûha kalkıp aynı pompayla hava basarsanız, onların da yapacağı tek şey aşağıladıkları, hor gördükleri halkına hava atmak, hâttâ tümden reddetmek olacaktır.

Nişantaşı, Bebek, Bağdat Caddesi gibi “indikatör” mekânlara bakın, çok net olarak anlaşılıyor: Marka merakı içerisinde boğulmuş, edebiyattan, müzikten, tarih ve genel kültürden yoksun, kısacası cüzdanı şişkin ama kafası boş ve çok da pişkin bir gençlik. Bunların artması, sınıflar arasındaki ötekileştirmeyi, hasedi ve düşmanlığı körüklemekten başka hiçbir işe yaramayacaktır.

En şık, havalı ve alışveriş bol yapılan kitabevlerinden her türlü mağazaya kadar ürkütücü bir grandiyözite var. Herkes herkese yan yan bakıyor, kadınlar erkeklerden daha fazla hava atıyor. Evrimsel açıdan bu tipik dişil davranış ama erkekler gittikçe efemine olmaya başladılar.

Bu ne homofobidir, ne de seksizm, sâdece bir tesbittir...

 

***

Aklıma Charles Levingston'un çok gençken okuduğum (1979) Votka Kola kitabı geliyor: Soğuk savaş günlerinde nasıl da DDD ucuz imalât, pahalı tüketim için zavallı prolateryayı tarihin en korkunç kaatillerinden, soykırımcılarından neş'et eden Leninizm'le,  Maoizm'le afyonlayıp ırgat olarak kullanmıştı; onu çok güzel anlatır!

Kıraat edilen şeyler de basit, sığ ve kısa; kimse uzun ve derin edebî eserlere, fikir kitaplarına yüz vermiyor. Mevlânâ’nın Mesnevîsi, Yûnus’un Divân’ı uydurukçaya “çevrilmiş”. Bir Ferit Devellioğlu Lûgati, bir Kamus-ı Türkî kimseciklerde yok.

Asla inanca yönelik olmaksızın, gâyet objektif olarak gözlemimi yazayım: Sözüm ona tesettüre bürünmüş ama çok zenginleşmiş yeşil sermaye mensubu kadınlara bakıyorum Nişantaşı’ndaki muayenehânemize giderken…

O kadar süslü ve bakımlılar, kıyâfetleri vücut hatlarını ortaya koyacak kadar öylesine düzenlenmiş ki, hayâl gücüne fena hâlde imkân tanıyan bu görünüşleriyle ancak tahrik edici vasıf taşıyabiliyorlar. Hâlbuki çırılçıplak dolaşsalar bu kadar müteharrik olamazlardı.

 

Nitekim bu gruptaki ve "sosyetedeki" çapkınlık, aldatma, çarpık ilişkiler kurma oranı sıradan halkınkinden hiç farklı değil.

Nereden mi biliyorum?

Gazetelere...

   Dedikodu köşelerine...

      Talep edildiğinde gördüklerimize bakmak yeterli!

         Aman hatırları kalmasın.

             Bir başka makalemde de androjenik, maskülen kadınlardan bahsedeceğim.

                 Kimsenin "intergender" yönelimleri değil ana mevzûum!

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 05 Haziran 2013 Çarşamba

Not: Bu yazının kısaltılmış şekli daha öce Cumhuriyet Gazetesi’nin Bilim Teknik ekinde neşredilmiştir.

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 21 Şubat 2018