Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

ULUS, MİLLET, BATI ve BİZ

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2359 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Attilâ İlhan'ın tâbiriyle, "evrensele giden yol ulusaldan geçer".

O evrensellik ister mevhum bir Komünizm olsun, ister fütürologların düşündükleri gibi çok daha güçlü bir devlet yapısıyla ama âdilce yönetilen bir büyük dünya milleti. Bunu en azından bizim ve yakın nesillerin göremeyecekleri kesin. O zaman, istikbâli biraz bırakıp, hâle bakalım. Dünya vatandaşı olabilmek için önce kendi millî âidiyet ve mensubiyetini tatmış, tanımış olmak gerekir.

Konsantrik halkalar gibidir bu ilişki. Bebek önce annesini tanır ve sever, sonra babasını, âilesinin diğer mensuplarını, dostları, arkadaşları.... Bu silsile kavmini (çağdaş anlayışla milletini yâni ulusunu) sevmekle, onu sâhiplenmekle olgunlaşır.

Bundan sonra (ve bununla da paralel olarak) dünyayı, âlemi, Yüceler Yücesi''ni (özellikle Allah demedim, tarafgir olmamak için. Ama, sui generis herkesin bir transandansı ve ona teveccühü olduğunu biliyorum. En sıkı Materyalist arkadaşlarım bile böyle bir özde erimekten büyük haz duyuyor) sevmek mümkün olur. İllâki belli bir dinin tanrısına veya mistisizmin öğretisine inanmak şart değil. Kendi içimizdeki sırra yönelmek doğamızda var (Cloningerbuna "self-transcendence" diyor).

Nitekim, yok mekânlarda yetişmiş ve millî mensubiyeti olmayan bâzı süper zenginlerde paraya ve güce tapınmanın (sâdece perestiş etmek değil) tek hâkim değer olduğunu müşahede etmişimdir hep. Bunlar DDD'yi (Dünya Derin Devleti) teşkil eder, harpler çıkarır, Afrika''da olduğu gibi kabile hârplerine yol açıp insanları birbirlerine gırtlaklatırlar. Gerçek sevgi ve âidiyet duygusundan mahrumdurlar çünkü. Sevmeyi bilmezler. Dadılarla, çok özel okullarda çok özel eğitimlerle yetiştirilirler. Güçlü âile bağları, belli bir vatanları yoktur, yok mekânların insanlarıdırlar. Sürekli bir yok mekândan diğerine göç ederler. Ve onlardan olmayan herkesi de "öteki" olarak görürler.

O sebeple de, dünyâyı sevk ve idâre ederken hiç bir vicdanî mülâhazaları yoktur. Etnik, dinî, sınıfsal yaraları kaşır, besler ve insanları birbirlerine düşürürler, Japonya''ya atom atabilmek için Pearl Harbour baskınına göz yumarlar, New York''ta kamikazeler patlatırlar, dünyanın en güçlü ülkesinin başına kukla bir üst debili alenen hileyle seçtirirler, sonra da Afganistan''a tânesi 1.3 milyon USD''lik füzeler attırırlar bölüp yönetmek, iki tarafa da silâh satıp iyice zenginleşmek için. Çok güçlü ama yapayalnızdırlar. Sürekli olarak şizo-paranoid bir ruh hâli içerisinde yaşarlar çünkü bütün ötekileri düşmanları olarak görürler.

Bizdeki milliyetçilikle Batı'nınki arasında mâhiyet farkı vardır.

Batı''da millet ve milliyetçilik, aristokrasiye isyan eden kentsoyluların, burjuvazinin sınıf patlamasıyla filizlenmiş bir olgu ve ideolojidir. Bu anlamda hepsi de hücrelerine kadar milliyetçidirler. Avrupa'da epey ülke dolaştım, insanlarını tetkik ettim. İngilizler diğer bütün uluslara tepeden bakacak kadar "snobdur"; İrlandalılar onlardan nefret eder, Portekizliler İspanyollar''a olan kinlerini daha hava alanından otele giderken otobüsteki rehberin ağzından anlatırlar size. Fransızlar Almanlar''dan zerre kadar hazzetmez. Bu örnekleri çok daha arttırmak mümkündür. Ama, nationalism lâfını ettiğiniz anda size pis pis bakarlar, racism gibi idrak ederler bunu çünkü ırkçılıktan çok çekmiş olup, birbirlerini bu sebeple az gırtlaklamamışlardır. Avrupalılar, hele entellektüel takımı, zâten her hücrelerine kadar ulusal âidiyet ve mensubiyetlerini içlerinde hissederler. Buda''nın "dereyi geçtikten sonra köprüyü taşımaya gerek yoktur" meselindeki gibi... Bir yandan da, dünyanın üstün Hristiyan beyaz adama âit olmayan öteki kısmını asırlarca sömürerek ulaştıkları refah seviyesi onlara bu lüksü tanır. Bu sebeple de, ABD''ye karşı bir güç odağı oluşturabilmek için, Avrupa Birleşik Devletleri'ne yelken açarlar.

Bir tek, tarihî ve coğrafî özelliklerinden dolayı, İngiltere soğuk bakar bu işe ve Amerika''ya meyleder. Ortak anahtar kelimeleri WASP''dır(White Anglo-Saxon Protestant yâni Beyaz Anglosakson Hristiyan). ABD'de ise, olmayan bir tarih üzerinde olmayan bir milleti zoraki yaratabilmek için on beş yirmi senede bir, bir felâket senaryosu yaratan ve eyleme sokan DDD tarafından âidiyet mensubiyet duyguları pekiştirilerek ayakta tutulmaya çalışılır (Japonya ile hârp, Vietnam rezâleti, Irak ve Saddam senaryosu ile körfez "hârbi", Usâme Bin Lâdin, 11 Eylül saldırıları, tekrar Irak ve hâlen yaşananlar)...

Bizde ise milliyetçilik, henüz feodaliteyi aşamamış toplumumuza Ziya Gökalp, Atatürk ve arkadaşları tarafından ithâl edilmiştir. Şu dünya konjonktüründe, millî devlet olmadan varolmanın mümkün olmadığının derinden idraki içerisinde, bir serî inkılâplarla milletleşme, millîleşme süreci başlatılmıştır. Batı mukallidi yarı aydınlarımızın monşerlikleri ve manda olma teklifleri vs. kaâle alınmamış, 10 yılda 15 milyon her yaştan genci yaratma sevdâsına gönül verilmiştir. Maâlesef, Osmanlı''dan ulusal devlete ve kültüre istihâlenin bâzı faturaları da olmuştur; bilhassa harf inkılâbı ümmetlikten milletliğe terfiyi kolaylaştırmış ama kültür intikalinin ortasına da bir Hz. Ali kılıcı gibi inmiştir. Bu dönemde, arayış içerisinde pek çok Türk entellektüeli, hele o zamanlar pek moda olan Marksizm''e teveccüh etmiş ve eylemler başlamıştır. Bir yandan da, inkılâpları asla sindiremeyen dinci takım faâliyetlerini sürdürürken, köyünden, kasabasından Ankara''ya, İstanbul''a vs. gelen namazında niyazında ama sofu olmayan, kavmine-milletine bağlı ama muhtelif etnik kökenlerden gelen saf Anadolu çocukları bunlara karşı insiyâki olarak saf oluşturmuşlardır.

O dönemin Marksist olmayan, Batı'yı da tanıyan ve millî şuûra sâhip bir avuç Türk aydını bu harekete sâhip çıkmış (aralarında rahmetli babam Prof. Dr. Recep Doksat da vardı) fakat tepeden inme (bu tepenin de neresi olduğu muğlâktır) lider Alparslan Türkeş''n başbuğluk, tek adamlık hülyâları sebebiyle küstürülmüş veya saf dışı bırakılmışlardır. Sonuç hepinizin malûmudur: Dünyadan bîhaber, beyaz çorap giyip hilâl bıyık bırakarak kimlik oluşturmaya çalışan, ter kokmayı ve kabadayılığı erkeklik addeden, ne kasabalı ne de kentli olabilmiş kişiler ülkücü olmuş, Dokuz Işık Doktrini palavralarıyla, Türk-İslâm Sentezi ucûbeleriyle beyinleri oyalanmış ve kısırlaştırılmış bir grup hâline gelmişlerdir. Hâlâ da bu yapıyı korumaktadırlar. Aralarına girip çağdaş ulusçuluk ruhunu yaşamak ve yaşatmak isteyenlere de asla yüz vermemişlerdir (bunun pek çok örneğini bizzat biliyorum, meselâ güncel bir tânesi Prof. Ahmet Vefik Alp).

Batı''nın milliyetçiliği kentsoyludur, burjuva kökenlidir; bizimkisi ise köy-kasaba kökenlilerin elinde kalmış nâkıs bir harekettir; aynı şey çoğu "solcu devrimci" için de geçerlidir. O sebeple de ufukları (vizyonları) dardır; tartışmaya açık değildirler çünkü müthiş sekterdirler, çünkü alt yapıları yoktur! Bundan dolayı da kolayca agresifleşirler.

Peki, ne yapalım? Yok olup silinelim gidelim mi?

DDD''nin de kaşıdığı etnik parçalanmaya çanak tutup, 50 sene sonrasının ders kitaplarında "bir zamanlar bunlar vardı" denen kayıp kavimler içerisine mi girelim? Böylesine bir ihânete hakkımız var mı?

Yok!

Bize ağabey gözüyle bakan, bütün istiskal "gayretlerimize" rağmen (öz be öz Türk olan adamlara Türkümtrak gibi Türkî diyerek, lisanlarıyla dalga geçerek) bizi ağabey olarak görüp peşimizden gelmeye çalışan Türkiye hâricindeki Türk''lere, dünyânın dört bir yanına dağılmış olan ama kimliklerini hâlâ koruyan soydaşlarımıza, kendi vatanımızda hem vatanına milletine bağlı hem de uluslararası arenada varolacak formasyonda yetişen yeni nesillere borcumuz var!

Çâre ne: Irkçı ve etno-sentrik olmayan, dinsel kimliğin en az (hiç değil) öneme hâiz olduğu çağdaş bir kültür milliyetçiliğine (isteyen ulusçuluk desin) mecbûruz, hâttâ mahkûmuz. Sağcımızla solcumuzla, gelin canlar bir olalım, şu fakir ve câhil halkı muâsır medeniyet seviyesinin üzerine taşıyalım.

Vatanını, milletini sevmek, o sâyede bütün insanları hâttâ kâinatı sevebilmek hiç bir kurdun kuşun tekelinde değildir.

Sevgiyle, saygıyla...

M. Kerem Doksat - Nişantaşı
0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 20 Eylül 2017