Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

UYGARLIĞI YENİDEN NASIL KURARIZ? Lewis DARTNELL Derleyen: Halit YILDIRIM 15 Ağustos 2016

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1031 kez okundu
  • 0 yorum
  • Yazdır

Bildiğimiz dünyanın sonu geldi. Can alıcı soru: Peki şimdi ne olacak?

Hayatta kalanlar kaderlerini kabullendiklerinde-önceki hayatlarını mümkün kılan altyapının tamamen çöktüğünü fark ettiklerinde-uzun vadede küllerinden yeniden doğmak ve gelişmeyi sağlamak için ne yapabilecekler? Olabildiği kadar hızla toparlanabilmeleri için hangi hayati bilgilere ihtiyaçları olacak?

Bu kitap bir hayatta kalma kılavuzu. Kıyamet sonrasında hayatta kalmak için sahip olmanız gereken becerileri anlatanlardan değil -onlardan zaten bir sürü var- teknolojik gelişmişliğe sahip bir medeniyeti tekrar nasıl inşa edebileceğimizi gösteren bir kitap. Elinizde çalışan bir örneği yoksa mesela içten patlamalı bir motoru, bir saati ya da mikroskobu nasıl yaparsınız? Hatta daha geriye gidelim, nasıl tarım yapar ve kıyafet üretirsiniz?

Gelişmiş ülkelerde yaşayan insanlar, yaşamlarını mümkün kılan medeniyetin temel süreçlerinden kopmuş durumda. Yediklerimizin, evlerimizin, kıyafetlerimizin, ilaçlarımızın, kullandığımız malzemelerin nasıl üretildiğiyle ilgilien basit bilgiler konusunda bile cahiliz. Temel becerilerimizi o denli kaybettik ki, bir gün raflardaki yiyecekler ya da askılardaki kıyafetler büyülü bir şekilde ortadan kalksa, günümüz medeniyetinin yaşam destek ünitesi çökse, büyük bir bölümümüz hayatlarımızı devam ettiremeyiz. Kuşkusuz, toprakla ve üretim biçimleriyle çok daha derin bir bağla, bu becerilere herkesin sahip olduğu bir devir vardı ve kıyamet sonrası bir dünyada hayatta kalabilmek için saati geri almamız ve bu temel becerileri tekrar öğrenmemiz gerekiyor.

Dahası bugün hayatlarımızın ayrılmaz birer parçası olan aletlerin teknolojisi, sayısız başka teknolojilerin varlığını gerektiriyor. Bir iPhone yapabilmek için onun tasarımını ve her bir parçası için hangi malzemeye ihtiyacınız olduğunu bilmekten çok daha fazlasına ihtiyaç var.

Bireysel yeteneklerimiz ile gündelik yaşamımızdaki en basit cihazların üretimi arasındaki uçurum, 2008 yılında, o dönem Royal Collage of Art’ta yüksek lisansını yapan Thomas Thwaites, sıfırdan bir ekmek kızartma makinesi yapmaya giriştiğinde gayet açık bir şekilde ortaya serildi. Thwaites ucuz bir ekmek kızartma makinesini alıp parçalarına ayırdı (demir çerçeve, mika-mineral yalıtım levhâları, Nikel ısıtma telleri, bakır teller ve fiş ile plastik kasa) ve sonra tüm hammaddeleri ocaklardan ve madenlerden kendisi kazıp çıkardı. Ayrıca basit, tarihsel metalürji teknikleri öğrendi. 16. yüzyıldan kalma bir metne bakarak ve metal bir çöp kutusu, mangal kömürü ve körük yerine bahçelerdeki yapraklardan kurtulmak için kullanılan şu üfleyicilerden kullanarak ilkel bir demir eritme ocağı yaptı. Sonuç son derece ilkel, grotesk bir güzelliği olan bir alet ve bu kitapta ele aldığımız sorunu gayet başarılı bir şekilde ortaya koyuyor.

Aslına bakarsanız “ilgili olan her şeyi içeren bir kitap” fikri yeni değil. Geçmişte, ansiklopedileri derleyenler, büyük medeniyetlerin kırılganlığını ve toplum çöktüğünde uçup gidecek olan, halkın hafızasındaki bilimsel bilginin ve pratik becerilerin ne denli değerli olduğunu bizim bugün yaptığımızdan çok daha iyi kavrıyordu. Denis Diderot, ilk cildi 1754’de yayımlanan ansiklopedi’sini, arkalarında bilgi kırıntılarından başka bir şey bırakmadan yok olup giden Mısır, Yunan ve Roma’nın antik kültürlerinde olduğu gibi, bizim uygarlığımızı söndüren bir felaket olması durumunda insan bilgisini gelecek nesiller için koruyan güvenli bir bilgi havuzu olarak görüyordu. Böylece ansiklopedi, bilgiyi toplayan, bir mantık çerçevesinde düzenleyen, çapraz referanslar veren ve büyük çaplı bir felaket durumunda onu zamanın aşındırmasından koruyan bir zaman kapsülü haline geldi.

Aydınlanma çağından beri dünyaya dair bilgilerimiz katlanarakarttı ve bugün insan bilgi birikiminin eksiksiz bir özetini yapmak binlerce kat daha zor. Böyle “ilgili olan her şeyi içeren bir kitap”ın ortaya çıkarılması, on binlerce insanın yıllarca gece gündüz çalışmasını gerektiren bir modern dönem piramit inşa projesine benzer. O dönemde bu zahmete firavunların öte dünyaya güvenli bir şekilde geçmesi için giriliyordu, bizim örneğimizde de medeniyetinizin ölümsüzleştirilmesiiçin girilecek.

Çözüm, fizikçi Richard Feynman'ın yaptığı bir yorumda bulunabilir. Feynman, tüm bilimsel bilginin yok olması ve bu durumda ne yapılabileceğine dair varsayımda bulunurken, felaketten kurtulan herhangi bir zeki canlıya güvenli bir şekilde aktarmak üzere kendisine tek bir cümle seçme izni veriyor. Peki, en az kelimeyle en çok bilgiyi hangi cümle içerir? “Bence,” diyor Feynman, “bu atom tezidir; yani her şeyin atomlardan oluştuğu, bu küçük parçacıkların sürekli hareket halinde olduğu, aralarında az bir mesafe olduğunda birbirlerini çektikleri ama sıkıştırıldıklarında birbirlerini ittikleri.”

Bu basit cümlenin kastettiği şeyleri ve sınanmaya açık varsayımlarını düşündüğünüzde dünyanın yapısına dair ne kadar çok şey anlattığını görüyorsunuz. Mesela parçacıkların birbirlerini çekmesi suyun yüzey gerilimini açıklıyor ve birbirlerine yakın atomların birbirlerini karşılıklı olarak itmeleri, neden üzerinde oturduğum kafe sandalyesinden düşmediğimi açıklıyor. Atomların çeşitliliği ve onların kombinasyonlarıyla oluşan bileşimler kimyanın temel prensibini oluşturuyor. Bu tek, son derece dikkatli bir şekilde kurulmuş cümle, içinde çok yoğun bir bilgi barındırıyor ve cümle siz üzerine düşündükçe daha çok şey söylüyor.

Feynman’dan aldığım feyizle, medeniyetin yıkılmasından sağ çıkanlara yardım etmenin en iyi yolunun, tüm bilgi birikiminin kapsamlı bir kaydını oluşturmak değil, en temel bilgilere dair bir rehber hazırlamak olduğunu savunuyorum.

Aynı şekilde, geriye doğru baktığımızda birçok icadın ortaya çıkması aşikâr gibi görünür, ama bazı durumlarda, önemli bir gelişme ya da icadın ortaya çıkma anı, belirli herhangi bir bilimsel keşfin ya da etkin bir teknolojinin arkasından gelmek zorundaymış gibi görünmüyor. Bir medeniyetin yeniden başlatılması konusunda bu örnekler cesaret verici, çünkü hızlı başlatma kılavuzumuzun, hayatta kalanların bazı kilit teknolojileri yeniden nasıl üretebileceklerini bulmaları için sadece birkaç temel tasarım özelliğini anlatmasının yeterli olduğunu gösteriyor.

Mesela el arabası, birilerinin aklına daha önce gelmiş olsaydı, ortaya çıkışından yüzyıllar önce bulunabilirdi. Kulağa tekerlek ile kaldıracın çalışma prensiplerini birleştiren önemsiz bir örnekmiş gibi gelebilir, ama bu alet muazzam bir işgücü tasarrufunu temsil eder ve Avrupa'da tekerlekten binyıl sonrasına kadar görülmemiştir (ilk tasvir MS yaklaşık 1250 yılında bir İngiliz el yazmasında görülür).

Bu denli geniş etkileri olan ve kıyamet sonrasında yeniden toparlanmanın pek çok diğer unsurunu destekleyecek diğer icatlara da kuş uçuşu bir yoldan ulaşılabilir.

Yeni teknolojiler geliştirilirken, ilerlemedeki bazı adımlar tamamıyla atlanabilir. Bir hızlı başlangıç kılavuzu, toparlanmaya çalışan bir topluma, tarihimizdeki ara aşamaları atlayıp daha ileri ama gerçekleştirilmesi mümkün gelişmelere nasıl geçebileceğini gösterebilir. Günümüzde gelişmekte olan Afrika ve Asya toplumlarında bu tür teknolojik sıçramaların bir sürü örneği var.

Mesela enerji nakil hatlarına uzak birçok topluluk, güneş enerji panellerinden enerji sağlayıp, fosil yakıtlara bağımlı olan Batı ilerlemesinden yüzyıllarca ileri gitmiş durumda. Afrika'nın kırsal bölgelerinde kerpiç kulübelerde yaşayan birçok köylü, semafor kuleleri, telgraf ve sabit hat telefonları gibi ara teknolojileri atlayarak cep telefonlarını kullanmaya başladı.

Temel şeylerle başlayacağız ve kıyametten sonra kendiniz için konforlu bir yaşamın -yeterli yiyecek ve temiz su, kıyafet ve yapı malzemeleri, enerji ve en gerekli bir diziilaçlar gibi-temel unsurlarını nasıl sağlayacağınıza bakacağız. Hayatta kalanların bir dizi acil meselesi olacak: Tarlalardan toplanabilen ürünler toplanmalı ve ölüpyok olmadan önce tohum havuzları oluşturulmalı; biyoyakıt olarak kullanılan ürünlerden elde edilecek dizel yakıtla makineler çalıştırılmaya devam edilebilir ve bir enerji nakil hattı oluşturmak için parça toplanabilir. Bu yüzden ölü bir medeniyetin yıkıntıları arasından nasıl en iyi şekilde malzeme toplanacağına bakacağız: Kıyamet sonrasının dünyası, bir şeye yeni kullanım alanları bulma, tamircilik ve çözüm yaratma konusunda ustalaşmayı gerektirecektir.

Olmazsa olmazları yerine koyduktan sonra tarımı nasıl eski haline getirebileceğimizi, yiyeceklerimizi nasıl koruyacağımızı ve bitki ile hayvan liflerinin nasıl giyeceğe dönüştürülebileceğini anlatacağım.

Kâğıt, çömlek, tuğla, cam ve demir gibi mâlzemeler bugün o kadar yaygın ki bize sıradan ve sıkıcı geliyorlar ama ihtiyacınız olsa bunları nasıl yapardınız? 

Sonraki bölümlerde tıbbı yeni baştan nasıl öğreneceğimizi, mekanik güçten nasıl yararlanacağımızı, elektrik üretimi ile depolanmasını ve basit bir telsiz yapmayı öğreneceğiz. Ayrıca Uygarlığı Yeniden Nasıl Kurarız? Kâğıt, mürekkep ve matbaa yapımına ilişkin bilgiler de içerdiğinden, bu kitabı baştan üretmek de mümkün olacak.

Umudum, korkunç bir felaket darbesinde bile medeniyetin ışığının sönmemesi ve hayatta kalanların çok fazla gerilememesi; toplumumuzun özünün korunması ve bu bilgi tohumlarının, kıyamet sonrasında sulandıkça yeniden yeşermeleri.

BİLDİĞİMİZ DÜNYANIN SONU

Ağır bir kriz durumunda toplumsal sözleşme, kanun ve düzenin tamamen çözülerek çökmesiyle birdenbire bozulabilir.

Toplumsal sözleşmede yerel düzeye bir yarılmanın sonuçlarını görmek için dünyanın teknolojik açıdan en gelişmiş ülkesinebakmamız yeterli. New Orleans, 2005 yılında Katrina Kasırgası tarafından yerle biredildi. Şehrin sakinleri yerel yönetimin ortalıkta olmadığını ve yakında bir yardımın gelmeyeceğini fark ettiğinde toplumsal düzen hızla bozuldu ve anarşi baş gösterdi. 

Yani büyük bir afetten sonra otoritenin ve emniyet güçlerinin ortadan kalkmasının yarattığı iktidar boşluğunu örgütlü çetelerin doldurmasını ve kendi kişisel derebeyliklerini ilan etmesini bekleyebiliriz. Kalan kaynakların (yiyecek, yakıt vb.) kontrolünü ele geçirenler, yenidünya düzeninde bir değer taşıyan her şeyi yöneteceklerdir.

Nakit para ve kredi kartları bir değer taşımayacaktır. Kalan yiyecekler el koyarak kendi “malları” ilan edenler, eski Mezopotamya imparatorlarının yaptığıgibi yiyecek karşılığında sadakat ve hizmet satın alarak çok zengin ve güçlü olacaklardır: Doktorlar ve hemşireler gibi özel becerileri olanların, böyle bir ortamda bu bilgiyi kendilerine saklamaları iyi olabilir, zira uzmanlık sahibi kölelerolarak söz konusu çetelere hizmet etmeye zorlanabilirler.

Yağmacıları ve rakip çeteleri hızla savuşturmak için ölümcül dozda şiddet uygulanması gerekebilir ve kaynaklar azaldıkça rekabet kızışacaktır. Kıyamete aktif bir şekilde hazırlık yapan insanların (bunlara “Hazırlananlar” deniyor) sıkça kullandığı bir söz var: “Bir silaha ihtiyacın olduğunda silahsız olmaktansa, bir silaha sahip olup ihtiyaç duyma.”

Hapishaneler. Normal zamanların tam tersi bir amaçla kullanılacak hapishaneler, sakinlerinin dışarı çıkmasını engellemek için yüksek duvarlara, sağlam kapılara, dikenli tellere, gözetleme kulelerine sahip; dışarıdakileri dışarıda tutmak için de eşit derecede etkili olacaklarına şüphe yok.

Suçun ve şiddetin geniş çapta patak vermesi, herhangi bir felaket olayının muhtemelen kaçınılmaz bir sonucu.

“En iyi”ye geleceğiz ama önce gelin “en kötü”süne bir bakalım.

Medeniyeti tekrar inşa etmek söz konusu olduğunda en kötü mahşer günü çeşidi topyekûn bir nükleer savaş olur. Bütün dünyayı kapsayan bir nükleer savaş durumunda yerle bir olacak hedef şehirlerden birinde olmasanız bile, günümüz dünyasındaki mâlzemelerin büyük kısmı kullanılmaz hale gelecek ve kararan gökyüzü ile zehirli toprak tarımın eski haline dönebilmesini geciktirecektir.

Doğrudan öldürücü olmasa da bir o kadar kötü olan bir başka şey Güneş'ten devasa bir taçküre kütle atımı olurdu. Hiç görülmedik şiddette bir güneş patlaması gezegenimizin her yanında manyetik alanları etkileyerek bir çan gibi çınlamalarına sebep olur ve elektrik dağıtım hatlarında devasa akımlara yol açarak trafoları tahrip eder ve tüm dünyada elektrikler kesilirdi. Küresel bir elektrik kesintisi, suyun ve gazın dağıtımı ile yakıtların rafine edilmesini imkânsız kılar ve aynı nedenlerle trafoların yerlerine yenilerinin yapılması da mümkün olmaz.

Günümüz medeniyetinin temel altyapısının bu şekilde yok olması, derhal ölümlere sebep olmasa da toplumsal düzen hızla çöker, kalan malzeme hızla tüketilir ve ardından nüfus hızla azalmaya başlar.

Sonunda hayatta kalanlar, yine nüfusu büyük oranda azalmış bir dünyada yaşıyor olur, ama bu sefer ellerinde kendilerini toparlayana kadar bir süre refah içerisinde idare etmelerine yetecek kaynaklar olmaz.

Bu senaryonun gerçekleşmesi için, dünyanın sonunu getirecek en iyi yol hızla yayılacak bir salgın olurdu. En ideal virüs salgını, yayılma oranı son derece yüksek, kuluçka dönemi uzun ve neredeyse yüzde yüz ölümcül bir salgındır. Böylece, kıyamet aracı bireyler arasında olağanüstü bir hızla yayılır, hastalıkların etkisini göstermesi çok kısa bir sürede gerçekleşir.

Bugün tam anlamıyla şehirli bir tür haline geldik -2008’de şehirde yaşayan insanların sayısı kırsal kesimde yaşayanların sayısını geçti-ve insan yerleşimlerinin yoğunluğu ile kıtalar arası yolculukların yaygınlaşması bulaşma oranının yükselmesi için mükemmel şartları sağlıyor. Avrupa nüfusunun üçte birini (ve muhtemelen tüm Asya’da benzer oranda bir nüfusu) yok eden 1340'1ardaki Kara Ölüm salgını bugün ortaya çıkacak olsa teknolojik uygarlığımız çok daha fazla etkilenirdi.

Peki, insanların hem tekrar çoğalabilmesi hem de medeniyetin yeniden inşasının hızla gerçekleşmesi için gerekli asgari hayatta kalma oranı nedir? Başka bir deyişle, hızlı bir yeniden başlangıç için gereken kritik kitle büyüklüğü nedir?

Hayatta kalma oranları yelpazesindeki iki uç noktaya Mad Max ve Ben, Efsane! senaryoları diyeceğim. Günümüz toplumunun teknolojiye dayanan sisteminin çöktüğü ama kısa vadede bir nüfus azalmasının yaşanmadığı (taçküre kütle atımının yol açtığı gibi) bir durumda nüfusun büyük kısmı kalan kaynakları tüketmek için şiddetli bir rekabete girecektir. Bu, refah döneminin boşa harcanmasına, toplumun hemen Mad Max'te görülen türden bir barbarlığa yönelmesine ve ardından nüfusun hızla düşmesine neden olur; bu durumda hızlı bir şekilde geri dönüş umudu düşüktür.

Öyleyse nüfusun tekrar artması için gerek duyulan en az sayı teorik olarak ne kadardır?

Sorun şu ki-sanayileşmiş tarım ve modern tıbbın imkânları kullanarak yıllık %2 gibi dünyanın gördüğü en yüksek nüfus artış oranına ulaşsa bile- bu topluluğun Sanayi Devrimi’ndeki nüfusa ulaşması sekiz yüzyıl alacaktır.

Doğanın Geri Dönüşü:

Rutin düzenin sona ermesinin hemen ardından doğa, şehir mekânlarımızı ele geçirme fırsatını kaçırmayacaktır. Sokaklar ve kaldırımlar bunun en başta gelen örnekleri olacaktır. Şöyle ki: Yerleşim yerleri çöp ve enkazla dolacak, bunlar kanalizasyonları tıkayacak ve biriken sular ile yığılan çöplerin malç biçiminde çürümesine sebep olacaktır. Bu tür ceplerde önce yabani otlar bitmeye başlayacak. Birkaç yıl içerisinde, biriken yapraklar ve bu ilk büyüme dalgasının sonucu olan diğer bitkisel atıklar çürüyerek organik bir humusa dönüşecek, bu humus rüzgârın taşıdığı toz, ufalanmış beton ve tuğla parçalarıyla karışarak şehirlerdeki toprağı benzersiz hale getirecektir.

Şehirlerin asfalt veya kaldırım taşlarıyla kaplı olmayan yerleri, yani parkları ve açık alanlarıysa hızla ormana dönüşecektir.

Bir veya iki on yıl içerisinde büyük çalılar ve huş ağaçlan yoğunlaşacak, kıyametten sonraki ilk yüzyılın sonuna gelindiğinde her yan sık ladin, karaçam ve kayın ormanlarıyla dolacaktır. Doğa insanlara bıraktığı alanları geri kazanmakla meşgulken binalarımız, büyümekte olan ormanların arasında çürüyüp un ufak olacaktır. Bitki örtüsü geri dönünce ve sokaklar ağaçlar ve rüzgârların uçurduğu yapraklarla kaplanınca, bunların kırık pencerelerden sokaklara saçılan çöplerle karışması yangınlar için uygun bir ortam oluşturacaktır. Binaların kıyısında köşesinde biriken maddeler, yazın düşen yıldırımlar ya da kırık bir camdan geçen odaklanmış güneş ışığıyla tutuşacak ve çıkan yangın sokaklar boyunca yayılarak çok katlı binaların içini yakıp kül edecektir.

Günümüz şehirleri, 1666' da Londra’da veya 1871'de Chicago’da olduğu gibi, bir ahşap binadan diğerine sıçrayarak dar sokaklar boyunca hızla yayılan yangınlarla yerle bir olmaz, ama itfaiyecilerin karşı koymadığı alevlerin yayılması yine de yıkıcı olacaktır. Yeraltında ve binaların içlerindeki borularda kalan gazların patlaması ve sokaklardaki araçların depolarında kalan benzinin yanması cehennem ateşini daha çok besleyecektir. Bir yangın hızla yayıldığında patlamayı bekleyen bombalar şehirlerin her yanına yayılmış durumda: benzin istasyonları, kimya depoları ve kuru temizlemecilerdeki son derece istikrarsız ve yanıcı maddeler

Yangınlar terk edilmiş şehirlere büyük zararlar verecektir, ama büyük bir özenle inşa edilmiş binalarımızın kesin yıkımına er ya da geç sebebiyet verecek olan sudur.

Kıyametten sonraki ilk kış donmuş su boruları patlayacak ve buzlar çözülür çözülmez binaların içlerini su basacaktır. Yağmur suları kırık camlardan içeri dolacak, yerlerinden çıkmış kiremitlerin arasından sızacak ve tıkanmış borulardan ve kanalizasyondan taşacaktır.

Pencerelerin ve kapı çerçevelerinin boyalarının dökülmesi sonucu nem, binaların içlerine sızarak bütün iç duvarlar çökene kadar ahşap aksamı çürütecek ve metalleri paslandıracaktır.

Ahşap aksam da (yer kaplamaları, kirişler ve çatı destekleri) yapıyı bir arada tutan çiviler, vidalar ve cıvatalar paslanana kadar nemi emip çürüyecektir.

Yani bir veya iki nesil içinde şehir coğrafyası tanınmaz hâle gelecektir. Fırsatı kaçırmayan fidanlar ulu ağaçlara dönecektir.

Şehir caddelerinin ve bulvarlarının yerini, harap olmuş ve pencerelerinden dikey ekosistemlerin fışkırdığı, çok katlı binalar arasındaki yapay kanyonları dolduran sık orman koridorları alacaktır.

Doğa, şehir cangılını geri kazanacaktır. Zamanla, çöken binaların molozlarından çıkan sivri uçlar da çürüyen bitki özlerinin oluşturduğu birikmiş toprak tarafından yumuşatılacak; bir zamanlar göklere uzanan binalar tamamen yeşilliklerin altında kalıncaya kadar, pislik tepeciklerinden ağaçlar fışkıracaktır.

Şehirlerden uzakta, hayalet gemi filoları okyanuslarda sürüklenecek, zaman zaman rüzgârların kaprisiyle ve akıntılarla taşınarak bir kıyıda karaya vurup midelerindeki zehirli petrolü sızdıracak ya da rüzgârda savrulan karahindiba tohumları gibi üzerlerindeki konteynırları okyanus akıntılarına bırakacak.

Öte yandan, doğru yerde ve doğru zamanda herhangi bir insan buna tanık olacaksa, muhtemelen izlemesi en muhteşem enkaz, insanlığın en büyük yapılarından birinin Dünya'ya dönmesi olacak.

Uluslararası Uzay İstasyonu, yapımı on dört yıldan fazla süren ve Dünyanın alçak yörüngesinde dönen yüz metre genişliğinde bir yapı: Modüllerin, onları bağlayan ince kirişlerin ve güneş panellerinden oluşan uzun ince kanatların birleştirilmesiyle oluşmuş etkileyici bir uzay gemisi. Dört yüz kilometre üstümüzde gezinse de Uzay İstasyonu atmosferin tamamen dışında değil ve Dünya'nın atmosferi bu yapıyı belli belirsiz ama sürekli bir şekilde sürüklüyor. Bu durum, Uzay İstasyonu'nun yörünge enerjisini tüketir ve böylece İstasyon düzenli bir şekilde Dünyaya doğru çekilir. Dolayısıyla istasyonun roket iticilerle sürekli tekrar itilmesi gerekiyor. Astronotların ölmesi ya da yakıtın bitmesiyle Uzay İstasyonu ayda iki kilometre düşecektir. Çok geçmeden alt atmosfere doğru çekilerek bir ışık ve ateş topuna dönüşecek, yapay bir yıldız kayması gibi yok olacaktır.

Kıyamet Sonrası İklimi

Kentlerimizin ve kasabalarımızın yavaş yavaş harap olması hayatta kalanların tanıklık edeceği tek dönüşüm süreci değil.

Sanayi Devrimi’nden ve önce kömür, daha sonra doğalgaz ve petrolün kullanılmaya başlanmasından beri insanlık, zaman içinde biriken yeraltındaki kimyasal enerjiyi çıkarmak için hevesle yeri kazıp duruyor.

Yakılmaya hazır karbon yığınları olan bu fosil yakıtlar, eski ormanların ve deniz canlılarının çürümüş kalıntıları, Dünya’ya milyonlarca yıl önce düşen güneş ışınlarından kaynaklanan kimyasal bir enerji.

Söz konusu Karbon aslında atmosferden geldi ama sorun bu stoklan çok hızlı yakıyor olmamız, öyle ki milyonlarca yılda biriken Karbon, bacalarımızda ve arabalarımızın egzoz borularından sadece birkaç yüzyılda atmosfere geri salındı.

Bu, gezegenimizin açığa çıkan karbondioksiti emebileceğinden çok çok daha hızlı bir salınım ve bugün havadaki karbondioksit miktarı On Sekizinci Yüzyılın başında olduğundan %40 daha fazla.

Artan karbondioksid düzeyinin etkilerinden biri, sera etkisinden dolayı Dünya atmosferi tarafından güneş ışınlarının daha fazlasının emilmesi ve küresel ısınmaya sebep olması.

Dolayısıyla bu da deniz seviyelerinde yükselmeye ve hava şartları kalıplarının dünya çapında bozularak bazı bölgelerdeki muson sellerinin, başka yerlerde kuraklıkların daha ağır ve daha sık yaşanmasına ve tarımınağır yara almasına neden olacak.

Kıyamet sonrası dünyanın, sistemde çoktan oluşan ivme nedeniyle önümüzdeki birkaç yüz yıl boyunca deniz seviyelerinde birkaç metrelik bir yükselmeye tanıklık etmesi olası. Isınma, metan yüklü permafrostun çözülmesi veya buzulların büyük oranda erimesi gibi ikincil etkilere yol açarsa sonuçlar çok daha kötü olabilir. Kıyametten sonra karbondioksid seviyeleri düşerken, ciddi ölçüde yükselmiş bir değerde yatay bir seyir izleyecek ve on binlerce yıl sanayi öncesi dönemdeki durumuna dönmeyecek. Dolayısıyla bizim veya bizden sonraki herhangi bir medeniyetin zamanında, gezegenimizin termostatının yükselmesi temelde kalıcı olacak ve bugünkü umarsız kayat tarzlarımız, ardında bıraktığımız dünyanın yaşayanlarına uzun, karanlık bir miras bırakacak.

Zaten kendilerine bakmakla yeterince meşgul olan kurtulanlar için sonuç, iklimin ve hava koşullarının nesiller boyunca değişmeye devam etmesi, bir gün verimli olan tarım arazilerinin ertesi gün kuraklık tarafından mahvedilmesi, alçak bölgelerin sular altında kalması ve tropik hastalıkların yaygınlaşması olacak.

Yerel düzeydeki iklim dalgalanmaları insanlık tarihi boyunca medeniyetlerin aniden çökmesine neden oldu, sürmekte olan küresel değişimin de kırılgan kıyamet sonrası toplumun toparlanmasını engellemesi pekâlâ mümkündür.

REFAH DÖNEMİ

 Dünyanın uzak bir köşesinde bir uçak kazası geçirseniz, hayatta kalmak için temel öncelikleriniz barınak, su veyiyecek olurdu. İçinde yer aldığınız medeniyetin çöküşünden sonra da aynısı geçerli olacak. Yiyecek olmaksızın birkaç hafta ve içme suyu olmaksızın birkaç gün geçirmek mümkünken, kötü hava şartlarına yakalanmanız halinde birkaçı saat içerisinde ölebilirsiniz. Britanya’da (Special Air Service- SAS) çalışan bir uzman olan John “Havalı” Wiseman bana, “Bir kazadan sonra ayaklarının üzerindeysen hayatta kalmayı başardın demektir. Ama bunun ne kadar devam edeceği, ne bildiğine ve ne yaptığına bağlı,” demişti. 

Kitabın amaçlan doğrultusunda, benim ve dünyadaki insanların %99'u gibi sizin de bir “Hazırlanan” olmadığınızı, yiyecek ve su stoklamadığınızı, evinizi bir kaleye çevirmediğinizi ve dünyanın sonuna hazırlanmak için başka bir hazırlık yapmadığınızı varsayacağım.

Peki, baştan bir şeyler üretmek zorunda kalmaktan önceki hayati öneme sahip geçiş döneminde, kıyamet sonrası dünyada hayatta kalmanızı garantilemek için geriye kalan hangi artık parçaları toplamanız gerekiyor? Geri çekilmekte olan teknoloji dalgasının ardında bıraktıklarından hangilerini aramalısınız?

Sıcak kıyafetlerin dışında hayatta kalmak için en çok ihtiyacınız olan şey ateş. Mesele ateş yakmak ve yanmaya devam etmesini sağlamaktan ziyade, bunu nerede yapacağınız. Yeni yapılmış evlerin büyük kısmında şömine yok. İhtiyacınız varsa metal bir çöp kutusunda ateş yakabilir veya bir mangal bulabilirsiniz.

Barınak bulduktan ve hava şartlarından korunma sağladıktan sonra listenizdeki ikinci şey temiz içme suyu bulmak olmalı.

Medeniyetimizin artıklarıyla beslenmeye ne kadar devam edebilirsiniz?

Peki, farklı yiyecek tipleri ne kadar süre yenilebilir kalır? Şeker (kuru kaldığı sürece), soya sosu, sirke ve tuz gibi bazı ürünler aşağı yukarı hiçbir zaman bozulmaz.

Beslenme rejimimizin diğer temel öğeleri terk edilmiş süpermarketlerin raflarında çok uzun süre dayanmayacaktır. Taze meyve ve sebzeler birkaç hafta içerisinde çürümeye başlar ama içlerinde bitkinin bütün kışı geçirebilmesini sağlayacak enerjiyi depolamak üzere evrilmiş olan yumru köklü bitkiler çok daha uzun süreler dayanır. Patates, turp ve yer elması gibi bitkiler serin, kuru ve karanlık bir yerde altı aydan fazla dayanabilirler.

Peynir ve şarküteri bölümündeki diğer ürünler birkaç hafta içerisinde küflenir. Paketlenmiş halde değillerse birkaç ay sonra kasap bölümündeki et parçalarından kemikten başka bir şey kalmayacaktır.

Yumurtalar şaşırtıcı bir şekilde oldukça da yanıklıdır ve soğuk bir ortamda tutulmasalar bile bir aydan uzun bir süre boyunca yenilebilir kalabilir.

Taze süt bir hafta içerisinde bozulur ama yüksek sıcaklıklarda pastörize edilmiş UHT paket içerisindeki sütler yıllarca, süt tozlan daha da uzun süreler dayanır.

Beyaz buğday unu sadece birkaç yıl dayanır, ama tam buğday unları daha fazla yağ içerdikleri için çok daha çabuk bozulur. Makarna gibi diğer unlu mamuller de birkaç yıl dayanır. Tahıllar öğütülmediğinde ya da kırılmadığında (bu işlem onları daha fazla neme ve oksijene maruz bırakır) içlerindeki besin öğeleri çok daha uzun yaşar, dolayısıyla tane şeklindeki tahıllar yenilebilirliğini on yıllarca korur.

Aynı şekilde mısır taneleri on yıl civarında besleyici kalırken, öğütülmüş mısırda bu süre iki ya da üç yıla düşer. Pirinç de beş ila on yıl boyunca tazeliğini korur.

Tabii ki bütün bunlar doğru şartlarda, yani serin ve kuru yerlerde saklanmaları halinde geçerlidir.

Açık ara en çok dayanacak gıda stokları süpermarket raflarını dolduran sıralarcakonserve olacaktır.

Peki, koca bir süpermarketi olan tek bir kişiyseniz, içindekilerle ne kadar yaşayabilirsiniz?

Sizin için en iyi strateji ilk haftalarda çabuk bozulacakları, daha sonra kuru makarna ve pirincin yanı sıra yumrulu bitkileri, en son da konserve ürünleritüketmeniz olacaktır. Kutulanmış kedi ve köpek mamalarını da yerseniz orta boybir süpermarket sizi yaklaşık 55 ila 63 yıl boyunca idare edecektir.

Bir süpermarkete sahip olan tek bir kişi değil, bir felaketten sağ kurtulmuş ve bakkalından devasa dağıtım depolarına koca bir ülkenin kaynaklarının üzerine konmuş bir grup insan olduğunuzu düşünürsek, bu rakam dogal olarak yükselecektir.

Mesela Birleşik Krallık Çevre, Gıda ve Tarım Bakanlığı (DEFRA) 2010 yılında (pirinç, makarna ve konserve gibi bozulmayan, dondurulmamış ürünlerin) “yavaş yavaş satın alındığı koşullarda”  11,8 günlük bir ulusal stok olduğunu hesapladı. Bir kıyamet sonrasında sağ kalan on binlerce insandan oluşan bir topluluk için bu 50 yıl kadar yetecek yiyecek demek. Kısacası teknolojik medeniyeti hızla tekrarbaşlatmaya yetecek kadar büyük bir kıyamet sonrası topluluğu, tarımı yeniden başlatacak ve kendi yiyeceklerini üretecek kadar zamana sahip olacaktır.

Yakıt: Günümüz hayat biçiminin bir başka temel tüketim maddesi ve ulaşım, tarım ve yeniden inşa etme sürecinde jeneratörleri çalıştırmak için hayati önemde olmaya devam edecek olan madde bulunabilir yakıttır. Hayatta kalanlar için çevrede büyük miktarlarda benzin ve mazot olacak. İngiltere’deki neredeyse 30 milyon arabanın -aynı zamanda motosiklet, otobüs ve kamyonun- benzin deposu, kullanılabilecek dağınık bir kaynak sunar. Terk edilmiş araçlardaki benzin bir hortumla çekilebilir veya depoya bir tornavidayla basitçe delik açılarak altına konan bir kaba aktarılabilir.

Benzin istasyonlarının altlarındaki depolama üniteleri de toplu olarak büyük bir stok oluşturur. Elektrik olmadan benzin pompalan çalışmayacaktır ama beş metrelik bir hortumla buralardan benzin çekmek zor değildir.

Benzin istasyonlarının altında 30 bin galon civarında benzin alan depolar bulunur. Bu, ortalama bir aile arabasıyla kıyamet sonrasının boş yollarında bir milyon kilometre yol yapabileceğiniz anlamına geliyor.

Daha önemli bir mesele benzinin iyi durumda nasıl korunacağı… Mazot benzinden daha dayanıklıdır ama yine de bir yıl içerisinde, oksijenle etkileşime girmesinden dolayı içinde motoru tıkayacak yapışkan tortular oluşacaktır.

Bu yakıtlar iyi korunur ve kullanmadan önce filtrelenirse, siz bu yakıtları kullanmaya devam etmek için yeni yollar bulana kadar 10 yıl civarında idare edecektir.

Motorlu araçlar da, parçaları yıpransa ve bozulsa bile, diğer araçlardan parça alınarak ve farklı çözümlerin bulunmasıyla kullanılır halde tutulabilir.

Küba, günümüzde bunun iyi bir örneğini veriyor. ABD’nin 1962 yılında uygulamaya başladığı ambargo, adayı aniden ithal Amerikan teknolojisi ve makine parçalarından mahrum bıraktı.

Bugün ülkenin caddelerinde dolaşan araçların çoğu, Yank Tank (Yanki Arabası) denilen klasik modellerdir ve bu tarihten önce üretilmişlerdir.

Bu araçların 50 yıl sonra bugün hâlâ kullanılabiliyor olmasının tek sebebi Kübalı tamircilerin dehasıdır. Bu insanlar yıllarca çeşitli çözümler üretti veya hurdaya çıkan araçlardan yedek parça topladı.

Yedek parça bulma ihtimali azaldıkça tamirciler de dehâlarını gittikçe daha fazla konuşturmaya başladı.

Aynı şey, daha büyük ölçekte medeniyetin çöküşünü takeden refah döneminde de yaşanacaktır.

Yakıt stokları ve toplama parçalar arabaların, uçakların ve teknelerin bir süre daha yollarına devam etmesini sağlarken, günümüzde bolca kullandığımız GPS navigasyon cihazları, yörüngedeki uyduların kumanda merkezleriyle bağları kesilir kesilmez şaşırtıcı derecede çabuk bir şekilde çalışmaz hale gelecekler. Kıyametten sonraki iki hafta içerisinde konum doğruluğu yarım kilometre civarına, altı ay içerisinde on kilometreye düşecek ve uydular yörüngelerinden çıkmaya başlayınca birkaç yıl içerisinde tamamen kullanılmaz hale gelecekler.

İlaç: Tıbbî amaçlar için kullanılabilecek başka gündelik malzemeler de toplanmayadeğer. Japon yapıştırıcısının (siyanoakrilat) en eski kullanımlarından biri, Vietnam Savaşı sırasında Amerikan askerlerinin yaralarının hızla kapatılmasıdır. Bu uygulama, elinizin altında sterilize iğne ve iplik yoksa kıyamet sonrası dünyasında sizi öldürebilecek enfeksiyonları engellemede yeniden çok önemli olabilir.

Yarayı önce iyice yıkayın ve belki de kendi damıttığınız saflaştırılmış ethanol gibi bir antiseptikle temizleyin. Yaranın kenarlarını birbirine birleştirin, Japon yapıştırıcısını yaranın kenarlarını birleştirecek ve kapalı tutacak şekilde sadece yüzey boyunca uygulayın.

Öte yandan asıl sorununuz ilaçların son kullanma tarihleri gelene dek ne kadar zamanınız olduğu. 1980’lerin başında ABD Savunma Bakanlığı, üzerinde yazan son kullanma tarihleri geçmek üzere olan bir milyar dolar değerindeki ilaç stokunun üzerinde otururken buldu kendini ve bu rezervi her iki ya da üç yılda bir değiştirmesi gerekiyordu. Gıda ve İlaç İdaresi’nden, 100’ün üzerinde ilaç çeşidinin, etkililikleri ne kadar bir süre boyunca sürdürdüklerini test etmelerini istedi.

Şaşırtıcı bir şekilde, test edilen ilaçların yaklaşık %90'ı, üzerlerinde yazan son kullanma tarihinden sonra da etkiliydi ve birçoğunda bu süre ciddi derecede uzundu.

Mesela siprofloksazin adındaki antibiyotik on yıl sonra hâlâ etkililiğini korumayadevam ediyordu.

Daha yakın tarihli bir çalışma, amantadin ve rimantadin isimli antiviral ilaçların 25 yıl, KOAH ve astım gibi nefes alma sorunları için verilen teofilin tabletlerinin 30 yıl sonra hâlâ %90 oranında etkili olduğunu gösterdi.

Genel olarak ilaçların, mühürlü paketleri açılmış olsa bile, ilaç firmaları tarafından üzerlerine basılan son kullanma tarihlerinden birkaç yıl sonrasına kadar büyük oranda faydalı olmaya devam edeceklerini söyleyebiliriz.

Şehirleri Neden Terk Etmelisiniz?

Kıyametten hemen sonra yerleşim alanlarındaki ana sorun, felaket sırasında ölen sayısız insanın cesedi olacaktır. Bu cesetleri kaldıracak ve onlardan hijyenik bir şekilde kurtulmaya hizmet edecek birileri olmadığında, hem ilk aylarda korkunç kokacaklar hem de çürümeleri kalanların sağlığını tehdit edecektir. Her felakette olduğu gibi mikroplu sulardan geçen hastalıklar önemli bir mesele olacaktır.

Peki, bir yıl veya daha fazla çevredeki yeşil alanları dolaşıp kurtulan diğer insanları aramanızın ardından bu kadar imkân sunan şehirlere neden geri taşınmayasınız? Modern şehirlerin parıl parıl parlayan gökdelenleri ve hatta öyle çok da yüksek olmayan apartman blokları bile medeniyetin çökmesinden sonra yaşanılabilir olmayacak: Bunlar varlıklarını ancak günümüz altyapısının desteğiyle sürdürebilir.

Daha akla yatkın bir kıyamet sonrası şehir hayatı, büyük bir parkın hemen yanında oturmak ve bitki yetiştirmek için buranın toprağını kullanmak olur.

Teknoloji balonu patladığında bazı şehirlerde çevre hızla yaşanamaz hâle gelecektir. Los Angeles ve Las Vegas gibi yerler alışılmadık bir şekilde çorak veya çöl alanlarda inşa edildiler ve onlara çok uzaklardan su taşıyan hatların bakımı yapılmadığında hızla yitip gidecekler.

Öte yandan, öncesinde bir bataklık olan ve su tahliye sisteminin hasar görmesiyle eski hâline dönmeye başlayacak olan Washington DC bunun tam tersi bir sorunla karşı karşıya kalacak.

Medeniyetin çöküşü ve uzak mesafe iletişim ağı ile uçak yolculuğunun sona ermesiyle birlikte, küresel köyümüz yeniden köyden oluşan bir küre halinde parçalanacak.

Kıyametten sonraki ilk zorlu işlerinizden biri tarıma yeniden başlamak olacak. Barınak sağlamak için sayısız boş yapınız ve taşıtlar ile jeneratörleri çalıştırmak için yeraltı yakıt gölleriniz olabilir ama açlıktan ölmek üzeresiniz bunların hepsi boşa gidecektir…

TARIM

Tarımı yeniden ne kadar hızlı başlatmamız gerektiği, toplumumuzun çökmesine yol açan olay neyse ondan kurtulan insanların sayısına bağlı tamamen. Kıyametten sonra hızla harekete geçmeli ve ekimi yapılan olabildiği kadar fazla bitkiyi kurtarmalı ve korumalısınız.

Binlerce yıldır en iyi bitkileri seçip döllüyoruz ve günümüzün tüm kültür bitkileri bunun bir sonucu, dolayısıyla hâlihazırda mevcut olan evcilleştirilmiş türleri kaybederseniz medeniyeti kısa yoldan yeniden inşa etme umudunuzu da kaybetmeniz mümkün.

Evcilleştirilmeleri süresince buğday ve mısır gibi türler besin değerleri açısından en yüksek noktaya ulaşacak şekilde yetiştirildiler ve artık bizim olmadığımız bir yaşama uyum sağlamaları pek mümkün değil.

Birçoğu, terk edilmiş tarlaları fethetme fırsatını kaçırmayacak yabani otlar tarafından yok olmaya sürüklenebilecek ve kısa sürede rekabet dışı kalacaktır.

Öte yandan, asıl sorun, günümüz tarımında ekimi yapılan bitkilerin çoğunun “hibrit” olmasıdır: Bir örnek ve son derece verimli ürünler elde etmek için istenen özellikleri taşıyan iki ayrı türün çaprazlanmasıyla üretilirmişlerdir. Ne yazık ki, hibrit tohumlardan elde edilen tohumlar bu özelliklerini koruyamayacaktır; tohumunu üretmez ve dolayısıyla ekmek için her yıl yeni hibrit tohumlar satın alınması gerekir. Bu nedenle kıyametten hemen sonra asıl toplamamız gerekenler ata yadigârı tohumlardır: Her yıl tohum vereceğine güvenilebilecek geleneksel türler.  Birçok "Hazırlanan" tam da bu olası sonuç için ata yadigârı tohumları depoluyor, peki ama sizin hazırda bir stokunuz yoksa nereye bakmalısınız?

Dünyanın her yanında, biyolojik çeşitliliği gelecek nesiller için korumak üzere inşa edilmiş yüzlerce tohum bankası var. Bunların en büyüğü Londra’nın hemen dışındaki West Sussex’te bulunan Millennium Seed Bank (Binyıl Tohum Bankası). Milyarlarca tohumun nükleer bombalara karşı korunaklı, çok katlı yeraltı kasalarında saklandığı bu yer, kıyamet sonrasının dünyası için bilgi yüklü kitaplar yerine farklı bitki türlerinin kütüphaneliğini yapıyor.

Burada serin, kuru bir ortamda tutulan, ata yadigârı tahılları, bezelye vediğer baklagilleri, ayrıca patates, patlıcan ve domatesi içeren ekilebilir sayısız çeşitte bitkinin tohumları, filizlenebilir olma özelliklerini onlarca yıl boyunca koruyacak. Ancak bu tohumlar bile bir zamansonra ölür, bu nedenle filizlendirilmeleri, yetiştirilmeleri gerekir ve tekrar depolanmak üzere taze tohumlan üretilmelidir.

Düşük sıcaklık tohumların dayanma süresini uzatır, dolayısıyla en dayanıklı tarımsal depo, medeniyetin çöküşünden çok uzun bir süre sonrası için bir “kurtarma dosyası” işlevi görecek olan Svalbald Küresel Tohum Kasası’dır. Bu, Norveç’in Spitsbergen Adası’ndaki bir dağın 125 metre içerisine yapıldı.

Çelikle güçlendirilmiş bir metre kalınlığında beton duvarları, patlamaya dayanıklı kapıları ve küresel bir felaket karşısında içerideki biyolojik havuzu koruyacak hava kilitleri var. Ayrıca bir güç kaybı olduğunda bile, termafrosta gömülü olmak (kasanın yapıldığı alan Kutup Dairesi’nin bayağı içindedir), uzun dönemli koruma için sıfırın altında olması gereken sıcaklığı doğal olarak sağlayacak.

Filizlenebilir buğday ve arpa tohumları burada 1.000 yıldan uzun bir süre için korunmuş olacaktır.

Bitkiler de en az insan vücudu kadar dengeli beslenmeye ihtiyaç duyar ve en önemli üç bitki besini azot, fosfor ve potasyumdur.

Fosfor enerjinin aktarılması için elzemdir, Potasyum su kaybını önler, öte yandan eksikliği asıl sorun yaratan ve ürün verimini sınırlayan temel etmen bütün proteinlerin üretilmesinde kullanılan azottur.

Her yıl gerçekleşentaşkınların alüvyon taşıyarak toprağı tekrar zenginleştirdiği Nil Vadi’sinde yaşamış olan Eski Mısırlılar gibi olağanüstü şanslı değilseniz, gelir gider tablonuzdaki bu temel açığı kapatmak için bir şeyler yapmak zorundasınız.

Günümüzün sanayileşmiş tarımı inanılmaz derecede başarılı; bugün bir dönümaraziden elde edilen ürün bundan yüzyıl önce elde edilenden iki ila dört kat dahafazla.

Ama günümüzün aynı arazide, yoğun, tek tip ürün yetiştiren ve yine de her yıl yüksek bir verime sahip olmaya devam eden tarlalarının ürün vermeye devam edebilmesinin tek yolu, ekosistem üzerindeki sıkı kontrolü sürdürmek için sürekliilaçlama yapılması ve bol bol kimyasal gübre kullanılmasıdır

Bir çiftçi olarak doğa üzerindeki kontrolünüz sınırlı. Doğal olarak tarlanızın üzerine düşen gün ışığının miktarını kontrol edemez, yaşadığımız bölgenin iklimini ya da mevsimlerin ne zaman başlayıp biteceğini belirleyemezsiniz. Ayrıca sulama ve drenajla tarlanızın nem oranını düzenleyebilseniz de, yağmuru da kontrol edemezsiniz. Öte yandan çoğunlukla kontrol altında tutabileceğiniz tek şey topraktır.

Bunu da, gübreyle kimyasal olarak zenginleştirebilir ve saban gibi araçlar kullanarak fiziksel olarak işleyebilirsiniz. Yani çiftçinin kontrolü altındaki en temel tarım unsuru topraktır ve toprağı kontrolünüz altına alabilmek için onu anlamalı, bitkilerin gelişimini nasıl desteklediğini bilmelisiniz. Tarihteki tüm medeniyetler, mevcudiyetlerini bu ince yüzey toprağına borçludur.

Avcı-toplayıcılar, ormanlardan topladıklarıyla besleniyorlardı, ama şehirde yaşayanlar ve medeniyet, tamamıyla yüzey toprağının sağladığı kaynaklara bağımlı, kısa köklü otlar olan tahılların muazzam verimliliğine bel bağlar. Bütün toprakların kaynağı gezegenimizin kabuğunu oluşturan kayaların parçalanmasıdır. Kayalar fiziksel olarak akan suların, rüzgârların ve buzulların saldırısına uğrar ve kimyasal olarak, bulutlardan dökülürken bir miktar karbondioksid çözerek hafifçe asidik hle gelen yağmur suları tarafından aşındırılır. ^

Ufalanmanın derecesine bağlı olarak çakıllar, kumlar ve killer oluşur. Bu parçacıklar, nemin ve minerallerin muhafaza edilmesine yardım eden ve toprağa sahip olduğu siyah rengi veren bir organik madde kaynağı olan humus tarafından bir arada tutulur.

Topraklar genellikle %1 ila 10humus içerir; öte yandan turba %100'e yakın organik madde içerir. Ama en önemlisi, toprak, çürüyen maddenin işlemden geçtiği ve bitkiler için besin öğelerini geri dönüştüren görünmez bir ekosisteme, devasa ve çok çeşitli bir mikrobiyal yaşama ev sahipliği yapar

Ortaçağ boyunca Avrupalı çiftçiler belirli arazileri düzenli olarak nadasa bırakmak gibi bir tarımsal uygulamayı takip ettiler. Arazilerin yarısında hiçbir ürünyetiştirmediği için bu ne yazık ki ziyankâr bir uygulama. Ortaçağ çiftçileri bir yerde her yıl aynı tahıllar yetiştirildiğinde topraklarının yorulduğunu veverimin düştüğünü fark etmişlerdi ama buna neyin neden olduğunu anlamamışlardı ve tek buldukları çözüm toprağı bir yıl dinlendirmekti. Bugün verimin düşme nedeninin topraktaki bitki besinlerinin kaybolması olduğunu biliyoruz, bu yüzden de modern tarım bol bol suni gübre kullanılmasına bel bağlamış durumda.

Kilit nokta, bitkilerin büyük kısmı topraktaki azotu emerken bazılarının bu hayati besini toprağa salmasıdır. Bu müthiş bitki ailesinin üyeleri arasında bezelyeler, fasulyeler, yonca, mercimekler, soya ve yer fıstığı gibi baklagiller yer alır. Sezonun sonunda toprağı baklagillerin hasadıyla yeniden ekerek veya bunlarla çiftlik hayvanlarınızı besleyip toprağı gübrelemek için onların tezeklerini kullanarak hayati öneme sahip azot elde edebilir ve toprağa geri kazandırabilirsiniz.

Baklagillerin bu verim pompalama özelliğinden yararlanmaya başlanması tarımı dönüştürmüş Britanya’da Sanayi Devrimi’ne giden yolu açmıştı. Kısacası tarlanıza baklagiller ile diğer mahsulleri dönüşümlü ekmek, toprağınızın verimliliğini korumasına yardımcı olur. Ama iki tür arasında -yani meselayonca ile buğday arasında- gidip gelmekten çok daha iyi bir seçenek, hastalıkları ve zararlıları da önleyecek bir ürün döngüsü uygulamaktır. Her zararlı sadece belirli tür bir bitkiye saldırır, dolayısıyla ürününüzü her yıl değiştirmek ve o ürünü birkaç yıl daha ekmemek zararlılar üzerinde böcek ilacı kullanmadan doğal bir kontrol sağlamanıza yardımcı olur.

Norfolk dörtlü rotasyonu tarih boyunca uygulanan sistemlerin en başarılısıdır ve sadece 18. yüzyılda yaygınlaşmış olsa da, Britanya tarım devriminde başı çekmiştir. Norfolk sisteminde ürünler her yıl tarlalar arasında şu sırayla döner: baklagiller, buğday, yumru köklü bitkiler, arpa.

YİYECEK ve GİYECEK

Yemek pişirmek-kimyasal dönüşümü bilerek yönlendirmek-tarihimizdeki ilk kimyasal işlemdir.

Yiyecekleri korumanın amacı, mikrobiyal bozulmanın ortaya çıkmasını engellemek ya da en azından bunu olabildiğince geciktirmektir. Bunu, yiyeceğin içerisinde bulunduğu şartları, mikropların gelişmesine en elverişli şartlardan uzak tutmaya çalışarak yaparsınız. Özünde, yiyeceklerin mikrobiyolojisini kontrol etmeye çalışmak için mücadele veriyorsunuz.

Bize bütün bu-yiyecekleri kaynatarak veya kızartarak pişirme, fermantasyona tabi tutma ve konserveleme- olanağı veren gelişme, kilin pişirilerek çömleğe dönüştürülmesinin icat edilmesidir. Bu gelişmenin bir tür olarak bizim için çok yönlü sonuçları oldu. İnsan sindirim sistemi, söz gelimi çoklu mideye sahipinek gibi geviş getiren hayvanların tersine, birçok yiyecek çeşidini gerektiği gibiparçalayamaz ve bu yüzden bedenlerimizin doğal olarak yapabildiklerini desteklemek için teknolojiyi kullanıyoruz. Yani fermantasyon ve pişirme sırasındayiyeceklerin içine konduğu çömlek kaplar, teknolojik birer ön sindirim sistemigibi çalışarak bir ek, dışsal “mide       “ işlevi görüyor ve yiyeceklerin içlerindeki besin ögelerini salmasını sağlıyor.

Dünyadaki bütün canlılar büyümek ve üremek için suya ihtiyaç duyar; gene bütün organizmalar belirli bir aralıktaki fiziksel ve kimyasal şartlara dayanabilir.

Başka bir deyişle, bir hücredeki enzimler -biyokimyasal reaksiyonları yürüten ve hayat süreçlerini koordine eden moleküler mekanizma- sadece belirli bir sıcaklık, tuzluluk miktarı vepH (sıvının ne kadar asidik veya bazik olduğu) seviyesi aralığında faaliyet gösterebilir.

Yiyeceklerin korunması, bu üç etmenden herhangi birinin, en uygun mikrobiyal gelişme ortamının dışına itilmesiyle başarılabilir.

Yiyecekleri korumanın en basit yolu onları kurutmaktır. Su seviyesinin düşmesiyle mikroplar büyümekte zorluk çeker (hasat edildikten sonra ambarlara depolanmadan önce tahılların kurutulması bu yüzden çok önemlidir).

Geleneksel yöntem havayla-güneşte kurutmaktır; bu yöntem domates gibi meyveler ile etlerde kullanılabilir ama yavaş bir süreçtir ve büyük miktarlarda yiyecek için uygun değildir.

Tuz: Vücudumuz sağlıklı bir şekilde faaliyet gösterebilmek için küçük miktarlarda tuza ihtiyaç duyar -bu yüzden canımız tuz çeker- ama bundan çok daha büyük bir kısmını yiyecekleri korumak için kullanırız.

Tuzlu yiyecekler de reçellerle aynı şekilde korunur; konsantre salamura sıvı, hücrelerin içerisindeki suyu çeker ve gelişimi engeller. Taze et, kuru tuza bulanarak veya da ağır tuzlu bir salamuraya konarak günler boyu korunabilir. (Salamura yapmak için her bir litre suya 180 gr tuz ekleyebilirsiniz; bu, deniz suyundan kabaca beş kat fazla bir tuzluluk oranıdır.)

Tuzun tarih boyunca ne kadar önemli olduğunun işaretleri günümüzde kullandığımız dilde görülebilir. Söz gelimi Romalı askerlere tuz almaları için bir ödenek verilirdi ve bugün İngilizcede maaş anlamına gelen "salary" kelimesi, tuz anlamına gelen "salt" kelimesinden gelmektedir.

Denize yakın bir yerdeyseniz tuz üretmek prensipte çocuk oyuncağıdır. Deniz suyu yaklaşık %3,5 çözünmüş bileşik içerir ve bunun çok büyük bir kısmı tuzdur (sodyum klorür); bu tuzu suyu buharlaştırarak elde edebilirsiniz.

Tuzlama genellikle, doğal olarak zehirli olan antimikrobiyal bileşiklerin üretildiği ve yiyeceklerin, çoğunlukla et ve balığın, buna maruz bırakıldığı başka bir koruma yöntemiyle birlikte kullanılır: Tütsüleme.

Tahılların Hazırlanması: Öğütülmüş unu tüketmenin en basit ama en az iştah açıcı yolu onu biraz suyla karıştırıp yoğun bir lapaya veya bulamaca dönüştürmektir. Ekmek, temel olarak pişirilirmiş lapadan başka bir şey değildir ve besin değerinin yüksekliği nedeniyle doğduğu günden beri medeniyetimizin en temel desteklerinden biridir.

Öte yandan, bizim Batı dünyasında en çok âşina olduğumuz ekmek türleri kabarmış ekmeklerdir ve bunu yapmak için bir mâlzemeye daha ihtiyacımız olacak.

Maya, ağaçların gövdelerinde büyüyen mantarlardan pek de farkı olmayan, tek hücreli bir tür mantardır ve hamura eklendiğinde salgıladığı karbondioksid, kabarcıklar oluşturarak hamuru kabartır.

Bugün mayalı ekmeklerin neredeyse tamamının yapımında Saccharomyces cerevisiae denilen bir tür maya kullanılır. Kıyametin curcunası içerisinde, kendi çapında tıpkı bir öküz veya at kadar önemli ve çalışkan olan bu organizmadan bir miktar kurtarmayı başarırsanız gerçekten çok iyi edersiniz.

Süpermarketlerde kuru, paketlenmiş hâlde bulunur ama sonsuza kadar dayanmayacaktır. Peki, mecbur kalırsanız, bu ekmek yapan mikroorganizmaları sıfırdan yeniden izole etmeye nasıl başlayabilirsiniz? Sıcaktan ve Soğuktan Faydalanmak: Buzdolaplarının temel çalışma prensibi, bir sıvının buharlaşarak gaza dönüşürken bu dönüşüm için ihtiyaç olan ısıyı çevresinden almasına dayanır. Aynı nedenle bedenlerimiz serinlemek için terler. Buzdolabı yapmak için kullanılabilecek düşük teknolojili bir çözüm, "terleyen kil çömlek"lerdir. Afrika’da yaygın olan bu “Zeer çömlekler”, kapaklı bir kil çömlek ve bunun içine konduğu, daha geniş, sırlanmamış bir diğer çömlekten oluşur, bunların arasında kalan boşluğa ıslak kum konur. Kumdaki nem buharlaşırken içteki kabin sıcaklığını emer ve düşürür.

“Zeer” çömlekler pazarlardaki meyve ve sebzelerin bozulmasını yaklaşık bir hafta geciktirir.

Bütün mekanik buzdolapları aynı prensip çerçevesinde çalışır: Bir soğutucunun buharlaşmayı ve yeniden yoğuşmayı kontrol altına alması. Buharlaşma (kaynama) ısı enerjisi gerektirir, öte yandan yoğuşma sırasında da aynı termal enerji açığa çıkar. Bu döngünün buharlaşma kısmının yalıtılmış bir kutunun içerisini dolanan borularda gerçekleşmesini sağlarsanız, kutunun içerisindeki sıcaklığı çeker ve içeriyi soğutursunuz.

Aletinizin arkasına taktığınız siyah radyatör dilimlerinden de ısıyı dışarıdaki havaya verirsiniz.

Günümüzün neredeyse bütün buzdolapları elektrikli bir kompresör pompasıkullanarak -soğutucuya bir sıvı olarak geri dönerek tekrar buharlaşabilen ve kutudan daha fazla ısı emebilen- yoğuşma aşamasını zorlar.

Ama başka yöntemler de var, bunların en basitine soğurmalı soğutucu deniyor (Albert Einstein da bir versiyonunun mucitleri arasında). Bu sistemde amonyak gibi soğutma özelliğine sahip bir madde, basınç uygulamak yerine basitçe su tarafından çözülmesi veya dasoğurulması yoluyla yoğuşturuluyor.

Tarihte kompresörlü ve soğurmalı buzdolapları aşağı yukarı aynı zamanlarda geliştirildi ama ticari başarıya ulaşan ve neredeyse bütün evlere giren kompresörlü versiyonu oldu. Bunun nedeni büyük oranda o dönemde yeni doğmaya başlayan elektrik şirketlerinin, ürünlerine talebin artmasını istemesiydi.

Dolayısıyla bugün soğurmalı soğutucuların ortalarda olmamasının nedeni (karavanlarda kullanılan ve gazla çalışan versiyonları hâriç, zira burada elektrik olmadan çalışmaları elzem bir durum) tasarımlarının daha kötü olması değil, büyük oranda toplumsal ve ekonomik etmenlerdir.

Çevremizde sadece üreticilerinin en yüksek kârı getireceğini düşündüğü ürünleri görüyoruz ve bu da bu ürünler için hâlihazırda bir altyapının mevcut olmasına bağlı. Yani mutfağınızdaki bir buzdolabının guruldamaya devam etmesinin nedeni (bunu sessiz bir soğurma sistemi kullanmak yerine elektrikli kompresör kullandıkları için yapıyorlar), mekanizmalarının teknolojik açıdan daha üstün olması değil, 1900’lerin başındaki sosyoekonomik ortamın bir garabeti.

Yapı Mâlzemeleri

Kireç Harcı: Bugünkü medeniyetimizden kalan şeyler tükendiğinde madenciliğe tekrar başlamak için muhtemelen ihtiyacımız olan ilk malzeme kireçtaşıdır. Kireçtaşının bir medeniyetin ihtiyaç duyduğu birçok maddenin sentezlenmesinde merkezi bir rol oynadığını biliyoruz.

Sönmüş kireç, sürülebilir bir macunken donduğunda taş kadar sert bir malzemeye dönüşme yeteneğine sahiptir.

Biraz kum ve suyla karıştırıldığında sönmüş kireç harca dönüşür ve bu malzeme binlerce yıldır yük taşıyabilen sağlam duvarlardaki tuğlaları sıkıca birbirine yapıştırmak için kullanılmaktadır. Daha az kum eklenip, söz gelimi at kılı gibi lifli bir maddeyle karıştırıldığındaysa duvarları pürüzsüz hale getirecek bir sıva elde edilir. Kireç harcı binlerce yıldır kullanılıyor ama büyük miktarlarda ilk kez Romalılar tarafından üretildi ve inşa etmenin doğasını değiştirdi.

Romalılar sönmüş kireci puzolan denen volkanik külle hatta kırık tuğla ya da çömlek parçalarıyla karıştırdıklarında elde ettikleri cementum'un (çimento), kireç harcından çok daha çabuk donduğunu ve kat kat daha sağlam olduğunu fark ettiler. Ayrıca inanılmaz bir mineral yapıştırıcısı olan çimentoyla, sıra sıra dizdiğiniz tuğlaları birbirine yapıştırmaktan çok daha fazlasını yapabiliyordunuz. Aynı büyüklükte olmayan tas veya çakıl taşlarını da birbirine yapıştırabiliyor yani beton yapabiliyordunuz. İnşaat alanındaki bu devrim, Romalıların Colosseum ve hâlâ dünyanın en büyük tek parçalı beton kubbesi olan Roma’daki Pantheon’un kubbesi gibi şaşkınlık uyandıran yapılar inşa edebilmesine imkân tanıdı.

Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte güçlü çimentolar, çok amaçlı betonlar ve su geçirmeyen sıvalara dair bütün bu önemli bilgiler neredeyse kayboldu. Çimentodan bahseden hiçbir Ortaçağ metni yoktur ve ünlü Gotik katedraller sadece kireç harcı kullanılarak inşa edilmiştir.

Öteyandan, bu bilgiler bir yerlerde korunmuş olmalı zira Ortaçağ’da inşa edilen bir kısım kale ve limanda hidrolik çimento kullanılmıştı. Çimento üretmek için modern yöntemlerin bulunması 1794’ü buldu. “Adi Portland çimentosu”, Romalıların puzolan çimentosu gibi volkanik kül kullanmıyor, bir kireçtaşı-kil karışımının, özel bir fırında 1450°C sıcaklıkta pişirilmesiyle elde ediliyordu.

Şimdi, betonun son derece sıkıcı ve iç karartıcı bir yapı mâlzemesi oldugunu biliyorum ve ortalık onunla inşa edilmiş korkunç yapılarla dolu. Ama gelin biraz daha geniş bir açıdan bakalım ve onun ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu görelim. Beton, temel olarak insan yapımı bir çeşit taştır vee formülü olağanüstü kolaydır: Bir kova Portland çimentosunu iki kova kum veya çakılla karıştırır ve yoğun bir balçığa dönüşene kadar içine su eklersiniz. Bu sıvı taşı, ahşaptan yapılmış, canınızın istediği şekilde bir kalıba döker ve donmasını beklersiniz. Sonuç olağanüstü sert ve dayanıklı bir malzemedir. II. Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkımın ardından betonun nasıl hızlı bir şehirsel yenilenmeye olanak sağladığını görmek zor değil ve bugün hâlâ şehirlerde kullanılan en önemli yapı malzemesidir. Her ne kadar temel süreci iki bin yıl önce icat edilmiş olsa da, beton modern çağın bir ikonudur.

Öte yandan betonla ilgili sorun, temellerde veya sütunlarda basınç altında son derece güçlü olsa da, gerilim altında bir o kadar zayıf olmasıdır.

Beton, bir germe kuvveti uygulandığında çatlayarak felaketlere neden olur ve bu yüzden kirişlerde, köprülerde veya çok katlı binaların zeminlerinde kullanılmaz. Bunun çözümü betonun içerisine çelik çubuklar gömmektir. Bu iki maddenin özellikleri birbirini mükemmel bir şekilde tamamlar: Betonun basınca dayanma gücü ile çeliğin gerilme direnci olağanüstü başarılı bir ikili oluşturur.

Cam

Demir ve çelik, modern endüstriyel dünyanın anlı şanlı yapı öğeleriyken, kolayca görmezden gelinen (belki şeffaf olduğundan) mütevazı cam da gelişimimiz açısından son derece önemlidir. İnsanoğlunun yaptığı ilk sentetik malzemelerden biri olan cam, MÖ 3.binyılda bir tarihte, ilk şehirlerin beşiği olan Mezopotamya’da icat edildi.

Günümüzde pencerelerde veya şişelerde kullanılan camlar, soda-kireç camlarıdır, yani soda ve kireç çözeltisinin kumda çözülmesi ve oda sıcaklığında katılaştırılmasıyla üretilirler

Camın temel mâlzemesi olan Silisyum, dünyanın kabuğunun %40’ından fazlasını oluşturur; gezegenimizdeki taşların içeriğinde açık ara en fazla bulunan bileşendir. Ama Silisyum genellikle başka birçok şeyle karışmış hâldedir (metaller dâhil; madenleri erittikten sonra atılan cürufun büyük kısmı da Silisyum’dur) ve berrak, renksiz bir cam yapmak için Silisyumun olabildiğince saf olması gerekir. Sözgelimi birçok kumdaki kahverengimsi ton demir oksitten kaynaklanmaktadır ve bu kumdan yapılan cam yeşilimsi olur. Bu renk, bir şarap şişesinde kullanılabilir ama pencerede ya da teleskopta sinir bozucudur. Berrak cam için en iyi kaynak, parlak beyaz kum veya meşhur Venedik “kristal” camları için kullanılan beyaz kuvars çakıllar yahut İngiliz “Kurşunlu kristal” camları için kireçtaşlarının arasından toplanan çakmaktaşları gibi diğer saf silislerdir.

Kuşkusuz, eski medeniyet tarafından geride bırakılmış ve kullanılabilecek muazzam miktarda cam olacaktır. Bunlardan bütün kalanlar oldukları gibi, parçalanmış olanlar temizlenip eritilerek kullanılabilir.

Cam, günümüzde en kolay geri dönüştürülebilen mâlzemelerden biridir. Basitçe bir fırının içerisinde eritilir ve yeniden şekillendirilir. Bunun en ustaca yapılmasını Venedik’te görmüştü. Kısacık bir borudan üfleyen cam ustası, harikulade kristaller imal edebiliyordu. Venedik’teki San Marco meydanındaki kiliselerde bol miktarda Osmanlı etkisini de görebilirsiniz ama İtalya’dan ayrılıp özerkleşme yoluna gitmeyi tercih ettiler.

Dahası bu, söz gelimi plastiğin tersine, mâlzemenin kalitesinde herhangi bir kötüleşme olmadan tekrar tekrar yapılabilir.

İlk optik teknoloji İtalya’da 1285 civarında ortaya çıkan gözlüklerdi. Bunlar insanların yaşlandıkça sıklıkla karşılaştığı bir sorun olan hipermetropluğa yani yakındaki nesnelere odaklanamama sorununa yardımcı olmak için tasarlanmış, dışbükey merceklere sahip gözlüklerdi. Bugüne kadar kendi gözüne lazerle müdahale eden hiçbir göz hekimine rastlamadım.

Miyopinin düzeltilmesi içinse içbükey merceklere ihtiyaç vardır ve camları ters yöne doğru bükmek -böylece -yüzeyin içeri doğru kavis yapmasını ve ışınların bir yerde toplanmak yerine dağılmalarını sağlamak- biraz daha zordur.

Çığır açan gelişmeyse, mercekler nesneleri büyüttüğüne göre, dikkatli bir şekilde düzenlenmiş bir dizi merceğin uzaklıkları görmenizi sağlayabileceğinin fark edilmesiyle gerçekleşti; teleskobun arkasındaki fikir buydu. Bu alet ilk olarak gemi kaptanları tarafından kullanıldı ama kısa bir zaman sonra gökyüzüne doğru çevrildi ve evren ile onun içerisindeki yerimize dair bildiklerimizde büyük bir devrim başlattı.

Bundan 5.500 yılı aşkın bir zaman önce insanlık tarafından sentezlenen ilk yapay maddelerden biri olan cam, doğayı incelememize ve ilk okuma gözlüklerinden Hubble Uzay Teleskobuna yeni teknolojiler geliştirmemize imkân sağladı.

Teleskopların görüş gücümüzü evrenin derinliklerine ulaşacak şekilde arttırmasının ve mikroskopların maddelerin minicik parçalarını keşfedebilmemize olanak sağlamasının, bir avuç basit kumun bükebilmesi sayesinde olduğunu düşününce insan şaşırmadan edemiyor.

Cam, kelimenin gerçek anlamıyla, dünyayı görüşümüzü değiştirdi. Kıyametten sonra da hem bir yapı mâlzemesi olarak hem de bilimle iştigal ederken önemli bir teknoloji olarak medeniyetin başarılı bir şekilde yeniden inşa edilmesinde çok önemli olacak.

TIP

Bireysel düzeyde kendinizi potansiyel olarak öldürücü hastalık ve parazitlerden korumanın en etkili yolu ellerinizi düzenli olarak yıkamaktır. Bunu günümüz medeniyetinden kalma basit bir alışkanlık, ellerinizi temiz tutarak görgü kurallarınıza uymaya devam etmek olarak değil, hayatta kalmak için yapmanız gereken temel bir iş, kendi kendinize verdiğiniz bir sağlık hizmeti olarak düşünün. Ayrıca topluluk olarak içme suyunuzun sizin veya başka birinin dışkısıyla temas etmediğinden emin olmak zorundasınız. Bunlar günümüz kamu sağlığının asli unsurlarındandır ve mikrop teorisinin en temel prensiplerini bilmek, kıyamet sonrası toplumunu 1850 gibi görece yakın bir tarihte yaşamış atalarımızdan bile daha sağlıklı kılmaya yardımcı olacaktır.

Öte yandan, eğer bir bağırsak enfeksiyonu kaparsanız, öncelikle bu hastalıklardan kaynaklanan ölümlerin nadiren gerçekleştiğini bilin. Tarihte oldukça yıkıcı etkileri olan kolera bile aslında kesin olarak öldürücü değildir; günde 20 litreye yakın vücut sıvısı kaybettiğiniz için ağır ishalin sebep olduğu, hızla susuz kalmaktan ölürsünüz. Bu yüzden, he ne kadar 1970’lere kadar yaygın bir şekilde uygulanmaya başlanmadıysa da, tedavisi şaşırtıcı derecede basittir.

Ağızdan sıvı tedavisi (AST), bir litre suya bir çorba kaşığı tuz ve üç çorba kaşığı şekerin karıştırılmasından başka bir şey değildir ve hastalıktan dolayı kaybedilen suyun yanı sıra vücudunuzdaki çözünmüş maddelerin dengesini de geri kazandırır. Koleradan kurtulmak için gelişmiş ilaçlara veya ciddi bir bakıma ihtiyacınız yok.

İlaçlar

Bir hastalığı doğru teşhis etmek, ancak elinizde belirli hastalıklara karşı etkili olduğu bilinen ilaçların olması halinde bir işe yarar.

Öncelikle ameliyat yapabilmek için ağrıyı dindirmek zorundasınız. Söğüt ağacının kabuğu çiğnenerek (Aspiririn’in imal edildiği öz) ağrı bir miktar azaltılabilir ve yüzeysel yaralanmalar veya çıban almak gibi küçük cerrahi ameliyatların sonucu olan bölgesel ağrılar için acı biber kullanılır ama antik zamanlardan beri kullanılan en yaygın ağrı kesici haşhaştan elde edilir. Çiçeklendikten sonra haşhaştan hasat edilebilen sütsü pembe bitki özü afyondur ve bu madde ciddi ağrı kesici özelliklere sahiptir. Geleneksel olarak, afyon haşhaş bitkisinin bir golf topu büyüklüğündeki şişmiş çekirdek kozasına ufak çizikler atılıp, içerisindeki sıvının sızdırılmasıyla günlük olarak toplanır. Bitki özünün sızmasına ve siyah bir reçine halinde kurumasına izin verilir ve bu reçine ertesi sabah kazınarak alınır.

Afyonun içerisindeki en önemli uyuşturucular morfin ve kodeindir; bitkinin kurutulan özü, %20'ye kadar morfin içerir. Bu uyuşturucular etanolün içerisinde, suyun içerisinde olduğundan çok daha iyi çözünür ve güçlü (ama bağımlılık yapıcı) bir haşhaş tentürü olan afyon ruhu, toz hâline getirilmiş haşhaşın alkol içerisinde çözülmesiyle elde edilir.

1930’larda geliştirilen ve çok daha az emek gerektiren bir yöntemde, haşhaş bitkisi kesilip harman edildikten sonra içlerindeki uyuşturucuların çıkarılması için suda tekrar tekrar çözülüyor.

Bitkinin tohumları, tıpkı tahıllarda olduğu gibi yemek veya yeniden dikmek için saklanır. Günümüzde tıbbî amaçla kullanılan uyuşturucuların %90'ı hâlâ haşhaştan elde ediliyor. Buna erin, kokain de dâhildir.

ULAŞIM

Bir ülkenin yol ağının bakımı inanamayacağınız kadar pahalı ve zaman alan bir şeydir ve kıyamet sonrasının dünyasında yollar şaşırtıcıderecede büyük bir hızla bozulacaktır, o yolları sürekli döven trafik sona erecek olsa bile.

Ilıman iklimlerde yolların baş düşmanı olan donma-çözülme döngüsü, yollarda istikrarlı bir şekilde yarıklar ile çatlaklar açacak ve rüzgârlarla buralara dolan tohumlar kısa süre sonra güçlü çalılara ve ağaçlara dönecek, kökleri, üstteki ince asfalt kabuğu daha da parçalayacaktır.

Aslına bakarsanız günümüzün asfalt yolları, her ne kadar otobanda saatte yüz kilometre hızla gitmek için olağanüstü güzel olsalar da, Romalıların inşa ettiği yollardan çok daha az dayanıklı bir yüzeye sahiptir. En üst katmanında kalın döşeme taşları olan pek çok vide publicae, onları döşeyen medeniyetin yok olmasından bin yıl sonra bile kullanılabilir durumdaydı.

Aynını bugün kullandığımız ulaşım ağı için söyleyebilmek mümkün değil. Çok zaman geçmeden medeniyetin atardamarları olan büyük otobanlar bile kullanılamaz hale gelecektir. Bu yüzden ölü şehirlerde keşfe çıkmak için sağlam arazi araçlarına ihtiyacınız olacak; cip tipi araçlar şehirlerde bir yerden bir yere gitmek için ilk kez gerçekten gerekli olacak.

Demiryollarının çelikten rayları yollarımızdan çok daha dayanıklıdır ama onlar da bir zaman sonra paslanma kanserine yenik düşeceklerdir. Yine de kıyametten sonraki ilk birkaç on yıl boyunca, karada uzak yerlerle ticaret yapmanın en kolay yolu demiryolları olacaktır; tabii bitkilerin temizlenmesi koşuluyla.

Biyoyakıtların yanı sıra rüzgâr ve su gibi sürdürülebilir kaynaklardan elde edilen elektrik, trenlere ve tramvaylara enerji sağlamak için asma kablolara aktarılabilir ya da daha küçük araçların bataryalarını şarj etmek te kullanılabilir. Elektrikli bir araba bir dönüm araziden elde edilen ürünle, bu üründen elde edilecek biyoyakıtla çalışan içten yanmalı bir motorun katettiğinden daha fazla yol kat edebilir. Ayrıca, buhar türbinlerini çalıştıran kazanlar, biyoyakıt sentezi için gerekli olandan çok daha az miktarda bitkisel malzemeyle beslenebilir. Ve elektriği bileşik ısı ve güç santralleriyle (BIG) üretirseniz, artık ısıyı yakınlardaki binaları ısıtmakta kullanabilirsiniz.

Elektrik açısından kısıtlı imkânlara sahip bir toplumun, yakıt tüketimindeki verim oranını azami düzeye çıkartmak için enine boyuna düşünmesi gerekecektir ve kıyamet sonrası medeniyetin şehir ulaşımı ağırlıklı olarak muhtemelen elektrikli olacak gibi görünüyor. Aslına bakılırsa elektrikli vasıtalar bir zamanlar çok yaygındı. 20. yüzyılın ilk yıllarında, rekabet hâlinde birbirinden tamamen farklı üç otomobil teknolojisi vardı ve elektrikli arabalar, mekanik açıdan çok daha basit ve güvenilir olduklarından ayrıca sessiz ve dumansız çalıştıklarından, buhar ve petrolle çalışanlarla rekabeti koruyabiliyordu.

Chicago’da otomobil piyasasına hâkim bile olmuşlardı. Elektrikli araba imalatının zirvede olduğu 1912 yılında, ABD yollarında 30 bin, Avrupa’da 4 bin tanesi arz-ı endam etmekteydi; 1918 yılı itibariyle Berlin’in motorlu taksilerinin beşte biri elektrikle çalışıyordu. Geçen sene bu şehri ziyaret ettiğimde, “bu kadar huzurlu ve medenî yerde de yaşanmaz arkadaş” diye aklımdan geçirmiştim.

Elektriği üstlerinden geçen bir hattan alan trenlerin ve tramvayların tersine, bataryaları üzerlerinde olan elektrikli arabaların sorunu, büyük, ağır bataryalarının bile yeterince enerji depolayamaması ve batarya tükendiğinde şarj edilmelerinin çok uzun sürmesiydi. Bu tür araçlara yollarda ve havaalanlarında yorgun yolcuların naklinde gittikçe daha çok yer veriliyor.

Bu dönemin elektrikli araçlarının azami menzili yaklaşıkl50 Kilometreydi. Öte yandan bu rakam bir atın gidebileceğinden fazladır ve şehir içinde yeter de artar bile. Çözüm, baterinin şarj olmasını beklemek yerine bir istasyona çekip yenisiyle değiştirebilmeniz.

Manhattan’da 1900 yılında bu şekilde başarıyla çalışan bir elektrikli taksi filosu vardı ve merkezî bir istasyonda bitmiş bataryalar yenileriyle değiştiriliyordu.

Yani biyoyakıtla çalışan içten yanmalı motorlar ile elektrikli araçları birlikte kullanan bir kıyamet sonrası toplumu, bizim gelişimimiz için ziyadesiyle faydalandığımız petrole erişimi olmasa bile, ulaşım için ihtiyacı olanları sağlayabilecektir.

İLETİŞİM

Yazı, medeniyetin temel teknolojilerinden biridir ve ağızdan çıkan kelimelerin kavramsal olarak ifade edildiği, ardışık bir şekilde resmedilmiş şekiller halinde aktarılmasına dayanır. Bu şekiller İngilizce’de olduğu gibi dildeki belirli sesleri temsil eden harfler de olabilir. Çince’de olduğu gibi belirli nesneleri veya kavramları temsil eden karakterler de.

Temel düzeyde yazı, bir ticaret sözleşmesinin maddelerini, bir kira kontratını veya kanun maddelerini kalıcı olarak kaydetmenize izin verir. Ama bir topluluğun kültürel, bilimsel ve teknolojik açıdan büyümesini sağlayan asıl şey, “bilginin” birikmesidir. Günümüz dünyasında kalem ve kâğıt gibi medeniyetin temel taşlarını verili kabul ediyoruz ve ne kadar hayati bir önemi haiz olduklarını ancak arkasına alışveriş listesi karalamak için bir kâğıt parçası bulamadığımızda veya elimizden daha iki dakika önce bıraktığımız tükenmez kalem akıl almaz bir biçimde kaybolduğunda anlıyoruz. Medeniyetimiz ardında bol miktarda kâğıt bırakacak olsa da, kâğıt kolaylıkla bozulan bir mâlzemedir ve terk edilmiş şehirleri saran yangınları besleyecek, nemden ve sellerden çürüyüp gidecektir. Peki, geçmişte kullanılan papirüs veya parşömen gibi üretmesi çok zaman alan diğer mâlzemeleri atlayıp kendi kâğıdınızı nasıl üreteceksiniz?

Kâğıt, Çinliler tarafından MS 100 civarında icat edildi ama Avrupa’ya ulaşması1.000 yıldan fazla sürdü. Öte yandan ağaç hamurundan yapılan kâğıt şaşırtıcı derecede yeni bir icattır. 19. yüzyılın sonlarına kadar kâğıt büyük oranda keten parçalarının geri dönüştürülmesiyle üretiliyordu. Fikirlerin kalıcı olarak depolanması ve biriktirilmesi için gerekli olan gelişme yazıyken, onların hızlı bir şekilde çoğaltılması ve dağıtılması için gerekli olan makine matbaadır. Günümüzde gelişmiş dünyada neredeyse herkes okuma yazma biliyor ve günde tahminen 45 trilyon sayfalık kitap, gazete, dergi ve broşür basılıyor.

Matbaanız olmazsa bir belgeyi çoğaltmak için bir kâtipler ordusunun haftalarca yazı yazması gerekir. Böyle bir işi ancak güçlü ve zengin olanlar finanse edebilir, bu da sadece onların uygun bulduğu metinlerin çoğaltılabileceği anlamına gelir. Ama matbaa makinelerinin geliştirilmesiyle, bilgi demokratikleşir.

Bu gelişmenin sonucu olarak eğitim, toplumdaki herkesin hakkı olmakla kalmaz, aynı zamanda yeni bilimsel teorilerden radikal siyasi ideolojilere kadar, herkesi kendi fikirlerini hızla yayma olanağına kavuşturarak, bir tartışma ortamını teşvik eder ve değişimin önünü açar.

Kimya

Her gün doğrudan etkilediği insan sayısı bakımından 20. Yüzyıl’ın en büyük teknolojik gelişmesi, uçakların, antibiyotiklerin, elektronik bilgisayarların veya nükleer gücün icadı değil, mütevazı, kötü kokan bir kimyasalın sentezlenmesi: Amonyak. Amonyak ve ilgili (ve dolayısıyla kimyasal olarak karşılıklı dönüştürülebilen) Nitrojen bileşikleri olan nitrik asid ve nitratlar, medeniyetimizi ayakta tutan kimyanın temel taşlarıdır.

Nitratlar hem gübre hem de patlayıcı yapımı için birer olmazsa olmaz. Alfred Nobel dinamiti bunlardan icat edip insanlığın başına belâ etmişti; şimdi günah çıkartmak için her sene adına ödüller veriliyor.

Ama 19. Yüzyıl’ın sonuna gelindiğinde sanayileşmiş dünya tükenmek üzereydi. Talep arzı geçmeye başlamıştı ve Amerika ile Avrupa ülkeleri, sadece ordularına mühimmat sağlamak konusunda değil, daha temel olarak vatandaşlarını canlı tutmaya yetecek miktarda yiyecek temin etmek konusunda bile endişelenmeye başlamıştı. Bin yıllar boyunca büyüyen nüfusa verdiğimiz cevap, basitçe daha fazla tarım alanı açmak oldu. Ama mevcut topraklar konusunda sınıra ulaştığımızda, sayıları artan boğazları beslemenin tek yolu, aynı tarımsal alandan alınan ürünün verimini arttırmak oldu. Hayvansal gübreyi toprağa geri döndürmek ve baklagiller ekmek bunun etkili yoluydu. Ama nüfus belirli bir sınıra ulaştığında, medeniyet kaçınılmaz bir engele takıldı. Bu noktada hayvanlardan daha fazla gübre üretemezsiniz çünkü hayvanların da tarlalarda yetişen bitkilerle beslenmesi gerekiyor ve daha fazla baklagil de ekemezsiniz çünkü bu da tahıllar için gerekli tarım alanını azaltıyor. Organik tarımın taşıma kapasitesi sınırına gelmiş bulunuyorsunuz.

Başvurulacak tek yol, tarımsal döngünün dışından bir azot kaynağı eklemektir. 19. Yüzyıl boyunca Batı tarımı büyük oranda ithal kuş gübresi ve Şili çöllerinden çıkarılan güherçileye bel bağlamıştı. Ama bu kaynaklar hızla tükendi ve Britanya Bilimsel İlerleme Kurumu (İngiliz Bilim Derneği) Başkanı Sir William Crookes, 1898 yılında, “Dünya’nın sermayesinden yiyoruz ve bunu sonsuza kadar yapmamız mümkün değil”uyarısını yaptı.

Arkamızda bıraktığımız dünya bu doğal nitrat kaynaklarından hâlihazırda arındırılmış durumda ve büyümekte olan bir kıyamet sonrası medeniyetinin o duvara kısa süre içerisinde çarpacağına şüphe yok.

Gezegenimizin atmosferi azot gazı açısından zengindir ama bu gaz aynı zamanda oldukça tepkisizdir. Dünya’nın atmosferindeki en yaygın gaz olan azot ve bütün evrende en yaygın element olan Hidrojen tek hammadde.

Bunlar bire üçoranında bir formülle bir reaktörün içerisinde karıştırılıyor ve birleşerek NH3’ü, yani amonyağı oluşturuyor.

Azot basitçe havadan çekilebiliyor ve günümüzde Hidrojen, Metan’dan elde ediliyor ama suyun elektrolizinden de elde edilebilir.

ZAMAN ve MEKÂN

Hayatta kalanlar şuiki temel soruya cevap vermek için tam anlamıyla sıfırdan nelere çözüm üretebilir: “Saat kaç” ve “neredeyim”?

Bunlar öylesine keyif için beyin jimnastiği yapmanın çok ötesinde sorulardır: İçinde yol aldığımız zaman ve mekânı belirleyebilmek çok önemlidir. Zamanı belirlemek size gün boyunca zamanın ilerlemesini ölçme ve günlerle mevsimleri takip etme imkânı sağlar ki, bu başarılı bir şekilde tanım yapabilmek için elzemdir.

Bu bağlamda, şaşırtıcı derecede doğru bir takvim yapabilmeniz ve hatta bilmediğiniz bir gelecekte hangi yılda olduğunuzu (her zamanda yolculuk filminde ana karakterin ağzından dökülen klasik sorudur) söyleyebilmeniz için ne gibi gözlemler yapabileceğinize bakacağız. Şimdiki bilgilerimize göre Uzay Yolu’ndaki Atılgan gibi bir gemiyle uzayda ışıktan hızlı seyahat etmek mümkün değil.

Mekânı belirlemekse, tanıdığınız anıtsal yapıların yokluğunda dünya üzerindeki konumunuzu bilmek için önemli. Olmak istediğiniz yere gidebilmek için, önce olduğunuz yeri bilmelisiniz. Bu ayrıca size ticaret ve keşif için seyrüsefer yapabilme imkânı tanır.

Gece boyunca yıldızlar, başınızın üzerindeki iğne delikleriyle dolu devâsâ kubbeye benzeyen gökyüzünde döner ve her ışık noktası diğerleriyle bağlantılı oluşturur: Takımyıldızlarının görüntüsü. Öte yandan, insan aklını başından alan gerçek, insanın ömrünü kat kat aşan bir zaman içerisinde bütün yıldızların hareket ederek birbirlerinin yanından geçiyor olmasıdır. Zamanı tekrar ileri alsanız, yıldızların karanlık bir okyanusun içerisinde birer köpük tanesi gibi dönerek birbirlerini geçtiklerini izleyebilirdiniz. Buna özdevinim denir ve galaktik merkezlerin etrafında dönen diğer yıldızların her birinin kendi yörüngelerine sahip olmasından kaynaklanır.

Yakın gelecekte bilmediğiniz bir zamandan yola çıkarak hangi yılda olduğunuza karar verebilmeniz için en uygun hedefiniz Barnard Yıldızı’dır. Bu, Dünya’ya en yakın yıldızlardan biridir ama yaşlı, acınası derecede zayıf, kırmızı bir ışık saçan küçücük bir güneştir ve bu yüzden yakın çevresi çıplak gözle görülemez.

Öte yandan Barnard Yıldızı, mütevazı bir teleskopla veya gözünüzden birkaç santim uzakta tutacağınız bir mercek yahut aynayla kolayca bulunabilir. Çok daha uzun bir zaman ölçeğindeyse Dünya’nın ekseninin devinim (precession)hareketinden faydalanabilirsiniz. Tıpkı dönen bir topaç gibi, gezegenimizin dönme ekseni de zaman içerisinde yavaş yavaş bir yana devrilir.

Kutup Yıldızı, şansımıza, Dünya’nın şu anki dönme ekseniyle aynı doğrultudadır ve bu yüzden gökyüzünde dönmüyormuş gibi görünen tek noktadır. Şu an için Güney yarımküreden görünen ve ona denk gelen bir “Güney Yıldızı” yok, zira Dünya’nın ekseni hâlihazırda Güney göğünde görece boş bir bölgeden geçiyor. Binyıl içerisinde Kuzey Yıldızı bomboş bir gökyüzünde ilerleyerek başka yıldızların yakınından geçecek ve MS 25.700 yılı itibariyle İsa’nın doğduğu yıldaki konumuna dönecek (bu dönüşümün bir başka sonucu Güneş’in yörüngesinin gök ekvatorunu kestiği noktalar, yani İlkbahar ve Sonbahar ekinokslarının kayması; buna ekinoks salınımı adı veriliyor).

Gökkutbunun, içerisinde bulunduğunuz zamanda nerede olduğunu görmek görece kolay bir iş, özellikle de temel fotoğrafçılığı yeniden geliştirdiyseniz ve yıldızların Dünya’nın dönüşüyle gökyüzünde bıraktığı izleri görüntüleyebiliyorsanız (bunu yaklaşık çeyrek saatlik bir pozlamayla yapabilirsiniz).

Dünya’nın farklı hareketlerini kayıt etmek, günün hangi saatinde olduğunuzu bilmenize ve tarımda kullanmak üzere mevsimlerin değişimini tahmin etmek için takvimi yeniden yapabilmenize olanak sağlar. Peki, Dünya’nın tam olarak neresinde olduğunuzu nasıl bileceksiniz ve iki nokta arasında etkin bir biçimde gidip gelmek için seyrüsefer yapmayı nasıl öğreneceksiniz?

EN BÜYÜK İCAT

Tarih boyunca birçok büyük toplum gelişti, bilgilerinin zenginliği ve teknolojik yetenekleri o dönemlerde dünya üzerinde parıldayan birer yıldızdı ama çoğu bir noktada donup kaldı ve gelişmenin durma noktasına geldiği durağan, dengeli bir duruma sürüklendi ya da topyekûn silinip gitti. Hatta aslına bakarsanız, bugünkü medeniyetimizin sürekli ilerliyor olması tarihsel açıdan bir çeşit anomalidir.

Avrupa medeniyeti Rönesans, tarım ve bilim devrimleri, Aydınlanma ve nihayet Sanayi Devrimi boyunca ilerlemeye devam ederek, bugün içerisinde yasadığımız makineleşmiş, elektrik temelli, küresel olarak birbirine bağlı medeniyeti yarattı. Ama bilimsel ilerleme veya teknolojik gelişmenin gidişatında her şey mümkün ve en canlı toplumlar bile daha ileriye gitmek konusundaki enerjilerini kaybedebilir.

Bu noktada Çin özellikle ilginç bir örnek oluşturuyor. Yüzyıllar boyunca Çin medeniyeti teknolojik açıdan dünyanın geri kalanından çok daha ilerideydi Günümüzde kullandığımız at hamutu, el arabası, kâğıt, blok baskı, pusula ve barut gibi her biri çığır açan buluşların hepsi Çin’de icat edildi.

Çinli kumaş üreticileri merkezî bir güç kaynağı ve çoklu eğirme tezgâhları kullanarak iplikler üretti ve mekanik çırçır makineleri ve gelişmiş dokuma tezgâhları kullandı. Kömür çıkardılar, onu nasıl koka çevireceklerini keşfettiler, büyük dikey su değirmenleri, şahmerdanlar kullandılar ve döküm Demir üretmek için maden eritme ocakları kullanmak ve sonra onu dövme Demir’e dönüştürmek konusunda Avrupalılara 500 yıl fark attılar.

14. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Çin 1700’lere kadar Avrupa'nın hiçbir yerinde görülmeyecek bir teknolojik düzeye erişmişti ve kendi sanayi devrimini başlatmaya hazır görünüyordu.

Ama şaşılacak şekilde, Avrupa kendi karanlık çağından çıkıp Rönesans’a girerken Çin’in gelişimi yavaşladı ve sonra durma noktasına geldi. Çin’in ekonomisi büyük oranda iç ticaretten dolayı büyümeye devam etti ve artan nüfus daima iyi bir yaşam kalitesine sahip oldu. Ama başka bir önemli teknolojik gelişme gerçekleşmedi ve hatta bazı icatlar daha sonra unutuldu. 350 yıl sonra Avrupa Çin'i yakaladı ve Britanya Sanayi Devrimi’ni başlattı.

Peki, bu dönüştürücü süreci başlatan neden 14. yüzyıl Çin’i veya hatta 18. yüzyıldan başka bir Avrupa halkı değil de aynı dönemin Britanya’sı oldu; neden “orada” ve “o zaman”?

İnsanların geleneksel olarak kullandıklarım yöntemlerle üretebildikleri şeyleri üretmek için karmaşık ve dolayısıyla pahalı makineler yapmanın ya da fabrikalar inşa etmenin bir nedeni olmalıydı. 18. yüzyıl Britanya’sı, sanayileşme için gerekli olan neden ve fırsatları sunan etmenlerin özel bir bileşimini temsil ediyordu.

O dönemde Britanya sadece bol bol enerjiye (kömür) sahip değildi, aynı zamanda emek pahalıydı (yüksek ücretler) ve sermaye ucuzdu (büyük projelere girişmek için ödünç para alınabiliyordu). Bu şartlar emeğin yerine sermayenin ve enerjinin gecmesini teşvik etti: İşçilerin yerlerini otomatik eğirme makineleri ve dokuma tezgâhları gibi makineler aldı. Britanya'daki ekonomik şartlar ilk sanayicilerin inanılmaz büyük kârlar elde etmesini sağladı ve bu durum onların makineleşmeye büyük miktarlarda para yatırmasına neden oldu. Öte yandan, 14. Yüzyılın sonunda Çin kömür madenciliğine, maden eritme ocaklarına ve makineleşmiş kumaş üretimine rağmen, bir sanayi devrimine yol açacak ekonomik şartlara sahip değildi.

Burada emek ucuzdu ve sanayici olabilecek kişiler verimliliği attıracak yeniliklerden pek kâr bekleyemezdi.

Yani bilimsel bilgi ve teknolojik yeterlilik, bir medeniyetin ilerlemesi için gerekli olsa da, her durumda kâfi değildir.

Dolayısıyla, Kıyamet sonrasının toplumu iptidai bir kırsal hayata geri dönmek zorunda kalırsa, bu kitapta verilen bilgilere rağmen, bir gün nihayetinde ikinci bir sanayi devrimi yaşayacağının garantisi yoktur. Sonuçta, bilimsel araştırmaların artırılmasında veya teknolojilerin benimsenmesinde belirleyici olan toplumsal ve ekonomik etmenler olacaktır.

Bütün bilimsel araştırmaların temeli, evrenin özünde mekanik olduğunun anlaşılması ve bileşenlerinin huysuz tanrılar tarafından değil, genel geçerliliği olan fizik kanunları tarafından yönetildiğinin idrak edilmesinde yatar. Bu temel kurallara ilk elden deneyime ve gözleme dayanan akıl yürütmeyle ulaşılabilir. Öncelikle ve en önemlisi, bilim deneye dayanır ve ilkesel olarak, her şeyin sağlaması yapılmalı ve bunlar birbirinden bağımsız olarak doğrulanmalıdır.

Ulaştığınız sonuçlar sadece mantığınıza dayanamaz, sadece geçmişteki ve yaşadığınız zamandaki otoritelerin (elinizdeki kitap da dâhil olmak üzere) vardığı sonuçlara da güvenemezsiniz. Dolayısıyla, çevrenizdeki dünyayı kendi çıkarlarınız için değiştirmek ve belirli şeylerden yararlanmak için aletler ve teknolojiler üretmek istiyorsanız, önce doğa kanunlarını iyi bir şekilde anlamalısınız.

Bunu ancak dünyayı gözlemleyerek ve isleyişindeki örüntüleri tespit ederek yapabilirsiniz.

Bugün dünyanın her yerindeki bilim topluluklarının kullandığı, ulusalidare ve ticaret konusunda neredeyse her yerde genel geçerliği olan metrik sistem, 1790’larda, Fransız Devrimi’nin yeniden düzenleme faaliyetlerinin bir parçası olarak geliştirildi.

Bu uluslararası birim sistemi (SI, Fransızca Systeme International'ın kısaltılması) uzunluk, kütle, zaman ve sıcaklık gibi sadece yedi temel birimi tanımlar ve diğer tüm ölçümler bu birimlerin kombinasyonları kullanılarak doğal bir şekilde türetilebilir.

Temel birimin kendisinden daha küçük ve daha büyük katları 10’a bölünebilir olmalı ve üzerinde anlaşılmış bir önekle tanımlanmalıdır. Mesela metre temel uzunluk birimiyken, küçük nesne1er metrenin kısımlarıyla (bir santimetrenin yüzde biri, milimetre binde biri seklinde), uzun mesafelerse katlarıyla (bir kilometre eşittir bin metre gibi) ölçülür.

Bilimsel bilginin gündelik hayattaki uygulamaları teknolojinin temelini oluşturur. Her teknolojinin çalışma sistemi belirli bir doğal olgu kullanır. Örneğin saatler, belirli uzunluktaki bir sarkacın her zaman aynı ritimde salındığı keşfine dayanır ve bu güvenilir düzenlilik zamanı ölçmekte kullanılır. Akkor lambalar elektrik direncinin telleri kızartması ve kızaran nesnelerin ışık yayması olgusundan yararlanır. Hatta en basit teknolojiler dışındaki teknolojiler, bir sürü olguyu birlikte kullanır, çeşitli etkileri kontrol ve organize ederek tasarlanan amaca ulaşırlar.

 

Yeni teknolojiler devamlı olarak eskilerin üzerine inşa edilir, daha önce geliştirilmiş çözümleri hazır bileşenler gibi ödünç alır ve onları yeni durumlara uygular. Bir icatta yeni olan, büyük oranda daha önceden kullanılan parçaların ustalıkla birleştirilmesidir ve bunun iki örneğini bu kitapta gördük: Matbaa ve içten yanmalı motorlar.

 

Her yeni teknoloji yeni bir işlev veya avantaj sağlar, onlar da birlikte kullanılarak başka yeni icatların yolunu açar; teknoloji, yeni teknolojiler yaratır ve tarihimiz bilim ve teknolojinin sürekli bir şekilde yakından etkileşimine sahne olmuştur. Ama tabii ki tüm icatlar yakın tarihli keşiflere dayanmaz. Mesela çıkrık, faydaya yönelik bir sorun çözme çabasının sonucudur ve Sanayi Devrimi'nin poster çocuğu olan buhar makinesi bile, başta teorik düşüncelerden çok mühendislerin deneysel bilgisine ve yapılan işe dair sezgisine dayanarak inşa edilmiştir.

 

Hatta tarihimizde mucitlerin, yarattıkları şeylerin nasıl işlediğine dair prensipleri bilmediği örnekler bile mevcuttur. Örneğin yiyecekleri konserveleme, mikrop teorisinin ve yiyeceklerin mikroorganizmalar tarafından bozulduğunun keşfedilmesinden çok daha önce başlamıştır.

 

Bir olgu bilimsel olarak doğru şekilde anlaşılmış olsa bile, işe yarar bir icat,yaratıcı hayal gücünde tek bir sıçrayıştan çok daha fazlasını gerektirir. Her başarılı icat, yaygın bir şekilde benimsenecek kadar güvenilir bir şekilde çalışmadan önce, uzun bir uğraşma ve hataları giderme süreci gerektirir; Amerikalı mucit Thomas Edison bunu, %1 ilhamı takip eden %99 ter dökme süreci olarak tanımlar.

 

Bilimin yürütücü gücü olan aynı titiz, yöntemsel araştırma burada da kullanılır, ama sefer doğal dünyayı değil, kendi yaptığımız şeyleri analiz etmek, yeni teknolojimize yönelik deneyler yaparak kusurlarını anlamak ve etkinliğini artırmak için. Kıyametten sağ çıkanlar, var olan teknolojileri olabildiğince uzun süreler boyu kullanabilmek için bilimsel bilgi ve eleştirel analizin ne kadar önemli olduğunu fark edeceklerdir. Ancak nesiller geçtikten sonra, insanlık kendisini bir batıl inanç ve büyü komasına girmekten korumalı ve kendi teknolojik yeteneklerini hızla kazanmak için araştırmacı, analitik, kanıtlara dayanan bir zihniyet benimsemelidir. Kıyametten sağ çıkanların yanmaya devam etmesini sağlamaları gereken ateş budur.

 

Yiyecek yetiştirmekteki verimliliğimizi büyük oranda geliştiren; sopalar ve çakmaktaşlarından başka malzemeler üzerinde uzmanlaşmamızı, kendi kas gücümüzü aşıp enerji kaynakları kullanmamızı ve bizi ayaklarımızın götürebileceğinden çok daha uzaklara götürebilen ulaşım araçları yapabilmemizi sağlayan, akla dayalı düşünme biçimimizdir. Günümüz dünyasını yaratan bilimdir ve bir gün tekrar inşa etmemiz gereken de odur…

 

SON

Bu kitap, günümüz bilgi ve teknolojisinin sınırsız yapısına dair sadece anlık bakışlar sunabilir. Öte yandan kitapta ele aldığımız alanlar, yeni yeni gelişmekte olan bir toplumun, hızlı bir yeniden başlama sürecindeki gelişimi için en hayati öneme sahip bilgileri içeriyor ve bu bilgiler onların diğer her şeyi baştan öğrenmesini mümkün kılmaya yeterli olacaktır. Umudum, tıpkı benim bu kitap için araştırama yaparken yaşadığım gibi, medeniyetimizin, günümüz hayatında verili kabul ettiğimiz bol ve çeşitli yiyecekler, inanılmaz etkili ilaçlar, zahmetsiz ve konforlu seyahat ve bol enerji gibi temel ihtiyaçlarımızı nasıl yarattığının ve bir araya getirdiğinin görülmesidir.

Homo Sapiens bu gezegen üzerindeki ilk izlerini, yaklaşık on binyıl önce, dünya üzerindeki memelilerin yarısının soyunun bir anda tükenmesiyle bıraktı. Sonraki on bin yıl boyunca insanlar Akdeniz civarında ve Kuzey Avrupa’da yayılıp çevredeki alanları temizleyip açtıkça ormanlar düzenli olarak azaldı.

Üç yüzyıl önce insan nüfusu hızla artmaya başladı ve tarım yapmaya uygun her arazi parçası giderek zirai alan haline geldi. Yüz milyonlarca yıldır biriken Karbon toprağın altından çıkarılıp, sürekli artan bir çabayla havaya pompalandıkça sadece toprakta değil tüm gezegenin kimyasında önemli değişimler yaşanmaya başladı.

Atmosferde artan karbondioksid seviyeleri dünyanın iklimini değiştirdi ve küresel ısınmaya, deniz seviyesinin yükselmesine ve okyanusların asid seviyesinin artmasına neden oldu.

Sera etkisi gittikçe artmaya başladı ve gezegenimiz ısınmakta. Tarihin en sıcak dönemlerinden birini idrak etmekteyiz.

Her yana yayılan kasabalar ye şehirler büyüdü veuzayıp giden sonsuz arazilerde kurdele gibi serdiğimiz, şehirlerin çevresine halka şeklinde sardığımız ve büyük kavşaklarda koca koca düğümler attığımız yollar sayesinde, bakteri kolonileri gibi birbirine bağlandı. Metal araç ordularımız dünya denizleri ve karaları üzerinde bir ileri bir geri gidip gidiyor, gökyüzünde zikzaklar çiziyor ve hatta bazıları atmosferi delip ötesine geçiyor. Geceleri sürdürdüğümüz sonu gelmez faaliyet, uzaydan bir yapay ışık denizi, parlayan bir çizgiler ve noktalar ağı şeklinde görülüyor.

Ve sonra birden sessizlik!

Dünyanın trafiği bir anda kesiliyor, ışıklar soluyor ve sönüyor, şehirler paslanıyor ve parçalanıyor.

Bütün bunları baştan inşa etmek ne kadar sürer? Teknolojik medeniyetimiz küresel bir felaketin ardından ne kadar hızlı bir şekilde toparlanabilir? Medeniyetimizi baştan inşa etmenin anahtarı pekâlâ bu kitapta olabilir.

KAYNAKÇA

UYGARLIĞI YENİDEN NASIL KURARIZ?

(Aftermath: How to Rebuild Civilization in Aftermath of a Cataclysm)

Lewis DARTNELL Çeviri: Özgür BİRCAN 

Koç Üniversitesi Yayınları: 91

 

1. Baskı: Haziran 2016 (274 Sayfa)

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Perşembe, 22 Şubat 2018