Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

VURSAK MI VURMAMASAK MI, YOKSA HİÇ DOKUNMASAK MI?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2614 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Ama ben vurmasam, ben olamam ki…

Kimyasal silâh var dediler, gittiler, yok!

Tarih hiç tekerrür eder miydi hiç ibret alınsa?

Saddam mı dediniz, hadi be!

Peki, ibreti kim alacak?

Darphâne işçileri, terbiyesiz herifler.

Yok, hakmış, hukukmuş...

Vatan elden giderken siz basıp basmamayı düşünüyorsunuz.

Hâlbuki Suriye, Mısır, İran, Kerkük, Musul size göre masal!

Devletin âlî bütün makamları ve kişileri Türkiye Cumhuriyeti’ni belâlardan kurtarmak için çılgınca çırpınıyor.

Sayın Başbakanımız nezle, grip dinlemeden mekik çekerek bütün dünyayla görüşüyor fakat Amerikancası biraz kifayetsiz olduğu için herkes onun için çırpılıyor.

Satın Başkumandanımız ise gülümseyerek moral vermekten bîtap düşmüş, kitap okuyacak mecâli kalmamış; olmayan orduyla nasıl savaşacağını Pentagon’a soruyor.

Yemeyin lan, kanser olursunuz!

"Peki lan" diye biât ettim...

Olsun Gülüm, siz mutlu olun yeter...

Kese payınız bizdedir.

***

Bizim nesil daha ilkokulda iken güzel yazı ve imlâ (gramer ) dersleri alır, orta ve lise dönemlerinde ise edebiyat ve keza, gramer dersleri görürdü.

Fakülte yıllarında  da bu işin arkası bırakılmazdı, ilâveten beşerî ilişkiler ve yurttaşlık dersi okutulurdu.

Büyük katkılarını gördüğümüz,  her yönden (lâiklik gereği! İnanç konusu hâriç ) olgunlaşmamızda katkılarını inkâr edemeyeceğimiz Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanları Kurulu’nda da, gene, hâl ve davranış ve haberleşme dersleri alınır, bu sûretle cemiyet içinde nasıl davranılacağı ve yazışılacağı öğretilirdi. Halkla ilişkiler, davranış ve görgü kuralları, düzgün konuşma, güler yüzlü olma gibi vasıflara sahip olunmasına çalışılırdı. Bu uğurda bizlere, emeği geçenlere büyük minnet ve şükran borçluyuz.

Bu eğitimler bugün de yaptırılıyor mu? Bilmiyorum, ama üzülerek ifâde edeyim, bir yüksek hukuk kurumunun giriş sınavında  (sınav kurul üyesi olarak) fakülte mezunu adaylar içinde hece ayrımını yapamayanları gördük. Vaktiyle, Başbakanlığa ait bir kuruluşun Tebliğinde Türkçe’nin nasıl hazan mevsimine girdiğine şâhit olduk. Marifet Türkçe bilmiyorsun, diye, Kürd’ü, Türk’ü dövmek değil, Atatürk’ün Türkçesi’ni öğretebilmektir.

Sözü uzatmadan, başta TBMM ve Türkçe Komisyonu (hasıraltı edilmiş olabilir) olmak üzere, ilgili kuruluşların karınca kararınca dikkatini çekmek üzere -bu sahanın otoritelerinin affına sığınarak- ben âciz, bu yazıyı kaleme almış bulunuyorum.

Zira bir konunun anlatılması ve anlaşılması ve tercüman olunması ancak, ifâde gücü ve lisan hâkimiyeti ile mümkün olabilir. Nitekim eski hocalarımız, bize, “bir konuyu (bir problemi) anlamak, onu yarı-yarıya çözmek demektir” derlerdi. Anlamak ise, ancak ve ancak, düzgün bir lisan ve ifade aktarımı ile mümkün olabilir.

Bu bakımdan, “Güzel Türkçe’mizin” korunması ve doğru kullanılmasının sağlanması büyük önem taşımaktadır, her alanda.

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, bugün, Güzel Türkçe’mizi kendi oturmuş-yerleşmiş kelimeleriyle ve kendi kurallarıyla edebiyat çevreleri bile konuşamaz olmuş durumdadır.

Medya, hele, görüntülü medya, ya tamamen Batı ve Arap dilinin grameri ve Grek kökenli kelimeler ile yatıp kalkıyor ya da köy dili veya bilgisiz, kolay kandırılır kimseler ile program yapmayı (reyting sağlamayı) marifet sayıyor. Biraz  da, bile bile bu tercihi yapıyor gibi geliyor insana. Zira  paralandığı arka bahçeler öyle istiyor olmalı.

Dinî ağırlıklı kitablar ise, Arap gramerinin tesiri altında tercüme ve telif edilmektedir.

Usta edebiyatçı merhum Necip Fâzıl “edebiyat ve hars’ta ma’rifet, halkın ayağına inmek değil, halkı senin seviyene yükseltmektir” derdi.

Hani o, Türkçe’yi konuşturan, coşturan, şakırdatan Yahya Kemâller, Ârif Nihat Asya‘lar, Peyami Safalar, Necip Fâzıl‘lar, Nihat Sami Banarlı‘lar, musikîşinas Münir Nurettin, Saadettin Kaynak’lar nerede! Gençler  bunların adını bile bilmiyor. Üniter Devlet naraları atarak şamata yap… Sonra da Türkçe’nin sırlarından nasibin olmasın. Devletin dili Türkçe’dir diye yutkunanlar-bilhassa- Turkçe’yi  iyi, düzgün, güzel konuşmak ve konuşturmak zorunluluğunu duymalıdır.

Ne acı ki, cumhuriyet neslinin son dönem temsilcileri, değil Doğu’daki vatandaşlara, Batı’dakilere, hâttâ, yüksek bürokratlara, devlet adamlarına bile güzelim Türkçe’yi hakkıyla öğretebilmiş denebilir mi?

Sözüm ona öğretenler biliyor  mu ki… Son dönemin bir İslâm âlimi de, bu meyanda, “eğitenleri kim eğitecek” (!) deyivermiş. (Elcevap, 3 aylık Ecevit eğitimi - rahmetle yâd edilecektir).

Medyadaki kimi kalemlerin ise, dışardan besleme kalemler olduğu, Türkçe’yi ve Türk ahlâkını menfaat karşılığı ifsad etmek ve yozlaştırmak için bâzı kişilerin görevlendirildiği intibaını ediniyoruz ve bu, medyanın kendi arasındaki rekabet ve menfaat çekişmeleri vesilesiyle ve yapılan araştırmalarla zaman zaman kamuya sızıyor; duyuyoruz.

Bürokrasi dil itibâriyle dökülüyor, bereket ki, askeriye cenahı bir nebze uzak duruyor bu kepazelikten.

Bereket ki, Türkçe olimpiyatları da bir nebze katkı sağlıyor, artık.

Yiğidi öldür, hakkını inkâr etme.

Üniversite Batı dillerinin tesirine ve esaretine kapılmış gidiyor. Tercüme ve aşırma eser yazan Prof. unvanlı kişiler ise, kişinin içini karartıyor. Hele, böyleleri, Türkçeleşmiş kelimelere ve idiomlara düşman olma mahareti göstermez mi?

Adı Millî Eğitim olan, fakat uygulamada eğitimden fazla eser kalmayan Bakanlık ise, bir hercümerç içerisinde. Hadi eğitimden vazgeçtiniz, öğretim diyelim; Türkçe’yi öğretmekle görevli (kimi) kişiler Türkçe’yi, Türkçe’nin özelliklerini, sırrını bilmiyor ki.

Çal-kap bir şey bilenler çıkıyor. O da yerleşmiş kelimeleri atıp, tatlı su frenklerinin özenerek kullandığı Avrupa hayranlığını sergileyen kelimeleri dimağlara yerleştirmek  için çaba sarf ediyor, kullandıkları kelimelerin Öztürkçeleri (!) varken bile.

Bakan Hasan Celâl Güzel Bey zamanında bu uğurda bir şeyler yapılmak istendi ise de, çok cılız ve akim kaldı.

Nesli tükeniyor diye kelaynak kuşları için titreyenler, korumaya alanlar, nice hayvan nesli için ayak diretenler, nesli tükenmeye başlayan insan nesli için, Güzel Türkçemiz için hiç mi hiç endişeye kapılmıyorlar.

“Kelaynak kuşlarının” korunmaya alınması gibi -hiç olmazsa- Türkçe‘nin de daha fazla gecikmeden korumaya alınması gerekmez mi?

Bu maksatla, güzel Türkçe‘yi iyi bilen, iyi kullanan, nesli munkariz olmuş az sayıda kişi -eskimemiş TRT spikerleri - “bir Türkçe Yüksek Kurulu“ vb. adı altında bir araya getirilip, evvelâ, bunlar kendi aralarında güzel Türkçe’yi ve Türkçe‘nin kurallarını tesbit etmeli; sonra da ne kadar öğretmen yetiştiren okul varsa, öncellikle o okullardaki öğretmen ve öğretim üyesi adaylarına, medya mensublarına o güzel ve düzgün Türkçe’yi öğretmeliler. Bu dersi iyice öğrenmeyen kişilere “öğretmen diploması” verilmemelidir (kendi anadilini bilene ve kullanmak isteyene bir sözümüz yok tabii, adı üstüne anasının dili). Bâzı meslekler için de Türkçe’yi bilme ve iyi kullanma şartı getirilmelidir.

TBMM’de, Bakanlık ve Üniversitelerde ve Medyadaki yazı ve yazışmalar, hâttâ konuşmalar bu “üst kurul”un” işaret edeceği kişiler tarafından redakte edilmeli, yâni gözden geçirilmelidir.

Ortaöğretim Kurumlarındaki (hâttâ üniversitelerdeki) biraz göz boyamaya, biraz da Türkçe’yi bozmaya yönelik tümü israf yabancı dil öğretimine son verilmeli. Liseyi veya üniversiteyi bitirdikten sonra ihtiyaç duyan, isteyen herkese yabancı dil, adam gibi ve adam akıllı öğretilmelidir.

Güzelim Türkçe o kadar tahrip edilmiş, yağmalanmış ki, bu uğurda ciddi ihtimam ve gayret gösteren abiler, nice Profesörler, edibler bile yanlış gramer ve cümle kullanabiliyor. Gençlerimiz ise, bilmemekle övünüyor… Haksız da değiller.

Sözüm ona, koskoca adı Millî eğitim Bakanlığı 7-8 tane sıfır almış olan öğrenciye sınıf geçirttirmekle iftihar ediyor, zira bu sûretle Avrupalı olacağız. Avrupa standardına ulaşacağız. Üniversite sınav sonuçlarından ise, yüzü kızaran pek görünmüyor.

Türkçe konusunda yapılan temel yanlışlarla ilgili olarak, özellik arz eden, sâdece birkaç konuda, kısa açıklama yapma gereğini duydum (cümlelerdeki yanlışlara, altı çizilmek sûretiyle işaret edilmiştir):

Grameri Türkçe’ye taban tabana zıt Batı ve Arap dilinin gramer yapısına tıpatıp uyarak, sözüm ona, tercüme eserler peyda edenler Türkçe’nin içini  zannetmeyin boşaltıyorlar, içine iyice ediyorlar.

Yanlışlar aşağıda koyu siyah renkle işaretlenmiştir.

Türkçe’de örnekleme çoğul kelimelerle değil, tekil esas alınarak yapılır (eski basım kitablara bakınız). Şimdi, dilin fonetiğine aykırı olarak Batı ve Arap dili tesiri ile çoğu kimse tarafından çoğul kelime kullanılıyor; bu hâl ise, kulak tırmalıyor:

Elemanlar alınacaktır.

Gelmiş geçmiş başbakanların ana-lar-(sı)ının adlarını, yaşlarını yazınız…

Yeminli Malî Müşavirler pek çok işler yapmak zorundadırlar.

Türkçe‘de özne çoğul alırsa, fiil tekil alır (olur). (Batı ve Arap dillerinin aksine).

Onlara ölüler demeyin, onlar diridirler.

“Antolojilerim ise ........  Savur‘a şiir ...  isimleri ile çıktılar (daha doğrusu, edilgen cümle ile “yayınlandı” olmalıydı).

“ ...... Ârif Nihat Asya’yı  ......  okumayanlar, duymayanlar Türkçe ...... sorularının cevabını...  veremezler“.

Kararların geçerli olabilmeleri için yazılı olmaları zorunludur.

Türkçe’de sıfat kelime, çoğul ifade ediyorsa, özne de fiil de tekil olur.

Yâni, birçok ağaçlar meyvelerini döktüler değil, cümle “birçok ağaç meyvesini döktü” şeklinde yazılır.

Cins isimlerin fiili çoğul eki almaz.

Şirk, isyan... her ne ki, sadir ve vâki oldularsa

Eğer, özne fiilde gizli ise, fiil o zaman çoğul eki alır.

Hatadan rücû ettiler, pişman oldular, gibi.

İngilizce ve Arabca bugün, grameri ve kelime hazinesi yönünden zengin bir dil, imparatorluk dili olarak övülür. Oysa, bilinmez ki (!), bu diller incelenirse, çok sayıda yabancı kelimeyi almış, özümsemiş, kendine mâl etmiş de ondan zengin olmuş. Bunu söyleyen yok. Meselâ “cevap“ kelimesinin, “üstünde“ kelimesinin ne kadar çok nüansı var, İngilizce’de ve Arapça’da…

Bizde ise, kelime ata ata, aşiret diline döndürmüşüz Türkçe’yi!

Meselâ, aşama kelimesi, en az dört ayrı mânâ ve kelime yerine kullanılıyor: Kademe, safha, merhale, mertebe gibi. Aradaki nüansı (ince farklılığı) bilen var mı?

Sözü edilen dillerde, maddî şeyleri ayrı kelime, mânevî şeyleri ise, ayrı kelime ile ifâde etmek asil sayılmışdır. Bizde de aynı titizlik söz konusudur, bilen olursa.

Çoğu zaman yanlış kullanılan birkaç kelime ve cümle daha:

En çok yanlış kullanılan kelimelerden biri, ”birbiri“, diğeri, “de, da” kalıplardan biri ise, “ne ...... ne ..... “’dir.

Ne FB ne de GS yenebildi (doğrusu bu). Ordular birbiri ile çarpıştı (doğrusu bu). Ahmet de trende geldi. (Görüldüğü gibi, dahi bile anlamına gelen “de“ ayrı yazılır).

Beşiktaş ile Galatasaray birbirini yenemedi (doğrusu bu).

Ne birbirleriyle olacak, ne de çarpıştılar.(bu türlü ifade yanlıştır).

Batı ve Arap taklitçiliği ile Türkçe ve grameri tahrif ve tahrip edilmektedir. (Yıkılmakta ve yok edilmektedir).

Bugün gençlerin, okumuşların çoğu, edilgen cümle (İngilizcesi ile passive voice) kullanmaktan âcizdir.

Amerikan askerleri çoğu zaman Irak halkını yaylım ateşine tutup yok ettiler cümlesini, “Irak halkı çoğu zaman Amerikan askerlerince yaylım ateşine tutulup, yok edildi” şeklinde söyleyebilecek bir kişi bulamıyorsun nerede ise.

İlgi sıfatı ve zamirini doğru kullanana da rastlamak zor, artık…

Şöyle ki.

Yukarıdaki açıklamaları dikkatle okuyunuz.
Irak’taki askerler ki, çeşitli millettendir…

Cümle kurmaktan âciz, kabile dili gibi birkaç kelimeden ibâret kelime hazinesi olan kişiler, ne hayâl kurabilir, ne tasarı, ne de keşif yapabilir.

Böylece, ufku dar bu kişilerden ne mütefekkir, ne devlet adamı, ne diplomat çıkabilir. Çıkarsa da “bu kadar olur (!)” cinsinden olur, işte.

Sayın Yavuz Bülent Bakiler’in naklederek, Namık Kemâl’e atfen söylediği gibi, kişinin zekâsı, bildiği kelime sayısı ile orantılı  mıdır? Böyle bir tespit yapılmış mı, bilemem ama “kişinin ufkunun ve eyleminin lisanı ve bilgisi ile sınırlı” olacağında şüphe olmasa gerektir. Bilgi ise, “fasih” ifâde gücü ile anlaşılabilir, anlatılabilir, aktarılabilir.

Nitekim çocuk, ateşten korkmaz. O yüzden ki, “Allah (‘a karşı isyan etmek) tan ancak, âlimler korkar” buyurulmuştur.

Bu itibarla, bilmemek ayıp değil, bellememek ve belletmemek daha da ayıp.

Yeri gelmişken şu ayıbı da ortadan kaldırmak gerekir. O da şu; millî eğitim bakanlığının ya fonksiyonları, eylemi değiştirilmelidir ahut da adı: Öğrettim Sandırma Bakanlığı yapılmalıdır.

NOT: TBMM ‘ince ödüllendirilen (eski topraklardan) Abim Mehmet Tekerlek ve arkadaşı hocam Adil Dai’nin  Komisyonunuzda bu konuda dinlenmesini tavsiye ederim.

Çağın AİDS’ine veya vebasına yakalanmış – Türklüğe bütün varlığı ve tavrıyla düşman, husumet kokan – bâzı kişiler ise, Türkçülüğü ve Türkçe kullanmayı birkaç uyduruk (anasının-babasının bilmediği) kelime kullanmaktan ibaret sanıyor. Üstelik de üniter devletten dem vuruyorlar.

Bu herzeyi de Türk düşmanı (!) Türkçüler (!) yapıyor.

Yazımı, Yavuz Bülent Bâkiler Bey’in bir cümlesi ile bitirmek istiyorum: 

“Dağa – taşa, kurda, kuşa öğrettiğimiz, Türkçeleştirdiğimiz Arabca ve Farsça kelimeleri, “bunlar Öztürkçe değildir” safsatasıyla dilimizden çıkarıp, atmak isteyenler hem Kur’ân’a, yâni İslâm’a düşmandır, hem de Türklüğe ”. Bu da böyle biline…

Hangi unvanı taşırsa taşısın, hangi mevkide bulunursa bulunsun, o kişinin ya sütünde, ya kanında bozukluk olduğunu da ben ilâve edeyim. Araştırın, görürsünüz.

Bunlar, değerli ilim adamı Oktay Sinanoğlu’nun uzun araştırma ve tecrübeler sonunda tespit ettiği gibi, ya müstemlekecilerdir veya onların yerli işbirlikçisi, en hafifi de Türkçe derslerini okulda (belki de Ecevit’in genelgesiyle) sıfır alarak geçen veya 3 aylık eğitimle Türkçe öğretmeni yapılan “adı Millî” Eğitim Bakanlığı’nın “yetmeleridir”.  Bu öğretmenler yeniden test edilmelidir.

Abdurrahman Serdar

Yarım asırlık aziz dostum, dava ve mücadele adamı, bu toprağın en aykırı idealistlerinden Sn. Abdurrahman Serdar başlı başına bir inceleme ve analiz konusu yapılmalıdır.

Çoğu kimsenin bilmediği, bilemeyeceği bir husus şudur: O âdeta bir insan mucididir. İnsanları ortaya çıkarır, harekete geçirir. Bâzıları sayesinde (muhakkak ki Allah’ın takdiriyle) bakan bile olmuştur. O bir makama, şöhrete tâlip olmamıştır. Her zaman tabir câizse ihanete uğramıştır. Şâirin dediği gibi “fikrin ne zamparası, ne fâhişesi” olmuştur. Bir vicdanın hava parasını hiçbir zaman bilememiştir.

Belki siyasetin, dürüstlüğün, seciyenin en yiğit adamlarından rahmetli Bölükbaşı gibi “imanım Padişah. Ben vezir.” Demiştir. Bu içten ve cesur yazısı dolayısıyla kendisine teşekkür ederim.

Ahmet Rüştü Çelebi

***

Türkiye halkı kravat takar, lüks otomobillerde dolaşır, bikinili hatunları sosyetik plajları doldurur veya şehirlerini şekilsiz gökdelenlerle doldurup oraları yaşanmaz hâle getirir ama tüm bu halk zenginiyle fakiriyle, şehirlisiyle, köylüsüyle zır câhildir. Kendi tarihinden habersizdir. Aslında ne dilini, ne dinini bilir, ne geleneklerini tanır, ne de toplumsal değerlerinin evriminden haberdardır.

Muhteşem Yüzyıl diye televizyonlarda alkışladığı dönemde, devletinde Amerika’dan gelen gümüşün ilk enflâsyonu başlattığını bilmez (çünkü Avrupalı dünyayı keşfederken, muhteşem [!] padişahları hareminde gönül eğlendirmekte, dünyayı öğrenelim diyen Pirî Reis’in kafasını vurdurmaktadır).

O Muhteşem (!) yüzyılda Anadolu’da medrese o kadar ayağa düşmüştür ki, öğrenci haydutluğa başlamıştır (buna softa şekâveti denir). Avrupa’da ilk yenilgimizi Muhteşem (!) Süleyman devrinde aldığı gibi (I. Viyana bozgunu: 1529), Hint Okyanusu’na her çıkışımızda mini mini Portekiz’den sopayı yiyip Kızıldeniz’e veya Basra Körfezi’ne tıkılışımız da bu büyük (!) padişah efendimizin devrindedir. Gene onun zamanında dünya keşfedilirken, Hint Okyanusu’na kadırga denen sandallarla açılan ve 1554′te Hindistan’da karaya vuran büyük (!) bir amiralimiz, yürüyerek üç senede Hindistan’dan Edirne’ye gelmiş ve meşhur bir kitap (Mirât-ül Memâlik) yazmıştı. El âlemin dünyayı öğrendiği bu dönemde Seydî Ali Reis gazel söyleyip, eğlence partilerini anlatmaktan başka tek bir detaylı coğrafya bilgisi toplamayı gerekli bulmamıştı.

Büyük (!) Sultanımız Süleyman’ın Fransa Kralı I. François’yı hapisten bir mektupla kurtardığını okurduk mektepte. O François’nın kurduğu Collège de France bugün dünyanın en önemli araştırma kurumlarından biridir. Bizimkinin hangi kurumu ayakta kaldı? Hangi kurumunun insanlığa beş paralık bir faydası oldu?

Tek becerdiği kalıcı şey, aklı başında öz oğlu Şehzade Mustafa’yı Hürrem uğruna katlettirip, devleti bir ayyaşa teslim ederek halkının geleceğini karartmak oldu.

Artık yeter! Bu ve benzeri rezillikleri yalanlarla bezeyip yücelten, buna karşılık bize bütün dünyada saygınlık kazandıran, aklımızı kullanıp onurlu insanlar olmamızı sağlayan Atatürk’ü aşağılayan âlim pozlu, ukala tavırlı zır câhilleri her gün halkın karşısına diken televizyon kanallarından ve gazetelerden gına geldi. Yükselen ahlaksızlık grafiğimiz kimin eseridir sanıyorsunuz? Cehâlet tüm fenalıkların anasıdır. Biz de o anayı besleyip duruyor, onun tosuncuklarına oylar veriyoruz. Artık yeter! Memleketimde her elimi attığım yerde cehâlet çirkefine bulaşmaktan bıktım.

MA Celâl Şengör

Ne diyor bu adamlar?

Biri beynindeki fırtınalar Türklük ve Teizm için esen bir mütefekkir. Dikkatli ama kızmış.

Öbürü beynindeki fırtınalar Türklük ve Ateizm için esen bir âlim. Dikkatli ama celâllenmiş.

Selçuk Erez Hoca da son romanında gene muzip ve ihtiyatlı.

Aslında üçü de kendilerini anlatıyorlar ama aynı şeyi işaret ediyorlar:

Türk'ü, Türklüğü...

***

Bana ne düşer,

Usul usul Devrim’in Kardeşleriyle yaza “hoşça kal” demek. 

Bir Müftü "Sosyal Fobi Artıyor" dedi Özgürlük'te, kimin haberi var?

Anasına sövülünce ağlayan futbolcuyu profesyoneller kınadı, ne haber?

Kenya'da poliandri başladı, taş düşecek tepemize!

Adam isimli kitapta GE filân bölüm yazmış da: Kenan Işık ne arıyor orada?

Zâten daha önce de dünya tatlısı Sunay Akın kalkıp âkil olmuştu!

Türker Arslan Üstâdım, Tahkim Kurulu'ndan istifa etti, ne de olsa Mekteb-i Sulltanî'lidir ve dürüstlük âbidesidir.

Raffi Arslanyan Ağabeyimi aradım geçen günkü doğum günü için, çok duygulandı...

Yılmaz Özdil de "start aldı".

C u later alligator.

Baş baş…

Bu enseye bu tıraş!

Lan İklil, Selma, Can, İdil...

Çok özledim be.

Kes cezamı ama bir "alo" de Gülüm...

İnan işte on ân hayata dönerim...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 28 Ağustos 2013 Çarşamba

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Dr. T.Cengiz Türköz Perşembe, 29 Ağustos 2013

    Türkce Elestirisi

    Dil konusunda yapilan elestirilere katilmamak elde degil. Ancak bir hastaliktan kurtulamiyoruz. Dil konusunda yazdigimiz metin de hatasiz olmalidir. Bu ancak, sadece baskalarinin yanlislarini degil kendi yanlislarimizi da görüp düzeltmekle olur. Bu elestiri yukaridaki dil elestirisinin yazarini da kapsamaktadir. Yazar kendi türkcesini hatasiz kabul ederek yola cikiyor. Ancak kendi ifadelerinde de cok önemli yanlislar mevcut. ( türkce harf sorunu icin özür dilerim.)

    sevgiler

Yorumunuzu bırakın

Misafir Salı, 21 Kasım 2017