Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

Wolfgangus Theophilus Johannes Chrysostomus Mozart'ın Psikiyatrik Analizi

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 4126 kez okundu
  • 2 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

GİRİŞ

Vaftiz ismiyle, Wolfgangus Theophilus Johannes Chrysostomus Mozart (Amadeus'u sonradan kendisi eklemiştir) gelmiş geçmiş en büyük müzik dehâlarından biri olarak kabûl edilir. 27 Ocak 1756'da, Salzburg Başpiskoposu'nun Yardımcı Müzik Direktörlüğü görevini yapan Leopold Mozart'ın oğlu olarak dünyâya gelir; pederi Salzburg Başpiskoposluğu Saray Orkestrası'nda keman da çalan, birçok besteler ve keman için de metod yazmış bir müzik adamıdır.


Oğlu Wolfgang üç yaşına geldiği zaman, kendisinden beş yaş büyük olan kız kardeşi Maria Anna Walburga Ignatia'nın (lâkabı Nannerl 1751-1829) çaldığı klavsen parçalarını hâfızasına yerleştirip kendi kendine çalmaya başlayınca ondaki mucizevî özelliği fark eder. Hele bir gün minik Wolfgang'ın eline geçirdiği bir nota kâğıdına daha kullanmayı bile beceremediği kocaman tüy kalemle konçerto çiziktirdiğini görünce, ona ciddi olarak klavsen dersleri vermeye başlar. Zaman geçtikçe Mozart'ın müzik yanında aritmetik ve resme de yeteneği olduğu ortaya çıkmaktadır.


Çevrede bu hârika çocuğa karşı ilginin artması üzerine, babası bu erken doğan güneşten faydalanmak, çocuklarının sâyesinde para ve şöhret sağlayabilmek için, oğlunu ve kızını yanına alarak Avrupa kentlerini dolaşmaya, konserler vermeye başlar. Wolfgang klavsen, keman ve org çalmadaki ustalığıyla, her şeyden fazla irticâlen çalışlarıyla dinleyicilerini hayrette bırakmaktadır. Müzik âletlerini çalmakta gösterdiği kolaylığa denk bir kolaylıkla beste de yapmaya başlar. 3 yaşında piyano çalmaya ve 5 yaşında beste yapmaya başlar. Beş yaşında menuet, yedi yaşında konçerto ve sekiz yaşında senfoni meydana getirir.


Wolfgang'ın iyi bir müzikçi olmak için doğuştan olağanüstü özellikleri vardır; kulağı bir kemanda bir notanın sekizde bir kadar akort düşüklüğünü fark edecek derecede hassastır; çirkin seslere, gürültülere karşı tepkisi ise baygınlık geçirecek ölçüde şiddetli olabilmektedir.1

HAYATI

Çok küçük yaşlardan itibâren saraylarda konserler verirken normâl bir çocukluk yaşayamaz. Müzikte çok erken olgunluğa ulaşmasına mukabil, diğer konular göz önüne alındığında çocuk kalır. Bunda yeteneklerini kullanan, hâttâ sömüren babasının büyük payı vardır. Herkesten daha yetenekli olduğu için, diğer müzisyenler tarafından pek sevilmemiş, ömrünün büyük bölümünü iyi maaşlı bir iş arayarak geçirmiştir. Disiplinden uzak bir şekilde büyüyen Mozart'ın elindeki para da su gibi akıp gider. Hayatının ilk on iki yılında babası ve kız kardeşi ile birlikte konserler vererek boydan boya dolaştığı Avrupa'da geçtikleri her kentte hayranlık ve ilgi toplar, saraylarda krallar ve kraliçeler önünde çalar. Soylular, her defasında yeni bir eserle ortaya çıkan hârika çocuk Wolfgang'ı dinlemek için yarışırlar, çağın ünlü ressamları Mozartlar'ın portre ve resimlerini yaparlar.

Mannheim'da bulunduğu sırada Weber âilesinin 18 yaşındaki ortanca kızı Aloysia Constanze Weber'e âşık olur. Aloysia ile İtalya'ya gitmek ister ancak reddedilir ve evlenirler.


Weber âilesi bohem tarzda bir hayat yaşamaktadır. Morali bozuk ve sinirli bir şekilde Salzburg'a dönen Mozart artık keman çalmayacağını, sâdece klavyeli enstrümanlar ve aryalar üzerinde çalışacağını söyler ancak Sinfonia Concertante isimli keman ve viyola için konçertoyu da bu dönemde besteler. Constanze de aynı Mozart gibi elinde para tutmayı beceremeyen bohem bir kadındır. Yine de bu evlilik Mozart'ı babasının baskısından kurtardığı için iyi olmuştur.


Evliliğinin ardından verimli bir döneme girer. Her türde şâheserlere imza atar. Le Nozze di Figaro (1786), Don Giovanni (1787) ve Cosi fan tutte (1790) operalarını besteler. Bu dönemde iyi gelir elde etmesine rağmen, parayı elinde tutmayı bilemez. 9 yılda 11 kez ev değiştirir. Bunlar, Manik Depresif (Bipolar) özelliklerin tipik göstergeleridir.

O dönemde Mason da olur. Müziğinin en güzel örneklerinden biri olan Sihirli Flüt operasını da bu mensubiyetin etkisiyle yazar. 14 Aralık 1784’te Zur Wohltatigkeit (Beneficence) Locası’nda Çırak Mason olur; 7 Ocak 1785’te “Seyahat Adamı” yâni Kalfa’lığa, kısa bir süre sonra da Üstâd’lığa terfi eder. Yedi sene sonraki vefatına kadar faâl ve istekli bir Mason olarak yaşar. Masonluğu çok sevdiği, pek çok Masonik eser bestelediği ve loca toplantılarına hararetle devam ettiği bütün kaynaklarda yazılmaktadır. Bu sâyede dönemin ileri gelen pek çok önemli şahsiyetiyle yakın ilişkiler kurar. Masonlar hâlâ onun bu eserlerini törenlerinde çalmaktadırlar. Evinden en son çıkışı da, vefatından iki hafta önce, yeni bir masonik bestesini yönetmek için locasına gidişi olmuştur.1


Mozart, sâdece besteleri ile uğraşır, çalışmalarını durmadan inatla, ısrarla yürütür. Yirmi beş yaşına kadar rahat ve huzur görmeden o kentten bu kente dolaşır, han köşelerinde barınır, bâzen yiyeceksiz kalır, kar ve yağmur yağarken atlı yolcu arabalarında titreyip durur. Bu meşakkatli yolculuklar esasen sağlıksız ve zayıf olan bünyesini oldukça yıpratır. Mozart'ın hayret uyandırıcı bir başka yönü de, birbiri ardına geçirdiği tifo, çiçek, mafsal romatizması ve muhtemelen frengi gibi o zamana göre ölümcül olan hastalıkları atlatması veya bunlarla yaşayabilmesi, ama buna rağmen ürün vermeye devam etmesi ve keyfini kolay kolay bozmamasıdır.

Ablası Nannerl onun bu yolculuklarında "ben ülkesini teftişe çıkan küçük bir kralım" diyerek kendince bir eğlence yarattığını, geçtikleri kasaba ve köylere bir takım uydurma adlar taktığını anlatır hâtıralarında.

Kariyeri, onur ve şan yönünden parlak biçimde sürmesine rağmen maddî durumunu hiç düzeltemez. Hayatı boyunca sonu gelmeyen para sıkıntısı çeker. Ona övgüler yağdıran krallar bile hasis davranırlar. Sâdece dersler vererek ve halk konserleriyle yetinerek hayatını kazanmaya çalışır. Çoğu zaman dostluktan uzak, soğuk bulduğu çevrelerde uğradığı hayâl kırıklıklarına ve çektiği yalnızlık acısına rağmen, iyimserliğini yitirmez ve insanlara olan sevgisini eksiltmez. Kısaca, kısa süren ömründe mutluluğu, şöhreti, acıyı, sevilmeyi ve nefret edilmeyi olabildiğince yaşar. Fakat o, bütün bu olayların kendi iç dünyasında yarattığı sevinci, acıyı, öfke ve isyânı, zihni sâdece müzikle dolu olduğu için, sürekli besteler üretmeye yönelterek bu şekilde kişiliğini olgunlaştırmak ve insanlığa güzel sesler sunmak yolunda bir imkân olarak kullanır.

Eşi Constanze, Mozart'ın ölümünden yıllar sonra İngiliz biyografistleri Mary ve Vincent Novello'ya, kocasının kimi geceler sabahlara kadar mum ışığında çalıştığını, hele Don Giovanni operasının uvertürünü, eserin ilk temsilinden bir önceki gece sabahlayarak yazdığını anlatır. Mozart, uykuya dalmamak için Constanze'nin yanında kalmasını ve dans ederek onu uyanık tutmasını ister.


Böyle uzun ve uykusuz gecelerdeki tek eğlencesi, hastalık derecesinde tiryâkisi olduğu bilardo oyunudur. 35 yıllık ömrünü gece gündüz çalışarak, müzikle mutlu olarak, hayatın tadını çıkararak, durmaksızın eser yaratarak değerlendiren Mozart'ın Türkler için de ayrı bir önemi vardır. 18. Yüzyıl'ın sonuna doğru Avrupa'da moda olan Türk konulu operaların en güzeli ve en ölümsüzü olan Saraydan Kız Kaçırma ile Mozart, Avrupa'da ilk kez Türkler'e sempatiyle bakan, düşman değil, "insan Türk'ü" canlandıran bir eser ortaya koyar; bunda kahvesinin tiryakisi olduğu Türk kahveci bir dostunun büyük rolü olur. Viyana Kuşatması sırasında Avrupalılar'ın tanıştıkları Türk müziğinin ritmik, melodik ve tınısal özelliklerine gösterdiği ilgi, sâdece operayla sınırlı kalmaz. Örneğin K.V. 331 La majör Piyano Sonatı'nın Alla Turca başlıklı son bölümü bütün dünyada Türk Marşı olarak tanıtır. Beş numaralı K.V. 219 Keman Konçertosu da son bölümünde yer alan Mehter Takımı tınıları ve Türk motifleri dolayısıyla Türk Konçertosu adıyla müzik tarihine geçer.


Hayatı boyunca, bencil saray entrikacılarının ve kendini beğenmiş soyluların, nihâyet, parlak kariyerini kıskanan rakiplerinin zâlimâne, aşağılayıcı davranışlarıyla çok sık olarak karşılaşır. Çağının müzik eleştirmenleri de onlardan geri kalmaz.

Gösterişe ve bohem hayatın gündeminde bir numara olmaya düşkün aristokratlar Mozart gibi eşsiz bir hazineye sâhip olmak ve bu sâyede muhitlerinde üstünlük sağlayabilmek için ondan sâdece kendilerine hizmet etmesini isterler. Ne var ki, hür bir bir rûha sâhip alan Mozart'ın direnişleri karşısında olmadık zâlimliklere başvururlar. 

Opera evlerinin perde arkasındaki siyasetini belirleyen saray entrikacılarının uşağı olan müzik eleştirmenleri ise onun müziğini melodi ve armoni süsleri bakımından gereğinden fazla zengin bulurlar ve bunun soyluların salon gevezeliklerine iyi bir fon müziği olamadığını söyleyerek onu san'atının yolunda yıldırmaya çalışırlar.

Gerçekten de Mozart'ın müziği, o çağın müzik dinleyicilerinin, hele aristokratların anlayış düzeyini aşan özel anlatımlar taşımaktadır. Ancak, uğradığı zâlimce saldırılar karşısında hiç bir zaman yılgınlığa düşmez. Acısını her zamanki alçak gönüllü davranışlar ve daima gülen yüzü ile maskeler. Ayrıca, babasının san'at yolundaki yönlendirmelerine karşı mâsumâne ayaklanmaları, hüsranla neticelenen ilk aşkı ve evliliği de sorunlar çıkardığı hâlde ümitsizliğe kapılmaz.

Çoğu zaman dostluktan uzak, soğuk bulduğu çevrelerde uğradığı hayâl kırıklıklarına ve çektiği yalnızlık acısına rağmen, iyimserliğini yitirmez ve insanlara olan sevgisini eksiltmez. Kısaca, kısa süren ömründe mutluluğu, şöhreti, acıyı, sevilmeyi ve nefret edilmeyi olabildiğince yaşar. Fakat o, bütün bu olayların kendi iç dünyasında yarattığı sevinci, acıyı, öfke ve isyânı, zihni sâdece müzikle dolu olduğu için, sürekli besteler üretmeye yönelterek bu şekilde kişiliğini olgunlaştırmak ve insanlığa güzel sesler sunmak yolunda bir imkân olarak kullanır.

Başka bir deyişle, Tanrı ve tabiat ona sâdece şan ve müzikten ibâret olan bir bilinç armağan etmiş, o da yaşadığı olaylar içinde bir fâni için mukadder olan zâfiyetlere düşerek bu bilinci kirletmemiş, onu bütün insanlığın yararına en güzel şekilde kullanabilmeyi başarmıştır. Hayatı boyunca herkes ondan bir şekilde istifade eder, o da bunları en olgunca bir şekilde karşılar ve bohem tavrıyla süblime eder.

Mozart ömrünün son dönemlerinde yine sıkıntılı günler geçirir. 1787'de hayatının son perdesi açılır. En sevdiği iki yakın arkadaşının ve âdeta bağımlılık derecesinde sevdiği babasının vefatı onu yıkar. Kendini tamamen çalışmaya verir ama duygudurum oynamaları artar ve şiddetli bir depresyonun pençesine düşer. Hayatı boyunca hipertimik yaşamış böyle insanların "finâl" depresyonlarının çok ağır seyrettiği günümüzün psikiyatri ilminin malûmudur.Ölümünden önceki son beş yıl içinde Mozart'ın hummâlı bir biçimde birbirinden ünlü şâheserlerini peş peşe yarattığı görülür. Sanki ömrünün uzun olmayacağını fark etmişçesine yoğun bir çalışmadır bu. Figaro'nun Düğünü, Don Giovanni, Cosi Fom Tutte ve Sihirli Flüt operalarını, Prag ve Jüpiter gibi büyük senfonilerini, son piyano konçertolarını ve nihayet hayatının en dokunaklı ve en anlamlı eseri olan Requiem'i bu dönemde bestelemiştir.

Son seyahatini 1791'de Prag'a yapar. Çok bitkindir, 20 Kasım 1791'de müthiş acılar ve ağrılar içindeki yatağa bağımlılık dönemi başlar. Requiem üzerinde çalışmaya çalışırken 15 gün sonra, 5 Aralık 1791'de saatler gece 12:55'i gösterirken, bilhassa da böbrek yetmezliğinden muzdarip bir şekilde otuz altı yaşını doldurmadan Viyana'da ebediyete göçer. Mezarının üzerine herhangi bir yazı yazılmadığı için, tam olarak nereye gömülü olduğu bilinmemektedir. Requiem ise, talebesi Franz Xavier Sussmayr tarafından tamamlanır. Ölümü dâima "hayatın son amacı, "insanın en yakın arkadaşı" olarak yorumlamıştır. San'atçı olarak Mozart, bu dünyânın insanı değilmiş gibi görünür. Âilesine yazdığı kimi mektuplarda kendisini yeryüzünde hep bir konuk gibi duyduğunu belirtmiştir.

Cenâzesi fakirler için uygulanan biçimde kaldırılır.


Söylenenlere göre, Mozart'ın tanıdığı insanlar arasından sâdece altı kişinin katıldığı katedraldeki cenâze duâsından sonra bu küçük kafile şiddetli yağmur nedeniyle mezarlığa kadar tabuta eşlik edemeyince, aceleye getirilerek dilenciler için ayrılan bir mezara gömülür. En fenâsı, bütün araştırmalara rağmen bu mezarın yeri öğrenilemez, tabutun nasıl olup da sâhipsiz kaldığı ise ölüm sebebi gibi hiç bir zaman anlaşılamaz. Müziğin bu eşsiz çocuğuna revâ görülen bu davranışın utancını duyan Viyana şehri onun 32. ölüm yıldönümünde, mezarının bulunduğu varsayılan yere bir anıt diker. Kemiklerinin bulunduğu rivâyet edilen bu yerde bir hüzün âbidesi olan "mahzun melek" heykeli durmaktadır.


Hazin gerçek de burada kendini gösterir: İster Mason olun, ister başka bir cemiyetin âzâsı, paranız yoksa, cenazenizde yanınızda kimse olmayacaktır.

PSİKİYATRİK ANALİZİ

Mozart'ın Gilles de la Tourette Hastalığı'na uyan öyküsü vardır: Hiperekpleksi (aşırı irkilme), çeşitli motor ve vokal tikler (hoplama, zıplama, gırtlak temizleme, garip sesler çıkarma), tükürme ve küfürlü konuşma hâttâ yazma (koprolali ve koprografi), impuls (itki) kontrol bozukluğu  bu hastalığın belirtileridir ve hepsinden de kısmen nasibini almıştı. Ayrıca çok çapkındı ve çevresindeki hemen hemen bütün kadınlara kur yapardı. Hâttâ kendisini, karısına kur yaptığı Franz Hofdemel isimli bir birâderinin öldürttüğü rivâyetler arasındadır (Sihirli Flüt ile Masonik sırları açık etmesi de buna eklenir).2

Bir başka rivâyet ise, aynı zamanda mustarip olduğu frengi ve  Bipolar Bozukluk'tan dolayı depresyonda iken zehir içerek intihar ettiğidir. Salieri'nin kendisini zehirlediği iddiası ise eski gücünü kaybetmiş durumda... Vefatından önce evinden son çıkışı da masonluk için bestelediği bir eseri yönetmek için locasına yaptığı ziyâret olmuştur.

Bipolarite ile san'atkârane yaratıcılık arasında büyük bağlantı vardır.

Son senelerde gittikçe artan çalışmalara göre, tarihteki ve elan yaşayan yaratıcı san'atçıların çoğu manik depresif hastalık spektrumunda yer almaktadır. Dehâ ile akıl hastalığının buluştuğu sınırlarda dolaşan bu insanlara insanlık tarihi çok şey borçludur zâten. Bunların ekserisinde de ciddi psikopatik özellikler görülür ve başlarda çok etkileyici görünebilirler. Bunları Mozart'ta bulamazsınız; sâdece çok kolay âşık olur çünkü hep sevme ve sevilme, bağlılıklar kurma ve bunları da sürdürme peşindedir. Öte yandan, herhangi bir asilzâde veya nüfuzlu kişi kendisini ezmeye kalktığında, derhâl tepki verir.

Mozart'ın musıkîsinde dâima müthiş bir âhenk, hoşluk, berraklık, duygusal yoğunluk ve denge hissedersiniz. Hâttâ anne karnındaki bebeklere belli aralıklarla onun eserlerini dinletmenin ruhsal sağlıklarını olumlu yönde etkilediğine dâir bulgular mevcut. Özellikle sonatlarında başka hiçbir bestecinin eserlerinde bulunmayan düzeyde tema bolluğu görülür. Eşsiz yeteneğiyle bütün müzik formlarında eserler vermiştir. 41 senfonisi, 27 piyano, 5 keman, 2 flüt, 4 korno, 1 klarnet konçertosu, 20 piyano sonatı vardır. Buna mukabil, Mozart'ın en başarılı eserleri operalarıdır. Canlı opera kişileri oluşturmakta başarısını ise ondan sonra yalnızca Verdi yakalayabilmiştir.

Mozart için şöyle bir yorum yapılır: "Nereden geldiğine akıl erdirmek güçtür. Elde ölümsüz eserleri ve istihza ile örülü mektupları var. Mezarı bilinmez, resimleri birbirine hiç benzemez. Düşüp kırılan alçı maskı bile bulunamadı. Bir başka gezegene gidiyordu, yolu dünyamıza düştü, insanları mutlu etmek için besteledi; umut, neş'e ve iyimserlik dağıttı, otuz beş yıl süren konukluğu sona erince yine geldiği gibi gitti".

Psikiyatrik açıdan nesi veya neleri olduğu hâlâ bir muammadır: Bağımlı kişilik, BipolarBozukluk, Gilles de la Tourette Hastalığı sayılanlar arasındadır.3

Kullandığı psişik savunma mekanizmalarına bakıldığında suppression (Fr. refoulement) yâni bilinçten bilinçdışına bastırma, mizah (humor), yüceltme (sublimation) gibi en olgunca olanlar önde geldiğine göre, benim kanaatim Mozart'ın en doğrusu hipertimik yâni silik bipolar yelpazesinde yer aldığı ama bir kişilik bozukluğunun olmadığıdır.

Hayatıyla ilgili pek çok kitapta da bununla ilgili epey vurgu mevcuttur.4,5

KAYNAKLAR
1. Büke A. Mozart, Bir Yaşamöyküsü. Dünya Kitapları, İstanbul, 2006.
2. Thomson K. Mozart'ın Yapıtlarındaki Masonik Örgü. Çeviren Spatar MH. İstanbul, Pencere Yayınları, 1994.
3. Huguelet P, Perroud N. Wolfgang Amadeus Mozart's psychopathology in light of the current conceptualization of psychiatric disorders. Psychiatry. 2005; 68:130-139.
4. Solomon, M. Mozart: A Life. New York: Harper Collins Publishers, Inc., 1995.
5. Publig M. Mozart, Dehanın Gölgesinde. Özdemir İ, çeviren. İstanbul: Can Yayınları, 2004.

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 16 Ağustos 2009 Pazar

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Nuri Peşkircioğlu Perşembe, 14 Şubat 2013

    elinize, beyninize yüreğinize sağlık

    Psikiyatrik analiz başlığınız bir otorite yorumudur, ilginç buldum diyebilirim ancak. Diğer yorumlarınıza gelince, pek çoğunu hiç bir yerde ne gördüm ne işittim. Demek değildir ki yorum iyi bir tahlil ve cesur bir kalem gerektirir ki, sizde de tam da o var.

    Yazmazsam eksik kalacağım; keşke bir de konularınızı daha tabandan başlayıp kademe kademe vermeye, işlemeye doğru çalışsanız, böylece daha çok tabana yazdıklarınız ulaşabilse...

    Saygı ve hayranlıkla,
    Nuri

    MKD: Şükranla Sayın Nuri Peşkiroğlu. Dediğinizi yapmaya gayret edeceğim.

    Dostlukla...

  • Misafir
    Baysungurozan Cumartesi, 16 Şubat 2013

    Baysungurozan

    Ne kadar ilginç bir hayatı olmuş.

    Şaşırarak ve ilgi ile okudum, bu güzel bilgileri aktardığınız ve bu değerli insanı tahlil ederek bize tanıttığınız için teşekkür etmek istiyorum hocam. Kendisi hürmet ile anılmaya lâyık asil rûhlu bir insanmış...

    Cenazesinin sâhipsiz kalması ise hazin ve genç yaşta vefat etmesi de öyle, her hâlde varlıklı olsa idi cenazesi çok farklı olurdu. Ne çirkin bir buzağı şu para ama aşk ile tapınılıyor kendisine, o günlerden bugüne çok şeyler değişti ama bu büyük put değişmedi bunu anlamak çok kolay, içime bir sıkıntı geliyor.

    Bu asil ruhlu san'atkâr insanın kıymeti hayatta iken lâyık olduğu şekilde idrak edilememiş, insan ah ediyor...

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 20 Eylül 2017