Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

YALNIZLIK...

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2887 kez okundu
  • 2 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Eğer bir gün size yalnızlık tekrar uğrarsa, işiniz çok zor demektir…

İşte, o zaman ne zamanın ehemmiyeti kalır, ne mazinin ne de âtinin. Kafanız korkunç bir kuşku veya şüphe girdabının içine düşer. İçinize düşen kurt beyninizi, yüreğinizi, kalbinizi, varoluşunuzu... her şeyinizi yaprak gibi sindirerek sindirmeye başlar.

Yeniden mi diye içiniz burulur ve o kadar bunalırsınız ki, kendinizden de, herkesten de çok ama çok sıkılmaya başlarsınız. Bütün itikatlarınız, imanınız, inancınız altüst olur.

Daraltırsınız ve daralırsınız...

Bir türlü düşmeyen yağmur, yağmayan kar, bir ömür boyunca ne kaldı yanınıza kâr diye muhasebe yapmaya başladıkça daha girdaba düşersiniz.

Midenizde sanki kelebekler uçmaktadır, boğazınızda kocaman bir yumruk vardır.

Hayata tekrardan, sonra tekrardan başlamak nasıl bir şeydir diye hayıflanır ve ümitlenirsiniz. "Vatan yahut sistre" diye geliştirdiğiniz absürditiye de gülemez olursunuz.

Gözleriniz dolar; bir bakarsınız ki gene sol cenahtan Efe ve Tarçın havlamaya başlamıştır ve nöbetçi kediler işbaşındadır. "Acaba onlar mı, yoksa ben mi gerçeğim" diye tekrar tekrar sorgularsınız. Ölümlerden ölüm beğenmek kolaydır da, gerçek olanla sanal olan arasındaki sınır âdeta Sırat Köprüsü kadar daralır; ölçmek istersiniz, bilinen hiçbir birim kifayet etmez. Hâttâ belki o da yoktur, bilemezsiniz.


Gene de hüsnüniyetle uğraşıp didinirsiniz. "Mutlaka bir çıkar yol" vardır diye debelenirsiniz, tepişip durursunuz. Kime sarılsam, ne yapsam derken kendinizden uzaklaşıp, mahvolursunuz...

İşte, o zaman Peyami Safa'nın romanı aklınıza gelir: Yalnızız.


Manevi Büyükbabam Peyami Safa, bu eserinde insanlığı materyalizmin kör çemberini kırmaya, kendini kaybettiği ruhunu bulmaya çağırmaktadır. Asrımızda insanın bütün problemleri bu noktada düğümlenmektedir. Ve Allah’ı bilmedikçe, insanlık buhrandan buhrana yuvarlanacak, huzur ve sükûn bulamayacaktır.


Her şey Selmin’in yemeklere iştirak etmemesi, sonrasında hamile olduğunu söylemesi ile başlar. Selmin Fransa’ya gidecek ve orada çocuğunu doğuracaktır. Olaylar Selmin’in baba adayını söylememesi ile daha da arap saçına döner. Selmin’in dayısı olan Samim ise Selmin’in okul arkadaşı olan Meral’e tutulmuştur. Selmin ile sürekli görüşerek Meral hakkında konuşurlar.

Samim’in tuttuğu günlükte Meral’e ait düşünceleri, onla geçirdiği günlerde ne yaptığı yazılıdır. Bunu okuyan Mefharet, baba adayı olarak Samim’i görür. Besim ile birlikte olayları yorumlayarak tam bir çıkmaza girerler. Selmin’in dikkat çekmek amacıyla yaptığı bu davranışların asılsız olduğu ortaya çıkınca her şey açığa kavuşur.

Okulu bırakıp zengin bir Fransız ile evlenerek Fransa’ya giden ve arkasından pek çok söylentiler çıkan Feriha (Selmin ve Meral’in okul arkadaşı), Türkiye’ye gelmiş ve Meral ile görüşmek istemişti. Meral’e sürekli olarak Paris’i anlatıyor, oradaki şaşaalı hayattan bahsediyordu. Meral’in bu tür şeylerden çok kolay etkileneceği aşikârdı. Samim bunun farkına varmış, Meral’i Feriha’dan uzak tutmak için her şeyi yapıyordu.

Samim, dünyevi zevklerinin farkına varmış, bunlarla hareket etmenin yararsız olacağının farkına varmıştı. Ona göre insan kendini tanıdığı sürece bu dünyadan zevk alabilirdi. Yoksa mutluluk göz boyamayla, yiyeceklerle, içkilerle, yatlar- katlarla elde edilecek şey değildi…

Meral kendini hayat yolunun tam ortasında buldu. Samim’i istiyordu, çünkü onun yanında kendini var hissediyor ve rahatlıyordu. Feriha’ya hayır diyemiyordu… Feriha’ya takılıp hayatın dertlerini unutmak, sadece eğlenmek istiyordu…

Bu düşünceler arasında boğuşurken dayanamadı ve Feriha’nın yanına gitti. Beraber otelin gazinosuna gittiler. Ve müzik eşliğinde eğlenmeye başladılar. Tesadüfen bir arkadaşıyla oraya eğlenmeye giden Besim ile karşılaşırlar. Kısa süreli bir şaşkınlıktan sonra dans etmeye başlarlar.

Besim’in bu olayları akşam abisine söylemesiyle çılgına dönen ve olaylara bir anlam veremeyen Samim, Meral’i unutmaya söz verir… Söz verir ama onu bir türlü aklından çıkaramaz. İçi içini yer durur. Geceleri uyuyamaz…

Olanları Ferhat’ın da öğrenmesiyle Meral ailesi tarafından sıkıştırılmaya başlar.

Meral burada kararını vermiştir: Feriha’yla beraber Fransa’ya gidecek ve orada zengin bir koca bulacaktır. Abisinin onu odasına kilitlemesi ile tüm düşünceleri suya düşer.

Kilitli odada yaptıklarını düşünen Meral, pişmanlık duymaya başlar. Yaptıklarının kendine ve ailesine yakışmayan davranışlar olduğunun farkına varır. Samim’i düşünür. Onu ne çok özlediğini anlar. Sigara içmek ister ama çakmağının gazı bitmiştir. Duvardaki gaz lambasıyla sigarayı yakmayı düşünür. Çakmaktaşı ile sigarasını yakar. Fakat bu arada elindeki şişe yere düşer ve kırılır. Bir anda yatak, halılar ve kıyafetleri alevler içinde kalır. Diri diri yanarak can verir.

Herkesi üzen bu ölüm kafalarda intihar olarak kalır. 

O acayip mistik adam sizin doğacağınızı rüyasında görüp, "recep ve Neclâ, bu oğlana Kerem ismini koyun" demiştir ve sonra da tek evlâdı olan Merve'nin bir tayyare kazasında şehit olmasını müteakip, cenazesinin hemen akabinde, yapayalnız gitmiştir.

Hiç sanmayın ki hayatı kolay geçmiştir. Sigarayla, kokainle, hâttâ kumarla flört etmiştir. Atatürk hakkında arada derede kalmıştır. Çile çekmiş, veremden mustarip olmuş, ilk muharrirliğini de Dokuzuncu Hariciye Koğuşu eserinde, sonradan "gomonist" olacak Nâzım Hikmet Ran'a ithaf etmiştir.

Peki, bu yapayalnız adamın CV'si nedir:

Peyami SAFA

(1899 - 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şâir İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü.

Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" ilk hikâyelerini imzasız yayınladı (1919), Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvîr-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerliğini yaptığı sıra kaybetmesi Peyami Safa'yı çok sarstı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde gömülüdür.

Peyami Safa kendi kendisini yetiştirmiş ender şahsiyetlerden biridir. Fransızcayı Fransızca gramer kitabı yazabilecek kadar öğrenmiştir. 43 yıl hiç durmadan yazdı. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçidir. Nâzım Hikmet Ran, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le polemiğe giriştir.

Öldüğü zaman Son Havadis gazetesi başyazarı idi. Detektif hikâyelerinde Server Bedi mahlasını kullanırdı.

Mekânı Sırat olmasın, yeter.

***

Peki, dindar mıydı Peyami Bey?

Eh, ben üç yaşındayken kaybettiğime göre, ancak amigdalamdan hatırlayabilirim ama hiç sanmam. Sâdece çok mistikti. Merhum Peder Beyim de öyleydi (Canım Cânanım böyle hitap etmeyi pek sever de).

İslâm'a yakın dururdu ama bence o da, Peder de aslında birer Homo Mysticustular. Annem de. Ben de bu kadar sene sonra ancak bir Vahdet yanılsamasıyla inanca tutunabiliyorum.

Peki, ya bundan sonrası...

Adam yerine koyduğunuz bir şizomanyağın tam da mevsimi geldiğinde beş bir yöne saldırmaya, herkesle alay etmeye ve önüne gelene akıl vermeye devam ettiğini görünce iyice altüst olabilirsiniz. Bundan sonra ne yapsa, ne yapsam diye hayıflanıp dövünmenin ne işe yaradığını da bilemezsiniz. Her şey tamamen anlamını yitirir. Ne kazancınızın, ne de kazanacaklarınızın bir mânâsı kalır. 

Kadim dostluklara rücu edersiniz, onlar esas ölümsüz olanlardır. Ne güzel günlerdi, ne güzel meşklerdi diye gözleriniz dolar ama hayıflanmazsınız... Neden senelerce Erdal Ağabeyin ismini Reha Bayer olarak andığını düşünüp gülümsersiniz...


 

Hocalar ve talebeler; işte immortalite bu! 

Cratos Oteli'nde maalesef kongre var da... Seks ve kumar + sigara her tarafta. Kuraklık da cabası!

Sevgili Adnan beşinci ihtisasta çapa atmıştı ama şimdi hiç kimseyi taklit etmeden, kendi olarak yoluna devam ediyor ve iftihar ediyoruz. Bir aralar "bu çocuk acaba Halveti mi oldu, Ahmet Özhan'a mı perestiş ediyor" diye merak ediyordum, meğer değilmiş. Çok  memnun oldum...

***

Bu arada Sevgili Fulya Maner'in hiç gitmediğiniz bir Katolik ülkesinde uğradığı hücumu öğrenince şaşırıp kalırsınız...

Meğer Arjantin'miş orası...


Meğer yumruğu tam burnunun ortasına yemiş, iyi mi!

Kader mi, Karma mı?

Ben ne Brezilya'yı, ne de Arjantin'i gördüm doğrusu...

Ama sürekli olarak "beeeen, beeeen, beeeen" denmesinden mütevellit birçok travmam var. Bir çeşit Travma Sonrası Stres Bozukluğu bu. 

İşte, oradaki katliamların, cinayetlerin müsebbibi böyle kadınlarmış...

Arjantin'deki meteorolojik durumu bilmem ama bu güzel memlekette don tehdidi var!


Biz ısınırken, her tarafta donuyor insanlar...

*** 

Peki, biz hâlâ Taş Devri içinde değilsek, kızımın adaşı olan Cânan Hanım nasıl olup da hipnozla dolandırılmış ve çare önermişti?


Komik değil mi? 


Gelelim Cahit Sıtkı Tarancı'ya; sanırım onun yüzüncü doğum günü.

O da yapayalnızdı ve şöyle bir şeyler yazmıştı:


Dante'nin nasıl bir Türk ve İslâm düşmanı olduğunu bilmez miydi? Bilirdi ama referans olarak alabileceği en sağlam tarihî şahsiyet herhâlde oydu...

Velhasıl, yalnız doğar, yapayalnız ölürüz.

Gerisi boş, nâhoş ve tamamen palavra!

***

Bu aralar bir yeni halt etme de, Muhammed Ali'nin rüşvet yediği iddiası. Ben de rica ettim ve Girne'ye çağırdım; hemen geldi. Eh, ne de olsa eski Tae kwon docu olduğum için, azıcık kapıştık.


Bakalım sonuca: Berabere kaldık tabii ki ama sol kroşesi çok canımı yaktı. Ne de olsa bizde yüzü koruma tekniği yoktur...

Bu şamata gırgır gibi görünen şeyler bittikten sonra düşünürsünüz; bu vatan toprağını kime borçluyuz, kimler kurtardı bizi, hepimizi, kimdi o gaziler?


Gözleriniz dolar...


Sonra da şu meşhur Rabia'nın ne olduğunu öğrenirsiniz: Arap Baharı filân değilmiş meğer. Sıkı durun: Türkleri katleden bir Kürt Tanrıçasının ismi! İyi mi?

Sonra şu karikatüre hâlâ gülündüğünü görüp siz de gülümsersiniz çünkü bunlar ölümsüzdür...


Komik, daha doğrusu sarkastik, değil mi?

Gene de nereye, hangi istikamete teveccüh edeceğinizi bilemez ve sûizanla hüsn-i zan arasında mütereddit kalırsınız..

Desti izdivacına tâlip olduğunuz kadın elinde bir kitapla zuhur ediverir ansızın; imzasız vesaire...


Kimdir bu kişi, in midir yoksa cin mi?

Bir salisede şâirlik damarlarınız kabarır ve âniden sol omzunuza konan ilham perisiyle başlarsınız döktürmeye...

Yalnızlık İblis gibidir

Deler geçer ama acıtmaz

Çünkü vızıltısı işitilmez
 

Bâzen de size sabır ve selâmet veren

Bir aşk hikâyesi sunar.

Aşk, Arapçadır malûm ama

mefhum-u muhalifi de de facto mündemiçtir
 

Etrafınızda dönen perilere, afrodizyaklara veya her ne ise

Onlara karşı sizi en baştan muaf kılar ve

gene de tereddüt edersiniz...

En başa, Berzah Âlemine dönüp kalırsınız.

Sonra da hayıflanırsınız.

Çünkü her şey beyhudedir, zırvalıktır

İhvandan esen serin bir sarin gazı gibidir...
 

Peki, ne olacaktır bu işin sonu?

Hiç kimse bilmez, anlamaz, anlayamaz.

Her şey sonludur, ezel ve ebed de öyle.

Her beş istikamet de tıkalıdır

"Access denied, free trial version version" diye yazar.

 

Haydaa, "bu da ne" diye şaşırıp kalırsınız.

Hay Nazlılar, siz neymişsiniz diye düşünmeye başlarsınız.

Nazlıyım demekle nazlı olmak aynı mıymış

Yoksa kertilenkele ile kerten farkı neymiş, karıştırırsınız.

 

Bizim Ece Miyav nasıl, ALS nedir?

KPSS veya DYM DYm nerede bulunur

Kitaplıkla kütüphâne, kârhâneyle kerhâne farkı

Hangi çalıştayda okunacaktır, bilemezsiniz.

 

Belki de bu sene Bir Mayıs gelende,

 Biz de, bu asil millet de tekrara haykırır diye

İçinizde bir Şebnem gibi bürük

Yörük nidası patlayacaktır

 

Belki sandığınız gibi oluklardan kan akmayacaktır

Siz de, vatan ve millet de huzura çıkacaktır.

Felâket tellâlliği yapanlar da, yaptıranlar da

Hep ellerindeki borucuklarla öyle kalacaktır

 

Gene de, her hâlükârda, her yerde ve istikamette

Kâinatın her noktasında, ulaşılamayacak sanılan mekânda
 

Belki de sır Vahdet'te gizlidir, saklıdır.

Hiç, hiçlik olur mu ki?

Bu tam mânâsıyla absürttür.

 

Diye avunursunuz
Ama asla bilemezsiniz işin aslı nedir

Astarı kaç metredir? 

En azından, mezardaki kefenin kumaşını kim alacaktır?

Ve eğer birileri bunu yapacaksa

Allah rızası için mi

yoksa menfaati için mi yapacaktır

 

İşte bu noktada basiretiniz bağlanacak ve şaşırıp kalacaksınız

Tekrar, tekrar, tekrar diye haykıracaksınız.

Peki, ya zaman kifayet etmezse

İşte, onu en iyisi hiç düşünmeyeceksiniz!

 

Ruhunuzda esen fırtınalarla beraber yaşamayı

Rüyalarınızı asla ihmâl etmemeyi

Tefsirle yetinmemeyi

Hermeneütikle devam etmeyi

Dâima tercih ediniz

 

***

Paranın dini de, imanı da yoktur derler ya, çok isabetlidir a dostlar.

Bir kere o sıcacık petro-Dolarlar avcunuzu ısıttı mı,

Artık iflah olmanız pek güçlük arz edecektir.

Yeni Asır veya Milenyum

Armağan gibi olacaktır

Uçar ve kaçar bir pipolu Hüsnü

Size hüsn-ü kabûl gösterebilir.

 

Peki, bu işin sonu neye varır dersiniz?

Gene en başa sararsınız.

Asla, ama sala emin olamazsınız.

içinizi saran kâbus bir girdap gibi kendisini derinleştirir, sizi de içine çeker.

Mideniz bulanır, içiniz daralır, hâlâ yağmayan suya ve üşütemeyen dona bakıp salakça sırıtırsınız.

Sonra tekrar filmi başa sararsınız.

Acep her şey mi sanal yoksa ben mi ahmağım diye düşünüp durursunuz.

Şiddete başvurmanın eşiğinden dönersiniz.

Asla size yakışmayacak bu davranışı tahrik etmek için daha önceleri de uğraşılmış mıydı diye tekrar, tekrar düşünürsünüz ve âniden hatırlarsınız ki, cevabı "evettir".

 

Peki, arkadaş, mâdem ki ben bu filmi daha önce seyretmiş, hâttâ bizzat içinde oynamıştım, acaba neden tekrar tekrar bir nev'î "repetition combat" içerisine kendini sokuyorsun arkadaş diye bir nefis yoklamasından geçersiniz.

 

Natür - Nurtür - Kültür- Niş beşlemesinin ortasında kendinizi bulur ve kendi TÜFE'nizi, TAFE'nizi, borsa değerinizi sorgularsınız.

Bu Âlemin Kralı ben değilsem eğer, neden benim başıma gelir bu işler diye gereksiz yere hayıflanırsınız .

 

Durmadan her bir şeye zam gelirken, size neden tenzilât yapıldığını bir türlü çözemezsiniz.

Bu milleti de, dünyayı da, her şeyi de kurtarmak bana mı düştü acaba diye tekrar düşünürsünüz; bunalırsınız.

 

Hâlbuki atı alan Üsküdar'ı geçmiştir, bilemezsiniz. TD-134 diye bir kod gelir, ona dahi inanmazsınız. Cemaat mi yoksa câmia mı derken aidiyet bunalımı yaşarsınız...

 

Okan'la, Kokan'la değil de, kendinizle dalga geçip etrafa bakarsınız. Ata Demirer ve Atâ Sakmar farkı nedir anlamaya çalışırsınız. 

 

Metin Feyzioğlu Bebek'te Milli Piyango (Kelebek öyle yazmış) bileti almış, suratında gülücükler varmış. Pek şanslı olduğu söylenemezmiş. Ben bu adam için neden debelendim diye düşünürsünüz; hiç arayıp sordu mu, senin çabalarının farkında mı, neden o kadar debelendin.... Gülersiniz!

 

Yapay kan yoldaymış ama sokaklarda zaten kan akıyormuş, İpek Hanım'a herkes Şoray gibi bakıyormuş, hâlâ portakal renkli ay tutulunca apokaliptik alâmetmiş zırvlarına inananlara bakıp tapelenme rekoru kırıp kırmadığınızı düşünürken, bir bakarsınız ki yanınızdaki Arnoldumtrak gene vücut geliştirmeye gitmiştir.

 

Neyse, evinizi teşrif etmiş bir büyük hoca imdadınıza yetişir:


 

Rahatlarsınız...

 

Sonra da eskilerden bir 45'lik yetişir imdadınıza, kısmen rahatlarsınız...

Şimdi çalışma zamanıdır...

Hoşça kalın.

Nasıl olsa bir zaman gelir, mahşerde buluşuruz.

Mehmet Kerem Doksat - Şimdiki Zamanlar - 16.04.2014 - Çarşamba

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Sanem Cumartesi, 12 Nisan 2014

    Yalniziz

    Yine dokturmussunuz Hocam, tesekkurler. Iyi ki guzel yazilarinizla hep varsiniz. Sevgi ve saygilar.

  • Misafir
    müsaadenizle bu defa sadece kendimi "Bir Meraklı" olarak tanıtayım Salı, 22 Nisan 2014

    "Zamanın kutbu"F.D. nam şahs-ı mübarek hk:

    Sevgili Üstâdım,
    Yazınızın içinde fotografını verdiğiniz F.D. nam şahsın, Konya'da tanıdığım hayli müridi var. İnternette arama sırasında, kopye ettiğim yazıyı ve yaptığım fikir egzersizlerini, yeni baskısını yaptığım "Meşhur Meçhullerimiz" kitabıma yetişmediği için, çıkacak üçüncü baskısı içine dercettim. Müsaadenizle, size de takdim ediyorum:

    Kerâmeti kendinden menkul olan bir zat da internetteki sitesinde: “Zamanın KUTBUYUM. Bir gece 4 kişi geldi beni imtihan ettiler ve gittiler.. Sonra KUTUP oldum.. Benim sohbetime katılan herkes bilir.. İnsanları iyileştiririm.. Bekar ve Dul kadınları evlendiririm. İşim bu.. Evliyalığı meslek edindim..” diye yazabilmekte, konuyla ilgili olması gereken Diyanet veya İlahiyat camiasından ise hiçbir ses çıkmamaktadır.(Majüsküller ve iki noktalı olarak yazılan noktalama işaretleri metnin orijinaline aittir, F.Y.) (Bkz. http://zamaninkutbu.blogspot.com/;Erişim Tarihi 23.12.2013)
    İşbu şaheser(!) metni analize girişmeden evvel, şunu belirteyim ki, Türkçemizde cümle sonlarında ya tek nokta veya üç nokta kullanılır, asla ve kat’iyyen iki nokta kullanılmaz; amma fakat velâkin kerameti kendinden menkul şekilde “zamanın kutbu” olduğunu yine kendisi ifade ve beyan eden mübarek şahıs, bunu bilmemektedir! Kısacası ilkokul seviyesinde bile Türkçe bilgisi bulunmamaktadır! Türkçemize ve edebiyatımıza yapmış olduğu bu katkı, icat veya ilâveden dolayı onu takdir mi, tekdir etmek gerekir; erbabına yahut ilgililere, bilimin veya aklın-mantığın yahut mesleğinin gereğini yapmayanları ise Allah’a havale ediyorum…
    Yukarıdaki paragrafta “insanları iyileştirmek” cümlesini okuyunca, bu eylem veya ehliyet, bir gece dört kişinin imtihan etmesinden sonra vuku bulduğuna göre; insanları iyileştirmek veya tıp tahsili yapmak için evimden, barkımdan uzakta, gurbette altı yıl, üstüne ihtisas için de ona yakın yıllar harcadığım aklıma geliyor ve bu imtiyazlı, ekspres muameleye niçün benim nail olmadığım sorusu aklıma geliyor; aynaya bakarak saçlarımı kontrol ediyor, kel olmadığımı görüyor, yine de bir türlü cevap bulamıyorum!
    Normal mesai saatlerini, gündüzü kör bırakarak, gece, imtihan için, muhatabının ayağına veya evine giden dört kişi, yukarıdaki metnin sahibi “evliya” yahut “kutup”a hangi teorik ve pratik bilgilerden, nasıl sorular sordular, ve dahi onların eğitimleri neydi, nereden diplomalıydılar; hangi eserden, müfredat programından, hangi soruları sordular ve ne gibi cevaplar aldılar, müphem bırakılan bu konulara adıgeçen mübarek şahsın en kısa zamanda cevap vermesini talep veya tazarru ediyorum.
    Kerameti kendisinden menkul işbu şahıs, “kutup” olduğunu, “sohbetine katılan herkesin bildiğini” yazarken; kendisinin tanınacak –pathognomonique-hangi özellikleri olduğunu açıkça belirtmemiştir. Kırk yıldan fazla zamandır yüksek tahsil ve tedris âzası olarak, şahsen kendimi bile böyle teşhiste yeterli görmezken, tahsil ve bilgi seviyesinin ne olduğu belirsiz, tâbir câizse sokaktan geçen vatandaşlar, bu şahsın kutup olduğunu nasıl ve hangi özellikleriyle hemencecik tanıyabilmektedirler?
    “Kutup”, velilerin başı, başkanı olduğuna göre, onu imtihan eden dört mübarek kişinin de çok daha yüce ve mübarek kimseler olması gerekmektedir; bunlar kimlerdir, niçin onların isimleri ve unvanları, eğitim seviyeleri, açıkça belirtilmemiştir; eğer açıkça belirtilmiş olsaydı, bu dört kişinin hakikî mi, hayalî, yani mevhum, uydurma kişiler mi olduğunu anlayacaktık, çok yazık…
    Metinde geçen “bir gece” kelimesinden, bunun önceden ilân edilmemiş, belirsiz, herhangi bir gece olduğu anlaşılmaktadır. Halbuki böylesine önemli bir imtihan, günlerce öncesinden haber verilmez mi, tebliğ veya ilân edilmez mi?
    Faraza idam hükmünün bile infazı gece vakti yapılmazken, böylesine mühim bir imtihanı gece vakti yapıp bitirmede gösterilen bu acelecilik, aculluk, nedendir?
    Metni yazan mübarek şahıs, gece yatağına yatarken mutlaka pijamalarını giyiyordur; yok, evi çok sıcak oluyorsa, iç çamaşırlarıyla yahut Âdem Baba kıyafetiyle yatıyordur; amma fakat velâkin mutlaka insanların arasına çıktığı elbiseleriyle yatağına girmiyordur. O zaman, gece habersiz, yani aniden çat kapı gelen jüri üyesi veya hoca olan bu dört kişiyi, mutlaka yatak kıyafetleriyle karşılamış olmalıdır, onları pijama ve sair yatak kıyafetleriyle karşılamaktan utanmamış mıdır?
    Böylesine önemli imtihanlarda imtihan jürisi veya jüri üyeleri mutlaka biniş (akademik hoca kıyafeti, cübbe) giymek zorundadır, öyle ki, biniş giymeden yapılan imtihanlar geçersiz kabul edilir. Bu dört yüce ve muhterem hoca, hangi binişleri giymişlerdi?
    İşbu dört yüce ve muhterem hocanın, imtihana tabî tutacakları kişiyle aynı mahallede, yani çok yakında oturmadıkları muhakkaktır; o zaman böylesine mühim bir imtihana hangi vasıtayla geldiğini, (yani makam otomobillerinin ne olduğunu, at mı, deve mi olduğunu, yoksa uçarak mı gelip gittiğini) sormuyorum bile…
    Böyle önemli bir imtihanı başarıyla kazanan birine mutlaka bunu isbat eden resmî bir belge verilmek zorundadır, bu mübarek şahsa böyle bir belge, diploma, şehadetnâme,… verilmiş midir, bu belgenin üzerinde hangi eğitim kurumunun adı bulunmaktadır; kezâ böyle önemli bir belgeyi hangi makam tasdik etmiştir, onun ismi ve unvanı nedir, nasıl bir mühür basılmıştır? Bu belgeyi mutlaka, behemâhal görmek istiyorum!
    Metnin tamamından, “insanları iyileştirmek, bekâr ve dul kadınları evlendirmek” gibi “iş”leri yapabilmek için “evliyalık mesleği”ne müntesip olmak gerektiği anlamını çıkarmakta ve işbu “evliya” yahut “kutup”a T.C. Sağlık Bakanlığının bir diploma, ruhsatnâme, yahut bir şehadetnâme verip vermediğini cidden, çok merak etmekteyim…
    İstitraten, devletin emniyet teşkilâtında internetteki yazışma veya mesajları takiple vazifeli elemanların bulunduğunu şeytan, insanın aklına getirmekte ve bu vazifelilerin böyle yazıları devletin ilgili yerlerine, farazâ Diyanet’e, ayrıca Maliye, Sağlık ve Aile Bakanlıkları’na haber verip vermediğini merak ettirmektedir.
    Dahası var: İşbu şahıs, “insanları iyileştirmek” “iş”ini icra ettiğine göre, hayatını veya geçimini de bu yoldan kazanıyor demektir. Devlet, “iş” olarak, dünyanın en eski mesleğini icra edenlerden bile vergi aldığına göre, bu mübarek şahıstan da mutlaka vergisini alıyor…mudur?
    Bizlere vergilendirilmiş kazancın kutsal olduğu öğretildiğinden, farazâ muayenehanesi olan bir hekim, hem de kendi kendisine reçete ettiği bir ilâç için bile makbuz kesmekte, katma değer vergisi ödemektedir. Her hekim, malî durumu müsait olmadığı için muayene ücreti almadığı hastalar için bile, aynı şekilde katma değer vergisi formu doldurmakta, almadığı muayene ücretinin KDV’sini kendi kesesinden ödemek zorunda bırakılmaktadır!
    Şu noktayı iyi vurgulamak gerekir: hekimler SGK hükümleri uyarınca, kendilerine yazdıkları ilâçlar için bile hem ilâç bedelinin belirli bir kısmını, hem de muayene bedelini, üstelik eczaneler mârifetiyle, yani onlar üzerinden ödemek zorundadır!
    O zaman, soruyu tekrarlamak gerekir, işbu “insanları iyileştiren” şahıs vergi mükellefi midir, vergi kartı var mıdır, orada hangi meslek erbâbı olarak kaydedilmiştir?
    Doktorlara mesleklerini icra ederken çıkarılan “zorluklar” bu mübarek şahsa da gösterilmekte midir? Neden? Hangi sebebe istinaden? Bu cümleden olarak, “insanları iyileştirmek” üzere tıp mesleğine intisab edenlere devlet, mesleklerini icra edebilmeleri için, mutlaka mecburî hizmet şartı getirmişken, işbu mübarek şahıs da, acaba mecburî hizmet uygulamasına tâbî tutulmuş …mudur? Neden, niçün, hangi sebebe istinaden? Yoksa, devletin gücü, sadece tıp mensuplarına mı gösterilmekte, yetmekte veya uygulanmaktadır?
    Yoksa Sağlık Bakanlığı’ndan çok şey mi istiyorum? Öyle ya, insanları ilgilendiren, insanların kullanacağı pek çok ilaç veya tıbbî müstahzaratın ruhsat işini Hayvancılık Bakanlığı’nın üzerine almasından rahatsızlık duymayan; en son bilimsel icraatı ise hacamat ve vantuz kullanılmasını serbest bırakmak olan bir bakanlıktan galiba birazcık fazla şeyler bekliyorum…
    Peki başka hangi ülkenin Sağlık Bakanlığı, hekimlerin kendilerinin kullanacağı ilâç ve tıbbî malzeme bedellerinden bile belirli bir yüzde keserken, hattâ sınırlama getirirken, milletvekilleri ve onların bakmakla yükümlü oldukları kimselerin ilaç ve tedavi giderlerine hiçbir kısıtlama, sınırlama getirmemekte; kısacası onların her türlü sağlık harcamalarını bilâbedel, sınırsız ve karşılıksız gerçekleştirmekte; bütün bunlara ilâveten 2014 yılı Şubat ayının ilk haftasında TBMM’ye sunduğu kanun teklifinde yazılı olduğu veçhile, komşu bir ülkede isyan, terör, tedhiş, cinayet eylemleri gerçekleştirirken yaralanan, hem de çoğu T.C. vatandaşı olmayan, yani yabancı uyruklu olan böyle kişilerin, tedavilerinin yapılabilmesi için gerekirse yurt dışına gönderilmesini ve bu uğurda harcanacak paraların T.C. vatandaşlarının vergilerinden karşılanmasını istemektedir?
    Peki, bir başka “iş”inin “bekâr ve dul kadınları evlendirmek” olduğunu açıkça ilân eden bu mübarek şahıs, Aile Bakanlığı’nın da ilgi sahasına girmiş olmuyor mu; bu bakanlık ilgilileri acaba bu konuda ne düşünmekte ve yapmaktadır?
    “Kutup olmak”, “evliyalığı meslek edinmek” ha… Allahım sen aklımıza mukayyed ol! İstitraten, Devlet İstatistik Enstitüsü veya yeni adıyla TÜİK’in meslekler tasnifine kutupluk ve evliyalık eklemelerini derhal yapmasını teklif ve talep ediyorum.
    Bu cümleden olarak mebzûl miktarda “hemşehri” ise, tevazu göstererek yahut daha hayattayken buna cür’et edemeyerek; menkıbeleri, kitapları veya CD’leriyle, evliyâ olarak piyasaya sürülme hazırlıklarının tekemmülü için melek-ül mevt’in kendilerini ziyaretini beklemektedir…
    Yeri gelmişken, şu önemli hususu da mutlaka tebarüz ettirmek isterim:
    Kanunî dönemi Osmanlı Şeyhülislâmlarından Sa'di Efendi (ö. 1538), Kutub inancı ve Kutub'un varlığı konusunda verdiği fetvada: "Küfürdür. Tecdid-i iman ve nikâh lâzım olur ve Kutub'un vücudu fukaha katında sabit değildir. " demiştir (Nakleden: M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. II, s. 332).
    İşbu fetva karşısında ne denebilir ki? “Al sana bir kaya, pardon, fetva; nereye dayarsan daya!..”

Yorumunuzu bırakın

Misafir Salı, 21 Kasım 2017