Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

Yaratıcılığa İnanmak, Dünyanın Düzenini Anlamayı Önler

Kitapsız bilgin olanın, emeksiz zengin olanın, sermayesi din olanın rehberi şeytan olmuştur!

(Yûnûs Emre)                   

 Bunca bilgiyi karşın neden “çoğunluk” doğru düşünemiyoruz?

      İnsan, var olduğu günden bu yana merakı nedeniyle her şeyin nedenini öğrenme gereksiniminiduymuştur. Merak, insanı insan yapan en önemli duygudur. Onu gidermediği sürece rahat edemez. Olsa olsa bu duyguyu bastırarak geçici olarak rahatlamaya çalışır. Aslında rahatlamanın yaşandığı hiçbir dönem bilinmemektedir. Merak duygusunun giderildiğini sananlar, çoğunlukla, kendilerini kandırmaya çabalayanlardır.

      Merak duygusunun giderilmesi, önce belirli koşulları yerine getiren sonuçlara ulaşmayla olur. Bunlar “nedir” sorusu, aslında bilimsel yöntemin kendisinde saklıdır. Yâni bir şeyi tekrarlayabiliyorsanız, aynı koşullarda yeniden yapabiliyorsanız, farklı coğrafyalarda farklı insanlar tarafından aynı veya benzeri yapılabiliyorsa, en önemlisi varılan sonuç, evrensel mantık açısından bir doğruya oturtulabiliyorsa bu yöntem, bulgu ya da sonuç güvenilirdir ve merak duygusunu da giderebilir niteliktedir.

       Rahatlayabilmek için, bu durumda ya merak duygunuzu bilimsel sonuçlara ulaşmayla gidereceksiniz, ya da onu dogmayla bastıracaksınız. Bu ikisinin yöntemi, tarihsel gelişimi, kullandığı araçlar ve vardıkları sonuçlar hiçbir zaman bırakın aynısı olmayı, benzer bile değillerdir. Neredeyse farklı iki dünyanın öğeleridir.

      Yüzyıllardır dogmanın pençesine düşmüşler, yeniliklere ayak uyduramadıkları için bilimsel gelişmeleri bir türlü benimseyemiyorlar; öbür yandan binlerce yıldır sıkı sıkıya bağlı oldukları öğretilerinin de hiçbir sorunu çözemediğini görerek bir anlamda paniğe kapılarak, bilimin günümüzde ulaştığı sonuçlara sahip çıkarak öğretilerine bir süre daha nefes aldırma yolunu seçiyorlar. Her bulunan bilimsel bir sonuca ilişkin, sanki bunlar daha önce öğretilerinde şu veya bu verilmiş de, biz yeterince kutsal kitaplara eğilemediğimiz için bulamamışız edâsıyla, yeni buluşların dayandığı kaynakları kanıtlayıcı bir âyet yâhut hadis bulma çabasına girişiyorlar. Ne hikmetse bu hadislerin ve âyetlerin yol gösterici bilgilerine hep buluşlar yapıldıktan sonra ulaşılabiliyor. Bu nedenle, çok defa da düştükleri komik durumun farkına varamıyorlar.

      Ancak, içlerinden biri çıkıp da, “ey ahali bu bilgiler kutsal öğretimizin içinde bulunuyorsa, binlerce yıldır içimizden biri bunları niye bulamadı. Bunu takdiri ilâhi ve basit bir ihmâl olarak geçiştiremeyiz” diyemiyor. Çünkü bunu dedikleri an, merak duygusu yeşermeye başlıyor, geçmişi ve sıkı sıkı sarıldıkları öğretinin masanın üzerine yatırılmak zorunluluğu doğuyor. O zaman egemen güçler için tehlike çanları çalmaya başlıyor. Bir defa merak duygusu bir toplumda yeşermeye başlarsa, akılcı düşünce de filizlenmeye başlayacak demektir. Bu ise dogmanın öldürücü ilacıdır. İşte bu nedenle belirli çevreler dinleri ve onların geçmişteki büyüklerini yasal ya da toplumsal koruma altına almışlardır. Çoğu ölümlü cezalandırmalarla sonuçlandırılır. Hiçbir eleştiriye tahammül gösterilmez. Hatta bu öğretinin herkesin kendi anadilinde verilmesini, kutsal kitapların herkesin anlayabileceği şekilde yazılmasını ve öğretilmesini dinî duyguların zayıflatılması olarak görürler. Bu neden böyle sorusuna hiçbir zaman mantıklı bir yanıt aranmaz; en fazla takdir-i ilâhi diyerek sorumluluk Tanrı’ya atılır.

***

Her Gün Gördüğümüz Bâzı Şeylerle Başlayalım Derim…

      Bir gün tatil yöremiz olarak bilinen bir yerde sâhile uzanmış, çoğu soyunuk olan geleni geçeni saatlerce gözledim. Hiçbir insanın (tarih boyunca gelip geçenler de dâhil) diğer bir insana benzemediği, benzemeyeceğini, biyolojinin bir ilkesinden, işleyiş tarzından biliyoruz. Farklı olmak çeşittir, zenginliği ifâde eder. Ancak nitelik (kalite) farklılığı, bireyin kalıtsal farklılığının yanı sıra, bireyin geçmişi ve yaşadığı sürecin olumlu ya da olumsuzluğu ile de ilgilidir. Bütün bunların ışığı altında önümden geçenlere bakıp zihnimden not aldım.

      Önce çok güzel üç kız geçti; vücutları balık gibi, sarışın, belli ki genetik yapıları ve yetişme ortamları çok iyiymiş. Bütün başlar onları bir baştan öbür başa izleyerek döndürüldü. Geçenler de beğenildiklerinin farkındaydılar ve başları omuzlarının üzerinde dimdikti.

      Arkalarından karı koca oldukları belli olan iki cüce gelip yakınıma oturdu; hâtun her tarafını örtmüş, erkek ise bazı giysilerle gizlenmeye çalışmıştı; son derece ürkektiler; herkesin bakışından kaçıyorlardı. Belli ki doğdukları günden bu yana hep bu duyguyu veya acıyı yaşıyorlardı.

      Gelenler devam ediyordu; dikkati çekmeyenler dikkatleri üzerinde toplayanlar. Bir ara arkadaki taşların gölgesine sığınmış renksiz, gözleri kırmızı bir çocuk gözüme takıldı; çevresinde kendi yaşlarında, güneşten esmerleşmiş, gülerek koşuşan çocukları gölgelerin içinden özlemle izliyordu. Beli ki hiçbir zaman güneşte sere serpe oynayamayacağı kendine söylenmişti.

      Bir grup daha geldi, gelmesiyle beton iskeleden denize balıklama daldılar. Arkada tekerlekli arabanın içinde 7-8 yaşlarında belli ki elini ve ayaklarını kullanamayan bir çocuğu indirmeye çalışan bir çiftin, büyük bir olasılıkla ana babanın yüzündeki ıstırap dolu bakışlarıyla karşı karşıya geldim.

      Bir iki şezlong ötede, çocuğunu geleceğe hazırlama mutluluğunu yaşayan bir baba, elinde bir test kitabı, çocuğuna bâzı sorular soruyor, çocuk, cin gibi, sorulara cevap veriyor; doğru cevapları alan baba her defasında oğluna akşam bir dondurma, bir oyun kaseti, bir oyuncak, hafta sonu filme gitme ödüllerini peş peşe sıralıyordu. İnsan derinliğine gören bir canlı olduğundan, bir yere bakarken sâdece bir düzlemi değil, onun arkasındaki ve önündeki sahneleri de ister istemez görüyor. Bu şezlongun bir arkasında gözünden yaş, burnundan sümük akan, gözleri çekik, boynu kalın, ağzından anlamlı sözcüklerin pek çıkmadığı bir çocuğu kucaklamış bir annenin hüzünle ufka baktığını da ister istemez içimdeki tarif edilemez bir buruklukla izlemek durumunda kaldım.

      Arkada duş alan çocuklardan birinin sesi biraz çatlak çıktığı için arkadaşı ona: Ulan sen bu sesle olsan olsan dolmuş değnekçisi olursun derken, bu arada diğer yanda bir şarkıyı saz gibi bir sesle mırıldayan kıza dönerek: “Arkadaşlar bakın! Geleceğin, ünlü, günlük yaşantısını basında okuyacağımız; kotrası, yatı, katı olacak birisi şu anda aramızda” diyerek, doğuştan sesi güzel olan bu kızın geleceğini emin bir şekilde yorumluyordu.

      Şezlongların arasında gözlerinde özlem dolu, yüzleri aydınlık, şakaklarından ter akan, ilkokul ya da ortaokul çağında, yaşıtları gibi denizde yüzmesi, bisiklete binmesi, top koşturması, parkta oynaması gereken çocuklar, belli ki yaz tatilinde birkaç kuruş kazanabilmek için, şezlonglara uzanmış, elinde son derece pahalı cep telefonları olan, kendileri gibi olmayanları tiye alan bir üslûpla konuşan yaşıtlarına, su, çay, dondurma, pişmiş mısır servisi yapıyordu.

      Bu sefer ben karmaşık duygular arasında düşünmeye başladım…

Biz verilen öğretiye göre âciz kullar olduğumuza göre, hepimiz aynı yaratıcının evlatları olduğumuza göre, bu iltimas ve ayırım niye? Bir insanın bilinçli olarak yaşadığı bir süreçte, bilerek yaptığı hatalardan ve işlediği suçlardan dolayı cezalandırılmasını anlarız. Bugünkü yasaların mantığı belli ki böyle kurulmuş. Yine de yasa koyucu bir insanın elinde olmadan (özellikle çocukluğunda) geçmişinde karşı karşıya kaldığı olumsuzlukları göz önüne alarak verilecek cezayı hafifletilmektedir. Bunu anlamak da mümkündür. Çünkü elde olmayan nedenlerle bir insanın yaptığı kusurlar belirli ölçüde de olsa hoş görülebilir veya verilecek cezada hafifletici unsur olarak değerlendirilebilir.

      Bir zamanlar bir Çin imparatoru döneminde ve Orta Çağ karanlığında uygulanan, suçlunun kendisiyle birlikte başta ailesinin, suçun ağırlığına göre halka halka büyüyerek akrabalarının ve çevresinin de cezalandırılmasının mantığı, bugün, irkinti ile tarih kitaplarında anlatılmaktadır.

      Vücudumda biriken olumsuz elektriği toprak alsın diye kumların üzerine uzanıp, çevremi tekrar tarar gibi gözden geçirmeye başladım. Özellikle çocukları ve gençleri... Bir kısmı doğdukları aileden, bir kısmı vücut yapılarından bir kısmı taşıdıkları doğal yeteneklerinden dolayı yaşama çok şanslı başlıyorlardı. Güzel vücutluların güzel bir eş bulma, güzel seslilerin iyi bir san’atkâr olma, diğer becerileri gelişmiş olanların çeşitli alanlarda önemli yerlere gelme şansı çok yüksekti. Bir kısmının şansı başından kapatılmıştı.

Yavan mantık düşünememenin ürünüdür

      Bu durumlarda, bu çarpıklığın nedenidüşünülmeye veya sorgulanmaya başlayınca, dogmanın pençesinden kurtulamayanlar çoğunluk çok yavan bir mantıkla hemen müdahale ederler. “Sen öyle olduğuna bakma, insan önce mutlu olmalıdır; bunların arasında bu güzel özellikleri taşıyanlar mutsuz bir yaşam sürebilirler” derler. Bu mantık ne yazık ki çok yerde kullanılır. Örneğin çocuğunu evermek istemeyen ya da istediği biriyle evermek isteyen bir ana baba, çocuğun ben güzel bir kızla tanıştım onunla evlenmek istiyorum diyen çocuklarına ilk söyledikleri: “Sen yüz güzelliğine bakma, esas olan huy güzelliğidir” derler. Sanki güzel olanın huyu kötü olurmuş gibi ön bir fikirle yargılamaya başlarlar.

Hâlbuki bir insanın maraz olması veya olmaması yarı yarıya bir şanstır ve onu önceden kestirmek de zordur. Hâlbuki güzellik anında saptanabilen bir olgudur. O zaman akıllı bir insan ilk olarak kendince güzel olanı alıp cebine koyan, gerisini de şanstan bekleyen insandır. Sığ mantığa inanıp güzel olmayan birisini alır, onun da huyu bozuk çıkarsa ne yapacaksınız? Yaşayacağınız sıkıntı iyice artacaktır.

      Vücudu arızalı olanlardan başarılı insanlar çıkmış mıdır? Çıkmıştır. Birçok kitapta bunlar örnek olarak verilir; çünkü oranları ilgi çekecek kadar düşüktür. Bu nedenle düşük olasılığı sığ mantıkları için çıkış noktası olarak görenler hem kendilerini hem de çevrelerini yanıltırlar.

      Denizin dalgaları benim duyu dünyamı iyice dalgalandırdı. Her gelen dalga daha önce çevremden, yetiştiğim ortamdan, geçtiğim eğitim süreçlerinden gelen birikmiş tortuları alıp götürüyor, daha berrak düşünebilmemi sağlıyordu.

      Çevremde doğuştan şanslı yâhut yetenekli gelen bu insanlar ne yapmışlardı da bu üstünlüğü kazanmış hem kendi geleceklerini büyük ölçüde güvenceye almışlardı hem de ailelerine mutluluk yaşatmışlardı? Güneşe bakamayan, yürüyemeyen, yüzemeyen, konuşamayan, söyleneni anlayamayan, aynaya bakmaktan korkan, insanların içine çıkmaktan kaçınan, verilse bile dünya nimetlerinin çoğundan fiziki nedenlerle yararlanamayan diğerlerinin suçu neydi? Kaldı ki, bu insanlar doğdukları aileyi, doğdukları yeri, doğdukları zamanı kendileri seçmemişlerdi. Kendi vücut özellikleri ile ilgili tek bir tasarrufları olmamıştı. Hiçbir suça da karışmamışlardı. Günahsız doğan suçlulardı.

      Suçun cezalandırılmasını mantığımız anlıyor. Suçu işleyenin cezayı çekmesini de mantığımız anlıyor. Ancak suçu olmayanların cezalandırılmasını – akıllı olan, mantığı olan, düşünme ahlâkı olan, neden sonuç ilişkisini kurabilen- insanların anlayabileceğini düşünemiyorum. Bunun aksini düşünenlerin aklından, adalet duygusundan, insani duygulardan nasibini almış olabileceğini de düşünemiyorum.

      Kim çıkıp da, elinde olmayan, hiçbir zaman kendi iradesi ile değiştiremeyeceği nedenlerle bir varlığın cezalandırılmasının kutsal bir anlayışın ürünü olduğunu söyleyebilir? Aslında cezalandırılan sadece bir birey olmuyor; onun anası babası, çevresi, yaşadığı toplum oluyor. Öyle bir cezalandırma ki, fakir bir ana babadan dogmasının getirdiği olası olumsuzlukların dışında (bunu belki ileride bir şans yakalayarak, bıraktığı ruhsal bozukluklar dışında kısmen telâfi edebilir), bireyin bu kusurları hiçbir zaman değiştirmesi, onarması söz konusu değil. Yâni kutsanan öğretide, bu dünyada suç işleyenlerin öbür dünyada cehennem azabıyla cezalandırılması, bu insanlar için bu dünyada peşin ceza olarak uygulanmış oluyor. Suç işlemeden cezasını çekme… Bu adaletin tutarlılığını kim açıklayabilir?

      Her şeye kadir, bu dünyadaki her varlığı ayrı ayrı kendi iradesi ve tasarrufu ile yarattığına inandığınız bir gücü kabûl ettiğiniz an, bu adaletin mantığını açıklayamazsınız. Böyle bir varsayımla yola çıkarsanız, kutsanan gücün gaddar ve sadist bir yanı olduğunu peşinen kabul etmiş olursunuz.

      Şezlongda bir süre daha uzaklara baktım. Acaba bende mi yargı bozukluğu var, yoksa binlerce yıldır binlerce insanda mı? Benim çok akıllı ve zeki bir insan olmadığım açık. Benden önce bunca adamın yanılması mümkün müydü? Başka bir şey olmalıydı?

Düğmeyi Başında Yanlış İliğe Geçirmeyeceksiniz

      Bir gömleğin birinci düğmesini yanlış düğmelemişseniz, ne yaparsanız yapın diğer düğmeler belirli bir süre yerine otursa da sonunda ya da belirle bir yerden sonra bir şeylerin eğri gittiğini anlamaya başlarsınız. Ancak başka bir sorun daha var: Bu çarpıklığı anlamak; ancak her şeyin olması gereken yerde, koşullandırılmamış bir mantıkla arayanlar ve isteyenler için söz konusu olabiliyor. Eğer çarpıklığı dogmanın –kendi koyduğunuz- bir ilkesine “Takdir-i İlâhiye” dayayarak açıklamaya çalışıyorsanız bu çarpıklıktan rahatsız olmazsınız.

      Binlerce yıldır, doğuştan fiziki ve ruhsal özürlü olma, bir takdir-i ilâhi kuralına bağlanmışsa, biz zavallı insanların bu takdire karşı gelmesi ve onu doğanın bir özrü gibi algılayıp düzeltme çabasına girmesini beklemezsiniz. Bırakın özürlü olmayı, fakir ve zengin bir aileden dünyaya gelmeyi bile takdir-i ilâhi kuralına bağlayan (Hindistan’da olduğu gibi) birçok inanç sistemi olduğunu biliyoruz. O zaman yapacağınız tek şey boynunuzu bükmek olacaktır. İnsanoğlunun binlerce yıldır yaptığı da bu olmuştur.

      Birçok düşünürle başlayan, ancak Charles Darwin’in gözlem ve yargıları ile net şeklini alan, dünyadaki varlıkların tümünün evrenin ve dünyanın fiziki ve kimyasal bir ürünü olduğu düşüncesi birçok bilimsel kapıyı aralamıştır.

      O güne kadar değiştirilemez, bir anlamda dokunulamaz birçok tabu ve varsayım didiklenmeye başlanmıştır. Bunları başında, insanın diğer varlıklardan farklı bir kaynaktan gelmediği, aynı kuralara bağlı olduğu, doğanın insanı özel olarak görmediği düşüncesidir. O ilâhi ve gizemli yapı, bir anda, sürekli horladığımız ve farklı anlamlar yüklediğimiz diğer canlılarla akraba yapılmış, ortak sorunları olduğu ve en önemlisi aynı kurallara bağlı olduğu anlaşılmıştır. Doğal kuralların insana hiç de müsamahalı olmadığı görülmüştür. Darwin’in en büyük katkısı o güne kadar ilâhların gözünde ayrıcalıklı bir yeri olduğuna ve diğer varlıklardan farklı olduğuna inanılan insanın hiç de öyle olmadığı, aynı yasalara bağlı olduğunu dolaylı olarak sunmuş olmasıdır.

      Peki, Darwin’in öngörüsüne neden bu kadar güçlü tepki gösterildi? Merak eden, düşünen, bir başkasına yardım eden, eski bilgilerden yenisini üretebilen, acıyan, utanan, adalet duygusu olan, her şeyde bir neden sonuç ilişkisi arayan, suçu cezalandıran, kural olarak her varlığa yaşam hakkı tanıyan, ait olduğu topluluğun mutluluğu için kendi içinde iş bölümü yapan, sosyalleşen bir varlık birden bire hayvanlar düzeyine indiriliyordu…

Birden bire hiç kimse bu tenzil-i rütbeyi (rütbe indirilmesini) benimseyemezdi. O güne kadar çıkarlarını din sömürüsüne ve eşref-i mahlûk söylemlerine dayandırmış insanlık tarihinin en güçlü organizasyonu (bir anlamda çetesi) ayağının altındaki zeminin kaydığını görünce, bütün gücüyle her bir taraftan insanlık tarihinin bu en büyük kuramına karşı saldırıya geçti. Bu o kadar güçlü bir saldırıydı ki, Darwin ile aynı düşünen ve aynı sonuca ulaşan birçok bilim adamı, aydın, düşünür bile (bugün de) düşüncelerini açık açık söylemez durumdan kurtulamadılar.

Düşünmekten ve yorumlamaktan korkan toplum nereye gidebilir?

      Bugün evrim anketlerindeki evrim karşıtlarının önemli bir yüzdesi, büyük bir olasılıkla açık bir dış tehditten ziyade, geleneksel olarak aldıkları öğretinin bizzat zihinlerinde yerleşen sökülmesi zor korkudan kaynaklanmaktadır. İşte bu nedenle, yukarıda anlatılmaya çalışılan yaratılışla ilgili tutarsızlıkların ve eşitsizliğin nedeni sorulduğunda, hep kaçamak bir yol aranır; eşitsizliğe ilişkin bir açıklama yapılamayınca, kutsal kitaplarda sorgulanamaz, tartışılamaz, kesinlikle akılcı düşünce ile bağdaşamaz bazı söylemler, bu tutarsızlıkların ya da çelişkilerin bir açıklaması ya da nedeni olarak gösterilir. Eğer “bu açıklamalar” gerçekten sizin aklınıza uyuyor mu diye ısrarla sorulduğunda da, sadece, “bu böyledir” demekle yetinmektedirler.

      İkinci en büyük aykırılık, doğada hiçbir zaman mevcut olmayan ilişkilerin ya da davranışların insan türünde görünür olmasıdır. Doğada, insaf, acıma, empati, merak, geleceği tahmin ederek plan yapma, ahlak, şeref, utanma, namus, sadakat gibi sosyalleşmeyi sağlayan ve sosyal düzenin kurulmasına ilişkin kuralların ya da davranışların bulunmayışıdır.

      Doğadaki varlıkların sadece iki güdüsel amacı vardır: Üreme ve ayakta kalma. Bunu, zamanın ve o çevrenin koşullarına uyum yapanlar sağlamış, diğerleri elenmiştir. Darwin’in doğal seçme, yani güçlü (becerikli, yetenekli) olan ayakta kalır kuralı aslında budur. Bu seçmede fiziki güç ya da yetenek belirleyici rol oynar. Burada ayakta kalma güdüsü sadece bulunduğu dünya ile sınırlıdır. Yaşamını başka bir dünyada da sürdürme özlemi henüz hayvansal canlılarda oluşmamıştır.

      Ancak, 7.5 milyon yıl önce ayağa kalkma ile ön üyelerimizi el gibi kullanmaya ve âlet yapmaya başlayınca, fiziki gücün yerini bilgi ve yaratma gücü alınca, doğal seçmenin yanı sıra, doğada o güne kadar görülmeyen farklı bir seçme koşulu daha eklenmiş oldu. Kazanılmış bu yeni yetenek, insanın farklı bir yere konulmasını kaçınılmaz kıldı ve ona farklı bir statü verilmesi gereği duyuldu. Bunu sağlayan gelişmenin neden-sonuç ilişkisini öğrenme ile başladığı tahmin edilmektedir.

      Ayağa kalkış ile ellerini kullanma, alet yapımını o da neden sonuç ilişkisini getirmiştir. Çünkü elindeki sopa ile karşısındakine vuran biri, kendini pençe ve dişlerine göre daha iyi savunduğunu; taş atarak bir meyveyi düşürebildiğini ya da düşmanını uzakta iken etkisiz hale getirdiğini görmeye başlamıştı. Akılcı düşünceye giden yol açılmıştı. Ancak güdüleri hala kendine eşlik ediyordu. Üreme güdüsünü ve ayakta kalma güdüsünü aynen sürdürdü; ancak artık düşünebilmeye başlamıştı ve sadece bu dünyada ayakta kalma ve “günü yaşama” ona yetmiyordu; bütün kazandıklarını birden bire bırakıp yaşam sahnesinden çekilmeyi göze alamadı; sonsuz yaşama ulaşmalıydı ve böylece toplumlar kendilerine göre hepsi birbirinden farklı olan bir öbür dünya yarattılar.

      Neden sonuç ilişkisi bundan sonra sadece nereye gideceğiz sorusuyla sınırlı kalmadı; nereden geldik sorusunu da gündeme getirdi. Böylece ilk olarak en güçlü ışık ve enerji kaynağı olan güneş, daha sonra ay tanrıları; daha da geliştirilerek her eylemin (savaştan aşka kadar) bir tanrısı yaratıldı.

      Binlerce yıl geçmesine ve bu kadar yalvarma yakarmaya kaşın, tanrıların kimseye ayrıcalık yaptığı (belirli bir ömürden fazlasını vermediği), hâttâ birilerine fazladan yardım ettiği görülmedi. Her ne kadar insanın -rastlantı olarak- bir badireyi atlatması Tanrının yardım hanesine yazıldıysa da, evrensel yasalardan hiç kimsenin kurtulamadığı da gözleniyordu. Dünyanın her yerinde dinli veya dinsiz, şu yâhut bu dine mensup olanların ortalama yaşının ve hastalıklara tutulma oranının aynı olduğu açıkça saptanmıştı.

      Aksine en çok hasarın ya da kazanın her şeyin üzerine Tanrı korusun yazan ya da selamet ve sağlık için kurban kesen ya da yaşamında ibadete ağırlık veren ülkelerde olduğu istatistiklerce saptanıyordu. Ters giden bir şeyler olmalıydı.

      Ancak binlerce yıldır egemenlik kurmuş ruhban sınıfın şerrinden ve dini sömürerek her türlü melaneti işleyen çıkarcı kesimin zulmünden insanlar hep çekindi; hala da çekinilmekte.

      Böylece doğanın bir türlü kurtulamadığı, daha iyisini bulamadığı için sürdürdüğü kusurları düzeltme için yapılacak girişimler, Tanrı takdirine müdahale olarak görüldü; bu kusurların bilimsel olarak düzeltilmesi için harcanacak kaynaklar, tam tersini teşvik eden ve bilimsel çalışmaların önemini azaltmaya yönelik söylemleri olan uhrevi işlere ayrıldı. Sonuçta insan soyu 9.000 çeşit kalıtsal hastalıkla, bir sürü vücut kusurları ile boğuşmaya, bu hastalıkların giderilmesi için kaynak ayırmaya ve bu kusurlardan dolayı ıstırap çekmeye ve çektirmeye devam etti.

      Biyolojideki gelişmeler, özellikle Darwin’den sonra çok daha netlik kazanan evrim kavramı ve bununla ilişkin olarak insanın, diğer canlılar gibi doğanın aynı kurallarına bağlı, ayrıcalığı olmayan bir parçası olması düşüncesi, sonunda insanın yaşam kalitesinin insan eliyle düzeltmesinin ve o güne kadar her birinin Tanrı tarafından ayrı ayrı yaratıldığına inanılan kullanabileceğimiz canlı türlerinin nitelik ve çeşit bakımından insan eliyle zenginleştirilmesinin yolunu açtı. Evrim kavramı bir şeyi çok net şekilde ortaya koymuştu: İnsan da, diğer varlıklar gibi, doğal yasalara bağımlıdır ve en önemlisi:

      Fiziki ve kimyasal yapısı bakımından atalarından farklılaşmamıştır. Evrimciler ile evrim karşıtları arasındaki uyuşmazlık ayrıca bu noktada da başladı. Birisi insan soyunu doğanın bir parçası, karşı kesim ise özel tasarlanmış bir yapısı olarak görmeye devam etti. Özel tasarlanmış bir yapıya insanın müdahalesi söz konusu olamayacağı gibi, çoğunluk mümkün de olmamalıydı. İşte bu nedenle insan soyu, doğanın işletim sistemindeki bozukluk ve aksaklıklardan nasibini alarak, hasta doğdu, özürlü oldu, belirli yaşlarda birçok rahatsızlıklara yakalandı, ölümü bile çoğunluk acılar içinde oldu. Çünkü doğadaki diğer varlıklardan “empati ve merak” duyusunun dışında farklı bir yanı yoktu. Bağnazlığın baskısıyla binlerce yıl insan soyu, doğadan miras kalan bu aksaklıklarla boğuştu, acılar çekti; bu olumsuzlukları Tanrının takdiri olarak sunulmasını biraz da zorunlu olarak benimsedi. Çünkü karşısında bu aksaklıkları ve olumsuzlukları kullanarak çıkar sağlayan güçlü bir lobi oluşmuştu.

Tarihi, san’atı ve bilimi cesurlar yazmıştır; kafa sallayanlar değil!

      Ancak insanlık tarihi korkaklarla değil cesurlarla yazılmıştır. Her dönemde ve coğrafyada her alanda büyük bir korkak kesim, çok az sayıda da cesur bir kesim olmuştur. Cesur kesimler hırpalanmış, yolu kesilmiş, hakarete uğramış, tehdit edilmiş olsalar da topluma aydınlık yolu açmışlardır; hatta öldürülmüş olsalar bile etkilerini yüz yıllarca sürdürmüşlerdir. Sayısız düşünürü, bilim adamını, geleneksel düşünceye karşı çıkan insanları yargılayan, cezalandıran hatta ölüm fermanlarını imzalayanları bu gün kimse anımsayamamaktadır; bugünün bağnazlarını da yarın kimse anmayacaktır; ansa da lânetle anacaktır.

      Özellikle bu yüzyılın başında insanın özel bir varlık olmadığı, evrim basamağında sosyal organizasyonunu ve düşünme gücünü artırmış bir hat olduğu, diğer canlılarla aynı fiziksel ve kimyasal ilkelere ve kurallara aynen bağlı olduğu, özellikle doğanın bugüne kadar rastgele, taraf tutmadan, belirli biyolojik kurallar içinde bireyleri oluşturduğu, beğenmediğini seçerek yok etiği, güçlü olanın yolunu açtığı anlaşılınca, insanın makus kaderi ile oynanabileceği anlaşılmış oldu. Böylece önce organ düzeyinde, sonra doku düzeyinde, daha sonra hücre düzeyinde ve sonunda da moleküler düzeyde iyileştirme çabalarına başlandı.

      Bağnazlara göre Tanrı tarafından takdir edilen (tarafımızdan beğenilmeyen) özellikler, evrim düşüncesini içine sindirmiş olanların başlattığı çalışmalarla birer birer ele alınmaya ve düzeltilmeye başlandı. Önümüzdeki birkaç on yılın sonunda, büyük bir olasılıkla bağnazların takdiri ilahi olarak boyun eğdikleri birkaç bin kalıtsal hastalık, insan soyundan temizlenmiş olacaktır.

      Daha sonrası da gelmek üzeredir; ömür birkaç kat uzatılabilecektir. Bütün bunlar olacaktır. Ancak kuşkunuz olmasın, bağnazlar bunu da kendi gelir hanelerine yazmada gecikmeyip; bu gelişmeleri Tanrının takdiri hanesine yazacaklardır. Ancak bunca insanın bu kadar acı çekmesine Tanrı bunca yıldır neden bigâne kaldı sorusuna da yanıt arayanları tehdit etmeye devam edeceklerdir. Evrim karşıtları tarafından sürekli lanetlenen, aşağılanan Darwin ve onun uzantıları olan bugünkü evrimciler olmasaydı, bu gelişmelerin hiç biri olmayacaktı.

      Aslında inanılan doğaüstü güçlere en çok zararı yine bu kesim vermektedir. Bilginin bu kadar hızlı ve bir anlamda denetimsiz dolaştığı bir dünyada, insanları artık modası geçmiş masallarla daha fazla uyutamazsınız. Bilim toplumuna adım atmış topluluklar, artık, her karşılaştığı olumsuzluğun altında bir neden- sonuç ilişkisini arama alışkanlığını kazandı. İnsanların, her olumsuzluğun er ya da geç şu ya da bu şekilde çözülebileceğine inancı arttı. Artık, kim ağzını açarsa açsın, ne kadar tutucu olursa olsun, bir olumsuzluk karşısında, “bilim adamları bir gün bunun çâresini bulur” diye söze başlıyor. Kimse artık dinimiz, inancımız, din adamlarımız bunun üstesinden gelir demiyor; diyemiyor.

      Aydınlığa yönelen ülkeler, dini rehber yapmış ülkelerin neden geri kaldığının farkına vardılar. Ancak binlerce yılın alışkanlığını birden bire bırakmak kolay değil; kaldı ki bu öğretinin sürdürülmesinin kendi çıkarları için en kolay yol olduğunu bilen ve önemli kaynakları hala elinde tutan bir kesimi, özellikle bu yolla iktidara gelmiş yönetimleri etkisiz hale getirmek hiç kolay değil.

      Nasıl ki geçmişte bize yararları olan birçok organımız ve yapımız, yeni koşullar karşısında yararsız kalmış; hatta bir kısmı sağlığımız için nasıl sorun oluşturmuşsa (yirmilik diş, apandisit vd. gibi), bir zamanlar merakın bastırılmasını ve o günkü koşullarda sosyal organizasyonun kurulmasını sağlayan örgütlenmeler ve dogmatik yapılanmalar benzer şekilde insan soyu için kaynak israfı, toplumların birbirinden ayrışmasının ve çatışmasının nedeni ve bilimsel çalışmaların freni olmuştur.

      Yapılacak şey açıktır: Herkes kendi alanına çekilmelidir. Bilim adamları dogmayı çalışmalarında nasıl kullanmayı denemiyorlarsa (hiçbir bilimsel çalışma dini bir öğretinin eşliğinde başlatılmamış ya da yola çıkmamıştır); dogmayı savunanlar da bilimsel çalışmalar ve bulgular konusunda dikkatli olsunlar, en doğrusu hiç karışmasınlar. Bugüne kadar kendilerince bir türlü açıklanamamış; hatta farkına bile varılamamış birçok konuyu, bilimsel araştırmaların sonunda bulunan bulgularla yeniden yorumlamaya kalkışmasınlar ve en komiği de bu sonuçların aslında kutsal öğretinin içindeki sözcüklerden esinlenerek yapıldığı ya da bulunduğu gibi bir yargıyla ortaya çıkmasınlar. Araçları ve yöntemleri birbirinden farklı olan öğretilerin ortak yanı yoktur. Bilim, sayılabilir, tartılabilir, ölçülebilir, tekrarlanabilir; dünyadaki her insanın istediğinde aynı şekilde ve aynı şeyi anlayabileceği şeylerle ilgilenir. Bu alanın insanları (ben de dâhil) çoğunun bellediği gibi Ateist değil Agnostiktir.

      Herkesin inandığının ve sık sık dile getirdiğinin aksine, düşünce sistemini olması gereken biçimde doğa bilimleriyle şekillendirmiş (formatlamış) insanlar, yalandan, talandan, kutsal kitaplarda kötü ve günah olarak söylenen davranışların tümünden uzak dururlar. Çoğumuz uzun yıllar telkinle, dogma ile eğitilmişlerin ahlaki değerlerinin yüksek olacağına inanmıştır. Ancak yaşadığımız coğrafya ve tanık olduğumuz bu tip insanlar ne yazık ki bu düşüncenin pek de doğru olmadığını göstermektedir. Dünyada dogmayı yönetimine esas alan hiçbir huzurlu ve ahlakı değerleri yüksek ülke bilinmemektedir. Çok uzağa gitmeye de gerek yok, herkesin çok iyi bileceği son yarım yüzyıldaki yöneticilerimizden, cumhurbaşkanlarımızdan örnek verelim. Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk, Ahmet Necdet Sezer’i bir defa cuma namazında gören olmamıştır; ancak yalan söylediklerine, devlet olanaklarını talan ettiklerine, çoluk çocuklarına, akrabalarına, yandaşlarına devletin olanaklarını peşkeş çektiklerine ilişkin haklarında tek bir cümle yazılmamıştır. Bizzat kendilerine –kişisel olarak- verilmiş hediyeleri bile, ayrılırken devlet envanterine kayıt ettirdikleri söylenmektedir. Bu insanların en büyük ibadeti herhalde ahlâklı olmalarıydı.

      Dogma sizin dışınızda başka varlıklara sorumlu olduğunuzu, bilim ise insanın kendi vicdanına karşı sorumlu olduğunu öğretir. Dolayısıyla vicdanınızla sürekli baş başa olmanız nedeniyle ahlaksızlıklardan olabildiğince uzak kalmayı başarabilirsiniz. Dogma dışı öğretide günahın sevapla trampası yoktur. Herhalde bu nedenle uygar ülkeler olarak tanımlanmış ülkelerde, özellikle irtikâpla ilgili olarak, haksız edinilmiş bir iğne gündeme gelse, ilgili kişi, herhangi bir uyarıyı beklemeden görevinden ayrılmakta; malum ülkelerde ise yöneticiler tükürükle yağmuru aynı zannetmekte.

      Her şeyi dogmasından karşılıksız bekleyen; ancak umduğunu hiçbir zaman bulamayan büyük kitleler, neden sonuç ilişkisini de bilmedikleri için bir yerde yanlışlık yaptıkları ya da eksik yaptıkları sanısına kapılarak doğru yolu birilerinden arama gafletine düşerler. Böylece tarihin en çıkarcı, en batıl, en bağnaz kesiminin eline düşerler. Bu nedenle birkaç parmak kalınlığındaki kutsal kitapların birkaç minare boyunda tefsirleri (yorumları) vardır. Yollar ayrılınca, katı dogmaları nedeniyle uzlaşma kültürünü de geliştiremedikleri için ister istemez cemaatler de doğar. Çok uzağa gitmeye gerek yok, tarihimizde cemaatlerin şu ya da bu şekilde (çoğunluklu da birileri tarafından kullanılarak) bu toplumun üzerinde yaptıkları yıkıcı etkileri bilmeyen yoktur. Bu örümcek ağının ve kavram kargaşalığının içinden kurtulma şansı çok düşüktür. Bizim coğrafya ve sefillikle boğuşan dünyanın birçok ülkesi bu durumdadır. Eğer bir de politikacılar din sömürüsü ile yola çıkmışlarsa ve geçmişlerinde açık ya da kapalı belirli cemaatlerin mensubu iseler ya da onların tezgâhından geçmişlerse, halkın inancını talan ve yalanlarına kılıf olarak kullanmaya başlamışlarsa, doğruyu bulma neredeyse olanaksız hale geçer.

Çıkarına göre yorum yapma insanlığa ihanettir

      Yalan, talan, rüşvet, adam kayırma, hısım akraba gözetme, sürekli din sömürüsü yapma; ancak gereğini yerine getirmeme; kendi çıkarı olduğu zaman aslan kesilme ve her şeyi yapmayı mubah sayma, işine gelmeyenler olduğu zaman demokrasi ve düzeni, yasayı savunma söylemi ile cezalandırmaya kalkışma, toplumsal organizasyonun temellerini sarsmaya; toplumsal barışı ve güveni sağlayan iplerin lime lime olmasına neden olmaktadır.

      Aslında 26.01.2014 tarihinde anayasa profesörü olan ve neredeyse 12 yıldır Meclis Anayasa Komisyonu başkanı olan, önemli yasaları hazırlayan, çıkmasına önayak olan Prof. Dr. Burhan Kuzu, 17 Aralık olayları ve ortaya atılan rüşvet, talan ile ilgili ses kayıtlarını ve görüntüleri değerlendirirken, “bütün bunlar tamamen doğru olsa da benim halkım inanmaz” diyerek çok önemli bir saptamayı yapıyordu. Bu, gerçeği açıklama bakımından tarihsel bir açıklamadır. Benim halkım dediği, belli ki mensup olduğu partiye veren ve verecek olan kitledir. Seçim mitinglerinde verilen karelere bakıyorsunuz; meydan silme örtülü. O zaman Türk demokrasisini ve yönetimi belirleyen kesimin niteliği anlaşılıyor. “Yeni bulgu ve belgeler karşısında değişebilen, A olarak girdiği bir yerden B olarak çıkabilen insan aydın insandır” tanımını temel alırsak, bu durumda ne beklenebilir?

      Çok nadir bindiğim toplu taşıt aracında bir konuşmaya tanık oldum. Bir grup öbür gruba: Yahu bu ne rezilliktir, bir söylenti ortaya atılıyor; hükümet bu söylentiyi ortadan kaldıracak ya da etkisiz kılacak bir yasa çıkarıyor ya da çıkarmaya çalışıyor. Bunu kabul etmek mümkün değil. Öbür gruptan bir itiraz geliyor: Oğlum sen geleneğini ve inancını yitirmişsin. Ulemayı sen hiç dinlemiyor musun? Geçmişte de birçok olay yaşandıktan hemen sonra âyetler indi. Demek ki bu coğrafyanın ve bu öğretinin mantığında böyle bir gelenek var.

ÇOK GEÇ KALMADAN…

      Çok zamanımız kalmadığını söyleyebilirim. Dogmanın bataklığına saplanmış ülkelerin perişanlığını görmemek için kör olmak gerekiyor. Aslında bu coğrafya için ve dogma bataklığını üzerinden atamayanlar için tehlike çanı epeyi bir zamandan bu yana çalıyor. Ancak, görmemeyi ve duymamayı, daha doğrusu düşünmemeyi bir marifet ve öğretilerinin bir parçası olarak bellemiş toplulukların ölüm fermanının sesli yazılışıdır bütün bu olanlar. Ne yazık ki ülkemiz de hızla bu kör döngünün, evrensel değerlerin göz ardı edildiği bir çekişme ve didişmenin içine girmektedir. Dogma ile doğanlar, dogma ile eğitilenler, yönlendirilenler, çok yakın zamanda doğduklarına pişman olacak durumlara düşebilirler. Hasbelkader bu ülkede tamı tamına 46 yıl boyunca öğretim üyesi olarak çalıştım. Uyarıyı mesleğimin bir gereği olarak görüyorum ve diyorum ki:

      Dünya fiziki ve biyoloji olarak kökten değişikliklerin yaşandığı jeolojik devirlerle bu güne gelmiştir. Bunlara, jeolojide, birinci zaman, ikinci zaman, üçüncü zaman denir. Yeni gelen her zaman zenginliğini ve gelişmişliğini de birlikte getirmiştir. Ancak zamanlara baktığımızda hem eski zamanın hem yeni zamanın birlikte tümüyle devam ettiği bir durum bugün kadar saptanmamıştır. Birisi öbürsünün devamıdır; ancak kimlik ve biçim değiştirerek. Kimlik ve biçim değiştiremeyen canlıların tümünün ortadan kalktığını biliyoruz. Biz de bu evrenin yasalarına tabii olduğumuza göre, yeni bir zamana adım atmaya, yeni bir düşünce tarzıyla, eskiyi inkâr etmeden, onu sadece atalarımızın bir mirası olarak koruyarak, onun sömürü düzeninin bir aracı olarak kullanılmasına ve insanı köleleştiren, mantık yolundan ayrılmasına yönlendirilen yaklaşımlara izin vermeyerek; yeniden başlamaya ne dersiniz?

Özel not: Bütün bunlardan sonra büyük skandallarla, oyunlarla, dalaşmalarla hızla yanaştığımız yerel seçimlerden ne olacağını merak ediyor olmalısınız. Kim daha iyi hizmet edecekse ve halkın oyunu alacaksa ona kapımız doğal olarak açık olacaktır. Ancak 1950’den bu yana bu kadar garip ilişkilerin, suçlamaların, tezgâhların, akla fikre gelmeyen dolapların döndüğü bir seçim süreci yaşanmadı. Dolayısıyla halkın kararı aynı zamanda önemli bir sosyolojik bilginin elde edilmesini de sağlamış olacak.

      Bilindiği gibi Padişahlar halktan bahsederken kullarım diye hitap ediyormuş (son zamanda izlediğimiz bir dizide de benzerini gördük). Ne yaparsa yapsın onların biâtını (koşulsuz desteğini) beklermiş. Padişahlardan biri yine de halkının tepki ve uyarılabilme yeteneğini merak etmiş ve bir gözlem yapılmasına karar vermiş; vezirini çağırarak ona:

-       Galata Köprüsünün başına bir adam koyun gelenden beş mecidiye alsın.

Halk kuzu kuzu ödemiş, ses seda yok. Padişah vezirini tekrar çağırmış,

-       Köprünün çıkışına da bir adam koyun girenden de çıkandan da beşer mecidiye alsın.

Halk kuzu kuzu ödemeye devam etmiş; ses seda yok. Padişah bu tepkisizliğe biraz da kızarak vezirini çağırmış:

-      Ortaya bir adam koyun, geleni becersin gideni becersin.

Halktan ses seda yok. Hâlbuki Padişah meğer benim halkım duyarlıdır, tepkilidir diye de övünürmüş. Cinleri başına üstüne çıkacakken, halkın adına bir dilek sunma isteği gelir. Padişah yanılmadığını göstermek için vezirlerini divana çağırır ve halkın temsilcilerini divana çağırttırır. Onlara sorar:

-      İsteğiniz nedir kullarım?

-      Padişahımız, köprünün ortasında sıkışıklık oluyor, eğer mümkünse adam sayısını artırın.

Osmanlıdan bu yana aradan epeyi bir yıl geçti, Atatürk ve arkadaşları kul değil sadece bir vatandaş olmayı sağlayacak atılımların temellerini attı. Oylama bize kulluktan, vatandaşlığa ne kadarımızın geçtiğini gösterecek. Bu nedenle bu ve bundan sonraki seçimler Türk milletinin sosyolojik analizi açısından önemli görünmektedir.

***

Değerli Kardeşim,

Acaba gördüklerimizi, alışkanlıklarımızdan ve koşullandırılmalarımızdan arınarak tarafsız ve akılcı bir şekilde değerlendirebiliyor muyuz? Eğer bir olumsuzluğun nedenini biliyor; ancak onu dile getirmeden ve hatta kendi kendinize düşünmekten korkuyorsanız, başınıza gelecek belalardan şikâyetçi olmamalısınız.

      İnsan soyu çok daha mutlu bir yerde olabilirdi; ancak olamadı. Nedenini öğrenmek isterseniz bu yazıyı okuyunuz derim…

 

Prof. Dr. Ali Demirsoy – Şimdiki Zamanlar –  2014.03.08

BİLİM, GENLER, KARMA ve KADER HAKKINDA…
PACO KİMDİ veya DERSAADETTE İNANÇSIZLIK ZAMANLARI…
 

Yorum 1

Already Registered? Login Here
Guest - Baysungurozan on Perşembe, 13 Mart 2014 13:48
Evde duvara asılacak bir yazı olmuş...

Çoluk çocuğumuza akılları erdiği zaman zihinler de ışık yansın diye okutulacak bir yazı olmuş hocam...Saygı ve şükranla...

0
Çoluk çocuğumuza akılları erdiği zaman zihinler de ışık yansın diye okutulacak bir yazı olmuş hocam...Saygı ve şükranla...