Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

YARGITAY ONURSAL CUMHURİYET BAŞSAVCISI SABİH KANADOĞLU'NUN DEMECİ

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2715 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Kanadoğlu, Gül'den istifa bekliyorYargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, AKP hakkındaki kapatma davasının Ergenekon operasyonun üzerine kapatmak amacıyla açıldığını iddia eden Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a ve aynı iddiayı grup toplantısında dile getiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a sert tepki gösterdi. Kanadoğlu, AKP kapatılırsa Cumhurbaşkanı Gül'ün istifa etmesini de istedi.

***

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, CHP'denAKP'ye geçen Günay için, "Bugün her türlü renkli düşünceler en keskin dönüşleri yapan kişilerden çıkmaktadır. Ergenekon olayını örtbas etmek için Savcı'yı böyle bir davayı açmakla itham eden kişinin önce aynaya bakıp utanması gerekir dedi.

Sabih Kanadoğlu, AKP hakkındaki kapatma davasının tartışıldığı sıcak gündemde Ege Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği'nin davetlisi olarak geldiği İzmir'de, Kampus Kültür Merkezi'nde yaklaşık 500 kişiye konuşma yaptı. AKP'nin kapatılma davasıyla ilgili görüşlerini açıklarken, hükümete sert eleştirilerde bulunan Kanadoğlu'nun konuşması sık sık alkışlarla kesildi.

Kanadoğlu, AKP hakkında kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'ya hücum edilmesini eleştirirken, "Ben çoğunluğu elime geçirdim istediğimi yaparım düşüncesinin demokrasilerde kesinlikle yerinin olmadığını söyledi.

Bir iktidarın seçimlerde kazanmış olduğu oyu kendi ideolojisi doğrultusunda ufak ama etkili adımlarla birtakım yasalar çıkarmak, uygulamalar yapmak yoluyla o ülkeye dayatıyorsa ona "dur diyecek bir makam olduğunu kaydeden Kanadoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu makam Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'dır. Değerli halefim Abdurrahmah Yalçınkaya anayasanın kendisine verdiği görevi liyakatle yerine getiren ve görevini ifa ederken kutlanacağı yerde devamlı olarak yerilen bir kişi haline getirilmiştir. Buna hiç kimsenin hakkı yoktur. Bugün değerli halefime söylenen sözler, cumhuriyet savcılarının re'sen takibe girişeceği suçlar cinsindendir. Görevini ifa eden bir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'na hakaret ederek, üzerine atılan suçtan kurtulma düşüncesi çağdışı bir düşüncedir. Böyle ağır ithamlarla karşılaşan bir siyasî iktidarın yapacağı iş öncelikle yargı organını yargılanacağı makamı bu tür eylemleri işlemediğine inandırmaktır, bunun kanıtlarını göstermektir. Yoksa davayı açan savcı hakkında ileri geri konuşarak, önce onu küçük düşürmeyi ve bu yolla da Anayasa Mahkemesi'ni etki altına almayı istemek demokratik bir ülkede asla akla gelmemelidir.

BAKAN GÜNAY'A SERT CEVAP 

Sabih Kanadoğlu, AKP hakkındaki kapatma davasının "Ergenekon operasyonunun üzerine kapatmak amacıyla açıldığını iddia eden Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ı ima ederek, sert eleştirilerde bulundu.

"Ergenekon olayını örtbas etmek için Başbavcı Yalçınkaya'yı böyle bir dâvâyı açmakla itham eden kişinin önce aynaya bakıp utanması gerektiğini" söyleyen Kanadoğlu, şöyle devam etti:

"Ben her şeyden önce şu sözü anımsıyorum. Yıl 1960. İsmet Paşa, Garp Cephesi Komutanı o büyük adam, o büyük devlet adamı TBMM kürsüsünden ana muhalefet hakkında Meclis soruşturması açmaya kalkışan o günün iktidar grubuna şöyle diyordu: "Sizi tarih kürsüsünden seyrediyorum. Suçluların telâşı içindesiniz." Bugün aynı suçlu telâşını siyasî iktidarda görmek mümkündür ve ne yazık ki Türkiye 48 yıl sonra aynı filmi seyretme durumunda bırakılmaktadır.

Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, konuşmasında görüşlerini şöyle açıkladı:

LÂİKLİK OLMAZSA, DEMOKRASİ OLMAZ

Eğer bir ülke lâik değilse orada hangi koşulda olursa olsun demokrasiyi kurmak ve yaşatmak olanaksızdır. Elbette ki bir ulus devlette demokrasi yeşerebilir. Çünkü ulus devlet olmaktan uzaklaşırsanız, söz sâhibi olan, etnik bölücü ayrışımlardır, dindir, mezheplerdir, tarikatlardır, şeyhlerdir, babalardır ve o kişilerin elindeki demokrasinin demokrasi olarak adlandırılmasına imkân yoktur. Anayasa'daki kuvvetler ayrılığı kesinlikle bir üstünlük sıralaması olmayıp, devletin organları arasında medenî bir işbölümüdür ve medenî bir işbirliğidir. Üstün olan Anayasa ve yasalardır. Eğer egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ama bu egemenliğin devletin organları tarafından kullanılacağını göz ardı ediyorsak orada ortaya çıkan rejimin adı demokrasi olmaz. Çünkü millet egemenliğini yasama yürütme ve yargı organları eliyle kullanır. Bunlardan birine verilecek üstünlük, o demokrasinin oluşmasını önler ve oradaki rejimin adını değişik hallere getirir.

REJİMİN ADI DİNÎ DİKTA

Eğer yargı tarafından denetlenmeyen bir yasama organı düşünüyorsak bunun adı demokrasi olmaz. Hele bizde olduğu gibi yasamanın üyelerini bir siyasî partinin genel başkanı kişi olarak ve sıralama olarak tayin ediyorsa yürütmenin başı olan cumhurbaşkanını yine o siyasî parti genel başkanı "bu benim arkadaşım diye dayatıyor, empoze ediyor ve seçilmesini sağlıyorsa, yargı denetiminden mahrum bırakılan bu yönetimin adı sâdece ve sâdece dikta olur. Bu dikta bir oligarşik yapının da dışında tek kişi egemenliğine dönüşür, bir de üstüne bu kişi ve onun etrafındaki emir kulları o devletin lâik niteliğini değiştirmeye ve ona dinci bir kimlik kazandırmaya çalışıyor ise o rejimin adı dinci diktadır".

LÂİK YAPIYI DEĞİŞTİRMEK

Bugün yapılmak istenen doğrudan doğruya bu kuvvetler ayrılığı ilkesini millî bir irade safsatası altında ortadan kaldırmak ve bir hegemonyanın temellerini atmak, arzusundan ibâret kalmaktadır. Bugün ortaya çıkan sorunların temelinde kuvvetler ayrılığı ilkesinin özümsenmemesi ve içselleştirilmemesi gelmektedir. Türkiye'nin lâik yapısını "çoğunluk ne istere o olur düşüncesiyle değiştirmeye kalkmak herhâlde Türkiye'ye yapılabilecek en büyük kötülüktür. Çağdaşlığın temelinde lâiklik ilkesi vardır. Lâiklik ilkesi her durumda bir gerçek demokrasinin temel taşıdır. Türk devrimlerinin temeli de lâiklik ilkesine dayanır.

DİNİ SİYASETE ÂLET ETME YARIŞI

Lâikliğin evrensel bir tanımı yoktur. Her ülkenin kültürel siyasî ve tarihî kimliği lâiklik ilkesine damgasını vurur. Bugün Türk lâikliği denildiği zaman Türkiye'ye özgü bir lâiklik anlayışıyla karşılaşırız. Türk lâikliğinin en özel niteliği yine başlangıç bölümünde ifâde edildiği gibi lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya karıştırılmamasıdır. Ayrıca siyasî ve kişisel çıkarlar uğruna kutsal dinin ve din tarafından kutsal kabul edilen şeylerin istismar edilemeyeceği ve kötüye kullanılamayacağı öngörülmüştür. O hâlde Türk lâikliği dediğimizde dinin siyasete âlet edilmemesi durumudur. Ama bizim demokrasiye değil çok partili siyasî hayata girdiğimizden bu yana dini siyasete âlet etmenin oy getirdiğini gören siyasîler, bu yolu kullanmayı bir usûl hâline getirmişler ve bu konuda birbirleriyle yarışa girmişlerdir.

LÂİK DÜZENİ DİNÎ ESASLARA GÖRE AYARLAMA

Dinin siyasete âlet edilmesinin önlenmesi Türkiye'nin en büyük sorunudur. Türban sorunu ortaya çıktığında Türkiye'de türban sorunu olmadığını dinin siyasete âlet edilmesi sorunu bulunduğunu söylemiştim. Siyasî bir kazanç sağlama amacıyla türban üzerinden siyaset yapmayı ve ondan oy getirmeyi hedefleyen kişileri ortadan kaldırınız, türban sorunu zâten kalmaz. Bu anlayış içinde olmak gerekirken Türkiye'nin lâik düzenini belirli biçimde dinî esaslara göre ayarlamaya ve kafalarındaki ideolojiyi gerçekleştirmeye çalışan bir siyasî iktidarla karşı karşıya kaldık. Bu siyasî iktidara karşı ne yapılabilir düşüncesi bizi mücadeleci demokrasi anlayışına götürür. Bu mücadeleci demokrasi düşüncesi şu anlayışa dayanır, sınırsız bir özgürlük yoktur ve demokrasi kendisini koruma ihtiyacındadır, bu bakımdan gerekli tedbirleri alır. Çünkü demokrasilerde demokrasiyi yok etme özgürlüğü olamaz. Demokrasilerin kendisini koruma hakkı reddedilemez. Çünkü bu özgürlüğü kullanarak iktidarı eline geçiren siyasî partilerin o ülkedeki demokratik rejimi ne kadar tehlikeye soktukları açık bir biçimde örnekleriyle ortadadır.

YASAKLARIN DIŞINA ÇIKAN PARTİLER

Aslında Anayasa ve yasa hükümleri içinde faâliyette bulunmak o siyasî partilere yasakları işlememe zorunluluğu ve yükümlülüğünü getirmektedir. Nedir onlar? Her şeyden önce devletin bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumaktır, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüdür, hukuk devleti ilkeleridir, eşitliktir, insan haklarıdır, lâik cumhuriyet ilkesidir. Bir diktatörlüğe özenmeme, suça teşvik etmeme ilkesidir. Bu yasakların dışına çıkan siyasî partiler elbette bu ülkenin geleceği ve özellikle yine demokrasi adına durdurulmak zorundadır.

İSTER YÜZDE 96.7 OY ALIN

Bugün yüzde 47 oy alan bir siyasî parti hakkında kapatılma davası açılmaz sözü rahatlıkla söylenebiliyor. Bir hukuk devletinde ister yüzde 5, ister 46-47 oy alın ister 96.7 oy alın o hukuk devleti gereklerine uymak zorundasınız. Eğer bu hukuk devleti gereklerine uymuyorsanız ve lâik demokratik cumhuriyeti kendi kafanızdaki Ortaçağ karanlığına götürmeye kalkışıyorsanız yargı sizin bu girişiminizi önleme gücündedir ve yeterliliktedir.

İKTİDARIN HALKA ŞİKÂYET HAKKI YOK

Dava millî iradeye açılmamıştır, dâvâ millî irade denen oy çoğunluğunu sağladıktan sonra lâik cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğu iddiasıyla bir siyasî parti hakkında açılmıştır. Olayları çarpıtmaya ve hukuksal bir olayı Türk milletine şikâyet eder gibi "senin oyunu aldım, senin oyun mahkûm edilmek isteniyor demeye kimsenin hakkı yoktur.

KAPATIRLIRSA CUMHURBAŞKANI İSTİFA ETMELİ

Bu bir ceza dâvâsı değildir. Cumhurbaşkanı burada yargılanacak da değildir. Ancak cumhurbaşkanının cumhurbaşkanı seçilmeden önceki eylemleriyle lâik cumhuriyet aleyhine odak olduğu iddia edilen partinin eylemlerine katıldığı iddia edilmektedir. Eğer bu siyasî parti yargı tarafından lâik cumhuriyetin aleyhine işlenin fiillerin odağı kabul edilerek kapatırsa cumhurbaşkanı siyasî yasaklı olacaktır. Elbette ki onun bugünkü hukukî durumunu etkilemeyecektir. Çünkü Anayasa'ya göre cumhurbaşkanını seçildiği andan itibâren bağlı olduğu siyasî partiyle ilişiği kesilmiştir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanı Türk milletinin birliğini temsil eder. Türkiye Cumhuruyeti'ni temsil eder. Devlet organlarının uyumlu işbirliği içinde çalışmasını gözetir. Böyle olması gereken bir kişinin lâik cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olan bir partinin üyesi olarak yasaklı hâle düşmesi en azından siyasî etik olarak mutlak biçimde o görevden istifasını gerektirir.

AYIPLAR LİSTESİ

Eğer siz yolsuzlukta ülkeler sıralamasında 66. sıradaysanız ayıp olan budur. Yolsuzluk ligindeki sıralamaya bakmadan saydamlığı sağlamadan, dokunulmazlığı sınırlamadan yolunuza devam ediyorsanız, demokrasi ayıbı budur. Eğer siz önce demokrasinin siyasî partilerde kurulması gerektiğini göz ardı edip, parti başkanlığını bir egemenlik hâline getiriyorsanız ve o partide sizden başka ses duyulmasına izin vermiyorsanız demokrasi ayıbı budur. Eğer siz "ben milleten oy aldım istediğimi yaparım diyorsanız demokrasi ayıbı budur. Hukukun üstünlüğünü inanmıyorsanız, hukuk devletinin gereklerini gerektiği anda yok ederim diye düşünüyorsanız demokrasi ayıbı budur. Eğer siz bu ulus devleti yıpratmak için bir vatandaşlık sıralaması yapıyorsanız yüce Türk Milleti önünde o Türk milletinin adını anmaktan kaçıyorsanız demokrasi ayıbı budur. Yoksa Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Türkiye Cumhuriyeti lâik cumhuriyeti korumak için dava açması demokrasi ayıbı değil, bir vatansever olarak görevinin gereğini yerine getirmesidir.

HUKUKÎ DÜZENBAZLIĞA GEREK YOK

Buradan uyarıyorum! Bir davalı partinin, lâik cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğu iddia edilen bir siyasî partinin, "çoğunluk bende diyerek dava açıldığı tarihteki hukuk düzenini değiştirme çabası, meşruiyet çizgisinin dışına çıkmak demektir. Meşruiyet çizgisi dışına çıkan partilerin başına nelerin geldiği, merak edenler tarafından, Türkiye'nin ve başka ülkelerin yakın tarihleri incelendiğinde rahatlıkla görülebilir. Siz bir davalının kendisi hakkında uygulanması istenen yaptırımı değiştirebileceğini düşünebilir misiniz? Mahkemenin kuruluşunda değişiklikler yapıp kendini kurtarmaya çalışan bir davalı düşünebilir misiniz? Şimdi yapılmak istenen bunlarmış. Umut ederim ki bu gayretlerden vazgeçilsin. Hukuk düzeni bu siyasî partiye her türlü savunma hakkını tanıyor. Kendisine güvenen ve bu iddiayla kesin ilgisi olmadığını kabûl eden bir siyasî partinin yapacağı iş Yüksek Mahkeme'nin önüne çıkarak, savunma yapmaktan ibarettir. Yargıtay Başsavcısı'nın yetkilerini alsanız bile bu dava devam edecektir. Anayasa Makemesi'nin oluşumunu değiştirerek Meclis'ten oraya hâkim seçerek, daha değişik oy tablosu yaratırım düşüncesi doğru değil. Hukuk devletiyle o kadar oynanmaz. Tekrar uyarıyorum! Bu davranış biçimi, bu defa hukuk devleti ilkesine aykırı eylemlerin odağı hâline getirir ve ayrı bir dava konusu olur. Çünkü ne yaparsanız yapın bu anayasal düzeni hile ile birtakım oyunlarla değiştirip kendi çıkarınıza bir durum yaratamazsınız.

18.3.2008 

***

Sâdece naklettim.

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 02 Nisan 2008 Çarşamba

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Salı, 21 Kasım 2017