Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

ZÜLFÜ LİVANELLİ HAKKINDA

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 9747 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

ZÜLFÜ LİVANELİ HAKKINDA–1

Zülfü Livaneli hakkında başlayan tartışma üzerine, bu dâhiyi mercek altına aldım.

Vikipedi’de şöyle yazılmış: Zülfü Livaneli, Türk özgün müzik sanatçısı, politikacı, yazar ve yönetmendir. Tam adı Ömer Zülfü Livanelioğlu’dur. 20 Haziran 1946’da Konya-Ilgın’da doğmuştur. Aslen Artvin Yusufelili’dir. Ankara Maarif Koleji (TED) mezunudur. Zülfü Livanelioğlu bağlama çalmayı teyzesi Nazmiye (Türeli) Yücel’in eşi olan eniştesi Turhan Yücel’den Ilgın’da yaşadığı yıllarda ve yaz tatillerinde öğrendiğinde, eniştesi Turhan Bey’in hayatını değiştirecek bir sermayeyi kendisine hediye ettiğinden haberi yoktu. Zülfü Livaneli müziği ile birçok ulusal ve uluslararası ödül aldı ve eserleri onlarca yerli ve yabancı sanatçı tarafından yorumlandı. Kültür, sanat ve politika alanında Türkiye’nin önemli isimlerinden birisi olan sanatçı, sanat yaşamı boyunca 300’e yakın besteye ve 30 film müziğine imzasını attı. Türkiye’den ansızın ayrılarak İsveç’e sürgün yıllarında bulaşıkçılık dâhil muhtelif işlerde çalışan Livaneli’nin en büyük arzusu bir gün Türkan Şoray ile tanışabilmek ve o zaman Türkiye’de suçlanan kişilerin uğrak yeri hâline gelen İsveç’te bulunan ünlü yazar, gazeteci veya şâirlerle karşılaşabilmekti. Ülker Hanım’la evlidir ve bir kızı vardır. Kızı Aylin Livaneli eğitimi ve yaptığı pek çok işten sonra müzik ile ilgilenmiş, 5 albüme imza atmıştır. Şimdilerde müzikle uğraşmaktadır. Yayınlanmış 3 kitabı bulunmaktadır. Livaneli vejetaryendir. 1994 yerel seçimlerinde SHP’den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olan ancak seçilemeyen sanatçı, 2002 genel seçimlerinde, CHP’den İstanbul milletvekili seçildi. 2004 yılından partisinden istifa etti, köşe yazarlığına devam etmektedir. 2007 seçimlerinde ise aday olmadı.

***

İşte, http://www.livaneli.net/ resmî web mekânı. Oradan kitaplarıyla ilgili her şeyi, hiç değiştirmeden aşağıya kopyalıyorum. Farsça değil de Farsî, tercihan Acemce denmesi filân önemli değil. Bakın kimlerden ne övgüler ve ödüller almış. Bir tek Orhan Pamuk yok, aslında tam da rakip vaziyetteler, neyse… Bir yazıya ancak bunlar sığacak. İkinci bölümde kendi fikirlerimi aktaracağım.

***

ARAFAT’TA BİR ÇOCUK (Can Yayınları 1978). Ararat Vellag, Almanca ve Almanya’da 1983, Remzi Kitabevi 2001, Golazin Yayınları (İran 2008).

LIEDER ZWISCHEN VORGESTERN und UBERMORGEN – Geçmişten Geleceğe Türküler. Ararat Verlag (Almanya 1981): Livaneli şarkılarını notalarıyla içeren ve "Dünle Yarın Arasında" adını taşıyan Almanca-Türkçe kitap, Almanya'da yayınlandı ve okullarda yardımcı ders kitabı olarak okutuldu.

SİS (SENARYO) (Logos Yayınları, 1990).

ORTA ZEKALILAR CENNETİ (Telos 1991). Örgütlü orta zekalılar, kendi dayanışmalarını kurarak, yetenekli insanı yok eder ve kendilerinden birini oturturlar oraya. Zülfü Livaneli, orta zekalılar için bir cennet niteliği taşıyan Türkiye'den ve değişmekte olan dünyadan, güncel ve çarpıcı yansımalar getiriyor yazılarında. Geniş bir kültür birikiminin süzgecinden geçirerek sunduğu bu gözlemler, günümüz gerçeğinin karabasanını, yüzünü geleceğe dönmenin verdiği umutla aşıyor... 'Orta zekâlılar, pek bilgili olmasalar da, kurnazdırlar ve uyumludurlar. Üzerlerinde bir sevgisizlik kabuğu taşıyan orta zekâlılar, toplumdaki saygın yerlerini koruyabilir, insanların yaşamları hakkında kararlar verebilir, hepimizi yönetebilir ve pijamaları giyip, balkonlarına kişlik odunları istiflerken, ne bizler ne de vicdanları tarafından rahatsız edilirler. Rasyonel toplumlardaki, 'bir işi, en iyi yapabilecek kişinin üstlenmesi' kuralı altüst olur Örgütlü orta zekâlılar, kendi dayanışmalarını kurarak, yetenekli insanı yok eder ve kendilerinden birini oturturlar oraya. Her dönemde, her çevrede ve her aşamada...' Zülfü Livaneli, orta zekâlılar için bir cennet niteliği taşıyan Türkiye'den ve değişmekte olan dünyadan, güncel ve çarpıcı yansımalar getiriyor yazılarında. Geniş bir kültür birikiminin süzgecinden geçirerek sunduğu bu gözlemler, günümüz gerçeğinin karabasanını, yüzünü geleceğe dönmenin verdiği umutla aşıyor...

DIKTATÖR VE PALYAÇO (Telos 1992). "Papadopulos. 1967'deki ihtilal lideri, Yunan cuntasının başı. İhtiyar ve yorgun kafasını, 17 senedir yattığı hücrenin taş duvarlarına vurarak parçalamak istiyor. Çünkü içinde isyan duyguları kabarmakta... Yalnız o mu? General Galtieri de Arjantin'de kıskançlıktan aklını oynatacaktı, diğerleri de. Bütün bu diktatörler Türk olsalardı ve diktatörlüklerini Türkiye'de sürdürselerdi, başlarına bunların hiçbiri gelmeyecekti..." "... Bütün bu diktatörler Türk olsalardi ve diktatörlüklerini Türkiye'de sürdürselerdi, baslarina bunlarin hiçbiri gelmeyecekti. bir sahil kasabasinda yaptirdiklari güzel kösklerinde asude bir hayat süreceklerdi; bulvarlara, caddelere adlari ..."

SOSYALİZM ÖLDÜ MÜ? (Telos 1994). "Eğer sosyalizm, parti ileri gelenlerinin hiyerarşik bir üstünlükle bütün değerleri sömürdüğü ve halkın parti yararına ezildiği bir kaba devletçiliğin adı olsaydı, ölmüş sayılabilirdi." "Sosyalizm, refahın, kültürün ve katılımcılığın arttırılması demektir. Bu yüzden, insan hakları ihlallerinin sürdüğü, sömürünün devam ettiği, toplumun kitle kültürü denen çürümeyle barbarlaştırıldığı her dönemde sosyalizm var olacaktır. Çünkü, sosyalizmin bir başka adı, 'insan vicdanı'dır." "Sosyalizm, eğer bir dizi ritüelin tekrarı olsaydı ve sadece yoksul köylü göçlerinin yarattığı kent yadırgamasını ve feodal dayanışmayı savunsaydı, ölmüş sayılabilirdi. "Çünkü, artık bu duygular, kendilerine 'sosyalizm' adı taşımayan yeni sığınaklar ..."

LİVANELİ BESTELERİ (Boyut 1998, 2006) BESTELER ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ… Bestecilik dünyanın en zevkli uğraşlarından birisi. Bir odada yapayalnızken, bir enstrümanın üzerine eğilerek ezgiler oluşturmanın tadı dünyada hiçbir şeyle ölçülemez. Hele bu bestelerin kitlelere ulaştığını, yüzbinlerce kişinin hep bir ağızdan söylediğini görmek bir besteci için sevinçlerin en büyüğüdür. Ben şanslı besteciler arasında sayıyorum kendimi. Stockholm’deki yalnız yıllarımda, evimin yanındaki karlı ormanda dolaşarak oluşturduğum ‘Karlı Kayın Ormanı’ , Paris’te bir akşamüstü bestelediğim ‘Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor’ ve bunun gibi bir çok beste hem kitlelerin yüreğinde yer tuttu, hem de dünyanın çeşitli yörelerinde çok büyük solistler tarafından ayrı dillerde okundu. Kendimi hiçbir zaman sadece yorumcu olarak görmedim: Bir ses sanatçısı değilim ben. Kendi bestelerimi, bir de müthiş geleneğimizden seçtiğim bazı deyişleri seslendiriyorum. Ne yazık ki Türkiye’de besteci ve yorumcu ayrımı pek fazla yapılmaz. Bir bestenin kalitesi nasıl anlaşılır? Yaygınlık bu işteki tek ölçü müdür? Elbette hayır! Bir bestenin en büyük sınavı zamandır. Eğer beste yıllara dayanabiliyor, bestelendikten 20–30 yıl sonra hala söyleniyor, hele kuşaktan kuşağa aktarılıyorsa sınavı geçmiş demektir. Son yıllardaki konserlerimde, bestelerimi söyleyen gençleri görünce içimin ısındığını itiraf etmeliyim. Çünkü bu parçalar bestelendiğinde, o gençler daha doğmamıştı.
Zaman içinde bu besteler benim olmaktan çıktı, halkın malı haline dönüştü. Bu da beni sevindiren bir başka gelişme. Bu türkülerle insanlar sevindi, hüzünlendi, ağladı, nişanlandı, evlendi, ölülerini andı. Dolayısıyla ezgiler yaşamlarının bir parçası haline geldi. Babalarının ölüm yıldönümünde mezar başına gidip onun en çok sevdiği besteyi söyleyen ailelerle karşılaştım. ‘Karlı Kayın Ormanı’ ile aşk ilan edenleri dinledim. Sevgili Uğur Mumcu’nun çok sevdiği ‘Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor’un, onun trajik ölümüyle birlikte Uğur Mumcu ağıdı haline dönüşmesini yaşadım. ‘Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi’ şiirimin onun adıyla özdeşleşmesi onuruna tanık oldum. ‘Memik Oğlan’la ağlayanları, ‘Güneş Topla Benim İçin’ ile coşanları gözledim. Zeki Müren’den Maria Farandouri’ye, Sezen Aksu’dan Joan Baez’e, İbrahim Tatlıses’ten Udo Lindenberg’e, Kibariye’den Liesbeth List’e kadar çok geniş bir solist yelpazesinden şarkılarımı dinleme mutluluğuna eriştim. İstanbul, Ankara, Bodrum, Atina, Rodos, Lizbon, Barselona müzikhollerinde şarkılarıma rastladım. Bir bestenin dağdaki çobanla, kentteki profesörü aynı duyguda birleştirmesine tanık oldum. Bu ezgilerin yaşaması, ben öldükten sonra da devam etmesi en büyük dileğim. Bir halkın türkü dağarcığına birkaç ezgi eklemek onurların en büyüğüdür. Yıllardır, konservatuar öğrencilerinin, yabancı müzisyenlerin, müzikhollerde türkü söyleyen arkadaşların, nota istekleriyle karşılaşırım.
Elinizdeki seçki, isteyen kişinin ezgileri doğru armonilerle seslendirmesine yardımcı olma amacını güdüyor. Emeği geçenlere ve en başta kardeşim Ferhat’a teşekkür ederim. Zülfü Livaneli İstanbul, Ocak 1998. İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ Bir nota kitabının ikinci basımının yapılması garip bir durum. Çünkü bir kitap alıp okumak için nasıl okuma yazma bilmek gerekiyorsa, bir nota kitabını satın almak için de nota bilmek ve bir enstrüman çalmak gerekiyor. Demek ki Türkiye’de, binlerce sayıda basılan bir nota kitabından yararlanabilcek çok sayıda müzisyen var. Bu durumu Cumhuriyet devrimlerinin ve müzik eğitiminin olumlu sonuçlarından biri olarak yorumlamak gerekir kanısındayım. Aynı zamanda böyle bir işe girişerek notalarımı yayınlayan Boyut Yayınevi’ne ve değerli dostum Bülent Özükan’a teşekkür ederim. İlk baskıdan buyana aradan geçen zaman yeni besteler ortaya çıkardı. Bunları da kitaba ekliyoruz. Son alarak kitabın hazırlanmasına büyük emek veren Ferhat Livaneli’ye yürekten teşekkürler. Zülfü Livaneli Ekim 2005 BESTELER ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ… Bestecilik dünyanın en zevkli uğraşlarından birisi. Bir odada yapayalnızken, bir enstrümanın üzerine eğilerek ezgiler oluşturmanın tadı dünyada hiçbir şeyle ölçülemez. Hele bu bestelerin kitlelere ulaştığını, yüzbinlerce kişinin hep bir ağızdan söylediğini görmek bir besteci için sevinçlerin en büyüğüdür. Ben şanslı besteciler arasında sayıyorum kendimi. Stockholm’deki yalnız yıllarımda, evimin yanındaki karlı ormanda dolaşarak oluşturduğum ‘Karlı Kayın Ormanı’ , Paris’te bir akşamüstü bestelediğim ‘Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor’ ve bunun gibi bir çok beste hem kitlelerin yüreğinde yer tuttu, hem de dünyanın çeşitli yörelerinde çok büyük solistler tarafından ayrı dillerde okundu. Kendimi hiçbir zaman sadece yorumcu olarak görmedim:  Bir ses sanatçısı değilim ben. Kendi bestelerimi, bir de müthiş geleneğimizden seçtiğim bazı deyişleri seslendiriyorum. Ne yazık ki Türkiye’de besteci ve yorumcu ayrımı pek fazla yapılmaz. Bir bestenin kalitesi nasıl anlaşılır? Yaygınlık bu işteki tek ölçü müdür? Elbette hayır! Bir bestenin en büyük sınavı zamandır. Eğer beste yıllara dayanabiliyor, bestelendikten 20–30 yıl sonra hala söyleniyor, hele kuşaktan kuşağa aktarılıyorsa sınavı geçmiş demektir. Son yıllardaki konserlerimde, bestelerimi söyleyen gençleri görünce içimin ısındığını itiraf etmeliyim. Çünkü bu parçalar bestelendiğinde, o gençler daha doğmamıştı. Zaman içinde bu besteler benim olmaktan çıktı, halkın malı haline dönüştü. Bu da beni sevindiren bir başka gelişme. Bu türkülerle insanlar sevindi, hüzünlendi, ağladı, nişanlandı, evlendi, ölülerini andı. Dolayısıyla ezgiler yaşamlarının bir parçası haline geldi. Babalarının ölüm yıldönümünde mezar başına gidip onun en çok sevdiği besteyi söyleyen ailelerle karşılaştım. ‘Karlı Kayın Ormanı’ ile aşk ilan edenleri dinledim. Sevgili Uğur Mumcu’nun çok sevdiği ‘Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor’un, onun trajik ölümüyle birlikte Uğur Mumcu ağıdı haline dönüşmesini yaşadım. ‘Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi’ şiirimin onun adıyla özdeşleşmesi onuruna tanık oldum. ‘Memik Oğlan’la ağlayanları, ‘Güneş Topla Benim İçin’ ile coşanları gözledim. Zeki Müren’den Maria Farandouri’ye, Sezen Aksu’dan Joan Baez’e, İbrahim Tatlıses’ten Udo Lindenberg’e, Kibariye’den Liesbeth List’e kadar çok geniş bir solist yelpazesinden şarkılarımı dinleme mutluluğuna eriştim. İstanbul, Ankara, Bodrum, Atina, Rodos, Lizbon, Barselona müzikhollerinde şarkılarıma rastladım. Bir bestenin dağdaki çobanla, kentteki profesörü aynı duyguda birleştirmesine tanık oldum. Bu ezgilerin yaşaması, ben öldükten sonra da devam etmesi en büyük dileğim. Bir halkın türkü dağarcığına birkaç ezgi eklemek onurların en büyüğüdür. Yıllardır, konservatuar öğrencilerinin, yabancı müzisyenlerin, müzikhollerde türkü söyleyen arkadaşların, nota istekleriyle karşılaşırım. Elinizdeki seçki, isteyen kişinin ezgileri doğru armonilerle seslendirmesine yardımcı olma amacını güdüyor. Emeği geçenlere ve en başta kardeşim Ferhat’a teşekkür ederim. Zülfü Livaneli İstanbul, Ocak 1998.

Oda Tv'den...

—ERGENEĞİN GÖZÜNDEKİ KAMAŞMA (Can Yayınları 1996). İspanya, İsviçre, Yunanistan ve Bulgaristan’da yayınlanmış. 1997 Balkan Edebiyat Ödülü kazanmış. Livaneli'nin "1997 Balkan Edebiyat Ödülü" kazanan romanı. 17. yüzyılın Osmanlı Sarayı... Bir idam mahkûmu olarak yıllarca ölümü bekleyen şehzâde, birdenbire mutlak iktidarın sahibi olur. Öyle bir iktidar ki bu, ülkesinde yaşayan milyonlarca insanın canı onun iki dudağı arasındadır. Saraydaki siyah haremağası ise, cinsel gücü elinden alınmış bir hadım olarak tam bir iktidarsızlık simgesidir. Ancak bu iktidar alışverişi yön değiştirecek ve padişah mutlak iktidarsızlığın, haremağası ise padişah üzerindeki iktidarın temsilcisi olacaktır... ENGEREĞİN GÖZÜNDEKİ KAMAŞMA ÜZERİNE Engereğin Gözündeki Kamaşma romanını Zülfü bane verince çok şaşırdım. Bana roman yazdığından hiç söz etmemişti. Okuyunca da daha çok şaşırdım. Zülfü bir tarih romanı, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir zaman kesitini yazmıştı. Bana göre tarih romanı zor bir işti. Bizim edebiyatımızda bunun hiç başarılı bir örneği yoktu. Dünya romanından da en büyük örnek 'Savaş ve Barış'tı. Tarih romanı yazmak bir çıkmaz yol muydu? Bu soru beni hep uğraştırdı. Ama Zülfü bunun üstesinden gelmişti. Hem de değme yazarın başaramayacağı kadar. İnsanları hem derinlemesine psikolojileriyle, hem de en küçük gerekli ayrıntılarıyla izlemişti. Zülfü'nün sonsuzcasına yalın dili, nefes kesen kurgusu da cabası. Bu roman hem karanlığın hem de aydınlığın, umudun romanıdır. En yıkılmış, en çürümüş bir insanın içindeki insani duyguların, bir an gelip, bir ışık topu olup parladığı roman birçok nitelikleriyle yalnız ülkemizde değil, dünyada da hayranlıkla karşılanacak, hakettiği yere oturacaktır. Yaşar Kemal 26.09.1996, İstanbul. Değerli dostum Zülfü Livaneli'nin bu harika kitabına önsöz yazdığım için çok mutluyum.Yunan okuru bu kitaba gereken saygıyı gösterecektir; çünkü bunu gerçekten hak ediyor. İtiraf etmeliyim ki yazar Livaneli'yi keşfetmek benim için çok hoş bir süpriz oldu. Kendisine besteci ve yorumcu olarak çok saygım var. Fakat sizi, gelenekle yoğrulmuş klasik bir Türk hikayesi okuduğunuza inandıran ya da kendisini bir halk anlatıcısı paltosu altında gizlemeyi bilen olağanüstü bir yazar ve bir dil ustası olduğunu bilmiyordum. Bu kitabı bir solukta hiç ara vermeden okuyacaksınız. Özellikle de biz Yunanlılar açısından özel bir önemi var: Çünkü Yunanlılar için son derece dehşet verici olan 'sultan' kelimesinin arkasında gizlenen saklı dünyayı keşfediyoruz. Fakat öyle görünüyor ki Osmanlı İmparatorluğu'nun yüksek yönetimi, kendi yurttaşlarına ve özellikle yakın çevrelerine aynı derecede, belki de çok daha aşırı ölçüde sert davranmış. İnanılmaz şiddetle dolu bir dünya; ama aynı zamanda büyülü, neredeyse gerçek üstü! Mutlak iktidarın ne derece aşırı noktalara gidebileceğini gösteriyor. Kitabın ahlaki çıkarımı şu: Bu tip hikayeler zaman içinde biçim değiştirerek tekrarlanıp duruyor ve insanoğlunun garip doğası kanımı donduracak kadar korkutuyor beni. Mikis Theodorakis, Atina, Aralık 1999 Kültür yalnız müzik değildir. Livaneli'nin bu kitabının Yunanistan'da bu denli başarı görmesinden de anlaşılacağı gibi iki ülke yazarları da birbirlerinin ülkelerinde 'sanki onlardan biriymiş gibi' okunuyor. Mikis Theodorakis, Sabah, 16.12.2000 Zülfü Livaneli felsefi, incelemesini edebi biçimde öylesine kotarmış ki bütün bölümler bir eğlence, bir sinir gıdıklaması ve Platonvari erotik bir şaka. Monica Garbe, Neue Zuricher Zeitung Başyapıtlar sınıfında. Gerald Jatzek, Wiener Zeitung Bu kitap, tuhar, şiirsel ve belalı Topkapı dünyasında müthiş bir yolculuk ve en önemlisi, insanın güçle olan ilişkisinin hikayesi. Diagolos Trikale Livaneli, roman formunun temel unsurlarını, 17.yüzyıl İstanbul'una dair bu anlatıda bir araya getiriyor: Osmanlı Sultanı'nın tahtından edilmesi ve bunun pratik ve psikolojik sonuçları etrafında gelişen hikaye; ana karakter siyahi Haremağası, Sultan, Sultan'ın annesi ve haremdeki kadınlardan oluşan roman kişileri; ve de yazarın evrensel hakikatlere bakışını yansıtan bir üslup. ---- "Engereğin Gözündeki Kamaşma" tarihsel bir roman. Olaylar, Osmanlı İmparatorluğu'nun önlenemez gerileme sürecinin başlarında ve çoğunlukla sarayda geçiyor.Yazar dönemin ruhunu ve saray atmosferini başarıyla canlandırıyor; saraydaki törenleri ve entrikaları ayrıntılı bir şekilde betimliyor. --- Bu aynı zamanda da felsefi bir roman, çünkü karakterleri harekete geçiren değişken motifleri ve onların etik değerlerini irdeliyor. ---- Yazar roman kişilerini çok incelikli bir şekilde işlemiş. "Engereğin Gözündeki Kamaşma" sonuyla okurları şaşırtabilir. Keith Hitchins, World Literature Today, Ilinois Üniversitesi, Urbana, 22.03.2001. Dae Noung Yoon, bu romanı okurken ünlü İngiliz antropolog J.G.Frazer'in eseri Altın Dal'daki kutsal ağacın etrafında gece gündüz dolaşan korkunç kralı anımsadığını söyler. Yani birinin gelip kendisini öldürerek tahtını elinden alacağı korkusuyla uyuyamayan bir kralın hikayesidir bahsettiği. Dae Noung Yoon, insanlık tarihi boyunca devam edegelmiş iktidar hırsı ve savaşını merak edenlere, 17.yüzyıl Osmanlı tarihini arka plana alarak işleyen Türk romanı Engereğin Gözündeki Kamaşma'yı tavsiye eder. ----- Yazar Kyong Rin Chon, Engereğin Gözündeki Kamaşma üzerine yazmayı da ihmal etmemiş ve yine Hankyoreh Gazetesi'ndeki köşesinde, 'İpek Elbiseli Zalim Hikaye'(6) başlığı ile güzel bir yazı kaleme almıştır. Kyong Rin Chon, bu sefer sadece roman hakkındaki düşüncelerini kaleme almakla kalmamış, Türkçe ve Korece arasındaki dil akrabalığını da vurgulayarak romandaki cümlelerin bu denli şiirsel olarak verebilmesinin nedenini, iki dildeki benzerliğe bağlamıştır. Nana Lee, Hankuk Yabancı Diller Üniversitesi Türkoloji Bölümü, Güney Kore, 2007 Bir Türk yazarının romanını okumak benim için alışık olmadığım türden heyecan verici bir şey... Dae Noung Yoon, Joong Ag Gazetesi, 2 Mart 2002, 'İktidarın zalim kılıcı ve Sultan'ın etrafında dönen bir iktidar savaşı' başlıklı makaleden. Engereğin Gözündeki Kamaşma imparatorluğun hareminde geçiyor. Hikaye haremin denetimini ele geçiren siyah haremağasının ağzından anlatılıyor. Haremağası haremde tanık olduğu hayatları, Sultan'ın annesi Valide Sultan tarafından tahttan indirilişini ve sarayın gizli bir bölümünde hapsedilişini anlatarak başlıyor hikayesine. Bu roman batılı bir romancı tarafından değil de çalışmasını ülkesinin tarihi kayıtlarına dayandıran bir Türk yazar tarafındandan yazıldığı için dikkate değer. Roman hareme farklı bir gözle bakmamızı sağlıyor ve haremin cinsel imajının abartıldığını gösteriyor. Nana Lee, Journal of Mediterranean Area Studies, Vol.6 No.2 , 2004 Livaneli okuru incelikle ve ustalıkla, zorlamadan, adeta farkettirmeden sorunlar üzerinde düşünmeye davet ediyor. Sybille Thelen, Stuttgarter Zeitung Despotluk 17. yüzyılın sonlarında ve özellikle de 18. yüzyılda Avrupa'yı dehşete düşüren bir kavram ve iktidar şekli olarak ortaya çıkar. Osmanlılardaki yönetim sistemi de, siyasal mantığı tehdit eden niteliğiyle, 17. yüzyılın ikinci yarısında Avrupalı gözlemci için politik canavarlığın mükemmel bir örneğidir. Despotluk olarak adlandırılacak bu sistem, hem bir tür cezalandırma tehditi, hem de emirlere uyma çağrısıdır. Livaneli'nin romanı da, mutlak ve ölümcül bir zevk kaynağı olan iktidar kavramı üzerinde odaklanarak, Osmanlı haremini ve buradaki canavarlık olarak tanımlanacak entrikaları anlatmaktadır. Bu anlatı tehlikeye dikkat çeken bir kalemden çıkmıştır. Altan Gökalp, Araştırma Direktörü, CNRS (National Center of Scientific Research), Mart 1997, Paris Engereğin Gözündeki Kamaşma romanı, 17. yüzyıl başındaki Osmanlı kalipsosundan günümüze dönük ince oyalı psikolojik bir eser. Çetin Altan , Sabah, 06.03.1997 Engereğin Gözündeki Kamaşma'da Naima'nın ve Evliya Çelebi'nin üslubunun modern yazı dilimize uyarlanması, romana ayrı bir tat veriyor. Zülfü Livaneli, Engereğin Gözündeki Kamaşma'nın temel eksenini, 'iktidarın çevresinde ışık görmüş pervaneler gibi dönen insanlar üzerine' kurmuş. Zülfü Livaneli'nin romancılıktaki başarısını görmek, Osmanlı sarayının dekor olarak kullandığı psikolojik bir roman okumak isterseniz, Engereğin Gözündeki Kamaşma ilginizi çekecektir. Emin Karaca, Radikal, 16.12.1996 Ünlü bestekar ve yazarımız Zülfü Livaneli'nin kitabı Yunanistan'da satış rekoru kırdı. Böylece türküleri ve şarkılarıyla Yunanlıların en gözde yabancı bestekarı olan Livaneli diğer yeteneği olan yazarlık yanını da Yunan halkına sevdirmesini bildi. Engereğin Gözündeki Kamaşma eserinin Helence'ye çevrildiği ve piyasaya sürüldüğü bir yıl içinde Yunanistan'da tam 7 baskı yapmasıyla Livaneli 'en çok okunan Türk yazarı' listesine giriverdi. Stelyo Berberakis, Sabah, Aralık 2000. Zülfü Livaneli'nin Engereğin Gözündeki Kamaşma adlı romanı Almanca yayımlandı; eser Frankfurt Kitap Fuarı'ndaki eleştirmenlerden de tam not aldı. Alman basınında Livaneli ve kitabı geniş biçimde yer aldı. Almanya'nın önemli Türkolog çevirmenlerinden Monica Garbe yazısına, 'Platonvari anlayışa sahip son derece usta bir eser ve okumak çok zevkli!' cümlesini kullandı. Refik Durbaş, Sabah, Kasım 2000 Benzersiz bir kitap bu! Daha önce bu romana benzeyen, aynı değere sahip olan ve sürekli, beklenmeyen sürprizler taşıyan bir kitap okumadığımı belirtiyorum. Ama daha da ötesi; insan kitabı okumaya başlar başlamaz, diğer yazarlar ve şairlerden -evet, bu kitap bir şair tarafından yazılmıştır- edindiği deneyimlerin, onu, bu romanın özünü oluşturan yeni ve şaşırtıcı değerleri kavramasına hazırlamadığını kavrayacaktır. Yeni bir okura demek isterdim ki; evet, oku ve şaşır! İnsanların, tanıdığın yurttaşlardan bütünüyle farklı davrandığı bir kitap okumayalı ne kadar oldu? İşte bu böyle bir kitap. Gerçekten. Elia Kazan 31.03.1998, New York "Kitabı merakla ve son sayfasına kadar eksilmeyen bir zevkle okudum. İnsanın, düşsel, zalim ve bazen de umutsuz bir dünyayı keşfetmesini sağlıyor. Filmlerde romantik bir biçimde gösterilen harem evrenini ve genç kadınların yaşadığı hapis hayatını hiçbir kuşkuya yer bırakmayan bir gerçeklikle betimliyor." Costa Gavras 3.3.1998, Paris Engereğin Gözündeki Kamaşma romanı, 17. yüzyıl başındaki Osmanlı kalipsosundan günümüze dönük ince oyalı psikolojik bir eser. Çetin Altan Sabah, 06.03.1997 Despotluk 17. yüzyılın sonlarında ve özellikle de 18. yüzyılda Avrupa'yı dehşete düşüren bir kavram ve iktidar şekli olarak ortaya çıkar. Osmanlılardaki yönetim sistemi de, siyasal mantığı tehdit eden niteliğiyle, 17. yüzyılın ikinci yarısında Avrupalı gözlemci için politik canavarlığın mükemmel bir örneğidir. Despotluk olarak adlandırılacak bu sistem, hem bir tür cezalandırma tehditi, hem de emirlere uyma çağrısıdır. Livaneli'nin romanı da, mutlak ve ölümcül bir zevk kaynağı olan iktidar kavramı üzerinde odaklanarak, Osmanlı haremini ve buradaki canavarlık olarak tanımlanacak entrikaları anlatmaktadır. Bu anlatı tehlikeye dikkat çeken bir kalemden çıkmıştır. Altan Gölakp (Paris, Mart 1997) Engereğin Gözündeki Kamaşma'da Naima'nın ve Evliya Çelebi'nin üslubunun modern yazı dilimize uyarlanması, romana ayrı bir tat veriyor. Zülfü Livaneli, Engereğin Gözündeki Kamaşma'nın temel eksenini, 'iktidarın çevresinde ışık görmüş pervaneler gibi dönen insanlar üzerine' kurmuş. Zülfü Livaneli'nin romancılıktaki başarısını görmek, Osmanlı sarayının dekor olarak kullandığı psikolojik bir roman okumak isterseniz, Engereğin Gözündeki Kamaşma ilginizi çekecektir. Emin Karaca Radikal, 16.12.1996 Kültür yanlız müzik değildir. Livaneli'nin bu kitabının Yunanistan'da bu denli başarı görmesinden de anlaşılacağı gibi iki ülke yazarları da birbirlerinin ülkelerinde 'sanki onlardan biriymiş gibi' okunuyor. Mikis Theodorakis Sabah, 16.12.2000 Değerli dostum Zülfü Livaneli'nin bu harika kitabına önsöz yazdığım için çok mutluyum.Yunan okuru bu kitaba gereken saygıyı gösterecektir; çünkü bunu gerçekten hak ediyor. İtiraf etmeliyim ki yazar Livaneli'yi keşfetmek benim için çok hoş bir süpriz oldu. Kendisine besteci ve yorumcu olarak çok saygım var. Fakat sizi, gelenekle yoğrulmuş klasik bir Türk hikayesi okuduğunuza inandıran ya da kendisini bir halk anlatıcısı paltosu altında gizlemeyi bilen olağanüstü bir yazar ve bir dil ustası olduğunu bilmiyordum. Bu kitabı bir solukta hiç ara vermeden okuyacaksınız. Özellikle de biz Yunanlılar açısından özel bir önemi var: Çünkü Yunanlılar için son derece dehşet verici olan 'sultan' kelimesinin arkasında gizlenen saklı dünyayı keşfediyoruz. Fakat öyle görünüyor ki Osmanlı İmparatorluğu'nun yüksek yönetimi, kendi yurttaşlarına ve özellikle yakın çevrelerine aynı derecede, belki de çok daha aşırı ölçüde sert davranmış. İnanılmaz şiddetle dolu bir dünya; ama aynı zamanda büyülü, neredeyse gerçek üstü! Mutlak iktidarın ne derece aşırı noktalara gidebileceğini gösteriyor. Kitabın ahlaki çıkarımı şu: Bu tip hikayeler zaman içinde biçim değiştirerek tekrarlanıp duruyor ve insanoğlunun garip doğası kanımı donduracak kadar korkutuyor beni. Mikis Theodorakis Atina, 15.11.199 Zülfü Livaneli felsefi, incelemesini edebi biçimde öylesine kotarmış ki bütün bölümler bir eğlence, bir sinir gıdıklaması ve Platonvari erotik bir şaka. Monica Garbe Neue Zuricher Zeitung Başyapıtlar sınıfında. Gerald Jatzek Wiener Zeitung Bu kitap, tuhar, şiirsel ve belalı Topkapı dünyasında müthiş bir yolculuk ve en önemlisi, insanın güçle olan ilişkisinin hikayesi. Diagolos Trikala Livaneli'nin romanı opera olarak sahneye konacak Livaneli'nin romanı "Engereğin Gözündeki Kamaşma" Almanya'da opera olarak sahneye konuyor. Üç perdelik operanın prodüksyon ekibi seksen kişiden oluşuyor. Prens Mustafa'nın baladıyla başlayan opera 17.yy'da Osmanlı sarayında yaşamış Etiyopyalı bir hadımın hikayesini anlatıyor. Operanın yapımcısı Isabelle Jesemann, besteciler Johannes Knecht ve Konstantinos Bafas Livaneli'yle geçen yıl İstanbul'da buluşmuşlar, beraber romanın geçtiği Topkapı Sarayı'nı ziyaret etmişler ve gördüklerinden çok etkilenerek Livaneli ile derin bir sohbete dalmışlardı. "Engereğin Gözündeki Kamaşma" Türkiye'de 1996 yılında yayımlandı ve aynı yıl Balkan Edebiyat Ödülü'nü aldı. Bir çok yabancı dile çevrilen roman İspanya, Almanya, Kore ve Yunanistan'da en çok satan kitaplar arasına girdi.

ZÜLFÜ LİVANELİ HAKKINDA–2


Gene kızdırmış birilerini ama onlar ne de olsa orta zekâlı tipik Türk'lerdir canım!

—BİR KEDİ, BİR ADAM, BİR ÖLÜM (Remzi Kitabevi, 2001). Yunanistan, Sırbistan, İran ve İsviçre’de neşredilmiş. 2001 Yunus Nadi Roman Ödülü kazanmış. Öykülerimin Farsça’ya aktarılmış olması benim için çok büyük bir mutluluk ve gurur kaynağı. Gençliğimde İranlı arkadaşlarım oldu. Farsça bilmememe rağmen onların konuşmaları adeta müzik gibi gelirdi kulağıma. Artık öykülerimin bu müzikli dilde varolacaklarını ve okunacaklarını bilmek beni çok heyecanlandırıyor. Farsça, dünyanın en eski ve edebi açıdan en önemli dillerinden birisi. Yüzyıllar boyunca doğunun edebiyat dili olmuş. Dünyanın en meşhur şair ve düşünürlerinden olan Mevlana Celaleddin-i Rumi, Hafız ve Ömer Hayyam gibi sanatçılar eserlerini bu dilde yazmışlar. Hayranlıkla bağlı olduğum bu dil ve kültür beni derinden etkiledi. Yalnızca edebiyat değil, müzik, sinema ve halk bilimleri alanlarında da Fars kültürünün zengin kaynaklarından beslendim. İşte bu yüzden öykülerimin Fars kültürüne yapacakları yolculuk benim icin çok önemli. Bu kitapta derlediğim öykülerin benim için özel bir yeri var, çünkü bunlar yayımlanan ilk edebi eserlerim. Buradaki öyküler ilk olarak 1978’de kitaplaştırıldı. Daha sonra bu ilk derlemeye yeni öyküler ekledim. Öykülerin tamamı Almancaya çevrildi ve yayımlandı. “Arafat’ta Bir Çocuk” İsveç televizyonu tarafından filme alındı. Bu kitaptaki öyküleri daha çok Türklerin işçi veya politik mülteci olarak Avrupa’ya gittikleri döneme ait gözlemlerimden yararlanarak kaleme aldım. Öykülerimin ortak teması bireylerin yaşadıkları kültür çatışmalarıdır. Hiç şüphesiz bunlar İranlıların da öyküleridir... Zülfü Livaneli İstanbul Şubat 2004 Sıcak ülkelerinden, Stockholm'un kar altındaki caddelerine ve buz tutmuş göllerine savrulan siyasi mülteciler. Yaşamı paramparça olmuş Sami'nin, bir Kuzey hastanesinde önüne çıkan yaşlı bir Bakan. Bir Cinayet planı ve Sami'nin yaşamını etkileyen bir kedi. Çevresindekileri kendisine âşık eden Şilili bir genç kız; yakıcı öfke nöbetlerine kapılan güzel Clara. Bir uzay istasyonu kadar garip ve uzak buldukları iklimde kıvranan, acı çeken, kıskanan, cinsellikle avunmaya çalışan ve öç alma hayalleri kuran insanların romanı. Sami, Clara, Juan Perez, Rıza, Garcia, Adil ve Yoriko'nun hikâyesi, uzun süre etkisinden kurtulamayacağınız bir derinlik ve elinizden bırakmayı olanaksız kılacak, soluk kesen bir kurguyla anlatılıyor. BİR KEDİ BİR ADAM BİR ÖLÜM ÜZERİNE Gerçek bir şaheser! Teknik ve psikolojik olarak mükemmel! Öldürmek mi bağışlamak mı, ikilemini en iyi veren roman. Yaşar Kemal Livaneli genelde kimliği, kişiliği, yüzü silinmiş, hepsi birbirine benzetilmiş mültecilerin yaşamına evrensel bir pencereden bakarken. 12 Eylül'ün, öncesi ve sonrasıyla bir panoramasını da çiziyor. Yazarlığının olgunluk çağı nişanesi! Refik Durbaş Bir Kedi, Bir Adam Bir Ölüm, kolay okunan çarpıcı bir roman. Tatile giderken yanınıza alın. Hıncal Uluç .bütün dünya mültecilerinin payşatığı, kökünden koparılıp yere serpilmiş çiçekler yazgısının ağıtı. Kronolojiyle ve okurla, kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor ve iki boyutlu bir gerçeği, büyük bir ustalıkla anlatıyor. Altan Gökalp (CNRS Paris) Livaneli yeni romanında, yeterince bilinmeyen bu tarihin edebi bir panoramasını çiziyor. Üstelik tümüyle edebi bir atmosfer, ilginç bir kurgu ve yalın bir dil ile. Mehmet Uzun

MUTLULUK (Remzi Kitabevi, 2002). Yunanistan, İsveç, Fransa, ABG, Hollanda, İtalya ve İsrail’de neşredilmiş. Günümüz Türkiye'sinin içinden bıçak gibi geçen bu romanda üç kişiyle tanışıyoruz. Van gölü kıyısında, tecavüze uğramış olan on yedi yaşındaki Meryem, evlerinin 'izbe' denilen ambarına kilitlenmiş durumda yazgısını düşünmektedir. İstanbul'un tanınmış profesörlerinden Harvard mezunu ve varlıklı İrfan Kurudal, Boğaz'a bakan evinde yaşamını kökten değiştirme planları yapmaktadır. Cemal ise gabar dağlarında PKK takibinde, ateş altındadır. Yaşam bu üç kişinin yolunu garip bir rastlantıyla birleştirir ve birbirlerinin ruh fırtınalarını daha yakından tanırlar. Mutluluk hem bir dönem romanı; hem kentiyle kasabasıyla, İstanbul'u ve Ege'siyle bugünkü Türkiye'nin tanıdığı, hem de anlattığı kişilerin psikolojik derinliklerine ulaşan bir başyapıt. Meryem'i, İrfan'ı ve Cemal'i hiçbir zaman unutamayacaksınız. MUTLULUK ÜZERİNE Zülfü Livaneli'nin eseri bir harika. Theo Angelopoulos. Zülfü Livaneli'nin lirik romanı Mutluluk'un baş karakteri olan İstanbullu profesör, Türk aydınını, havada sallanan bir akrobat olarak hayal ediyor. İlham aldığı Avrupalı aydının öteki tarafta kendisini yakalamaya hazır biçimde beklediğinden emin olan Türk aydını trapezini bırakır. Ancak hatasını farkettiğinde artık çok geçtir. Huge Pope, Wall Street Journal, 28.11.2006 Arka planında yabancı ve gizemli bir kültür bulunan Bliss, yaşamları, içinde yaşadıkları toplumun kısıtlamaları ve çelişkileri yüzünden parçalanan üç bireyin kışkırtıcı öyküsünü anlatıyor. Livaneli'nin ustalıkla yazılmış bu romanında, üç kişinin yolları beklenmedik bir şekilde kesişiyor; her biri özgürlüğe ve ikinci bir şansa doğru yolculuğa çıkıyor. Barnes and Noble Discover Great New Writers (Yeni Büyük Yazarları Keşfedin) Şimdiden uluslararası çok satanlar arasına giren Bliss, modern Türkiye'nin çeşitliliğini ve çelişkilerini içeren, yaralı insanlar arasında da güzel ve beklenmedik şeyler olabileceğini gösteren lirik ve dokunaklı bir öykü. Libreria.universiteria Modern Türkiye'deki siyasi ve dinsel baskıdan kaynaklanan kişisel mücadeleleri nasıl resmetmeli? Livaneli Mutluluk'ta meseleleri temsil eden karakterler seçme yoluna gitmiş -tecavüze uğradığı için ailesinin gözünden düşen saf genç kız Meryem; askerlik deneyiminden büyük bir psikolojik darbe alarak çıkmış olan ve Meryem'i öldürmekle görevlendirilen Meryem'in kuzeni Cemal; ve bu ikilinin ülkeyi kateden seyahatleri sırasında arkadaş oldukları, materyalist yaşamından bıkarak amaçsızca denize açılmış olan profesör Irfan. Livaneli, Türkiye'deki yaşamdan zengin sahneler sunarak ve üç kahramanının iç dünyalarını incelikli bir şekilde betimleyerek Mutluluk'u klişelere düşmekten kurtarıyor. Mutluluk kayıp, sevilesi ruhların buluşmasının hikayesi. Entertainment Weekly , Karla Starr, 20/10/06 Ustalıkla yazılmış bu romanda, modern Türkiye'deki hayatın getirdiği sınırlamalar ve özgürlükler bir kadın ve iki erkeğin hayatlarının altını üstüne getiriyor. Barnes and Noble Discover Great New Writers (Yeni Büyük Yazarları Keşfedin) Unutulmaz karakterlerin zor koşullarda bir araya geldiği hikaye, büyük bir roman için mükemmel bir doku oluşturuyor. Bu romanda, adaletsiz bir cezayla yüz yüze kalan Türk kızının etkileyici portresini ve onun cellatının ahlaki ikilemine yürek paralayan bir bakış bulacaksınız. Sarsıcı ve çok güçlü! Marcus Stevens, B&N Jüri Üyesi Gece geç saatlere kadar oturup bu kitabı okudum. Mutluluk, bir ülke ve onun insanlarının, Türkiye'nin karmaşık geçmişinin ve belki daha da karmaşık geleceğinin, ve de birbirleriyle zarif bir biçimde kesişen kriz içindeki üç yaşamın zengin ve çok ilginç bir incelemesini sunuyor. Mohsin Hamid, B&N Jüri üyesi Türkiye'ye, daha önce hiç rastlamadığım türden bir bakış. Livaneli kendi ülkesinde çoktan 'keşfedilmişti' elbette - ama dünyada da daha iyi tanınmayı hakediyor. Lily King, B&N Jüri üyesi Okuru alıp götüren çağdaş bir hikaye üzerine kurulu bu roman egzotik bir İslam anlayışının geliştirdiği stereotiplerin ötesine geçiyor ve bireyler arasındaki farklılıkları; aile içinde, arkadaşlık ilişkilerinde ve de kamusal hayatta varolan sırları, yalanları, zalimliği ve sevgiyi açığa çıkarıyor. BOOKLIST Bazen başka bir ülkenin kültürünü ve tarihini anlamanın en iyi yolu roman okumaktır. Bu sezon, O. Z. Livaneli Türkiye'ye bir bakış sunuyor. Üç ana karakter aracılığıyla İslamiyet, Kürtlerle savaş ve de İstanbul'un yükselişi hakkında bir çok şey öğreniyoruz. Barbara Theroux. Fact&Fiction, Missoula, MT Booksense'in Seçtikleri, Kasım 2006 Mutluluk'u toplumumuzun çeşitli katmanları arasındaki uçurumu gündeme getiren çok çarpıcı bir roman olarak değerlendiriyorum. İlginç olan, son zamanların çok moda postmodern romanlarındaki yapaylığın tersine, 'Mutluluk'ta gerek kişilerin yoğuruluşunda, gerek olayların anlatılışındaki çok katmanlılık. Bu kitabı bu kadar etkileyici kılan belki de umutsuzluk içinde umudu, şiddet içinde sevgiyi ve sıcaklığı tüm yoğunluğuyla sezdirmesi... Zehra İpşiroğlu, 25 Aralık 2006, Cumhuriyet Zülfü Livaneli, üçüncü romanı olan MUTLULUK'ta, hem kadim hem güncel olan bir konuyu ustalıkla ve nefes kesici bir sürükleyicilikle işliyor. Livaneli'nin cesaretle ve derinlemesine ele aldığı bu roman, bir Shakespeare trajedisi yoğunluğunda. Yaşar Kemal Livaneli İsveç'te "Fullkomlig Lycka" adıyla yayınlanan Mutluluk romanının satışlarından alacağı tüm telif haklarını, Türkiye'nin büyük bir siyasi karışıklık içinde olduğu dönemde kendisini siyasi mülteci olarak kabul edip, en zor günlerinde onu koruyan ve ona yardım eden İsveç'e ve İsveç halkına bağışladı. Üç kahramanınızın kesişen kaderleri sevecen ve mütevazi bir Türkiye portresi çizmekte. Şimdiden yüzbinlerce yurttaşınızı fetheden kahramanlarınızın Fransız okuyucularını da derinden etkileyeceğinden eminim. Jacques CHIRAC , May 2, 2006 , Paris Yetenekleri saymakla bitmeyen bir sanatçı: Yazar ve besteci Livaneli bir humanist ve de bir eylem adamı. "Delivrance / Mutluluk" romanında Türk modernleşmesinin en acil sorunlarını tartışıyor. Jack Lang Vahşi bir tecavüz ve kirletilmiş genç kıza verilen ölüm cezası okuru geleneksel ve modern Türkiye'nin apayrı dünyalarının içine çekiyor. Bu sürükleyici ve duyarlı roman yalnızca kadınların sorunlarına değil çelişkiler içindeki bir topluma da ışık tutuyor. Barbara Goldsmith, Yazar ve Tarihçi Amerikalı, Avrupalı ve Latin Amerikalı büyük ustaların yazmış olmaktan gurur duyacakları bir mitik şiir örneği. Talat Hamlan Lirik, şiirsel ve büyülü! Olağanüstü bir yazar ve de bir dil ustası olan dostum Livaneli bu kitabında şiddet dolu ama aynı zamanda büyülü, neredeyse gerçeküstü bir dünyayı betimliyor. Bu kitabı ara vermeden bir solukta okuyacaksınız." Mikis Theodorakis, 12 Haziran 2005 Livaneli Turkiye'nin muzikal, kulturel ve siyasi hayatinda çok onemli bir figur. Orhan Pamuk "Livaneli'nin romanı çağdaş Türkiye'nin ve arkaik kültürünün bir resmini çiziyor; bu ülkenin ve insanlarının arada kalmışlıklarını gösteriyor. Livaneli, bu ülkenin güzelliğini ve şiddetini; kolektif itaatin, saygı ve onur kavramlarının insanları nasıl kalıba sokup onların mutluluklarını engellediğini gözler önüne seriyor. Bu çok akıllıca yazılmış dürüst bir roman ve Türk edebiyatında bir benzeri yok. Türkiye'yi ve insanlarını daha iyi anlamamızı ve onlar için iyi duygular beslememizi mümkün kılıyor." Necla Kelek, Alman-Türk sosyolog ve çok-satar olmuş "The Foreign Brides" ve "The Lost Sons" kitaplarının yazarı O.Z. Livaneli, Amerika'da yayımlanan ilk romanında günümüz Türkiye'sindeki çeşitliliğe çok ilginç bir bakış sunuyor. Öykü üç ana karakterin bakış açısından anlatılıyor. Sonunda üç karakterin yolları kesişir ve bu buluşma her birini derinden etkiler. Okurları farklı kültürleri keşfetmeyi seven kütüphanelere çok tavsiye edilir. LIBRARY JOURNAL, Debbie Boggenshutz, Cincinnati State Technical & Community Coll. Lib. , AĞUSTOS 2006 İslami köktendincilikten bitkin düşmüş sekülerliğe, Türkiye'nin apayrı ve çatışan kültürleri, ünlü Türk besteci ve siyasetçi, halen parlamentoda milletvekili olan Zülfü Livaneli'nin romantik ama bir o kadar da açık ve berrak görüşlü romanında bir araya geliyor. Livaneli felsefi ve siyasi sorgulamalarını çok usta bir biçimde karakterlerinin psikolojilerine yedirmiş. Çok aydınlatıcı ve derinden etkileyici bir kitap; günümüz dünyasında dürüstlük ve samimiyet arayanlar için vazgeçilmez. KIRKUS REVIEWS, 1 AĞUSTOS 2006 Bu romanın neden Türkiye'de satış rekorları kırdığını anlamak zor değil. Bu roman öncelikle ve her şeyden önce çok büyük bir hoşgörü çağrısı; bütün toplumların, mezhepçiliğe ve dinsel fanatizme düşmeden, bir arada barış içinde yaşamaları için yapılan bir çağrı. Roman aynı zamanda kadınların özgürleşmesi yönünde çok önemli bir talebi gündeme getiriyor : Meryem'in yaşadıkları, olgunlaşması, bedeninin önemi konusunda bilinçlenmesi gerçekten etkileyici.... Her şeyden önemlisi, bu roman, insanın, toplumsal ilişkiler ve dinsel tabuların getirdiği yapay sınırlamaların ötesinde kendi kendisi olabilme arzusunun savunusunu yapıyor. Tüm çelişkileriyle çağdaş Türkiye'yi anlatan bu romanın (İstanbul'u anlatan bölümler yüzyıldan fazla bir zaman once Pierre Loti'nin yazdıklarından oldukça farklı!!), hala gerçekten keşfedilmeyi bekleyen bu ülkeyi ziyaret etmeden önce (ve tabi ettikten sonra) mutlaka okunması gerekiyor. Livres , EONTOS , 11 Temmuz 2006 'Delivrance' (Mutluluk) harika kurgusuyla heyecanlı ve sürükleyici bir macera romanı değil yalnızca; bunların ötesinde, gelenek ve modernlik, tarih ve bellek yitimi, din ve laiklik arasında bölünmüş Türk toplumu üzerine son derece güçlü bir analiz. Livaneli çok güçlü bir anlatıcı. Delivrance (Mutluluk) ile okuru kavrıyor ve onu anlaması, tahammül etmesi zor gerçekliklerle yüz yüze getiriyor. Telerama, Martine Laval, 29 Mart, 2006. Modern Türkiye'nin paradoksları üç simgesel karakter aracılığıyla işleniyor. Yetişkin olma, olgunlaşma yolunda ilerleyen, boş inançları ve umutları, atalarının kültürü ve anı yaşama arzusu arasında bölünmüş bir ülke üzerine bir alegori sunan bu çağdaş masalın içerdiği sayısız edebi gönderme her türlü varoluşsal arayışı kışkırtan "cevapsız kalmaya" mahkum sorgulamaları dillendiriyor. Judith Steiner, les inrockuptibles, 4 Nisan 2006. Çağdaş Türkiye'nin karmaşık gerçekliğini yansıtan muhteşem bir roman.. Psikolojik ve kültürel analizdeki incelik, stilin esinlendirme gücü, eskiliğiyle, bazılarının dinsel fanatikliği, bazılarının materyalizmi ve Batı'nın kötü yanlarıyla kendini özdeşleştirme arzusu ile, bir toplumun çeşitliliğini gözler önüne sermektedir. 'Notes Bibliographique' , 'Bibliothèques Pour Tous' Derneği Aylık Edebiyat Dergisi, , ayın kitabı seçildi, 4 Nisan 2006, Fransa. Livaneli'nin okuru alıp götüren romanında toplumsal çevrenin ve karakterlerin betimlenişi son derece gerçekçi. Roman dini kavramların ve geleneksel değerlerin modern yaşam biçimiyle çeliştiği Türkiye'deki temel ayrılıkları işliyor. Bu romanın epik ve insani boyutları çok önemli, baştan sona ilgi çekici ve tüm okurların zorlanmadan anlayabileceği bir kitap. Arne Säll, Review by Library Service , Bibliotekstjänts, 2005, İsveç Türkiye hakkında çok boyutlu bir hikaye, dramatik, şiddetli ve güçlü duygularla dolu. Maria Wallin Tidningen Socialpolitik, 2005, İsveç Mutluluk epik edebiyat geleneğinde yazılmış, sıra dışı biçimde açıklayıcı ve çarpıcı çağdaş bir roman. Trajedisi bulaşıcı, mücadele içindeki insanları ise sıcak. Livaneli modern bir Yaşar Kemal gibi yazıyor. Livaneli, romanında Türkiye'deki tarifi zor karşıtlıkları çok maharetli bir şekilde ifade etmiş. Christer Enander Helsingborgs Dagblad, 12 Aralık 2005, İsveç Bir kültür içindeki çelişkileri, çok çabuk değişime uğrayan ve gelenekten Batı etkisindeki moderniteye doğru hareket eden bir toplumu yansıtıyor. Bunu öyle bir biçimde başarıyor ki bir Batılı olan ben: Bir Türk, bir Kürt ya da başka kökenden gelen bir insan gibi bu değişimi kavrayabiliyorum. Olağanüstü bir hikaye, adeta bir Türk yol filmi (roadmovie) ve herkese hararetle tavsiye edeceğim bir roman. En üst seviyede. EPL-Boktips İsveç Öyle görünüyor ki "Mutluluk" "Engereğin Gözündeki Kamaşma"nın başarısını tekrar edecek, hatta belki de onu aşacak. Magazine Diphono, 2005 "Mutluluk" büyük çelişkilerin böldüğü, incelik ve cömertliğin kabalık ve şiddetle bir arada bulunduğu bir ülkenin ruhunun derinliklerine iniyor. Sunday's Eleftherotypia, 29 Mayıs 2005, Atina Livaneli, okurunu, neredeyse ona hiç fark ettirmeden, cok ince bir ustalıkla ve hiç zorlamadan sorunlar üzerinde düşünmeye davet ediyor. Sybille Thelen, Stuttgarter Zeitung Cumhuriyet Kitap eki 6 Aralık 2002 Sayı 668 Yaşamdan Taransparan Kesitler Zülfü Livaneli ile 'Mutluluk' üzerine Ayrı zümrelerin, coğrafyaların, öykülerin toprağında yoğrulu üç filiz Meryem, Cemal, İrfan. Bu ülkede yaşıyorlar, bu topraklarda ücrada ya da kalabalıkta yaşamın habire attığı çelmelerle mücadele ediyorlar. Ve yollarının kesişeceği bir yolculuğun ve duraklarında serpili umutların kahramanları oluyorlar. Bütün bunlar olurken fona Türkiye'nin siyasi, sosyal, ekonomik satır başlarını yerleştirerek kurguyu gerçeklerle çerçeveleyen Livaneli'nin kaleminde. Meryem. 17 yaşında. Dünyası gördüğü düşlerden ibaret. Van gölü kıyısındaki bir kasabada tecavüze uğruyor. Dışlanıyor ve bir ambara kilitleniyor. Namus davasına... sırtında bir tamam törelerin yüküyle hakkında verilen hükmün peşinde İstanbul'a götürülüyor. İşi orada bitirilecek. Cahil bırakılmış, çaresiz ama kitabın her satırında başını uzatıveren haylaz bir zehir zeka Meryem. Yaşamak için atılan, melodisi çok uzaklardan, şen bir kahkaha sanki. Çöplüğünden şans eseri yakasını, canını sıyıracağı o cehaletin gölgesi giderek semiren bilgisinin, görgüsünün yanında an be an silinen, körpe bir çocuk kadın. Kitabın da birincil karakteri. Cemal. Meryem'in amcaoğlu. Askerliğini komando olarak yapıyor, teröristlere karşı savaşıyor. Bir dolu sendromla geri döndüğünde kahraman olarak karşılanıyor. Sonra da Meryem'i mahkum eden törelerin celladı vasfıyla sonunu kendisinin de kestiremediği yolları arşınlamaya sürükleniyor. Susan, kafa seslerine sığınan, aslında kahraman filan olmayan bir gariban. İrfan. Profesör. Görünüşte her türlü özgürlüğe sahip. Paraya, kariyere, başarıya doymuş ama mutsuz. Elit yaşamının rutinine isyan ediyor. Kaybettiği benliğini bulmak istiyor. Ve bir gün eşini, evini, arkadaşlarını, mesleğini kısacası tüm kurulu düzenini terk ederek her şeye sıfırdan başlıyor. Ve bir gün yolları bir rastlantıyla birleştiğinde ruhlarını eşeledikleri bir yolculuğa çıkıyorlar. Her adımda birbirlerine yaklaşmaya başlayan bu üç insan birbirlerini bilmeden özgür kılıyorlar. Sorguya suale boş veriyorlar. İnsana özgü inişleri, çıkışlarıyla değişiyorlar, yenileniyorlar. İlk kez yaşadıklarını duyumsuyorlar. Flulukları terk edip daha berrak, daha kıpır kıpır bakıyorlar yaşama. Bir ülkenin bayrağından da önemli kavram ortak ritim duygusu. Melodi değil ritim. Kültürleri birbirinden ritim ayırıyor ve 'insan insanın zehrini alır' cümlelerindeki o ritim ve barış duygusuyla baştan yoğruluyor insanoğlu. Kitapta siyasal, sosyal, kültürel, ahlaki her yönüyle yaşama karşı bir meşru müdafaa halinin altı çiziliyor. Bu bağlamda tüm bu siyasal, sosyal, kültürel, ahlaki alanlarda yaşamın, ülkenin kargaşasına, dayatmasın karşı alınan gardlar sözkonusu. Bastırılmışlık, töre, mutluluk, mutsuzluk, korku, tabular, şehvet, bunların hepsi Meryem'de saklı gibi. Acı tatlı bir peri masalı onunkisi. O sadece acısını çektiği tabuları reddediyordu. Doğduğu topraklarda törelerin doğrultusunda yüze çıkan toplumun iki yüzlülüğüne tepki duyuyordu. Hatta kendini öldürmekten bile sanki onlara inat vazgeçiyor. Düşlerine sığınsa onlar da cahilce empoze edilmiş, karabasan korkularla tıka basa doldurulmuş. Radikal kitap eki 15 Kasım 2002 Sema Uludağ Zülfü Livaneli'nin Mutluluk'u Van'ın küçük bir köyünde, tarikat şeyhi amcası tarafından tecavüze uğramış, 17 yaşında bir genç kız; Meryem. Askerliğini Güney Doğu'da, komando olarak yapmış, onlarca kez çatışmaya girip vatanı koruduğu için kahraman olarak görülmesi gerektiğini düşünen bir genç; Cemal. Ve hem düşünsel hem de fiziksel olarak bu ikilinin çok uzağında duran, Harvard mezunu bir profesör; İrfan Kurudal. Livaneli'nin önceki iki romanı 'Bir Kedi, Bir Adam Bir Ölüm' ve 'Engereğin Gözündeki Kamaşma'. İki kitapta da olağan zamanlarda bir araya gelmesi mümkün gibi görünmeyen insanların, bir kargaşa ya da altüst oluş sonucunda yan yana düşmelerini; onların dünyalarındaki benzerlikleri va farklılıkları anlatan Zülfü Livaneli, son romanı 'Mutluluk'ta da aynı yönetmi kullanarak sözünü ettiğimiz üç kahramanın yollarını kesiştiriyor. Böylece, birbirinden çok farklı kişiliğe sahip bu üç insanın, kendi kimliklerini ararken yaşadıkları olaylar, siyasal, toplumsal ve ekonomik çalkantıları hiç dinmeyen Türkiye'nin yakın geçmişine tutulan bir aynaya dönüşüyor. Aslına bakılırsa ' Mutluluk', adındaki anlam kadar ruha huzur veren bir roman değil. Hatta okuyanı rahatsız ettiği bile söylenebilir. Çünkü bu romanda Livaneli, açlık grevlerinden yoksulluğa, kadın bedeninin sömürülmesinden insan hakları ihlallerine kadar Türkiye'nin yaşadığı ve halen yaşamakta olduğu çarpıklıkları gözler önüne seriyor. Hal böyle olunca da kitabın adının yalnız bir ironiden ibaret olduğu ortaya çıkıyor. Vatan 27 Kasım 2002 Tülay Şubatlı Zülfü Livaneli 'Mutluluk' adını verdiği son romanıyla mutluluğu arayan insanları anlatıyor. Üç farklı insanın etrafında örülen, aynı zamanda bir Türkiye fotoğrafı. Hayata başkaldıran Meryem, kendini yaratan yazara da karşı çıkıyor, romanın baş kahramanı oluveriyor. Livaneli, kendi yarattığı kahramandan öyle etkilenmiş ki Meryem'den bahsederken yüzü bambaşka bir ifadeye bürünüyor, onunla ve başkaldırısıyla gizliden gizliye keyif alıyordu sanki. 23 Kasım 2002 Hürriyet Cumartesi Ayşe Arman Bir tek şey söyleyebilirim. Ben okuduğum şeyi çok sevdim. Kendime yakın buldum. Yalın buldum. Okurken önüme gelen sorunları, meseleleri, olayları kendi kafamda tartıştım, kendime göre yargılarda bulundum. Kitabın içine girdim. Bazen İrfan'a hak verdim, bazen Meryem'le özdeşleştim. Sonradan öğrendim ki, Livaneli de kendini en çok Meryem'le özdeşleştiriyor, çok sevindim. Star Book box 24 Kasım 2002 Kenan Sönmezler Zülfü Livaneli, belli ki 'Mutluluk' için uzun bir süre araştırma yapmış. Gabar dağları, PKK baskınları, pusular... Yöre gelenekleri, dinsel kaygılar, töreler... 'Mutluluk' bir dönem romanı olmuş. Kentiyle kasabasıyla İstanbul'u ve Ege'siyle Türkiye'nin aynası... Sabah Pazar eki 24 Kasım 2002 Nebil Özgentürk Zülfü Livaneli, son romanı 'Mutluluk'ta, Türkiye'nin toplumsal olaylarını, aşk, cinsellik, ensest ilişki ve şiddet konularını temel alıyor. Livaneli'nin son kitabı çok ses getirecek. Kitapla ilgili haberler: - Mutluluk romanı 2007 baharında Hollanda'da Prometheus/ Bert Bakker tarafından yayımlanacak. Kitabın hakları Norveç'te Gylendal, Israil'de Modan ve Bulgaristan'da INFODAR yayınevleri tarafından satın alındı. Roman ayrıca Farsça'ya çevrilmektedir. - Mutluluk 45. baskısını yaparak neredeyse bir kült eser haline geldi. Roman sinemaya uyarlandı. - Türkiye'de en çok satan romanlar arasına giren Mutluluk aynı zamanda uluslararası bir çok-satar oldu. - Mutluluk "yüksek edebi değeri" sebebiyle dünyanın en büyük kitabevi zinciri Barnes & Noble'ın her yıl verdiği "Discover Great New Writers" (Yeni Büyük Yazarları Keşfedin) ödülüne layık görüldü (2006). - Mutluluk BN.com'un Roman/Edebiyat konulu haber bülteninde "Edebi Cevherleri Keşfedelim" başlığı altında sunuldu. - Ocak 2007'de Thorndike Press Mutluluk'u büyük boyutta bastı. - Kasım 2006'da Mutluluk 8 kaset, 9 CD ve MP3'ten oluşan bir audio-kitap olarak basıldı. - Dünyanın en büyük kitabevi zinciri Barnes & Noble Mutluluk'u "Tatil Keşfi" programına dahil etti. Roman ayrıca Amerika'da 2006 "Sonbahar Sezonunun Kitabı" olarak seçildi. Özel bir sunumla okurlara tanıtıldı. - Mutluluk bir bağımsız kitapçılar örgütü olan Book Sense tarafından 2006 Kasım ayının dikkat çeken kitaplarından biri olarak seçildi. - Amazon.com Mutluluk'u en prestijli kitapları tanıttığı "Listmania" bölümüne dahil etti ve "lirik ve sarsıcı" bir eser olarak tanıttı. Amerikan kütüphaneleri Mutluluk'u kataloglarına dahil ettiler. Mutluluk 5 yıldız ile değerlendiriliyor ve çok olumlu eleştiriler alıyor. www.towerrecords.com adresli sitede Mutluluk en çok satan romanlar arasında yer alıyor. - Edebiyat haberlerine yer veren Buzz Girl başlıklı web sitesinde Mutluluk 2006 sonbahar sezonunun en çok satan kitabı olarak tanıtılıyor. - Nisan 2006'da Mutluluk, 2000 kütüphane tarafından Fransa'da "Ayın Kitabı" seçildi.- New York'un en büyük yayınevlerinden olan St Martin's Press Mutluluk'u Bliss adıyla 17 Ekim'de yayınladı. - Blackstone Bliss' i 8 Kaset, 9 CD ve MP3 halinde audiobook olarak yayınlıyor. - Amerika'nın en büyük kitapçı zinciri olan Barnes and Noble Mutluluk'u "tatil döneminin keşfi" olarak ayrı bir vitrinle sunma kararı aldı. - Barnes and Noble web sitesinde Bliss, "en çok sipariş alan "kitaplar arasında. - Amazon.com Bliss'i en prestijli kitaplar arasında "Listmania" adlı bölümüne koydu. "Lirik ve etkileyici bir eser" olarak tanıttı. - Amerikan Kütüphaneleri Bliss'i yayın kataloglarına aldı. - Buzz Girl adlı edebiyat haberleri sitesinde kitap "Yayıncılık dünyasında sonbaharın bestselleri" olarak tanıtıldı. - Mutluluk Fransa'da Nisan ayında 2000 kütüphane tarafından "ayın kitabı" olarak seçildi.- Mutluluk bir bağımsız kitapçılar örgütü olan Book Sense tarafından Kasım ayının dikkat çeken kitaplarından biri olarak seçildi. Mutluluk Book Sense'in yayımladığı broşürdeki listede yer alacak ve, kapak resmi ve kitapçıların yaptığı yorumlar Bookweb.org adresli web sitesinde görülebilecek. Broşürler Ekim ayında tüm Book Sense kitapçılarına posta ile gönderilecek, ve Booksense'in Kasım ayı için seçtiği kitapların listesi Bookselling This Week'in 5 Ekim tarihli sayısında yer alacak. Mutluluk, MP3 format Okuyan: Anna Fields 2006 BLACKSTONE AUDIO, INC. Yaklaşık 10½ saat - 1 MP3-CD Uluslararası bir çok-satar olan bu dokunaklı ve etkileyici hikaye modern Türkiye'nin çeşitliliğini ve çelişkilerini gözler önüne seriyor. Genç Meryem yaşadıkları köyün dini liderlerinden olan amcasının tecavüzüne uğrar. Ailesinin namusunu lekelediği için kapatılır ve kendini öldürmesi beklenir ama Meryem beklentileri boşa çıkarır. Beraber büyüdüğü kuzeni Cemal komando olarak dağlarda teröristlerle savaştığı askerlik görevinden bir kahraman olarak döner. Aile Meryem'in öldürülmesi görevini ona verir; Cemal Meryem'e onu İstanbul'a götüreceğini söyleyecek ve köyün dışına çıktıklarında onu öldürecektir. İstanbul'da yaşayan tanınmış profesör İrfan karısını terkeder, bir tekne kiralar ve Ege'ye açılır. Şans eseri bu üç kaçağın yolları kesişir ve ve beraberce yaralı insanlar arasında beklenmedik şeyler olabileceğini kanıtlayan bir yolculuğa çıkarlar. Mutluluk Track Bölüm 1 Meryem'in Uçuşu 4 Profesör Ağlıyor 6 Saf Gelin, Güzel Gelin 8 Uğursuz Kızlar Acı Çeker 10 Şaka 11 Cemal'in Sırrı 12 Horozlar Niye Ötmüyor? 13 Gece Don Kişot, Gündüz Sancho Panza 14 Pusu ve Kahkaha 16 Baba Evi 18 Kasabada Bir Kahraman 19 Kasaba Meryem'i Uğurluyor 21 Denizde bir Yelkenli 23 Kara Bir Tren 25 Nuh Peygamber'in Gemisi 27 Boşlukta Sallanan Ada 29 Sen Hiç Mucize Gördün mü? 32 Yeni Yolcular 33 Yeni Tanrılar ve Tanrıçalar 36 Mucize Şehir 39 Yalnızlık Allah'a Mahsus! 41 Ölüm Böyle Bir Şey mi? 43 Bütün İnsanlığı Öldürmek ya da Yaşatmak 45 Depresyon İnsanlar ve Balıklar İçindir 47 Genç Bedenlerin Çağrısı 49 İnsan İnsanın Zehrini Alır 51 Beceriksiz Bukalemun 54 Herkesin Bir Sırrı Var 56 Portakal Çiçeği Kokan Ev 58 Eşek Ne Dedi? 60 Çılgın Gece 62 Allah Artık Meryem'i Seviyor.

ZÜLFÜ LİVANELİ HAKKINDA–3

GORBAÇOV’LA DEVRİM ÜSTÜNE KONUŞMALAR (Remzi Kitabevi, 2003). "Prestroyka belki de bu toplantıyla başladı." Mihail Gorbaçov Livaneli bu kitabında, dünya tarihini değiştiren bir olayla ilgili tanıklığını dile getiriyor. Sovyetler Birliği'nin son devlet başkanı Mihail Gorbaçov'la başbaşa yaptığı konuşmalar, tarihin önemli bir değişim anına tanıklık etmekle kalmıyor, bugünün politik gelişmelerini ve yeni Amerikan doktrinini de daha iyi anlamamızı sağlıyor. Zülfü Livaneli ve Yaşar Kemal, 21 Ekim 1986'da Kremlin'de, Sovyetler Birliği'nin yeni devlet başkanı Mihail Gorbaçov'la buluşan küçük bir aydın grubunun içindeydi. Gorbaçov'un 1997 yılında Amerikan C-Span televizyonuna açıkladığına göre, bu toplantıda konuşulanlar ve daha sonra yapılan basın toplantısı, tarihin akışını değiştiren Perestroyka devriminin başlangıç noktasını oluşturdu. Zülfü Livaneli bu ilk toplantıdan sonra, 17 yıl boyunca Mihail Gorbaçov'la dünyanın çeşitli köşelerinde buluştu ve ona Sovyet Devrimi, Marksizm, Leninizm, Perestroyka, Yeni Dünya Düzeni, ABD hegemonyası gibi konularda sorular sordu. Bu kitapta, "yüzyılın adamı" olarak selamlanan Mihail Gorbaçov'un bu sorulara verdiği kapsamlı cevapları bulacaksınız. Sovyetler Birliği'nin son devlet başkanı Mihail Gorbaçov'la başbaşa yapılan konuşmalar, tarihin önemli bir değişim anına tanıklık etmekle kalmıyor, bugünün politik gelişmelerini ve yeni Amerikan doktrinini de daha iyi anlamamızı sağlıyor.

LEYLA’NIN EVİ (Remzi Kitabevi, 2006). 48 kere basılmış. Kimi zaman bir savaş bir kentin, bir ülkenin kaderini değiştirir, kimi zaman bir tek kişi koca bir ailenin... LEYLA Yalılarda doğmuş büyümüş bir paşazade, bir Osmanlı soylusu... ALİ YEKTA Uşaklık kaderini değiştirme ihtirasıyla yanıp tutuşan bir İstanbullu... RUKİYE-ROXY Almanya'da doğmuş, seks modelliği yapmış bir hip-hop'çı... Şiirsel tadı özgün anlatımla buluşturan Zülfü Livaneli, birbirini hiç tanımayan bu üç ayrı kişiliğin yaşamını, bir "İstanbul romanı"nda birleştiriyor. Bu üç önemli karakter dışında kentlisi-köylüsü, varsılı-yoksulu, din hocası, söz sahibi bankacısı, gazetecisi... Değişik sosyal katmanlardan kişilerin her birinin bir nedenle ötekinin yaşamına girdiği, onu değiştirdiği; yetmişlerinde bir kadının eğitimi, kültürü, yaşama bakışıyla karşısındakine şapka çıkarttığı, kırklarında birinin hacı hocaların yalan yanlış bilgilendirmesiyle hayatına yön vermeye çalıştığı günümüz Türkiyesi... Ve bir roman kahramanı gibi öne çıkan pırıltılı Boğaziçi'nde, Bosnalılar Yalısı'nın ilginç dünyası... Yalının kaderi, bir işgal subayıyla tanışmalarıyla değişmekle kalmamış, ailenin kalan son bireyinin yaşamı bu kez de hırslı, tutkulu yeni zengin bir çiftin acımasızlığıyla bir kez daha... Leyla'nın Evi, dünyada sadece yaptığı müzikle değil, çeşitli dillere çevrilen, sinemaya aktarılan ve ödül alan kitaplarıyla da tanınan Livaneli'nin Mutluluk'tan sonraki romanı... Leyla, Roxy ve Ali Yekta Bey'in Hayatıma Girişi Çoğu kişi İstanbul Boğazı'nı yazın sever, ben kışına vurgunum. Kar yağarken camgöbeğine dönüşen akıntılarını, kıyıya çekilmiş sarı, kırmızı, mavi boyalı sandalların üzerinde biriken beyaz karı, yiyecek arayan martıları sık sık seyrederim. Bir de iki yaka arasında mekik dokuyan motorlarını. Bir kış günü hiçbir işim yokken bu motorlardan birine binip karşı kıyıya gittim, sonra geri döndüm. O gün sis, İstanbul'u beyaz bir bürümcük tülbentle sarıp sarmalamıştı. Hayal meyal seçilebilen tekneler, çırpınan denizin üstünde beşik gibi sallanıyordu. Motorları iskeledeki babaya bağlayan, denizden ağırlaşmış kalın urganın kokusunu içime çektim, tekne hareket ettikçe gıcırdayan sesini dinledim. Halat gerildikçe su damlacıkları fışkırtıyordu. Bazı yolcular iskelede sarı, kırmızı, yeşil plastik leğenlerdeki suyun içinde oynaşan balıklardan alıyordu. Bir motorda balık kızartılıyor ve adam durmadan, "Balık ekmek, balık ekmek!" diye bağırıyordu. Balıkçı leğenlerinin yanından bir yeşillik fışkırıyordu; marullar, kıvırcıklar, rokalar ayrıca limonlar, turplar. Hava soğuk mu soğuk; rüzgârlı. Erken gelen yolcular kendilerine birer yer bulmuş. Bıyıklı, çökük avurtlu bir adam, avucunun içinde rüzgârdan korumaya çalışarak sigarasını içiyor; bir günahı gizler gibi. Yanında ona sokulmuş iri kara gözlü, yıpranmış bir kadın; vaktiyle hayli güzel olduğu belli; başını, yumuşacık, adamın omzuna yaslamış. Bu küçük hareket bile, onların hayatını özetliyor: Bu sert toplumda himaye edilen bir kadın ve koruyucu erkek. İri elli, üç delikanlı soğuktan birbirlerine sokulmuş, fısıldaşıp duruyorlar. Ağır işlerde çalıştıkları, geniş omuzlarını çökerten yorgunluktan belli oluyor; Doğulu çocuklar bunlar. Birdenbire yolcu kalabalığı sökün ediyor. İşten çıkan, yorgun argın kendilerini motora atan insan kalabalığı iskele ile motor arasında uzatılmış ıslak tahtadan geçerken, alesta bekleyen motorun kâhyası, düşen olursa kurtarmak üzere elini kolunu hareket ettiriyor. Motorcu, "Kalmasın, kalmasın!" diye bağırıyor. Derken motor kalkıyor. İnsanlar soğuktan yakalarını kapatıyorlar; üstlerinde eprimiş pardesüler, kabanlar, kolları kısalmış ceketler... Eklem yerleri kızarmış ellerini hohlayarak ısıtmaya çalışıyorlar. Sonra tıklım tıklım dolmuş olan motor kalkıyor, kavis çizerek iskeleden uzaklaşıyor; Şehir Hatları vapurlarının, diğer motorların ve lüfer avına çıkmış sandalların arasından maharetle geçerek Üsküdar'a yöneliyor. Gürültücü deniz taşıtları kalabalığı, sanki bir rüyada uçar gibiler. Martılar denize dalıp çıkıyor, motorların arkasında bir parlayıp bir yok oluyorlar. Akşam karanlığı çökerken beyazlıkları daha da göz alıyor, çığlıkları daha da keskinleşiyor. Motorcular bu kadar maharetli olmasa, yolcuların son anda gördüğü ve yüreklerini ağızlarına getiren bir büyük kütleye çarpmaları işten bile değil. Bu büyük gemi, yavaş davranan ve kimseye aldırmayan bir dev gibi suları yara yara önlerinden geçiyor, uskurunun çıkardığı dalga bir süre sallıyor motoru, sonra yine yola devam ediyorlar. Yolcuların ellerindeki filelerden sebzeler, meyveler sarkıyor. Kucaklarına sıcak ekmekleri bastırmış olan aç yolcular, bunları ucundan kıyısından kemirmeye başlamışlar bile. Anadolu yakasının ışıkları yanıyor; minarelerden, insanda ağlama isteği uyandıran bir akşam ezanı yükseliyor. Şehrin üzerinde yankılanan, gaipten gelir gibi olan yakıcı bir ses... Balıklar naylonlarda hâlâ canlı ama sohbete dalmış yolcular bunun farkında değil. Avurtları çökük adam, omzuna yaslanmış olan kadına bir şeyler anlatıyor. Kıyıdan, iştah kabartıcı kızarmış balık kokusu geliyor.  Asma köprüler tıkalı, binlerce otomobil adım adım ilerliyor. Akşam karanlığı İstanbul'u kalın bir battaniye gibi sarıp sarmalıyor. Hem bu insanları seyrediyor hem de hepsinin göçmen olduğunu düşünüyorum. Her birinin tipi ayrı; kimi esmer, kimi sarışın; kimi Balkan tipli, kimi Orta Asyalı... Bilmese, hiç kimse bu insanların aynı ülkenin vatandaşı olduğunu söyleyemez. Kimi Balkanlar'dan kimi Kafkasya'dan, kimi Orta Asya'dan, kimi Ortadoğu'dan; Hicaz'dan Yemen'den, Kudüs' ten, Rusya'dan, Gürcistan'dan, Bosna'dan, Bulgaristan'dan kaçıp gelmiş. Burası bir sığınak. Kaçtıkları ülkelerde evlerini barklarını, bahçelerini, tarlalarını, hatta arkalarından acı acı ağlayan kedi ve köpeklerini bırakmışlar. Geldikleri bu ülkede de kaçanların mülküne yerleşmişler. Rumların ve Ermenilerin evleri, bu evsiz barksız kalmış, ölümden zor kurtulmuş insanlara verilmiş. Yabancı evlere yerleşip tanımadıkları tarlaları sürmeye başlamışlar. Dünyanın bu bölgesinin tarihi, birbirinin mülküne konma tarihi. Mücadelelerin, savaşların çoğunun altında mülk kavgası var. Boşalan evler, dolan evler, mülk davaları. İnsanoğlunun barınma ihtiyacı, başının üstünde bir çatı bulunması temel gereksinimi, tarih boyunca birçok trajediye yol açmış. Aynen bu romandaki gibi. Leyla'nın Evi'ni yazma ve hepimizin hayatına bir biçimde damgasını vuran bu mülk trajedisini anlatma fikri o gün, o motorda doğuyor. Bir de bakıyorum karşımda, halden düşmüş Osmanlı soylusu bir kadın oturuyor: Zarif mi zarif! Karşısında, saçının bir bölümü maviye boyalı bir kız: Asi mi asi! Yanımda ise iyi giyimli, kravatını boynuna özenle oturtmuş, saçlarını briyantinle geriye taramış yaşlı bir adam: Mağrur mu mağrur! Birbirlerini tanımıyorlar, herkes kendi iç dünyasına dalmış. İşte Leyla Hanım, Roxy ve Ali Yekta Bey o gün hayatıma giriyorlar. Bir daha hiç çıkmamacasına! ZÜLFÜ LİVANELİ LEYLA'NIN EVİ üzerine söylenenler: İnsan kendi hikayesini yaşarken farkında olmadan da başkasının hayatını baştan sona değiştirebilir. Kendine akabileceği yeni mecralar ararken başka hayatlara değer ve kendisiyle birlikte onun yönünü de belirler. İşte tam da bu yüzden hayatlar da kültürler gibi birbirinin varlığına muhtaçtır. Zülfü Livaneli'nin yeni romanı Leyla'nın Evi birbirinden habersiz hayatların nasıl da iç içe geçebileceğini, etkileyip etkileneceğini gösteren bir yapıya sahip. Bir eski zaman yalısının etrafında çakışan hayatlar değişimlerin karşılıklı yaşanmasıyla iç içe geçer ve umudun insan durdukça var olacağını söyler. Değişen zamanlar, değişen hayatlar... Ama bütün bunlara rağmen yazgıları birbirine bağlı insanlar. Bu, romanın temel düşüncelerinden birini oluşturur. Çokkültürlülük, içiçe geçip bütünleşmiş ve koparılması imkansız ortak geçmiş, kişileri birbirine yakınlaştırır. Bu yüzden romanda İstanbul önemli bir yerde durmaktadır...Romanda göçmenlik, yurtsuzluk ve bunların getirdiği ötekilik, ait olamama duygusu özellikle bugünün gençleri ve yaşam biçimleri üzerinden tartışılır. Romanda aşktan paraya, tutucu dünya görüşünden Kemalist bakışa, özgür seksten geleneklere, bir çok konu tartışmaya açılır. Başka bir yazarın elinde tamamen düşünce notlarına dönüşebilecek tehlikede olan bu mevzular Livaneli tarafından ustalıkla hikayelerin içine yedirilmiş. Abidin Parıltı, Radikal Kitap Eki, 12 Mayıs 2006 Doğup büyüdüğünüz evinizden hile ile atıldığınızı ve aniden kapı önüne konduğunuzu düşünün. Zülfü Livaneli'nin yeni romanı "Leyla'nın Evi", işte böyle bir dramla başlıyor. Yıllardır yaşadığı yalıdan kapı dışarı edilen Leyla Hanım, her şeyiyle değişmiş bir kentin ortasında buluyor kendini. Bu kitapta anlatılan, biri yaşlı diğeri genç iki kadının birbirlerini keşfetme hikayesi değil sadece... Zülfü Livaneli yeni romanında, insanoğlunun barınma ihtiyacını ele alıyor. Bunu da İstanbul gibi sürekli göçlerle sarsılan bir şehir üzerinden anlatıyor.
Buket Aşçı, Vatan Kitap, 15 Mayıs 2006 Beni en çok heyecanlandıran Zülfü Livaneli'nin bu kitabı yazarken dil sandığımızdan bulup çıkardığı, hazine değerindeki müthiş sözcükler...
Mustafa Mutlu, Vatan, 8 Mayıs 2006 Livaneli, 'Çoğu kişi İstanbul Boğazı'nı yazın sever, ben kışına vurgunum' diye yazdıktan sonra tipik bir kış günü, motorlarıyla, köprüleriyle, insanlarıyla İstanbul Boğazı'nı anlatıyor ve o gün, motor yolculuğunda karşısına oturmuş, Osmanlı soylusu bir kadın, saçının bir bölümü maviye boyalı bir genç kız ve iyi giyimli, kravatlı yaşlı bir beyin yazarın yaşamına nasıl girdiğini betimliyor. Tıpkı İstanbul'un tüm insanları gibi... Kendi diyarlarından kopmuş, birbirine karışmış insanlar, Leyla'nın Evi'nde ve Livaneli'nin kalemiyle müthiş bir öykü anlatıyorlar. Nuray Soysal, Tempo Dergisi, Kitap Dünyası, 18 Mayıs 2006, Sayı:20

SEVDALIM HAYATIM (Remzi Kitabevi, 2007). Bir Anılar Denizi... Ankara'da uzak iklimlerin düşünü kuran gençlerin kitap okuma merakından başlayıp hücrelere, dağlara ve ıssız Avrupa başkentlerine uzanan bir macera bu. Öncelikle benim ama bir anlamda hepimizin hayatına dair bir anlatı. Kitabı okuyacak olan genç kuşakların, bizimkinden daha mutlu bir Türkiye'de yaşamalarını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden. Giriş Bir miras kavgasında köylünün birini dövmüşer. Adam kasabadaki arzuhuhalciye gitmiş;"Beni dövdüler!" demiş ve bir şikayet dilekçesi yazmasını istemiş. "İyi" demiş arzuhalci "öğleden sonra gel al." Sonra geçmiş daktilosunun başına, usta bir arzuhalcinin bütün hönerlerini kullanarak, en etkili kelimeleri seçerek başlamış yazmaya. Köylü öğleden sonra gitmiş. Arzuhalci onun parmak basarak onaylamasından önce yazdıklarını baştan sona okumak istemiş. Ne yazıldığını anlamasıymış derdi. Başlamış okumaya. Bir süre sonra köylünün hüngür hüngür ağlamaya başladığını görmüş. "Ne oldu?"demiş. Köylü bir yandan iki sıralı yaş döküyor bir yandan da "Vay bana neler yapmışlar da haberim olmamış!"diye ağıt yakıyormuş. Bu anıları derleyip toplarken neredeyse benim de başıma aynı şey geliyordu; kendi kendimin arzuhacisi oluyordum bir anlamda. Sonra bu hayatın içindeki güzel anları düşündüm; dostluklar, dayanışmalar, ortak hayaller, gümbür gümbür patlayan kahkahalar, sevdayla dokunan anlar aklıma geldi. Bana bakan gözlerdeki umut ışıltısını ve milyonlarca hançereden yükselen sağlıklı, diri sesin, bulutlu bir gökyüzünün görleyişini hatırladım. Sonra o kadarda yakınmaya hakkım yok diye düşündüm. Her şeye rağmen güzel ve anlamlı bir hayattı bu. Belki de zorluklar olmadan, bu mutlu anların doğması zordu. Her ömrün bir izdüşümü vardır; yerli yerinde durur, hep oradadır ama onu hiç düşünmeyiz. Hiç kimse kendi kendisine ömrünün izdüşümünü sormaz. Böyle bir soru, ancak geçmişi yazarken gündeme gelir. Sizi ve dostlarınızı kuşatan atmosfer, bir yeraltı suyu gibi kendini hep derinlerde duyuran anlam nedir? Milyonlarca ilişki kırıntısı; gülücükler, iç çekişler, umutsuzluklar ve ağlama krizleriyle ilerleyen yaralı hayatlar neyle açıklanabilir? İşte bunları düşünüp dururken, yanıt Kavafis'ten geldi. O güzel şiirde olduğu gibi bizim de bir ömür boyu barbarları beklediğimizi düşündüm. Her dönemimizde değişik kimliklerle ortaya çıktılar. Birbirlerine hiç benzemiyorlardı ama ortak noktaları barbar oluşlarıydı. Sivil barbarlar, asker barbarlar, sağcı- solcu barbarlar, şehirleri kuşatan ve varoşlarda yaralı kurtlar gibi inildeşen barbarlar, Avrupalı barbarlar, aydın barbarlar, politikacı barbarlar... Dünyanın bir çok yerinde bizim kuşağımız, üzerine dalga dalga gelen barbar saldırılarını göğüslemeye çalışarak geçirdi ömrünü. Ankara'da bir aydınlanma heyecanından ve uzak iklimlerin düşünü kuran gençlerin kitap okuma merakından başlayıp hücrelere, dağlara ve ıssız Avrupa başkentlerine uzanan bir macera bu. Öncelikle benim ama bir anlamda hepimizin hayatına dair bir anlatı. ZÜLFÜ LİVANELİ.

***

Bu dev entellektüelin kendi mekânındaki Türkçe, imlâ ve ifâde hatalarına hiç dokunmadım; hele Türkçe yazmayan bir klavyede yazıldığı için ı’larin i olduğu satırları da hiç ellemedim…

Devamında görüşmek üzere…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 25 Temmuz 2008 Cuma

***

ZÜLFÜ LİVANELİ HAKKINDA–SON

Mekândan istifade etmek için az ve öz yazacağım ve kendisinden ZL diye bahsedeceğim.

D&R mağazasından “Livaneli-Hayata dair” diye VCD’li bir CD’sini, “Livaneli – Efsane Konserler 2cd”’yi ve “Dünya Solistlerinden Livaneli Şarkıları” başlıklı 2 CD’lik albümünü satın alıp sabırla seyrettim, dinledim.

Entellektüel yönü: Bir insanın resmî web mekânında ilk yer alması gereken şeylerin başında hayat hikâyesi yer alır. ZL’ninkinde yok. Buna mukabil, kendisi hakkında inanılmaz methiye dolu. http://www.biyografi.info/kisi/zulfu-livaneli mekânında Stockholm’da bir yıl müzik eğitimi gördüğü yazılıyor. Vikipedi’de ise TED Ankara Kolejli olduğu yalanı var. Bunların farkında değil mi, farkındaysa neden düzelttirmez? Artvin Yusufeli’den kalkan psişesi Konya-Ilgın’da vücut bulmuş. İnsan bundan utanır mı? Yoksa işin bilemediğimiz bir etnik yönü mü var?

Yoksa sâdece bir “complexe d’infériorité” mi?

Ne kitaplarından, ne de yazılarından haz duyarım çünkü sürekli bir “ben müthiş entellektüelim” havasının yanı sıra, halkı aşağılama vardır. Kitabın adına bakın: “Orta Zekâlılar Cenneti” (â’i ben ekledim). Pohpohçularının hepsi tescilli enteller, Komünistler veya Kürtçüler. Hepsi de üstün zekâsını ve insanlık tarihinde rastlanmamış dehâsını, kaabiliyetlerini övüp duruyorlar.

Orhan Pamuk’u epey kıskanıyordur eminim ki; çünkü o da kalıbının adamı değil ama Nişantaşılı ve Beyaz Türk. ZL ne kadar kasım kasım kasılsa da, köy-kasaba kökenli; vejetaryenlik de, Türkân Şoray aşkı da kesmiyor; zâten ağzı da çalıyor. Orhan Pamuk’u allayıp pullayıp Nobel’e taşıyan güçler onun da arkasında ama olmuyor, en azından şimdilik…

Narsisistik öfkesi de müthiş. Kolayca kızıyor, küsüyor ve bozuluyor:

Kendinden nasıl bahsettiğini, nasıl tecessüm etmiş tanrı gibi konuştuğunu, spikere neler söylediğini ve “normâl Türk” diye aşağıladığını ibretle seyredin!

Benzer videolardan bir derleme:

***

Bunları neden mi koydum?

Beyaz TV'de bana iki saat herkes hakaret etti, Atatürkçü olduğum ve Dersim İsyanı konusundaki fikirlerimden dolayı. Efendiliğimi korudum ve mukabele etmedim. Efendi olmak (şarlatanlarla, medyum ve şifâcı bozuntularıyla biz zamanlar mücadele ederken dahi kendimi çok iyi tutmuşumdur) dâima kazandırır.

Dönelim ZL'ye...

Halk adamı olacağım derken ultra-elit takılıyor, yüzme havuzlu villâsından hiç bahsettirmiyor ama yeni açılan birçok pahalı bilmem ne dükkânının kokteylinde âilece gözüküyorlar.

San’atçı yönü: Epik, lirik, bol Greek (çok kafiyeli oldu, affedin), hafif satirik sözler ve şarkılar + en fazla 1–1.5 oktavlık, orta derecede davudî ve etkileyici bir ses + hepsi de birbirine fena hâlde benzeyen, benzeyen ve benzyen besteler ve saz oyunları… Asla inkâr edilemeyecek tarzı ve bilhassa Nâzım’dan ve diğer Komünistlerden, Anarşistlerden aldığı sözler üzerinde yazdığı melodilerle hep hatırlanacaktır ZL. Tamam, anlaştık, ama bu onu gerçekten büyük san’atkâr yapar mı?

Bizim HCÖ’nün kendinden sürekli olarak “Fakir Üstâd” demesinden sâdece derece ve kalite farkı var. İnsan konserlerinin CD’lerine “Efsane Konserler” diye isim taktırır mı (üstelik Türkçe olarak da hatalı: Efsanevî Konserler denmesi gerekirdi) yâhu!

Zubin, Joan filân kesmiyor. Hâttâ VCD’de Joaz Baez sözleri terk edip melodiyi terennüm etmeye başlıyor; gülümsüyorum. Çünkü çok basit; güzel, ayrı konu, ama basit…

Basit, kolay anlaşılır, ortaokul müsameresi seviyesinde ve ideolojik türkülerle meydanlara bir milyon kişiyi de toplarsınız; nitelik mi, nicelik mi? Tercih sizin.

Bir gün kendisiyle tanışıp sevebilmeyi çok istiyorum.

Son bir lâkırdı olarak, Dünya Solistlerinden Livaneli Şarkıları albümü kendisininkilerden çok daha keyifli. Çünkü geniş oktavlı ve gırtlağı zengin yorumcular türkülerin yeknesaklığından çıkarıp renkli ufuklara taşıyor insanı…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 25 Temmuz 2008 Cuma

Not: Bu makale ilk yazıldığı hâliyle konmuş ama videolar güncelleştirilmiştir. 05.08.2012

0
Etiketler: zülfü zivaneli
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    mersin ahalisi Pazar, 07 Temmuz 2013

    Mersin Ahvali

    Aşşağıdaki yazı mersin'deki son Z.L gelişmesi ile alakalıdır
    yazarı: Ahmet EROĞLU (ahmeteroglu33@gmail.com)
    http://www.demokratmersin.com/editornews.asp?ID=9133





    Mezitli Belediyesi’nin Patlattığı Zülfü Livaneli Egosu!

    Türkiye kamuoyu, Zülfü Livaneli’nin Mezitli konseri ile ilgili büyük yankı uyandıran olayı, yalnızca “yaygın basından” duydu, dinledi ve öğrendi.
    Günlerdir çok konuşulan, “skandal”, “rezalet” ve “utanç verici” diye tanımlanan olay, basına tek kaynaktan, yani Zülfü Livaneli tarafından duyuruldu, servis edildi.
    Bizler, konseri izleyenler ve Türkiye kamuoyu da böylece bilgilendi!
    Aydın, entelektüel, dünya sanatçısı, barış elçisi, kültür, edebiyat ve ünlü sanat insanı, aynı zamanda politikacı kişiliği ile kitleleri derinden etkileme gücüne sahip Zülfü Livaneli’nin, büyük öfke patlamasına yol açan, hınç dolu ve birazda tahrik içeren sahnedeki konuşmasını, her türkü sonrası tekrarlayarak ve canlı tutarak devam ettirmesi son derece düşündürücü!

    Diyor ki;
    “…Biz konsere geç başlamadık. Biz çok önceden beridir buradayız. Bizim konserimizin önüne dans grubu koymuşlar. Amenna. Şurada küçücük bir soyunma odam var. Oraya geldiğimde içerde İspanyolların giysilerinin olduğunu söyleyerek beni içeri almadılar. İçeride ne yapacağım soruldu. İçeriye girdiğimde, buraya neden giriyorsun diye İspanyol dansçılar ve belediye görevlileri üzerime saldırdı….
    “…Burada bunu bana yapanın, ülkenin sanatçısına bunu yapanın, Taksim Parkı’nda gaz sıkandan farkı yoktur. Protesto ediyorum hepsini. Bunu bana yapan belediye görevlilerini size havale ediyorum. Gerçekten ben de sizler gibi yuh çekiyorum. Yüzlerine tükürün bunların…”
    “…Bu akşam size şarkı söylemek için geldik, türkü söylemek için geldik. Onlar oradan kenardan izlesinler, utanç içinde izlesinler, hadi arkadaşlar başlıyoruz. İzliyor musunuz beni oraya sokmayan kardeşler, gelin bu halka hesap verin bakalım, kimsiniz, nerdesiniz? Beni demin içerde gerçekten kalp krizinden öldürüyorlardı, beş para etmez adamlar… Bu halk bütün kirleri yıkar, bu pislikleri temizler…”
    “… Arkada, şurada halk var, müthiş bir şekilde şarkımı söylüyor, burada Nazım Hikmet söyleniyor, burada Bedri Rahmi söyleniyor, burada sizin ülkenizin şairleri söyleniyor. Niye böyle elinizi, kolunuzu kavuşturup alkışlamadan oturuyorsunuz beyefendi, devlet misiniz? Siz devletseniz, ben de milletvekiliyim. Sizden daha yüksek benim mevkiim. Yaşasın halk, ben sizin için söylemiyorum, ön sırada, şurada oturan iki hanımefendi var. Niye geldiniz Zülfü Livaneli konserine? Siz şeye gidin, varyeteye gidin, dansöze gidin, arabeske gidin…”
    ***
    Yukarıdaki sözler, Zülfü Livaneli’ye ait.
    Konsere başlamadan ve konser boyunca, türkü aralarında, binlerce coşkulu kalabalığa söylediği sözler.
    Bu son derece ağır hakaretlere ve suçlamalara muhatap olan Mezitli Belediye Başkanı Uğur Yıldırım ise, olaydan son derece üzüntü duyduğunu ifade ederek, gelişmeleri şöyle anlatıyor:

    “…Olaylar, Zülfü beyin dediği gibi gelişmedi. Olay aslında kendisinden önce çıkan dansçı grubun sadece 10 dakika soyunma odasını kullanmasından ibaret…”
    “… Zülfü Livaneli, önünde, İspanyol Flamenko grubunun çıkacağını, daha sözleşme yapılmadan biliyordu ve buna itiraz etmedi…”
    "… Livaneli, Flamenko grubu sanatçılarıyla küçük bir tartışma yaşamış, görevlilerimiz araya girerek sorunu çözmeye çalışmışlardır. Fakat Sayın Zülfü Livaneli konsere çıkmayacağını beyan etmiştir. Konsere çıkmayacağı bana intikal ettiğinde Mersin milletvekilimiz Vahap Seçer ile kulise gittiğimizde Sayın Livaneli olayı bana anlattı. Ben de kalabalık bir kadrosu olan flamenko grubu bayan ve erkek sanatçılarının kıyafet değişimi için mecburiyetten iki kulisin geçici bir süre kullanıldığını izah ettim ve yaşanan bu olumsuzluk için ekibim ve şahsım adına özür diledim.”
    “… Sayın Livaneli yaşanan bu küçük olumsuzluğu sahne aldığı andan itibaren defalarca hakarete varacak şekildeki sözleriyle şahsımı, belediye çalışanlarımızı ve belediyemizi küçük düşürecek ifadeler kullanmaya devam etmesine rağmen soğukkanlılığımızı koruyarak, konserin sorunsuz şekilde tamamlanmasını sağladık. Yazılı basında, internet medyasında ve ulusal kanallarda belirtildiği gibi sanatçı sahne almadan, gerekse sahneden indikten sonra, belediyemiz personelleri veya başkaları tarafından tartaklandığı, darp edildiği gibi bir husus söz konusu olmamıştır.”
    “… Sayın Livaneli’nin görsel ve yazılı medyadaki gerçeği yansıtmayan açıklamaları bizleri derinden üzmüştür.”
    ***
    Her iki cepheden baktığımda ve konuya nesnel yaklaştığımda şu saptamaları yapmak zorundayım:
    Mezitli Belediyesi başlangıçta hatalıdır.
    Neden?
    Profesyonel bir yaklaşım sergilenmemiş; sergilenememiş!
    Ünlü bir sanatçıya gösterilmesi gereken önem ve ilgi gösterilmemiş; gösterilememiş.
    Dans grubunun gösterisinin 10 dakika da olsa uzayacağı Zülfü Livaneli’ye söylenmeliydi; söylenmemiş.
    Zülfü Livaneli otelinden başkan veya yetkili biri tarafından alınarak şenlik alanına getirilmeliydi; getirilmemiş.
    Kulise gelmeden önce karşılanmalıydı; karşılanmamış.
    Önceden, Livaneli için ayrılan kulisin, bir süre dans grubu tarafından kullanılacağı bildirilmeliydi; bildirilmemiş.
    Evet, bunlar hata!
    Ama bu hataların bilinçli yapıldığını hiç kimse söyleyemez! Hiç kimse iddia edemez!
    İnanıyorum ki, bu eksiklikler ve yanlışlıklar, olsa, olsa acemiliktendir; amatörlüktendir. Başkanın, maalesef ve inatla gereksinim duymadığı basın danışmanı, halkla ilişkiler uzmanı ve profesyonel ekip yoksunluğundandır.
    Ya Zülfü Livaneli’nin tavrına ne demeli?
    Nasıl anlamalı, nasıl algılanmalı, nasıl yorumlanmalı?
    Örneğin;
    Abartılı derecede kendisini herkesten önemli hissetme!
    Sürekli kendisine hayranlık duyulmasını isteme!
    Kendi isteklerini doyuma ulaştırmak için yaşananları istismar etme!
    Empati yeteneğini kaybetme!
    Kendini beğenmiş davranış ve tutumlar geliştirme!
    Yaşadıkları yerin, çevrenin, kendileriyle başlayıp, kendileriyle biteceği algısını yerleştirme!
    Bu davranışlar, sizce;
    “Şişkin Ego”mu?
    “Abartılmış Gurur” mu?
    “Büyük Kibir” mi?
    Yoksa üçü birden mi?
    Yorum sizin!
    Allah bazı sanatçılarımızı “Patlamış Ego”lardan kurtarsın!
    Âmin

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazartesi, 23 Ekim 2017