Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

 

Geri zekâlı olduğu düşünülürken Atom’u (parçalanamaz olduğu

 

sanılanı) keşfedip onu parçalayan deneylere öncülük eden insanlara

 

başarının tanımını yapan çok önemli bir ismi, Albert Einstein’ın

 

hayatını paylaşmak isterim.

 

Küçükken geri zekâlı olduğu düşünülmesine rağmen daha sonra

atomu parçalayarak herkesi şaşırtan muhteşem dâhi olarak tanıyoruz

hepimiz Albert Einstein’ı.

 

Hangimiz, eğer okula gitmişsek, okuldaki tembelliğimizi, kaçıngan

olduğumuz zamanları Einstein'ı örnek göstererek örtmedik ki...

 

Tabii hiçbirimiz daha sonra atom parçalayacak kadar dâhi çıkmadık o

ayrı.

 

Türkiye’de ilk üniversiteleri kurdurttu. Alman bilim adamlarını

Türkiye’ye çağırdı ve Atatürk’e de mektup yazdı.

 

Fritz Neumark da bunlardan biriydi. Neumark’ın Batı’nın bizi neden

sevmeyeceğine dair sohbeti meşhurdur.

 

Zekâsı fark edilene kadar birçok zorluk yaşamış olan Einstein kendi

dünyasındaydı.

 

Okulu belki hiç sevmemiş ama olağanüstü üstün zekâsının kendisini

yönlendirmesine de engel olmamıştı.

 

Peki, kimdi aslında Albert Einstein?

 

Neler yaşamış, neler hissetmişti?

Her şeye meraklı ve hayal gücü zengin bir çocuklukla başladı.

 

1879 yılında Güney Almanya'nın Ulm şehrinde sıradan bir çocuk

olarak dünyaya geldi.

 

Küçük bir elektro-kimya fabrikasının sahibi olan babasıyla, klasik

müziğe (kemana yani viyoline) meraklı olan annesi, Einstein

konuşmaya geç başladığı için oldukça tedirgin olsa da, daha sonra

bunun ne kadar gereksiz olduğunu anlayacaklardı.

Yaşarken o anlar ne kadar zor olsa da, daha sonra bu anların

hayıflanmaları yerini büyük icatlara bırakacaktı.

 

Einstein, ne kadar içine kapanıksa o kadar büyük hayaller kurmaya

başlamıştı.

 

Her şeye duyduğu sınırsız merak, zamanla onu mükemmel bir hayal

gücüne sürükledi. Artık düşündüklerinin ve zamanla yapacaklarının

sınırı yoktu.

Okulu hiçbir zaman sevmedi

 

Einstein’e göre onun zekâsının temelleri kesinlikle okulda atılmadı.

Okul onun için ziyadesiyle sıkıcı ve ezber sisteminde gereksizdi.

İlk ve orta öğretimi çok başarısız ve zor bir şekilde geçti. Mühendis

olan amcasının desteği olmasa bu kadarını da yapması mümkün

değildi.

***

Ona göre eğitim, okulda öğrendiğin her şeyi unuttuğunda sana

kalandı.

Çocukluğunda unutamadığı iki olay

Amcası sayesinde tanıştığı geometriden adeta büyülenmişti.

Çocukluğuna dönüp baktığında iki olay onun için çok etkiliydi: İlki

beş yaşındayken amcasının ona hediye ettiği pusulada fark ettiği

esrarengiz özellik, ikincisi de on iki yaşında Euklites Geometrisini

öğrendiğinde hissettiği büyülenmişçesine ruh hâli.

Özellikle geometri onun için sarsıcıydı.

 

Hatta bu yaşlarda geometrinin büyüsüne kapılmadıysanız daha sonra

sizi etkilemeyeceğini düşünüyordu Einstein.

İsviçre Vatandaşı Olması

 

Einstein, lise öğrenimini İsviçre’de tamamladı.

 

1896’da güç şartlar karşısında direnerek yüksek öğrenimini

tamamlamak üzere Zürich’teki Politeknik Üniverisitesi'ne girdi.

 

Daha sonra İsviçre vatandaşı olarak Sırp asıllı bir öğrenci ile evlendi.

 

Çağdaş Fizik için sürekli düşünüyordu

 

Einstein, Bern’de federal patent dairesinde çalışıyordu.

 

İşinden arta kalan zamanlarda da Çağdaş Fizik için ortaya atılan

sorunlara ilgili düşünüyordu.

 

Önceleri atomun yapısı üzerine fikirler üreten ve Max Planck’ın

kuantum teorisi ile ilgilenen Einstein, Avagadro sayısının değerini de

hesapladı ve test etti.

Kuantumun değerini ilk anlayan Fizikçi

 

Einstein, Kuantum Fiziği'nin değerini anlayan ilk Fizikçi olarak

buradaki bilgilerini ışıma enerjisine uyguladı.

 

Bu olaydan yola çıkarak da fotoelektriği açıkladı.

 

Hatta bu çalışmaları 1905'te Annalen der Physik dergisinde iki

makalesi yayınlandı.

 

Üçüncü yazısında ise, izafiyet teorisinin temellerini atıyordu.

 

Einstein'in bu teorileri sert tartışmalara yol açıyordu.

 

Daha sonra 20. YY'ın iyi En Teorik Fizikçisi olarak anılmaya

başladığında, Einstein, izafiyet teorisini geliştirmiş, kuatum mekaniği,

istatistiksel mekanik ve kozmoloji alanlarına önemli katkılar

sağlamıştır.

İzafiyet Teorisi

 

Modern bilime etkileri çok büyük olan Einstein fizik alanındaki

çalışmalarından özellikle zaman ve uzay için düzenlenmiş bağlılık

yani İzafiyet teorisi ile tanındı.

 

Bu teori üç bölüme ayrılmaktaydı:

 

1905'da Newton mekaniğinin yasalarını değiştiren ve kütle ile

enerjinin eşdeğerli olduğunu iddia eden sınırlı bağlılık,

1916'da eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait

çekim teorisini veren genel bağlılık, 1916'da elektro-manyetizma ile

yer çekimini aynı alanda birleştiren kapsamlı denemeler.

 

Bu teorideki özellikle ilk iki kısım atom fiziği ve astronomi alanında

yapılan deneylerde çok başarılı olduğu denenmiştir.

 

Çağdaş Fiziğin de temel taşları arasındadır.

Zürich Üniversitesi profesörü Albert Einstein

Einstein, 1909'da Zürich Üniversitesi öğretim görevlisi olarak

çalışmaya başladı. Bir adım sonrasında artık Zürih Üniversitesi

profesörlerindendi.

 

1913 yılında ise Berlin Kaiser - Wilhelm Enstitüsü'nde ders vermeye

başlamıştı. İşte bu sıralarda Prusya Bilimler Akademisi'ne üye seçildi.

 

Nobel Fizik Ödülü aldı

 

Özellikle teorik fiziğe katkıları inkâr edilemezdi.

 

Bunun yanında fotoelektrik olayına getirdiği açıklamalar da çok

önemliydi. Bütün bu gelişmeler Einstein’a Nobel Fizik Ödülü’nü

kazandırdı.

Almanya’dan Ayrılmak Zorunda Kaldı

 

1933’e kadar Berlin’de yaşayan Einstein, Almanya yönetimine gelen

Nazi rejiminden sonra birçok Musevi bilim adamı gibi Almanya'dan

ayrılmak zorunda kaldı.

 

Paris’e giderek Collage de France’de ders vermeye başladı.

 

Buradan Belçika’ya, sonra İngiltere, ardından da Amerika'ya giderek

burada Princeton Üniversitesi kampüsündeki Institute for Advanced

Study’de profesör oldu.

 

Vefatı

 

1940'ta Einstein bu kez de Amerikan vatandaşlığına geçmişti.

Üvey kızının vasiyeti

Einstein'in vefatından sonra üvey kızı Margot Einstein, onun kişisel

mektuplarını sakladı. Daha da önemlisi, kendisinin ölümünden 20 yıl

sonra da saklı kalmasını vasiyet etti.

 

Ancak süre dolduğunda bu mektuplar Princeton Üniversitesi

tarafından basıldı ve Einstein’ın özel hayatı ile ilgili bilgileri

paylaşmış oldu.

Ben Atomu İnsanlığın Faydası İçin Keşfettim 

Bir gün Eintein'e keşfettiği atomun bomba olup Hiroşima ve

Nagazaki tepesinde patladıktan sonra neler hissettiği sorulur.

 ***

Einstein ise şöyle cevaplar bu soruyu: “Her savaş insanlığın

ilerlemesini engelleyen kötülük zincirine bir halka daha ekler. Ben

atomu insanlığın faydası için keşfettim. Ancak insanlar atomla

birbirlerini öldürüyorlar. Böyle olacağını bilseydim ayakkabı

tamircisi olurdum''

Einstein’den başarının formülü

*** 

Daha 5 yaşındayken bir pusulanın esrarengizliğine duyduğu

hayranlıktan yola çıkarak başarının formülünü de gerçekten

matematiksel olarak formülünü yazmıştı Einstein.

***

Ona göre başarı; A=X+Y+Z.

Denklem karmaşık gibi görünse de aslında anlaşılır ve basitti.

A: Başarı, X: Çalışmak, Y: Çalıştığın konuyu oyun gibi görmek, Z:

Konuşmak yerine üretmek İşte bu kadar basit.

Bu şartlar bir araya geldiğinde başarı da kendiliğinden geliyor sanki.

Tek bir çocuk bile mutsuzsa bilim ilerleyemez

 ***

Einstein’a göre bilimin ulaşması gereken son nokta tek bir çocuğun

bile mutsuz olmamasıydı. Çünkü tek bir çocuk dahi mutsuzsa icatlar

olmayacağından bilim de ilerleyemeyecekti.

 ***

Einstein, herkesin kendisi kadar güçlü olamayacağını düşünüyordu.

Ona geri zekâlı denildiğinde bile o hayal kurmaktan vazgeçmeyerek

çok büyük bir cesaret göstermişti çünkü.

Aptal nedir

*** 

Einstein dünyanın aptallarla dolu olduğunu düşünüyordu. Çünkü aynı

şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç bekleyen kişiye onun gözünde

aptal deniyor.

Nihayetinde aptallığın bir sınırı yok, dâhilik ise bir sınır gerektirir!

Bizi güzel ahlâk kurtaracak

 ***

Yeryüzü insanlar yaşasın diye ayrıldıysa yine bütün sorumluluk da

onlara düşüyor demektir.

 ***

Birçok icat yapılabilir. Çok zeki insanlar atomu keşfedebilir ama

sizce atomdan bomba yapmayı düşünenler de bir o kadar zeki midir?

 

Einstein bir bilim adamıydı, şüphesiz ki mükemmel bir bilim adamı.

İstediği insanlığa güzellikler sunmaktı.

 

İnsan şartlar ne getiriyorsa lâyığıyla yaptı ve Einshover’la

mektuplaşıp Atom Bombası yapılmamasını talep etti.

 

Kendine göre bir Tanrı anlayışı vardı;  “Tanrı zar atmaz” demişti.

 

Onun şu hayata bırakmış olduğu yine çok zekice ve saf bir son mesaj

da var kayıtlarda: ''Yeryüzündeki şartların düzelmesi, sadece

bilimsel buluşlara değil çok ahlâklı bir hayat düzeninin

gerçekleşmesine bağlıdır'.

 

Gittikçe büyüyen bir aort anevrizmasından muzdaripti ama hiç

şikâyet etmezdi.

 

Komünistlikle suçlandığında bile aldırış etmedi.

 

Kendisine İsrail’in başına geçmesi teklif edildiğinde nazikçe reddetti.

 

Gözü o tür şöhrette değildi.

 

Tek isteği piposuydu ama bakıcısı doktorlar yasakladı diye

vermiyordu.

 

Bir gün evine küçük bir kız geldi ve bilimle ilgili sorular sormaya

başladı. Vefat edeceğini bile bile o kıza ücretsiz dersler verdi.

 

Hayatının son demlerinde kendisini empatik olmamakla suçlayan

oğluyla da barıştı.

 

Piposuna da kavuştu.

 

Peki, onu insanlar neden hâlâ saygı ve sevgiyle anıyor?

 

Atom bombalarını o yapmamıştı ki, ABD yaptırdı.

 

Nagazaki ve Hiroşima’dakiler onu nefretle anmıyorlar ama sembolik

olarak iğdiş edilmiş vaziyetteler ve geceleri barlara takılıp şarkı

söylüyorlar.

 

Onun da tek yol göstericisi bilim ve akıldı.

 

Evrim bilime çok hizmet etti ama bir gün geldi vefat etti.

***

Prof. Dr. Aziz Sancar “Evrime de, Allah’a da inanıyorum demiş”.

 

aziz sancar ile ilgili görsel sonucu

 

Aziz Sancar’dan sigarayı bıraktıracak buluş

 

Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar twitter adresinden yeni çalışmasını duyurdu.

“Umarım ülkemde sigara içen kalmaz” notunu paylaşan Sancar, sigaranın DNA'ya verdiği zararın haritasını çıkaran yeni bir teknik geliştirdiklerini açıklayan çalışmasını yayınladı.

 

Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar yeni çalışmasını duyurdu. “Umarım ülkemde sigara içen kalmaz” notunu paylaşan Sancar, sigaranın DNA’ya verdiği zararın haritasını çıkaran yeni bir teknik geliştirdiklerini açıklayan çalışmasını yayınladı. 

***

Prof. Dr. Aziz Sancar ve ekibi, sigara içmenin DNA’ya verdiği zararı yüksek çözünürlükte bir harita ile göstermeyi başardı. Sancar UNC Health Care and UNC School of Medicine’in sitesinde yer alan haberi paylaştı.

Sigaranın sağlığa zararlı olduğu biliniyor ancak Sancar ve ekibi ilk defa bu zararın DNA üzerindeki etkisini gösteren bir teknik geliştirdi.

Sancar çalışmalarıyla ilgili; “Bu, ABD’de kanser ölümlerinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan bir karsinojen ve şimdi ortaya çıkan hasarın geniş bir haritasına sahibiz” açıklamasını yaptı.

PEKİ, BU HARİTA NE SAĞLAYACAK?

Prof. Dr. Sancar, yürüttükleri çalışmanın sigara içmenin sağlığa ne kadar zararlı olabileceği konusundaki farkındalığın (awareness) artmasına yardımcı olmasını umduğunu açıkladı.

Ayrıca bu haritaya sahip olmanın DNA’daki hasarın onarılması ve ilaç geliştirilmesi açısından önemli olduğunu ifade etti.

Böyle bilim adamları çıkaran bir ülkenin ufku açık, umutları bol demektir.

Dilerim bu çalışmalar ilerler ve sigara içenler çok azalır.

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 15 Temmuz 2017

76 kez okundu
0

Sevgili Mekâncılar,

Bir ruh hekimi hastaları arasında din, lisan, etnisite veya ekonomik grup farkı gözetmez. Ben de yapmam ve hâlihazırda her etnik ve sosyal gruptan hastam var.

Hepsi bizlerin velinimeti ve bizler viziteyle para kazanırız.

***

Son zamanlarda her tarafta Suriyeliler var. Çoğu Türkçe bilmiyorlar ama her işte ve ortamda onlara rastlamak mümkün. Bir kısmı fuhşa batmış durumda, bazısı en pahalı mağazalardan alışveriş etmekte…

***

Özal (Malatyalıydı) ve Cumhurbaşkanı dâhil her şey oldu. Kimse ona “Kürt kökenlisin” diye itiraz etti mi?

Hayır!

“Kürtlerle konfederasyonu düşünebiliriz” ve “Anayasa’yı bir kere ihlâl etmekten bir şey olmaz” vecizeleri de ona aittir. Bakmayın oğlunun kendisini veliyullahtan (ermişlerden) biri ilan etme çabalarına…  İlk özel televizyonu da o açtı.

Anıt mezarına pek uğrayan yok.

***

Sayın Sadettin Tantan’la bir kere telefonda konuşmuştum. Merhum annesinin bir sorunu için ta Cerrahpaşa’dayken konuşmuştuk. Siyah kuşak Karateci ve gözünü budaktan çekinmeyen bir bürokrat olduğunu biliyorum.

sadettin tantan ile ilgili görsel sonucu

Suriyeliler sorununa dikkat çeken bir demeç vermiş Sözcü Gazetesine, her kelimesinin altına imzamı atarım.

***

Bülent Ecevit şairdi ve vatanseverdi, lise mezunu ilk ve şimdilik son başbakandı. O da Kürt kökenliydi. Gene Kürt kökenli olan ve Cumhurbaşkanlığı da yapmış olan Erdal İnönü’nün vefatını beklemeden “Karaoğlan” rumuzuyla meydanlara indi. DSP’yi kurdu ve Parkinson hastası oldu.

Refikaları Rahşan Hanım hâlâ hayatta, merhamet duygusu çok geliştiği için herhâlde, öyle bir af çıkardı ki, ne kadar sosyopat ve katil varsa serbest bırakıldı.

***

O dönemde Hacettepe’den bir ekip kendisini tedavi ediyordu. Hastaneden kaçırdı ve Uzakdoğu yöntemleri de dâhil, ne varsa kullandı; kocasını hayata döndürdü. Bunlara alternatif tıbbî yöntemler deniyor, Alternatif Tıp değil (Saba Tümer’in kulakları çınlasın)!

***

Ziya Gökalp Kürt kökenliydi ve abartılı bir Türkçülük kurmuştu. Atatürk bu ütopyayı (hayal-ü ham) düzeltmek için epey gayret gösterdi.

Kimse Ziya Gökalp’a veya Turgut Bey’e Kürt kökenli diye ters lâf etti mi?

Hayır! Turgut Bey, Başbakan ve Cumhurbaşkanı oldu. Vefatı da aşırı yemek ve metabolik sendromdandı; gene Urfalı olan İbrahim Tatlıses’i çok severdi.

Her türlü işe bulaştığı için Büyük Kulüp üyeliğine muhalefet etmiştim; nitekim vazgeçtiler ve kendi televizyonunu kurdu, kokoreççiler açtı, çok zengin oldu. Kendi etnik grubundan bir Mafya lideri tarafından silahla vurulduğunda ön koltukta oturuyordu ölümden döndü.

***

Pek çok şeyini kaybetti; bir ara Bodrum’a yerleşmişti. Şimdi oğlu İdo’yu (isme bakar mısınız) meşhur etmek istiyormuş ve İzmir’de kebapçı açmış! Bir eli cebinde yaşıyor.

Siyavuş Ağabeyim, İffet ve baldızı Tülin de Bodrum’dalar. İnşallah ilk fırsatta ziyaretine gideceğim…

***

Atatürk yapıcı ve onarıcı bir lider ve dâhiydi. Bir gece efkârlanmış, muhtemelen de yanında Safiye Ayla (tanıştım) ve radyoyu dinlerken “kapatın şunu” demiş.

Hiç tanımadığım Büyük Dayım Musa Süreyya Bey de Türk-Osmanlı musikisini ilga’ etmiş (yani ortadan kaldırıp yasaklatmış).

Sonradan gerek Güneş Dil Teorisi’nden, gerekse bu absürt (saçmanın da saçması) yasağı gene Ulu Önder Atatürk ortadan kaldırtmıştır.

***

Şimdi konservatuarlarda Klasik Türk Musikisi eğitimi veriliyor ama felsefe dersleri dâhil, pek çok ders müfredattan (eğitim öğretim sisteminden) kaldırılıyor. Evrim de bunlar arasında…

***

Hâlen Ulusal Kanal dışında kimseye bi’ât etmeden yayın yapan bir tek o kanal kaldı; keza FashionTV ve Discovery Channel’da da insanların suratlarını sansürleyerek yayın yapılıyor.

***

Bugüne kadar hem Batı hem de Türk Musikisini ustalıkla icra edebilen pek çok sanatçı geldi geçti. Zeki Müren’in hayatını burada yazmıştım.

Yeşim Salkım da her ikisini güzel okurdu; severim kendisini. Eminim ki hâlâ da okuyordur.

***

Divamız Bülent Ersoy Hanımefendi da aslında Merhume Hamiyet Yüceses’ten etkilenmiştir. Kendisini çok takdir ederim çünkü 12 Eylül Dönemi’nde yasaklıyken, Londra’da ameliyat olarak pembe pasaportuna kavuştu; helâl olsun.

 

***bülent ersoy ile ilgili görsel sonucu

Yakın’da Çeşme’ye gideceğiz, kimlerle görüşeceğimize Neslim karar veriyor. Belki orada İbrahim Tatlıses’in kebapçısına gideriz diyeceğim ama Sevgili Diyetisyenim Canan Uysal (TED Ankara Koleji’ndendir) öyle bir diyet verdi ki, acaba Yahudilere uygulanan soykırım zamanından mı esinlenmiş diye aklıma gelmiyor değil.

***

Beykent Üniversitesi’ndeki öğrencilere müjde: Tıp Fakültesi kuruluyor ama ta Büyük Çekmece’de olacakmış. Her gün oraya gitmek epey güç ama Taksim’deki kampüsteki derslere devam edeceğiz.

***

Ben her halükârda Evrimsel Psikiyatri ve Psikoloji kitaplarını bitirmeye kararlıyım. Yakında bir kongremiz daha olacak.

Her ikisinden de kâr edebilmek ümidindeyim.

***

Peki, pek çok nitelikli beyin Türkiye’den yurtdışına göç ediyor.

En son Barbaros Şansal bunu söyledi! Yıldırım Mayruk Bey ne yapacak?

***

İnsanlarımızın umutsuzluğa düşmesine hiç gerek yok.

Bu millet nasıl olsa her musibeti aşar ve ben bunu bilir, bunu söylerim.

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 13 Temmuz 2017 Perşembe

91 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

 

Multipl Skleroz genç erişkinlerde görülen,  genellikle alevlenme

ve düzelmelerle seyreden, merkezî sinir sistemi (beyin ve

omurilik) beyaz cevherini çoklu yerde etkileyen bulgularla

karakterize, muhtemelen bağışıklık sistemini etkileyerek  beyin

ve omurilik beyaz cevherinde bazen geri dönmez sorunlara yol

açan müzmin bir hastalıktır.

 

Multipl skleroz 20-40 yaş arasında başlar.

 

 multiple skleroz ile ilgili görsel sonucu

 

Ancak çocukluk yaşlarında ve 40 yaştan sonra da  başlayabilir.

 

Genellikle alevlenme ve düzelmelerle seyreder.

 

Bazı hastalarda 10 yıl sonra ilerleyici faza döner.

 

Bazı MS hastalarında hastalık başlangıçtan itibaren adım adım

ilerler (Primer progressif MS).

 

Multipl skleroz görme kaybı, çift görme, denge bozukluğu,

kollarda veya bacaklarda uyuşmalar, konuşma bozuklukları, baş dönmesi, kollarda veya bacaklarda güç kaybı, idrar yapmada sorunlar, cinsel sorunlar gibi yakınmalardan biri veya bir kaçı ile başlar.

 

İlk kere MS düşündüren belirti ve bulgularla seyreden hastalık tablosu klinik izole sendrom adını alır ve bu tanıyı alan birçok hasta erken MS tedavisine alınmaktadır.

 

Başka bir nedenle Manyetik rezonans görüntüleme yapılan

 hastalarda bazen MS’e uyan MRG bulguları saptanmaktadır.

 

Ancak, bu hastalarda MS ile ilişkili yakınma ve bulgular söz

konusu değildir.

 

Radyolojik izole sendrom olarak adlandırılan bu tablolara tedavi

başlanmaz ancak hasta çok yakından takip edilir.

 

MS sebebi, oluş mekanizmaları, tanısı ve tedavisi konusunda

her geçen gün daha yeni bilimsel verilere ulaşıyoruz.

 

***

 

Magnetik rezonans görüntüleme (MRG) tanıda altın standart

değerini korumaktadır.

 

Beyin omurilik sıvısı (BOS) incelemeleri, uyarılmış kortikal

potansiyeller vazgeçilmez tanı yöntemleridir.

 

MS birçok hastalığı taklit edebilir ve bu nedenle ayırıcı tanı

birçok incelemeyi gerektirebilir.

 

Birçok hastada beyin omurilik sıvısının incelenmesi zorunlu

olmaktadır.

 

MS ile karışan hastalıkların, hastalığın başlangıç

döneminde ayrılması gerekir Çünkü tedavi her bir hastalık için

farklı olacaktır.

 

***

 

Atak tablosu erken ve uygun dozda kortikosteroid ile tedavi

edilerek sekel bulguların kalmamasına çaba gösterilir. MS

tedavisinde geliştirilen tüm ilaçları dünyayla eş zamanlı hatta

bazı ülkelerden daha erken kullanma şansına sahibiz.

 

Muhtemel ilerlemeyi önlemek için 1995'ten bu yana kullanılan

enjeksiyon tedavileri ve son dönemde kullanıma giren ağızdan

kullanılan ilaç tedavileri mevcuttur.

 

Tablonun kontrol altına alınamadığı durumlarda aylık uygulanan

tedaviler, 2. Basamak ağızdan kullanılan ilaçlar bulunmaktadır.

İlerleyici tablolar oluştuğunda bağışıklık sistemini baskılayan

ilaçlar kullanılabilir.

 

Multipl Skleroz tedavisinde tıbbî tedaviler yanında fizik tedavi ve

rehabilitasyon tedavinin ayrılmaz parçalarıdır.

 

Multipl Skleroz bulaşıcı bir hastalık değildir.

 

Ailevî örnekler olmakla birlikte kalıtımsal bir hastalık değildir.

 

MS hastaların çocuk sahibi olmalarını engelleyen bir hastalık

değildir; öldürücü bir hastalık değildir.

 

Multipl Skleroz asla çaresiz bir hastalık değildir.

 

“Multipl Skleroz (MS) hayatı değil hayat kalitesini tehdit eden,

akılcı ve sıkı bir hasta, aile ve hekim işbirliği ile yönetilmesi

gereken önemli bir nöropsikiyatrik hastalıktır.”

 

***

Tedavide artık bağışıklık sistemini bastıran ve hayat kalitesini arttıran 

ilaçlar veriliyor.

MS için bir aşı da gelişmesi gündemde…

İmüran ve plazmoferez de seçenekler arasında.

Barışla, sevgi ve güvenle kalın.

Evrim de devam ediyor, kitabının yazılması da! 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 11 Temmuz 2017 Salı

94 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

 

Çok yetenekli bir merhum sanatçıdan bahsetmek isterim

 

Türk ses sanatçısı, müzisyen, sinema oyuncusuydu.

 

Melankolik tarzı ve güçlü sesiyle, Türk pop müziğinin köşe taşlarından biri hâline gelmiş olan sanatçı, her biri gözde olan, onun üzerinde albüme imza atmıştır.

Tanju Okan, 27 Ağustos 1938’de İzmir’in Tire ilçesinde dünyaya geldi. Babası Mehmet İlhan Okanlı, annesi Bedia Sarıalp Hanım’dır.

 

Müzik öğretmeni olan babası Urla’da annesi ile evlendikten sonra tayin olduğu Tire'de Tanju Okan doğmuştur.

 

İlk müzik eğitimini çok iyi piyano ve keman çalan babasından almıştı.

 

Müzik dolu mutlu aile tablosu annesi ile babasının boşanmasıyla dağıldı.

 

İlkokula Manisa Gazi İlkokulu’na başladı. Manisa ortaokulundan sonra Balıkesir lisesinde okudu.

 

Balıkesir Lisesi’nde arkadaşlarıyla Paris'in efsanevî kabaresi “Moulin Rouge’dan alan bir orkestra kurdu.

 

Lise ikinci sınıfta müziği okula tercih ederek öğrenim hayatını yarım bırakıp Manisa’ya döndü ve ismini Manisa'nın antik çağdaki adından alan “Magnesia Orkestrasını” kurdu.

Manolya çay bahçesi ve bunun gibi mekânlarda mızıka çalıp şarkı söyledi.

 

1958 yılında askere gitti. Askerliğini Ankara Orduevinde vestiyer görevlisi olarak yaptı.

Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli caz müzisyenlerinden biri olan ve o sıralarda askerliğini Ankara Orduevi Orkestrası'nda müzisyen olarak yapan Selçuk Sun, vestiyerde kendi kendine şarkılar söyleyen Tanju’nun sesinden ve yorumundan çok etkilenmiştir ve solist olarak yetiştirmek üzere Orkestrasına davet etti.

Pişme döneminden sonra Ankara Orduevi Orkestrası’nın solisti olan Tanju, “Guarde Che Luna”, “Resta Cu’Mme","Whispering" Mack The Knife" , "I Want to Be Happy", " I Only Have Eyes For You" gibi günün popüler melodilerini Orduevi'nin 4. katındaki salonda kendine has yorumuyla seslendirir ve hatırı sayılır bir dinleyici kitlesi oluşturur.

Şöhreti kısa zamanda Orduevi sınırlarını aşıp bütün Ankara'ya yayılır ve küçük çapta şöhret olan Okan ile ilgili ilk Yazı Durul Gence, Erol Pekcan gibi önemli caz müzisyenlerini de kadrosunda barındıran Melodi Dergisi'nin 21 Nisan 1960 tarihli ilk sayısında yayınlanır.

2 Temmuz 1960’da Ankara Büyük Sinema'da Melodi Dergisi'nin düzenlediği konsere Orduevi Orkestra'sının solisti olarak katılan genç şantör Tanju Okan, Erol Pekcan Triosu, Erol Enginer ve Arkadaşları, Deniz Harp Okulu Vokal Grup ve Orkestrası’anın yanı sıra iki de yabancı orkestrayla, Pampanini Orkestrası ve Happy Boys'la, aynı sahneyi paylaşarak önemli bir tecrübe edinir.

Konserde “Guarde Che Luna”, “Resta Cu’Mme” ve potpuri hâlinde “Whispering”, “Mack The Knife", "I Want to Be Happy", "I Only Have Eyes For You”, "Charleston” adlı melodileri sunan Okan seyircilerden büyük alkış alır.

Askerliğinin son üç ayında Ankara Orduevi Orkestra'sının yanı sıra Orhan Sezener ile Göl Gazinosu ve Radyo'da çalışan Okan, 1960'da askerliğini bitirir bitirmez Sezener ile 50 TL yevmiye karşılığında profesyonel olarak çalışmaya başlar.

 

Selçuk Sun’dan sonra bir diğer dev isimle, Türkiye’nin en önemli caz müzisyenlerinden Sezener'le çalışmak Okan’ın müzikal gelişimine büyük katkı sağlar.

1961'e Ankara'nın en popüler şarkıcılarından biri olarak giren Tanju Okan’ın şöhreti İstanbul’a ulaşır.

İstanbul'da yayınlanan, yazı kurulunda Fecri Ebcioğlu, Sezen Cumhur Önal gibi önemli isimlerinde yer aldığı Popüler Melodi Dergisi 29 Kasım 1962 tarihli sayısında Manha de Carnaval, Elâ Gözlerin, Till ve Angustia şarkılarıyla Ankaralıların gönlünü fetheden Tanju Okan’ı okuyucularına tanıtır.

Müziğe olan tutkusu nedeniyle İtalya’ya giderek şan eğitimi alır.

1961’de Türkiye'ye döndükten sonra, Ankara’ya yerleşir ve müzikle profesyonel anlamda ilgilenmeye başlar.

Bir sonraki yıl, İstanbul’a giderek Müfit Kiper Orkestrası’nda solistlik yapmaya başlar.

Bu orkestrayla birlikte, yurtdışında birçok konsere katılır ve müzik çevrelerine adını duyurur.

Sanatçıyı kitlelerle tanıştıran en önemli olaylardan biri, bu dönemde gerçekleşti.1964 yılında, dönemin büyük sanatçılarından Erol Büyükburç (merhum Adanalı’ydı, kızını kaybettikten sonra bir daha toparlanamamış ve parapsikolojik uğraşlara kendini vermişti. Tanıştığımızda kendi anlatmıştı)…

Tanju Okan’ın ciddi çıkışlarından biri Tülay German eşliğindeki Millî Orkestra’yla, Türkiye’yi Balkan Müzik Festivali’nde temsil etmesi olur.

Festivalin hemen arkasından 1964’de, sanatçının “İbibikler Öter Ötmez Ordayım” adını taşıyan ilk 45’lik plağı, Sahibinin Sesi adlı müzik şirketinden piyasaya çıkar.

1967 yılının Mayıs ayında, manken, model Nur Erbay’la hayatını birleştiren sanatçının, 8 ay gibi kısa bir zaman süren evliliğinden Tansu adını verdikleri bir oğlu olur.

İkinci izdivacı 1976 yılında Zerrin Erdoğan ile yapar ve bu evliliği de on dört ay sürdükten sonra sona erer.

Tanju Okan, 60’alı yıllarda, Millî Orkestra eşliğinde, yeni düzenlemelerle modernize edilerek farklı bir form kazandırılmış türküler seslendirir.

İlk 45’liklerinde, özellikle “Kundurama Kum Doldu” isimli plağında, bu formda kaydedilen türkülere yer verir.

İngilizce sözlü bir yabancı şarkı olan “Strangers In The Night”'ı Fikret Şeneş’in Türkçe sözleriyle seslendiren Tanju Okan, Türk pop müzik tarihinde “cover version” dönemini ilk başlatan müzisyen olur.

Şarkıyla aynı adı taşıyan albüm, büyük ilgi görür.

 

İlk plağında “İbibikler Öter Ötmez” adlı türküyü seslendirdi.

1968'de “Haydar Haydar”, 1969'da “Benim de Canım Var” dikkati çeken 45’lik plaklarıydı.

1970’te en büyük gözdesi “Hasret” geldi.

1971'de “Bir Falcı Vardı” ve “Darla Dırlada “, 1972’de “Öyle Sarhoş Olsam ki”, 1973'te “Koy Koy Koy” ile takdir topladı.

O dönem çok içmeye başlamıştı ve sarılık belirtileri ortaya çıktı.

Nilüfer ve Modern Folk Üçlüsü ile seslendirdiği “Arkadaş Dur Bekle” çok sevildi (1973). Harikulâde yorumladığı unutulmaya şarkılardan biri de “Kadınım” oldu (1974).

“Benim Halkım” ve “Şerefe” 1975’te, “Kemancı” 1977'de, “Çocukluğum” 1978’de sevilen şarkıları oldu.

Tanju Okan’ı kitlelerle tanıştıran ve zirveye oturtan, Ş. Akannaç ve Nino Varon imzalı “Hasret” adlı şarkı oldu.

1970 yılında Ergin Bener ve Hümeyra’nın kurduğu, Yonca Plak'tan çıkan albümün gözde parçası olan bu şarkı, Georges Moustaki tarafından seslendirilmiş “Le Meteque’nin” Türkçe sürümüydü.

Sanatçı, 1972'de “Öyle Sarhoş Olsam ki” ve özellikle 1974’te Mehmet Teoman tarafından yazılan “Kadınım” adlı unutulmaz şarkılarıyla, adını Türk pop müziği tarihine altın harflerle yazdırdı.

1975 yılında “Bütün Şarkılarım” adlı albümünü çıkardıktan sonraki yıl, 14 ay süren ikinci evliliğini Zerrin Erdoğan’la yaptı.

1980 yılında, Kent müzik firmasından “Yorgunum” adlı albümünü çıkardı; çünkü artık yorgun düşmüştü…

Bu albümde Garo Mafyan, Melih Kibar ve Bora Ayanoğlu’nun büyük desteğini gördü.

Sanatçının son albümü, 1995 yılında, “İşte Tanju Okan 95” adıyla Marş Müzik’ten çıktı.

Sanatçı, özellikle popüler hâle geldiği 60’lı ve 70’li yıllarda, aldığı sinema oyunculuğu tekliflerini kabul ederek, sanatkârane yeteneğinin sadece müzikle sınırlı olmadığını gösterdi.

Sinemaya 1964 yılında Cüppeli Gelin filmi ile adım atan Tanju Okan, zamanla çok sayıda filmde rol aldı.

“Aşkın Kanunu”, “Ah bir zengin olsam” ,"Cımbız Ali” gibi beğenilen eserlerde rol alarak, beyaz perdedeki yeteneğini sergileme fırsatı buldu.

“İçki sigara”, “benim tek dostum” ve “Öyle sarhoş olsam ki” adlı şarkıları başta olmak üzere şarkılarında alkol ve uyuşturucu kültürünün yaygınlaşmasına katkıda bulundu.

Alkole olan düşkünlüğüyle bilinen Tanju Okan, sağlık problemleri yaşamaya başladı. Bu nedenle, fiilî sahne ve sanat hayatına son vererek 1995 yılında Urla’ya yerleşti.

Burada karaciğer sirozu teşhisiyle hastaneye kaldırılan sanatçı, 23 Mayıs 1996’da birçok unutulmaz eserini ardında bırakarak hayata veda etti.

Vefatının ardından, onu unutmayan Urla Belediyesi, sanatçının hatırasını unutturmamak bir heykel yaptırdı ve bir çocuk parkına da ismi verildi.

45’lik Plakları :
- İbibikler Öter Ötmez Oradayım
- Kundurama Kum Doldu (Sahibinin Sesi Plak)
- İki Yabancı / Sarhoş
- Kadınım (Diskotür Plak)
- Kemancı (Gönül Plak)
- Hasret / Ah Bir Zengin Olsam (Yonca Plak)
- Parkta Yatıyorum / Çocukluğum (Philips)
- Şerefe / Aşkı Bulacaksın
- Ayyaş / Var Mısın İçelim
- Yıldönümü / Deli Gibi Sevdim
- Başlık Parası / Gelme Ölüm
- Gülünce Gözlerinin içi gülüyor

 

Oyuncu :
1982 - Gazap Rüzgârı (Konuk Sanatçı) (Sinema Filmi)
1976 - Ne Haber (Sinema Filmi)
1976 - Bu Nasıl Dünya (Sinema Filmi)
1975 - Tamam Mı Devam Mı (Tanju) (Sinema Filmi)
1974 - Şiribim Şiribom (Sinema Filmi)
1973 - Üç Balıkçı Kız (Sinema Filmi)
1973 - Kaynanam Kudurdu (Konuk oyuncu) (Sinema Filmi)
1971 - Kadifeden Kesesi (Konuk Oyuncu) (Sinema Filmi)
1971 - Cımbız Ali / Yırtık Niyazi (Tanju) (Sinema Filmi)
1971 - Ah Bir Zengin Olsam (Tanju) (Sinema Filmi)
1970 - Berduş Kız (Sinema Filmi)
1968 – İstanbul’da Cümbüş Var (Kendisi) (Sinema Filmi)
1966 - İçimdeki Alev (Sinema Filmi)
1966 - Mahzun Gönüller (Sinema Filmi)
1966 - Fakir Bir Kız Sevdim (Şoför) (Sinema Filmi)
1966 - Aşkın Kanunu (Nuri) (Sinema Filmi)
1965 - Şekerli Misin Vay Vay (Sinema Filmi)
1965 - İnatçı Gelin (Edi) (Sinema Filmi)
1965 - Yalancının Mumu (Sinema Filmi)
1964 - Cüppeli Gelin (Sinema Filmi)

 

Müzik

1966 - Boğaziçi Şarkısı (Sinema Filmi)

 

Müzik ekibi :

2014 - Karadayı 3. Sezon (Şarkılar) (TV Dizisi)
1977 - Erkeğim (Şarkılar) (Sinema Filmi)
1975 - Kadınım (Şarkılar) (Sinema Filmi)
1974 - Ayrı Dünyalar (Şarkılar) (Sinema Filmi)
1966 - Fakir Bir Kız Sevdim (Şarkılar) (Sinema Filmi)
1966 - Boğaziçi Şarkısı (Şarkılar) (Sinema Filmi)
1965 - İnatçı Gelin (Şarkılar) (Sinema Filmi)

***

Oğluyla ancak vefatından önce barıştı ve onu epey geç bağrına basabildi. Kim bilir, belki de o alkolü değil de, alkol ve oradaki yalnızlık onu bitirdi.

Ben hep televizyondan seyrettim ama çok duygusal bir kişiliği olduğunu görebiliyordum.

***

Sonunda vefat edip gitti ama aklı hep yeni projelerde ve hamlelerle doluydu.

***

Cennet gibi bir yer olan Urla’da hangi mekâna uğrarsanız uğranın, Ege’nin rüzgârına karışmış sesini işitebilirsiniz.

Ruhu şad olsun ve huzur içinde uyusun.

Böyle insanlar dünyaya bir kere gelir.

Mezarınızda rahat uyuyun Tanju Bey, hâlâ sizi dinliyoruz ve seviyoruz.

Allah rahmet eylesin…

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 05 Temmuz 2017

149 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Aziz Dostum,

Sezen Aksu’nun koltuklarında uyuduğu, Fikret Şeneş’in Ajda’ya

şarkılar yazdığı Sosyal Hayat Üniversitesi kapandı...

 

Bizi hastane odasında görünce bir şen kahkaha patlatıyor ki koğuş

çınlıyor: “Ayol bu eşsiz güzelliğiyle... Güzellikte birinci haliyle! Bir

de poz mu verecekmiş gazetelere?”

 

Ünlü işletmeci Mehmet Tuna hayatını kaybetti

 

Geçmiş olsun demeye geldiği... Üstünde hasta önlüğü, burnunda

Oksijen hortumu takılı Mehmet Tuna’nın... Kımıl kımıl, durduğu

yerde duramayan, neresinden baksanız eğlenceli tabii…

 

Belli ki Sezen Aksu’nun keyfini asıl yerine getiren, yarım asırlık

arkadaşını, geçirdiği kalp rahatsızlığına rağmen, bu kadar kanlı/canlı,

bildiği/tanıdığı gibi hayat dolu görmek...

 

Eh, Sezen Aksu bu. Bugüne kadar neye ‘eyvallah’ dedi de yetti,

yetindi ki?

 

İzmir kızı, çırasını yakar adamın: “Hiç susmayan bir hasta.

N’apacağız bunu ya? Koca karı gibi çenesine vurmuş. Baksana

oturduğu yerden de hâlâ her şeye karışıyor.”

 

MEHMET TUNA: Senden öğrendik her şeye karışmayı!

 

SEZEN AKSU: Oğlum Allah idrak vermiş. Hastanedesin. Sence

neden mesela? Burnunda Oksijen takılı bir insanın soluğunu daha

dikkatli kullanması gerekmez mi? Hiç durmadan konuşuyorsun sen

Mehmet!

 

MEHMET TUNA: Öyle öyle açılıyorum işte...

 

SEZEN AKSU: Ben bunu döverim bu hastanede. Koli bandıyla

ağzını bantlayalım şunun kız. Oğlum adamın sinirini oynatma.

Oksijen alıyorsun Mehmet, onun için söylüyorum. Neyse hadi ben

kaçıyorum, sen röportajına bak.

 

MEHMET TUNA: Eh hadi güle güle. Neyle, tekneyle mi geçeceksin

karşıya? 

 

SEZEN AKSU: Yoo, arabayla.

 

MEHMET TUNA: Ne var şimdi sende? 

 

SEZEN AKSU: Bilmiyorum ki adı neydi. Ben arabalardan bir tek

‘Vosvos’u tanıyabiliyorum. Benimkinin rengi siyah ya, sırada

hangisini benzetirsem ona biniyorum.

 

MEHMET TUNA: Nasıl yani?

 

SEZEN AKSU: Hayır, binmesi sıkıntı değil. “Sezen Hanım, bu

sizinki değil” diyorlar; iniyorsun ya sonra. O çok koyuyor insana!

Bak o ayaklarını da sarkıtma, şişiyor. Hadi öptüm, muck muck! (Bir

şen kahkaha daha, şifa niyetine gelsin bütün koğuşa...)

 

Sezen Hanım’la hukukunuz ne zamana dayanıyor?

 

- Ohoo o. 1973’lerden beri.

 

Hiç beraber çalıştınız mı? Şurada, şunu açmıştık da orada sahne

aldı, falan...

 

Bir tek düğünümde Şamdan’da şarkı söyledi. Ha bir de 30’uncu

yıl dönümümüzde jest yaptı, sahne aldı. Kardeştir o bana. Biz

Onno’yla çok kardeştik, ondan hatıra...

 

Evlenmeden evvel, bütün flörtlerimi Sezen’e görücüye çıkartırım.

Patavatsız çünkü. Sonra suratına bir laf eder, kıza rezil eder adamı.

 

Şehnaz’la sevişiyorlar Allah’tan. İkisi de cüce olduğu için...

 

Belli ki sizi çok seviyor. Şamdan tahliye edilince size yalısını teklif

etti. Böyle bir vefasına ben de şahidim, Ece Aksoy’da.

 

Yahu, Sezen’in bana bir teklifi falan olmadı. “Ben her zaman

yanındayım. Önce sağlık, gerisi kolay” mesajı verdi. “Şamdan’da

kapanış bile yapamadın, istiyorsan gel, evimde parti yap. Yeniden aç,

çıkayım, şarkı söyleyeyim” dedi. “Evimi sana vereyim, lokanta yap”

demedi ki. Evirip çeviriyorlar. Hadi o dese bile, kadının oturduğu evi

restoran mı yapacağız?

 

"Gece çıkmak demek, Şamdan'a gelmek demekti." - Fatoş-

 

Nasıl bir döneminde kapandı Şamdan? En güzel dönemi

hangisiydi sizce?

 

Fikret Şeneş, “Her yaşın bir güzelliği var” diyor ya... Her dönemin,

her sezonun bir güzelliği var kendine göre. Yıllar evvel, Tiffany’de

DJ’lik yapıyorum. Saat erken, kendi kendime klasik müzik

dinliyorum. Abdi (İpekçi) Bey geldi. “Aman değiştirme müziği, çok

güzel” dedi... Bir kişi, iki kişi derken 30-35 kişi oldu, her gelen

memnun. Klasik müzikle kapadım o geceyi. Herkes mutlu, huşu

içinde… Demek güzel de çalmışım ama kaç kişiye nasip olur ki gece

kulübünü klasik müzikle kapatmak? Yani bırak sezonları, her gecenin

kendine göre bir güzelliği, özelliği var bence.

 

Şamdan için ‘Özal zenginlerinin mabedi’ denir ya onun için

soruyorum.

 

Tabii ki herkese özen gösteriyoruz ama bizde hiçbir zaman zengin

önceliği olmadı. Bizde müdavim önceliği vardır. Ben parayla masa,

sandalye, stant satmam, satmadım. Onu yaparsan dükkânı korsanlara

parsellemiş oluyorsun. Dükkânımı ele geçirtmem. Parasını vermiştir,

konuşamazsın o zaman. 

Kredi kartlarının olmadığı yıllar... Gece sonunda çuval çuval

para çıkarmış.  Öyle mi hakikaten?

 

Niye çuvalla para çıksın, kasamız vardı, koyardık kasaya. Çok para

kazandık, değeri küçük küçük, yığınla para... Saymakta zorlandığımız

günler de oldu ama içeri giren sayısı en fazla 350. Çarp 200’le: 70 bin.

 

10 sene önce "Şamdan kirasını ödeyemediği için kapanacak"

dense, kimse inanmazdı. Değişen Şamdan mı, Türkiye mi? Hepsini,

hep beraber göreceğiz.

 

LORD GİBİ GEZEN ADAMLARDI

 

Fotoğraflara falan bakıyorum da... Eskiden daha mı bir şıkmış

cemiyet hayatı? Daha mı zarifmiş eski zamanlar?

 

Millet Meclisi’nin fotoğraflarına bak. Atatürk’ün meclisine, Adnan

Menderes’in meclisine, hatta Demirel’in meclisine... Bir de şimdiye

bak. Politika olarak değil, şıklık bakımından söylüyorum. Tabii ki

daha şıktı ya da şöyle söyleyeyim, daha özenliydi insanlar. Bugünkü

Faruk Süren gibi. Ercan Arıklı, Haldun Simavi, Ercüment Karacan...

Lord gibi gezen adamlardı bunlar. Şimdi rahatlık var. Ben de öyleyim.

Sakalı kesmediğim bile oluyor. Hatta çok şık olunca sırıtıyorsun.

Obama Türkiye’ye geldi, canı kurbağa bacağı yemek istemiş, bir tek

sizin yapabildiğiniz ortaya çıkmış. Müthiş bir birikim... Meslekte

nasıl piştiniz ki Harekât’a loğusa, ambargolara gebe bir Türkiye’de

Şamdan gibi bir fark yaratabildiniz?

 

İşe DJ yardımcı olarak başladım.  Sait Halim Paşa Yalısı’nda,

1971’de. Tesisattan, bilet kesmeye her işe koşturdum.

Tarzınız neydi?

 

Benim tarzım yoktur. Kendim bile moduma göre müzik dinlerim.

Muazzez Abacı üstüne Pink Floyd, üstüne Sezen, üstüne The

Beatles... Bunlar da birbirine alternatif değildir. Sadece hepsinin yeri,

zamanı vardır.

Siz kendi yerinizde eğlenir miydiniz yoksa orayı işyeriniz olarak

mı görürdünüz?

 

Çalışmakla eğlence iç içe olmalı ki doğurganlık olsun. Kendi zevk

almadığım hiçbir şeyi sunmam. Beğenmediğim köfteyi vermem,

beğenmediğim müziği çalmam. Eğlendirmekten çok zevk alıyorum.

Uykumu bile etkiliyor, güzel uyuyorum. İnan bana, bazı anlar oldu ki

“Keşke şu anda herkes dans etse de kimseden hesap almasam” dedim

kendi kendime. Çünkü o an çöküntüdür, yıkımdır bana.

 

HERKES PARASININ ÜSTÜNE KAPAKLANDI

Şamdan için sıkıntı ne zaman başladı? İlk ne zaman fark ettiniz...

Yani işlerin eskisi gibi gitmediğini?

 

Geçen seneden beri biz de bütün Türkiye’deki sıkıntıyı yaşıyoruz.

Hafta arası bitti. Hafta sonu da ancak hafta arası kadar iş yapmaya

başladık. Zaten kim iş yaptı ki? Kimse! Yüzde 90’ı ekonomik…

Herkes paranın üzerine kapaklandı.

 

40 yıllık mekân. Siz ne 24 Ocak’lar, ne 5 Nisan’lar atlattınız.

Acaba ekonomiden başka nedenler de olabilir mi?

 

Çıkmıyor millet. Benzin pahalı, araba pahalı, taksi pahalı…

Türkiye’nin hâlini seyahat acentelerinin ilanlarından anlayabilirsiniz.

 

Atla yurt dışına tatile git. Yunan adalarına gittik, iki kişi yüksek

sezonda 40 Euro. Kahvaltı dâhil. Evde otursan daha çok para

harcarsın!

 

Maşallah, doktorlar da gelip gidip iyiye gittiğinizi söylüyor. Şimdi

bundan sonra ne var kafanızda Şamdan’la alâkalı?

 

Normalde Haziran’da çıkmamız gerekiyordu, tongaya düştük. Kadın

(Seda Sayan) bizi istemiyor. Yeni ufuklara açılacağız. Kendi adıma

yüzde 100 umutluyum. Yaparım. Ama macera yaşımızı geçtik. İki ev

bakıyorum; son kalan üç kuruş alacağımızı, kredibilitemi de ziyan

edemem.

 

Türkiye nereye, biz oraya… Önce bir Türkiye’yi koklayacağız. İyiye

gidiyor muyuz dersen, ben çok iyi görmüyorum. Dükkânımı altı sene

evvel Seda Sayan’dan kiraladığım zaman dolar 1380’di. 

4 bini geçerse nasıl umutlu olurum? Bakacağız, göreceğiz.

 

Biz basınla ‘Şamdan’ olduk. Bu insanlar bize nasıl yenileceğini, nasıl

içileceğini, adabı, edebi öğretti. Bir numaralı hocam Abdi İpekçi’dir. 

 

Ahmet (Çapa) Abi’yle Metin Fadıllıoğlu anlaşmazlığa düştüler,

dağıldık. Bir sürü yerimiz vardı, Etiler Şamdan bende kaldı. Beraber

olup dünyayı oynatacağımıza, rakip olup birbirimizden müşteri

çalmaya başladık.

 

Bir akşam “Seni Fahrettin Aslan arıyor” dediler. Yazlık Maksim’deki

Papagayo’ya transfer etmek istedi. Önüme bir tomar para koydu.

Parayı aldım, dokunmadan bankaya yatırdım, çalışmaya başladım. İşe

çok karışırdı. Personele, fiyatlara falan...

 

“Ben bu şekilde çalışamam” dedim. “Benle kimse böyle konuşamaz”

dedi. Ama bu hâlim hoşuna da giderdi. “Oğullarım niye senin gibi

değil” derdi.

 

Ondan kazandığım o parayla Etiler Şamdan’a ortak oldum.

 

Güler Sabancı geldi bir gün... “Keşke Sabancı Korusu’nda bir şey

açsanız. Ben Sakıp Amcam’a bir sorayım bunu” dedi.

 

İki gün sonra çağırdılar, gittik. Sakıp Bey, ‘trrrrrop’ diye 10 dakikada

sistemi çözdü, hâllettik, anlaşmayı yaptık.

 

Böyle insanlarla konuşurken çok dikkatli olmak zorundasın. Hata

yapamazsın. Sana hata yaptırmaya çalışırlar. Sevmezlerse yaptırırlar

zaten. Sen de farkında olmadan yersin, yakalarlar. Çok şeyler

öğrendik duayenlerimizden.

 

Metin Akpınar’la yine sabahladık bir gece. Şamdan’ın karşısında da

Erdal Mobilya var... Dükkânın önüne, çimenlerin üstüne ferforje

masa-iskemle koymuşlar. Kahvaltı edeceğiz. Çay may hazırlattım

hepsini, dedim ki “Ağabey hava da güzel, gel karşıya geçelim, açık

havada kahvaltı edelim.” Sabah yedi-sekiz... Okul servisleri başladı.

Trafik sıkıştı!

 

Yanımda Metin Akpınar var ya... Kimseye anlam da veremiyor. Film

çeviriyoruz zannetmişler...

Sevgili Mehmet Tuna, adam gibi adamdın. Telefonunu silemeyeceğim aziz dostum.

Düğünümüzü mekânında yapmıştık ve çok güzel olmuştu.

İyi ki tanımışım.

Adam gibi adamdın kardeşim!

Allah rahmet eylesin...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 22 Haziran 2017

124 kez okundu
0