Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in abd

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

 

Geri zekâlı olduğu düşünülürken Atom’u (parçalanamaz olduğu

 

sanılanı) keşfedip onu parçalayan deneylere öncülük eden insanlara

 

başarının tanımını yapan çok önemli bir ismi, Albert Einstein’ın

 

hayatını paylaşmak isterim.

 

Küçükken geri zekâlı olduğu düşünülmesine rağmen daha sonra

atomu parçalayarak herkesi şaşırtan muhteşem dâhi olarak tanıyoruz

hepimiz Albert Einstein’ı.

 

Hangimiz, eğer okula gitmişsek, okuldaki tembelliğimizi, kaçıngan

olduğumuz zamanları Einstein'ı örnek göstererek örtmedik ki...

 

Tabii hiçbirimiz daha sonra atom parçalayacak kadar dâhi çıkmadık o

ayrı.

 

Türkiye’de ilk üniversiteleri kurdurttu. Alman bilim adamlarını

Türkiye’ye çağırdı ve Atatürk’e de mektup yazdı.

 

Fritz Neumark da bunlardan biriydi. Neumark’ın Batı’nın bizi neden

sevmeyeceğine dair sohbeti meşhurdur.

 

Zekâsı fark edilene kadar birçok zorluk yaşamış olan Einstein kendi

dünyasındaydı.

 

Okulu belki hiç sevmemiş ama olağanüstü üstün zekâsının kendisini

yönlendirmesine de engel olmamıştı.

 

Peki, kimdi aslında Albert Einstein?

 

Neler yaşamış, neler hissetmişti?

Her şeye meraklı ve hayal gücü zengin bir çocuklukla başladı.

 

1879 yılında Güney Almanya'nın Ulm şehrinde sıradan bir çocuk

olarak dünyaya geldi.

 

Küçük bir elektro-kimya fabrikasının sahibi olan babasıyla, klasik

müziğe (kemana yani viyoline) meraklı olan annesi, Einstein

konuşmaya geç başladığı için oldukça tedirgin olsa da, daha sonra

bunun ne kadar gereksiz olduğunu anlayacaklardı.

Yaşarken o anlar ne kadar zor olsa da, daha sonra bu anların

hayıflanmaları yerini büyük icatlara bırakacaktı.

 

Einstein, ne kadar içine kapanıksa o kadar büyük hayaller kurmaya

başlamıştı.

 

Her şeye duyduğu sınırsız merak, zamanla onu mükemmel bir hayal

gücüne sürükledi. Artık düşündüklerinin ve zamanla yapacaklarının

sınırı yoktu.

Okulu hiçbir zaman sevmedi

 

Einstein’e göre onun zekâsının temelleri kesinlikle okulda atılmadı.

Okul onun için ziyadesiyle sıkıcı ve ezber sisteminde gereksizdi.

İlk ve orta öğretimi çok başarısız ve zor bir şekilde geçti. Mühendis

olan amcasının desteği olmasa bu kadarını da yapması mümkün

değildi.

***

Ona göre eğitim, okulda öğrendiğin her şeyi unuttuğunda sana

kalandı.

Çocukluğunda unutamadığı iki olay

Amcası sayesinde tanıştığı geometriden adeta büyülenmişti.

Çocukluğuna dönüp baktığında iki olay onun için çok etkiliydi: İlki

beş yaşındayken amcasının ona hediye ettiği pusulada fark ettiği

esrarengiz özellik, ikincisi de on iki yaşında Euklites Geometrisini

öğrendiğinde hissettiği büyülenmişçesine ruh hâli.

Özellikle geometri onun için sarsıcıydı.

 

Hatta bu yaşlarda geometrinin büyüsüne kapılmadıysanız daha sonra

sizi etkilemeyeceğini düşünüyordu Einstein.

İsviçre Vatandaşı Olması

 

Einstein, lise öğrenimini İsviçre’de tamamladı.

 

1896’da güç şartlar karşısında direnerek yüksek öğrenimini

tamamlamak üzere Zürich’teki Politeknik Üniverisitesi'ne girdi.

 

Daha sonra İsviçre vatandaşı olarak Sırp asıllı bir öğrenci ile evlendi.

 

Çağdaş Fizik için sürekli düşünüyordu

 

Einstein, Bern’de federal patent dairesinde çalışıyordu.

 

İşinden arta kalan zamanlarda da Çağdaş Fizik için ortaya atılan

sorunlara ilgili düşünüyordu.

 

Önceleri atomun yapısı üzerine fikirler üreten ve Max Planck’ın

kuantum teorisi ile ilgilenen Einstein, Avagadro sayısının değerini de

hesapladı ve test etti.

Kuantumun değerini ilk anlayan Fizikçi

 

Einstein, Kuantum Fiziği'nin değerini anlayan ilk Fizikçi olarak

buradaki bilgilerini ışıma enerjisine uyguladı.

 

Bu olaydan yola çıkarak da fotoelektriği açıkladı.

 

Hatta bu çalışmaları 1905'te Annalen der Physik dergisinde iki

makalesi yayınlandı.

 

Üçüncü yazısında ise, izafiyet teorisinin temellerini atıyordu.

 

Einstein'in bu teorileri sert tartışmalara yol açıyordu.

 

Daha sonra 20. YY'ın iyi En Teorik Fizikçisi olarak anılmaya

başladığında, Einstein, izafiyet teorisini geliştirmiş, kuatum mekaniği,

istatistiksel mekanik ve kozmoloji alanlarına önemli katkılar

sağlamıştır.

İzafiyet Teorisi

 

Modern bilime etkileri çok büyük olan Einstein fizik alanındaki

çalışmalarından özellikle zaman ve uzay için düzenlenmiş bağlılık

yani İzafiyet teorisi ile tanındı.

 

Bu teori üç bölüme ayrılmaktaydı:

 

1905'da Newton mekaniğinin yasalarını değiştiren ve kütle ile

enerjinin eşdeğerli olduğunu iddia eden sınırlı bağlılık,

1916'da eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait

çekim teorisini veren genel bağlılık, 1916'da elektro-manyetizma ile

yer çekimini aynı alanda birleştiren kapsamlı denemeler.

 

Bu teorideki özellikle ilk iki kısım atom fiziği ve astronomi alanında

yapılan deneylerde çok başarılı olduğu denenmiştir.

 

Çağdaş Fiziğin de temel taşları arasındadır.

Zürich Üniversitesi profesörü Albert Einstein

Einstein, 1909'da Zürich Üniversitesi öğretim görevlisi olarak

çalışmaya başladı. Bir adım sonrasında artık Zürih Üniversitesi

profesörlerindendi.

 

1913 yılında ise Berlin Kaiser - Wilhelm Enstitüsü'nde ders vermeye

başlamıştı. İşte bu sıralarda Prusya Bilimler Akademisi'ne üye seçildi.

 

Nobel Fizik Ödülü aldı

 

Özellikle teorik fiziğe katkıları inkâr edilemezdi.

 

Bunun yanında fotoelektrik olayına getirdiği açıklamalar da çok

önemliydi. Bütün bu gelişmeler Einstein’a Nobel Fizik Ödülü’nü

kazandırdı.

Almanya’dan Ayrılmak Zorunda Kaldı

 

1933’e kadar Berlin’de yaşayan Einstein, Almanya yönetimine gelen

Nazi rejiminden sonra birçok Musevi bilim adamı gibi Almanya'dan

ayrılmak zorunda kaldı.

 

Paris’e giderek Collage de France’de ders vermeye başladı.

 

Buradan Belçika’ya, sonra İngiltere, ardından da Amerika'ya giderek

burada Princeton Üniversitesi kampüsündeki Institute for Advanced

Study’de profesör oldu.

 

Vefatı

 

1940'ta Einstein bu kez de Amerikan vatandaşlığına geçmişti.

Üvey kızının vasiyeti

Einstein'in vefatından sonra üvey kızı Margot Einstein, onun kişisel

mektuplarını sakladı. Daha da önemlisi, kendisinin ölümünden 20 yıl

sonra da saklı kalmasını vasiyet etti.

 

Ancak süre dolduğunda bu mektuplar Princeton Üniversitesi

tarafından basıldı ve Einstein’ın özel hayatı ile ilgili bilgileri

paylaşmış oldu.

Ben Atomu İnsanlığın Faydası İçin Keşfettim 

Bir gün Eintein'e keşfettiği atomun bomba olup Hiroşima ve

Nagazaki tepesinde patladıktan sonra neler hissettiği sorulur.

 ***

Einstein ise şöyle cevaplar bu soruyu: “Her savaş insanlığın

ilerlemesini engelleyen kötülük zincirine bir halka daha ekler. Ben

atomu insanlığın faydası için keşfettim. Ancak insanlar atomla

birbirlerini öldürüyorlar. Böyle olacağını bilseydim ayakkabı

tamircisi olurdum''

Einstein’den başarının formülü

*** 

Daha 5 yaşındayken bir pusulanın esrarengizliğine duyduğu

hayranlıktan yola çıkarak başarının formülünü de gerçekten

matematiksel olarak formülünü yazmıştı Einstein.

***

Ona göre başarı; A=X+Y+Z.

Denklem karmaşık gibi görünse de aslında anlaşılır ve basitti.

A: Başarı, X: Çalışmak, Y: Çalıştığın konuyu oyun gibi görmek, Z:

Konuşmak yerine üretmek İşte bu kadar basit.

Bu şartlar bir araya geldiğinde başarı da kendiliğinden geliyor sanki.

Tek bir çocuk bile mutsuzsa bilim ilerleyemez

 ***

Einstein’a göre bilimin ulaşması gereken son nokta tek bir çocuğun

bile mutsuz olmamasıydı. Çünkü tek bir çocuk dahi mutsuzsa icatlar

olmayacağından bilim de ilerleyemeyecekti.

 ***

Einstein, herkesin kendisi kadar güçlü olamayacağını düşünüyordu.

Ona geri zekâlı denildiğinde bile o hayal kurmaktan vazgeçmeyerek

çok büyük bir cesaret göstermişti çünkü.

Aptal nedir

*** 

Einstein dünyanın aptallarla dolu olduğunu düşünüyordu. Çünkü aynı

şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç bekleyen kişiye onun gözünde

aptal deniyor.

Nihayetinde aptallığın bir sınırı yok, dâhilik ise bir sınır gerektirir!

Bizi güzel ahlâk kurtaracak

 ***

Yeryüzü insanlar yaşasın diye ayrıldıysa yine bütün sorumluluk da

onlara düşüyor demektir.

 ***

Birçok icat yapılabilir. Çok zeki insanlar atomu keşfedebilir ama

sizce atomdan bomba yapmayı düşünenler de bir o kadar zeki midir?

 

Einstein bir bilim adamıydı, şüphesiz ki mükemmel bir bilim adamı.

İstediği insanlığa güzellikler sunmaktı.

 

İnsan şartlar ne getiriyorsa lâyığıyla yaptı ve Einshover’la

mektuplaşıp Atom Bombası yapılmamasını talep etti.

 

Kendine göre bir Tanrı anlayışı vardı;  “Tanrı zar atmaz” demişti.

 

Onun şu hayata bırakmış olduğu yine çok zekice ve saf bir son mesaj

da var kayıtlarda: ''Yeryüzündeki şartların düzelmesi, sadece

bilimsel buluşlara değil çok ahlâklı bir hayat düzeninin

gerçekleşmesine bağlıdır'.

 

Gittikçe büyüyen bir aort anevrizmasından muzdaripti ama hiç

şikâyet etmezdi.

 

Komünistlikle suçlandığında bile aldırış etmedi.

 

Kendisine İsrail’in başına geçmesi teklif edildiğinde nazikçe reddetti.

 

Gözü o tür şöhrette değildi.

 

Tek isteği piposuydu ama bakıcısı doktorlar yasakladı diye

vermiyordu.

 

Bir gün evine küçük bir kız geldi ve bilimle ilgili sorular sormaya

başladı. Vefat edeceğini bile bile o kıza ücretsiz dersler verdi.

 

Hayatının son demlerinde kendisini empatik olmamakla suçlayan

oğluyla da barıştı.

 

Piposuna da kavuştu.

 

Peki, onu insanlar neden hâlâ saygı ve sevgiyle anıyor?

 

Atom bombalarını o yapmamıştı ki, ABD yaptırdı.

 

Nagazaki ve Hiroşima’dakiler onu nefretle anmıyorlar ama sembolik

olarak iğdiş edilmiş vaziyetteler ve geceleri barlara takılıp şarkı

söylüyorlar.

 

Onun da tek yol göstericisi bilim ve akıldı.

 

Evrim bilime çok hizmet etti ama bir gün geldi vefat etti.

***

Prof. Dr. Aziz Sancar “Evrime de, Allah’a da inanıyorum demiş”.

 

aziz sancar ile ilgili görsel sonucu

 

Aziz Sancar’dan sigarayı bıraktıracak buluş

 

Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar twitter adresinden yeni çalışmasını duyurdu.

“Umarım ülkemde sigara içen kalmaz” notunu paylaşan Sancar, sigaranın DNA'ya verdiği zararın haritasını çıkaran yeni bir teknik geliştirdiklerini açıklayan çalışmasını yayınladı.

 

Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar yeni çalışmasını duyurdu. “Umarım ülkemde sigara içen kalmaz” notunu paylaşan Sancar, sigaranın DNA’ya verdiği zararın haritasını çıkaran yeni bir teknik geliştirdiklerini açıklayan çalışmasını yayınladı. 

***

Prof. Dr. Aziz Sancar ve ekibi, sigara içmenin DNA’ya verdiği zararı yüksek çözünürlükte bir harita ile göstermeyi başardı. Sancar UNC Health Care and UNC School of Medicine’in sitesinde yer alan haberi paylaştı.

Sigaranın sağlığa zararlı olduğu biliniyor ancak Sancar ve ekibi ilk defa bu zararın DNA üzerindeki etkisini gösteren bir teknik geliştirdi.

Sancar çalışmalarıyla ilgili; “Bu, ABD’de kanser ölümlerinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan bir karsinojen ve şimdi ortaya çıkan hasarın geniş bir haritasına sahibiz” açıklamasını yaptı.

PEKİ, BU HARİTA NE SAĞLAYACAK?

Prof. Dr. Sancar, yürüttükleri çalışmanın sigara içmenin sağlığa ne kadar zararlı olabileceği konusundaki farkındalığın (awareness) artmasına yardımcı olmasını umduğunu açıkladı.

Ayrıca bu haritaya sahip olmanın DNA’daki hasarın onarılması ve ilaç geliştirilmesi açısından önemli olduğunu ifade etti.

Böyle bilim adamları çıkaran bir ülkenin ufku açık, umutları bol demektir.

Dilerim bu çalışmalar ilerler ve sigara içenler çok azalır.

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 15 Temmuz 2017

300 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar 

Son zamanlarda dikkatimizi çeken bir şey var. Diyelim ki antidepresan olarak Prozac verdik ve allerji yaptı. Onun yerini tutacak, hem de FDA onaylı başkası var, mesela klorimipramin (Anafranil) verdik.. Bu da etkili bir ilaçtır ve fluoksetin’in vücuttan atılma süresi sekiz haftayı bulurken, clorimipramin’inki çok daha hızlıdır.

***

Bunun sebebi vücuttaki birinci dereceden metabolizmalarının farklı ama etkililiklerinin aynı olmasıdır.

İki temel psikofarmakolojik kavram var:  Tedaviye riayet” (compliance) ve "tedaviye bağlılık (adherence)". Bazı meslekdaşlar ikincisine uyunç  da diyorlar. Lütfen tedaviye riayetinizi de, bağlılığınızı da bozmayın.

***

Eskiden tıbbiyeden pek anlamayıp da konu komşuya sorarak, onun bunun fikrini alarak, en dehşetengizi de internetten gelen hastalarımız, danışanlarımız. Bir şey soracaklarsa bize sorsunlar; sanıyorum dünyada 24 saat çevrimiçi olan iki psikiyatr varsa, onlar da biziz.  Arada uyumak veya istirahat etmek bizim de hakkımız.

Burası ABD olmadığı için, her türlü psikoterapötik görüşme 40 ila 60 dakikadır.

Lütfen tedavi süresine uyunuz ve randevularınıza vaktinde geliniz.

***

İnternetten bilgi toplamak iyidir de, çok kafa karıştırıcı bilgilere ulaşıp, karşılıklı olarak şaşkına dönebiliriz.

Bu arada Dünya çok tehlikeli bir yöne döndü ve ABD Seçimlerini Trumph kazandı. Alenen İslamofobik ve ırkçı tutumu hemen dikkat çekiyor; vize işlemlerini daha önce hiç olmadığı kadar zorlaştırmışlar.

Bir arkadaşımın başına gelenleri paylaşmak isterim: Yunanistan’a (Midilli) gitmek için vize alıyor. Gümrükteki görevli Shenghen vizesi dâhil pasaportunu bir saat inceliyor ve çok geniş muhiti olan bu hanımefendiye “Yunanistan’da istenmeye kişisiniz” diyerek, feribottan geri döndürüyor.

Nüfuzlu ve hakkını korumayı bilen bir insan.  Vizesini geri almak için dava açtı ve büyük bir ihtimalle kazanacak. Kazanacak da, bu arada psikosomatik olarak kaygı ve sınırda hipertansiyonu rrtaya çıktı.

Ne zaman Kardak Krizi patlar, Rum’un da aslında ödü kopar ama kuzu kılığında post kesilir!

***

Bu arada Evrimsel Psikiyatri ve Psikoloji kitabımı yazıyorum ve içinde ilk atom-altı parçacıklardan Homo sapiens sapiens’e kadar bütün insanın evrimi de olacak.

Bunun için gereken bütün kitaplarım hazır.  İçinde dinî ve mistik fenomenleri izah etmek için geliştirdiğim teori (aslında hipotez daha doğru) de yer alacak.

Bunun için sabır ve emek gerekiyor. O bende hâlâ var.

Eski Cerrahpaşalılardan henüz profesörlük unvanına kavuşamayanlar da hakları olan bu payeye kavuşuyorlar.

Onlarla da bir yemekte buluşup kutlayacağız alınlarının akıyla kazandıkları yeni unvanlarını yakında bir yemekte bir araya gelip kutlayacağız.

***

Seyretmeyenlere Matrix filmini hararetle tavsiye ederim. Burada iki ve üç boyutlu versiyonları var.

 

Bu inovasyon çılgınlığı devam ederse- ki edecek, yakında beş boyutlu ve içini sizin de girip, filmin içinde yaşar hâle geldiğinizi göreceksiniz.

Matrix’te Üstün ABD’li Beyaz Adam’la, Şamanizm’den ve diğerkâmlıktan (özgecilik: altruism) kopmamış yaratıklar yer alır.

***

Neo aslında sembolik olarak İsa’dır ve film böyle akar gider. Seyretmemiş olanlara tavsiye ederim.

***

Yirmi birinci Yüzyıl’da artık nükleer değil, sanal savaşlar ön planda olacak ve insanlığın başına daha da beter belalar açılacak.

***

Bazı psikiyatrik hastalıklarda (bozukluklarda) tedaviye ömür boyu devam edilir: Tekrarlayan Majör Depresyon’da, Şizofreni’de, dirençli Obsesif Kompulsif Bozukluğu olan vak’alarda ve diğerlerinde…

Herkese sevgim, saygım ve saadet dileklerimle…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 01 Mart 2017 Çarşamba

694 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Senelerdir bunu besleyen belli ama tedbir alan yok.

 

İnsanları Yeni yılda da rahat bırakmadılar ve İstanbul’un en güzide

mekânlarından birini bombaladılar.

                     

Uzun namlulu silahla kapı önündekilere ateş açan terörist 1 polis ile 1 vatandaşı şehit ettikten sonra içeriye girdi, vatandaşların üzerine kurşun yağdırdı. İstanbul Valisi ilk açıklamada hayatını kaybedenlerin sayısını 35 olarak açıklamıştı.

 

  

İlerleyen dakikalarda kameraların karşısına geçen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, alçak saldırıda 39 kişinin hayatını kaybettiğini söyledi. 21 kişinin kimliği (16’sı yabancı, 5’i Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı)

belli oldu.

 

 

Sağlık Bakanı Akdağ ise yaralı sayısı 65 olarak açıkladı. Teröristi arama çalışmaları sürüyor. Saldırıda DEAŞ şüphesi ağır basıyor.

 

 

 

 

***

 

İstanbul’da yılbaşı gecesi alçak saldırı! İstanbul Ortaköy'deki Reina’ya düzenlenen terör saldırısında 39 kişi hayatını kaybetti, 69 kişi yaralandı.

 

Bu menfur olay saat 01:15 sıralarında gerçekleşti. Uzun namlulu silahla kapı önündekilere ateş açan saldırgan 1 polis ile 1 vatandaşı şehit ettikten sonra içeriye girdi. İçeride yeni yıl kutlaması gelen vatandaşların üzerine kurşun yağdıran terörist 39 kişiyi katletti! Saldırıda 65 kişi de yaralandı. 4 kişinin durumu ağır. Polis kaçan teröristi yakalamak için çalışma başlattı. İçişleri Bakanı Soylu teröristin mont, pantolonla içeri girdiğini, farklı bir kıyafetle dışarı çıktığı yönünde bilgiler olduğunu söyledi.

 

Görgü tanıkları ise birden fazla saldırgan olabileceğini iddia etti. Saldırıda şehit olan polisin ise Burak Yıldız olduğu öğrenildi. 

 

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “şu anda hastanelerde 65 yaralı var. 65 yaralıdan dört tanesinin durumu oldukça ciddi. Çok sayıda yabancı uyruklu kişinin de yaralılar arasında olduğunu biliyoruz. Uyrukları zaman içinde netleşecek" diye konuştu.

 

İHBAR VAR MIYDI?

 

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ihbar var mıydı sorusu üzerine şunları söyledi: Milletimizin şunu bilmeye hakkı var. Gerek DEAŞ gerek PKK gerek DHKP-C içinde bulunduğunuz durumda gerek yabancı servislerden gerekse de kendi istihbarat örgütlerimizden bu tip ihbarlar gelmektedir. Kimisi isme dayalıdır. Kimisi de daha ziyade bir çerçevedir. Yani, “Şurada bir olay olacak” yönünde… Bunu üzerine özellikle yılbaşıyla ilgili tedbirler alındı. En yoğun tedbirler de İstanbul’da alındı. Buna yönelik ihbarlar hep söz konusudur. İstanbul Emniyet Müdürümüz de olay saatinden çok kısa süre önce bölgedeydi. Bu tip istihbaratlar sürekli geliyor. Biz olay yerine de gittik. Bir katliam gerçekleştirilmiş. İnsanlık dışı vahşet şöyle duyuruldu.


SİLAHLA TARAYARAK İÇERİ GİRDİ!

 

Şu ana kadar 39 insanımız hayatını kaybetti. 20 kişinin tam kimliği belli. Onun 15’i misafirimiz. Yabancı uyruklu görünüyor. Beşi de vatandaşımız. Çok net değil ama zannediyorum ki beş tespitin üçü veya dördü de orada çalışanlar. Kimlik tespit çalışmaları devam ediyor.

 

Bize gelen bilgiler çerçevesinde bir kişi olduğu görülüyor. Mont pantolon şeklinde içeriye silahla tarayarak girmiş. İçeride de farklı bir kıyafetle birlikte dışarı çıktığına dair bir bilgi var.


SÜLEYMAN SOYLU: CAN KAYBI 39’A YÜKSELDİ


İçişleri Bakanı Soylu, İstanbul'daki terör saldırısında 39 kişinin hayatını kaybettiğini belirterek, “bunların şu anda 21’inin kimliği belli.

 

Henüz diğer 18’inin kimliğiyle ilgili tespit çalışmaları devam ediyor.

 

16’sı yabancı uyruklu, 5’i Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, diğer kimliği belli olmayanlarla ilgili böyle bir değerlendirme yapamıyoruz” dedi. 

 
HAYATINI KAYBEDEN YABANCILAR VAR


Soylu, "Bizim de aldığımız bilgiler çerçevesinde 39 insanımız hayatını kaybetti. Bunların şu anda 21'inin kimliği belli...

 

Henüz diğer 18'inin kimliğiyle ilgili tespit çalışmaları devam ediyor. 16'sı yabancı uyruklu, 5'i Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, diğer kimliği belli olmayanlarla ilgili böyle bir değerlendirme yapamıyoruz." diye konuştu. 


TERÖRİSTİ ARAMA ÇALIŞMALARI DEVAM EDİYOR


Olayın, gece 01:15 sıralarında gerçekleşen bir terör saldırısı olduğuna işaret eden Soylu, şunları kaydetti: “Şu anda 69 vatandaşımız, daha doğrusu 69 kişi hastanelerde tedavi görüyor. Bunun 4’ü ağır olarak bize bildirildi, 1’i çok ağır.

 

Elbette ki bir terör saldırısıyla karşı karşıyayız. Hain, sivil insanlara yönelik ve milletin umutlarını tazelediği bir yılbaşında gerçekleşen ve insanların korunmasız olduğu bir yerde, onların böyle bir şeyden habersiz, hiçbir şekilde akıllarından geçmeyen bir durumda yapılan insanlık dışı ve alçak bir saldırı. Teröristi arama çalışmaları devam ediyor. Emniyetimiz gerekli operasyonları başlattı. İnşallah yakın bir zamanda ele geçeceğini ümit ediyoruz. İnşallah bir daha böyle bir saldırıyla karşı karşıya kalmayız. Tekrar başımız sağ olsun”.  

 

Terör saldırısını yapan örgütle ilgili bir soru üzerine Soylu, “bütün detaylı çalışmalar gerçekleşiyor şu anda. Net bir değerlendirme yapmamız çok doğru olmaz. Öyle bir değerlendirme olunca da kamuoyuyla paylaşırız” ifadelerini kullandı. 

 
REİNA'DAKİ SALDIRI İÇİN VALİDEN AÇIKLAMA


İstanbul Valisi Vasip Şahin, Ortaköy’deki silahlı saldırı olayına ilişkin olarak “şu ana kadar yapılan tespitlere göre en az 35 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Bunların bir tanesi polis memuru, yine en az 40 yaralımız hastanelerde tedavi altındadır” dedi.

 

Vali Şahin olay yerinde gazetecilere yaptığı açıklamada, şunları kaydetti: “Saat 01.15 sıralarında bir terörist uzun namlulu silahla önce kapı önünde bekleyen polis memurumuzu şehit ederek, sonra bir vatandaşımızı şehit ederek içeri girmesi sonucunda, maalesef içeride çok vahşice, acımasızca, orada sadece Yılbaşını kutlamak ve eğlenmek üzere gelmiş masum insanların üzerine çok acımazca kurşun yağdırarak maalesef bugünkü olayı meydana getirmiştir…

 

Bu bir terör saldırısıdır. Şu ana kadar yapılan tespitlere göre en az 35 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Bunların bir tanesi polis memuru, yine en az 40 yaralımız hastanelerde tedavi altındadır. Konuyla ilgili detaylı araştırmalar yapılıyor. Arkadaşlar onun üzerinde çalışıyor. Bundan sonra daha detaylı açıklamalar sizlerle ayrıca paylaşılacaktır. Şu anda paylaşabileceğim kısaca bilgiler bunlardır”.


GECE KULÜBÜ ÇALIŞANI, DEHŞET ANLARINI ANLATTI


Beşiktaş’ta saldırının gerçekleştiği gece kulübü çalışanı, dehşet anlarını anlattı. Beşiktaş'ta meydana gelen saldırının ardından Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne gelen gece kulübü çalışanı, o anları anlattı. 

 

Gece kulübünde garson olarak çalıştığı öğrenilen kişi “birden panik, aşağı indik saklandık. Arkadaşımı getirdim. Panikledik atladım yere. İki kişilermiş birini gördüm. İçeride çok yaralı var; “Mekânda 500-600 kişi” kadar vardı ifadelerini kullandı. Gece kulübüne yönelik terör saldırısında hayatını kaybedenlerin cenazeleri Adlî Tıp Kurumu’na götürüldü.  İlk belirlemelere göre 1’i polis 35 kişinin şehit olduğu terörist saldırıda ağır yaralanıp kaldırıldıkları hastanelerde, yolda ve olay yerinde hayatını kaybedenlerin cansız bedenlerini taşıyan ambulanslar kurum binasına art arda girdi.

Şehit polisin Şişli Etfal Hastanesinden alınan cenazesi de ambulansla, kurum binasına gönderildi.


POLİS DENİZDEN DE GECE KULÜBÜNÜN ETRAFINI SARDI

 

Beşiktaş Ortaköy'de bir gece kulübüne yapılan silahlı saldırı sonrası polis gece kulübünü hem karadan hem de denizden sardı. Öte yandan gece kulübünde bulunanların bazılarının denize atladığı ve deniz polisinin vatandaşları kurtarmaya çalıştığı öğrenildi.

 

Ortaköy’de bulunan gece kulübüne (Reina) silahlı saldırı sonrası polis gece kulübüne saldırganları yakalamak için operasyon başlattı. Polis karadan gece kulübünün etrafını sararken, deniz polisi de denizden olaya müdahale etti.

 

Şimdilerde Nurettin Veren’in ve yazdığı Fethullah Gülen hareketinin içyüzünü anlatan bu kitabı okuyorum. Gerisini de yazacağım.

 

Ayrıca gece kulübünden bulunan bazı vatandaşların saldırıdan kurtulmak için denize atladığı deniz polisinin de şahısları kurtarma çalışması yaptığı öğrenildi.

 

Çok sevdiğim bir deyim vardır: “Terör önce kendi evlâtlarını yer”

 

Dilerim bu son olsun ve insanlarımız yeni senelerini huzur içinde kutlasın.

 

1966-2016 arasında neler cesurca yaptığını anlatan bir kitap var.

 

Bu kitapta “35 yılın sonunda maruz kaldığı toplu hipnozdan” da bahsedilmiş. TSK’ya nasıl nüfuz edildiği ve bunun İslam’la hiçbir alâkası olmadığı açık seçik yazılmış.

 

Kitabın içinde adı geçenler arasında öyle isimler var ki, inanılır gibi değil. Ben bu zatı hep Pennsilvanya’daki ikametgâhında rahat biri zannederdim.

 

Hâlâ anlamadığım ise, neden hep bu tip örgütler Haşhaşi taktiklerini kullanır.

 

“Haşhaşi” kelimesinin kökeni ve anlamı 19. Yüzyıla kadar Batı dünyasında tartışma konusu olmuştur. 19 Mayıs 1809 tarihinde Silvetre’de Batı dillerinde “suikastçı, kiralık katil” gibi anlamlara gelen ve en erken Haçlı Seferleri  kayıtlarında rastlanan “assasini, assissini, heyssisini” gibi kelimelerin kökendir.

 

Arapçadaki “haşhaş: esrar” kelimesidir. Çoğulu ise “haşhaşiyyun, haşhaşin” gibi kelimelerdir. “Haşhaş” kelimesi Arapçada  “kuru ot” ve “hayvan yemi” anlamına gelir.

 

Sonraları kelimenin anlamı uyuşturucu etkisiyle bilinen Hint Keneviriyle özdeşleştirilmiştir.

 

Dağın şeyhi müritlerinin gerçekten Cennet’te olduklarını zannetmeleri için burayı Hz. Muhammet’in Cennet tasvirine tasvirine benzetmişti.  Bizim “yaşlı adam dediğimiz bu efendi” fedailerine iksirinden içirerek onları dörderli, altışarlı gruplar hâlinde bahçeye taşıtıyordu.

 

Onlar da gerçekten Cennet’e gittiklerini zanneden müritlerini bir göreve göndereceği zaman şeyh “gidip şunu şunu öldüresin. Meleklerim seni cennete götürecektir” diyordu.  

 

Şeyh’in Cenneti’ne geri dönebilme arzusuyla fedailerin göze almayacağı hiçbir tehlike yoktu.

 

Alamut'tan günümüze ulaşan metinlere göre Hasan müritlerine dinin esaslarına bağlı kalanlar mânâsında “esasiyim” demekten hoşlanırdı ve yabancı seyyahların yanlış anladıkları bu terim “haşhaş yani afyon” kuşkularının ortaya çıkmasına neden oldu.

Marco Polo aslında orayı gidip görmemiştir. Diğer bilim adamlarının görüşleri de bu hususta kendisini desteklemektedir. Gidip orayı gördüğünde ise o kale zaten Moğollar tarafından yıkılmıştı. 

Elemût Kalesi’nde arkeolojik kazılar yapan Alman arkeologlar orada üzerlerinden ne bal akan, ne süt akan, öyle cariyelerin ve hurilerin dolaştığı, ne de şarap akan ırmakların izine dahi rastlayamadıklarını ve kalenin zaten bütün bunları içerisine alabilecek büyüklükte olmadığını dile getirmektedir.

Faik Bulut, Marco Polo’nun yazdıklarının İtalya'da hapishanedeyken gemicilerden işittiği efsanelerden ibaret olduğunu vurgulamaktadır.

Bu görüşü destekler şekilde Orta Çağ İslam Tarihi konusunda Dünya’nın önemli üniversitelerinde görev yapan uzman tarihçiler erken dönemlerde ortaya çıkan, geniş bir alana yayılmış olan ve bazı tarihi roman yazarlarının eserlerini süsleyen bu sıra dışı Cennet Bahçeleri hikâyesinin neredeyse tamamen gerçek dışı olduğunu belirtmektedir.

Çünkü tarikatın faaliyet gösterdiği dönemde yaşamış olan hem İsmaili, hem de Sünni tarihçilerin Alâeddin Atâ Cüveyni, Reşidüddin gibi eserlerinde böyle bir söyleme rastlanmamaktadır. Ayrıca Haşhaşi ismi tarihi belgelerde sadece Suriye İsmailileri'ni nitelemek amacıyla kullanılan yerel bir addır. İran İsmailileri için hiçbir belgede bu isim kullanılmamaktadır.

Tarihçilere göre bu isim tarikat üyelerinin eylemlerine bir açıklama getirme çabası yerine alaycı bir yaklaşımla onların garip inanışlarını ve abartılı tavırlarını küçümsemeye yönelik bir ifadedir. Bunun yanında “dağın şeyhi” tabiri de Suriye’ye özgüdür. İran İsmailileri’nin lideri için tarihi belgelerde böyle bir isimlendirmeye rastlanmamaktadır.

İslam'daki ilk kırılma Hz. Muhammed’in vefatından sonra gerçekleşmiştir. Ondan sonra dinî ve siyasî liderin kim olacağı hakkındaki tartışmalar ve gerilimler Şiilik ve Sünni mezheplerini ortaya çıkarmıştır.

Başlarda Sünnilik, Arap aristokrasisi temelli iktidarın, Şiilik ise Arap olmayan muhalif Müslüman kesimin temsilcisi olmuştur. Şiilik, Arap olmayan milletlerin eski dinlerinden daha çok etkilenmiştir. Şii mezhebi 765 yılında altıncı imam Cafer es Sadık’ın ölümü sonrası yeni imamın belirlenmesinde iki kola ayrılmıştır: Ana akım Şii gruplar Cafer küçük oğlu Musa Kâzım’ı yedinci imam olarak tanımışlardır. Bu grup günümüzün On İki İmamcılık koludur.

Uç gruplar ise Ca’fer-i Sâdık’ın büyük oğlu İsmail bin Ca’fer el-Mûbarek’i yedinci imam olarak tanımış ve İsmaililer olarak adlandırılmışlardır. İsmaililik, Yeni Platonculuk felsefesinden etkilenen, esrarengiz bir mezheptir.

Öğreti açısından İslam’daki en zengin, sistematik ve felsefî mezhep olarak görülür. Tarikat, İsmaililik mezhebini temel alan Fatımi Devletinde dinî bir hizipleşme sonucu ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan iki koldan biri olan Nizariliğin temsilcisi olan Haşhaşiler önce İran’a, sonra da Suriye'ye yayılmıştır.

Kuşatılması ve ele geçirilmesi güç kaleler temelinde örgütlenmiş olan Haşhaşiler, önemli kişilere yönelik suikastlara dayanan etkili bir askerî strateji geliştirerek Orta Çağ İslam dünyasında çok önemli ve farklı bir güç olarak ortaya çıkmıştır.

Haşhaşiler ideolojik açıdan dönemin Sünnî siyasî ve dinî çevrelerini, özellikle de Abbasi Devletive onun koruyucusu olan Büyük Selçuklu Devleti’ni düşman kabul etmiştir. Bununla birlikte Haşhaşiler’in Haçlı Devletlerini ve Moğol  hedef alan bazı saldırıları da olmuştur.

İsmaililer ilk büyük başarılarını Fatımiler adlı Kuzey Afrika, Sicilya, Hicaz, Mısırı denetim altında tutan bir devlet kurarak kazanmışlardır. Burada Kahire adlı yeni bir şehir kuran İsmaililer El Ezher Medresesi’ni kurup burayı dinî öğretilerinin ve misyonerlik faaliyetlerinin merkezi hâline getirmişlerdir. Fatımiler’in sekizinci halifesi Mûntesir’in ölümünden sonra Fâtımîlerhareketinin veziri ve Mûhtensir’in küçük oğlu Ahmet el-Mustâ’Li’nin eniştesi olan El-Efdâl Şehinşah’ın olarak halife olması gereken Mûntensir’in büyük oğlu Nizâr el-Mustafâ’nın yerine küçük oğul Mustâlî’yi“Dokuzuncu Fâtımî Hâlifesi” olarak ilân edince, İsmâililer iki ayrı kola ayrılmış oldular. Fatımileri yöneten askerî diktatörlük halifenin küçük oğlu Mustali’yi, Doğu İsmailileri ve Fatımiler’deki dinî hiyerarşi ise halifenin büyük oğlu Nizar’ı halife olarak tanımışlardır.

Onuncu Fatımî Halifesi El-Âmir bi’Ahkâmil lâh’ın Fatımî Halifefesi Fatımıî Halifesi El-Âmir bi’Ahkâmi’l Lâh’ın bu ödgüt tarafından katledilmesinden sonraMustalilik kolu İkinci bir bölünme hadisesi daha yaşamıştır. 

El-Âmir’in yerine halife olan kuzeni On birinci Fâtımî HalifesiEl Hâfız li-Din Allah’ın halifeliğini tanımayarak, El-Âmir bi’Ahkâmî-llah’ın yeni doğmuş oğlu Et Tayyup Eb’ûl Tayyip Ebûl Et-Tayyip Ebûl Kâsım’ın hâlife olması gerektiğini savunanlar ise Tayyîb’iyye kolunu oluşturarak Davudî türeyen ve Bohralar adı verilen tasavvufî  hâlinde günümüze kadar gelebilmişlerdir. 

Fâtımîler, Halifeli’nin resmî mezhebi ise önce Hâfızîliğe dönüşmüş, daha sonra Fâtımî Devleti’nin Kürt kökenli olan Selahaddin Eyyubi tarafından yıkılması neticesinde ortadan kalkmıştır. Nizarilik kolu ise kolu ise Haşhaşiler'in koruması altında bugün IV. Ağa Han  tarafından temsil edilmekte olan hanedanlarını günümüze kadar devam ettirmeyi başarmışlardır.

Haşhaşiler'in tarihî Elemût Kalesi’nin alınmasıyla başlar. Hasan Sabbah uzun süren misyonerlik ve insan kazanma faaliyetleri sırasında Selçuklularla mücadele etmek için rahat edebileceği ulaşılmaz bir yer aramış, Deylem’de Deylem’de yaptığı faaliyetler sırasında Alamut Kalesi'nde karar kılmıştır. Büyük ve yüksek bir kayalık tepe üzerine inşa edilmiş olan bu kaleye sadece dar bir patikadan ulaşılmaktaydı.

Hasan Sabbah  buraya geldiğinde kale onu Selçuklu sultanından almış olan Zeydî Alevîler Hanedanlığı soyundan gelen Alevî Mehdi adındaki bir hükümdarın elindeydi. Önce bölgeye dâilerini yollayan Hasan, bölge halkını ve Alamut'ta yaşayanları kendi tarafına çekmiştir. Hasan Sabbah bu olayları şöyle anlatmaktadır: 1841’ de doğmuş ve aynen Atatürk ne yaptıysa, tam aksini kendisine bi’at edenlere emretmiş. 10 Kasım tarihini İslam’ı mahvedecek “büyük kâfir” olarak tanımlamış. Bunlar arasında öyle isimler var ki, ben ifşa edemem. En iyisi bu kitabı alıp okuyun. Vaktim olduğu nispette ayrıntıları da yazacağım. Hâlâ anlayamadığım ise, nede iki tarın mensupları da İslam adına hareket ediyor?

Silvestre de Sacy, Haşhaşiler’e bu adın haşhaş kullanma alışkanlıkları yüzünden verildiği kanaatini benimsememekle beraber bu adın, şeyhin fedailerine vaat ettiği cenneti tattırabilmek için onlara gizlice haşhaş içirmesiyle ilgili olabileceğini düşünmüştür.

 

Bunu da özellikle Marco Polo’nun seyahatnâmelerinde geçen cennet bahçeleri hikâyesiyle temellendirmiştir.  1273 yılında İran’dan geçmiş olan Marco Polo’nun seyahatnamesindeki hikâye özetle şöyledir: “Kendi dillerinde şeyhlerine ‘dinin büyüğü’ anlamına gelen Alâeddin diyorlardı. Şeyh iki dağ arasındaki vadiyi kapatmış ve burayı sütten, baldan ve şaraptan akan sular, güzel huriler ve çeşitli meyve bahçeleriyle donatmıştı.

 

Sağlığım yerinde, burada bol havai fişekli bir Yılbaşı geçirdik. Gereğinden fazla medenî insanlar. Ayrıca gayrimenkuller de çok pahalı.

 

Dilerim bu memleket daha binerce sene hür, özgür ve saadet içerisinde yaşar.

 

Mehmet Kerem Doksat – Hamburg –  01 Ocak 2017 Pazar

750 kez okundu
0

Meşhur fıkradır. Kadın psikiyatra gider ve “yatağımın altında bir timsah var” der. Kocası buna kesinlikle inanmamaktadır ama ne yapsın; anlayışla sükût etmektedir. Hekim şaşırır ama “herhalde bu bir hezeyan” diyerek, hastasına bu açıdan yaklaşmanın daha isabetli olacağına karar verir.

Ne de olsa, böylesine hezeyanı olan bir kişiyle “saçmalama” diye münakaşa edilmez.

“Evet, anlıyorum… Bazıları evlerinde gerçekten de timsah besliyorlar ama bu onların habitatına (doğal yaşama alanlarına) uyan bir mekân yahut ortam teşkil edilebilirse daha makul olur, ne dersiniz” diye soruyu geri atar. Amacı içgörü uyandırmak, bir yandan da mecazî mânâda bir mesaj vermektir: “Timsahın Ankara’daki bir karyolanın altında ne işi ola ki”!

 ***

Üstelik şu “petshoplarda” (hayvanatın sergilenerek, ücreti mukabilinde satıldığı dükkânlar) satılan timsahların çoğu ya yavru, ya da genetiğiyle oynanmış minyatür formları. Böyle giderse, birkaç asır sonra bizleri de birileri satabilir (Kadim Yunan ve Roma’da, Ortadoğu kültürlerinde olmadı mı, olmuyor mu sanki? Bakarsınız 1000 sene sonra iyice tekâmül etmiş şempanzeler de bizi satarlar). Bırakın her hayvan kendi sevdiği ortamda hayatiyetini sürdürsün…

***

“Herhâlde evinizde bir korokodil yahut alligatör besleyecek hâliniz yoktur. Bunlar devasa hayvanlar ve derhal insanı yerler. Her ne kadar evrimsel açıdan predatörün (avcı) mönüsünde insanlar ön sırada gelmiyorsa da… Her sene ortalama 1000 Homo Sapiens sapiens’ten biri bu çok gelişmiş sürüngenlerce yenilip, bir de çevrile çevrile boğularak katledildikten sonra, mideye indiriliyor” der.

***

Eh, tabii ki antipsikotik ve biraz da morali düzelsin diye antidepresan bir ilaç başlar. Sonra da Bilişsel Davranışçı Terapiye alabilmek ümidiyle “bir dahaki seansta gelirken, bana her iki büyük timsah alt-türünün ve evlerdeki süs timsahların hayat şartları hakkında birkaç sayfalık doküman hazırlayıp gelin ki, konunun üzerinde uzun vadeli çalışıp, size maruziyet de duyarsızlaştırma terapileri yapayım. Sonra hipnoterapi de eklerim der.

***

Hasta ve kocası “peki Doktor Bey, iyi günler” der ve giderler. Ruh hekiminin keyfi yerindedir çünkü hem çaktırmadan meta-kognisyonla ona zekice bir mecaz yollamış hem de terapinin önünü açmıştır. 

***

Huzur içerisinde ve kendisiyle de iftihar ederek evine gider. Karısına “ne ilginç vakalar geliyor hayatım, etik sınırlar olmasa anlatırdım” der. Karısı gülmeye başlar “tamam da, galiba beni başkasıyla karıştırdın, ben de psikiyatrım yâhu” der.

Ruh hekimi kendine gelir ve ketumiyetine de itimat etiği için, karısı meslekdaşına vakayı özetler.

***

Karısı daha genç ve çok okuyan bir tiptir; azıcık da bilmiş ama iyi niyetli… “Hayatım, biraz erken yüzleştirme (konfrontasyon” yapmamış mısın? Ya hasta veya yakını bu mecazı anlamaz da, gidip internetten araştırır yahut daha da beteri, bir veterinere danışırlarsa” der.

***

Hekim biraz telaşlanır ama daha sonra rahatlar: “Hayatım, buradaki timsah aslında dinamik açıdan bir fallus imagosu ve hastaya bastırılmış cinselliğini ve saldırganlığını da ihsas ettirmiş oldum. Yeterince zeki ve entellektüel insanlar, mesajı almışlardır”.

 ***

Der de, azıcık huzuru kaçmıştır. “Ya bu kadın çılgınlık yapıp da evde timsah besliyorsa, ben ne yaparım” diye tedirgin olur. Sonra da bu gayrı mümkün ve gayrı varit bir düşünce. Nasıl olsa bir sorun çıkmaz deyip, konu hakkındaki son literatürü psikiyatri dergilerinden ve kitaplarından taramaya başlar. Karısı da iştirak eder. PubMed’e “home ve crocodile” yazınca 20 makale çıkar. Hepsinin özetlerini hızla okurlar; korkacak bir şey yoktur!

***

5 gün sonraki randevuya gelen hastalarına durumun nasıl olduğunu sorar, karısı meslekdaşı da yanındadır. “Vallahi, timsah hâlâ yatağın altında artık ben pek aldırış etmiyorum" der hanım; kocası kıpkırmızı ve gergin ama sabırlı bir duygulanımla susmaya devam eder.

***

İlaçların dozunu artırırlar ve “o timsah zamanla çekip gidecek” diye teminat verirler.

***

Bir sonraki randevuya gelmezler ama hastanın kocası telefon eder. Nazik ama bastırılmış bir öfkeyle “bizim eve gelebilir misiniz, ücreti takdim edeceğim” der.

“Aman efendim, bir uğrarız, zaten yakın” diye yola çıkarlar.

Bir bakarlar ki hanımı timsah yemiş kısmen ama acil servise yetiştirmişler!

 ***

Ruh hekimi sorar: “Beyefendi, gerçekten de böyle bir timsah mevcut muydu”?

Hastanın kocası hazin bir tebessümle cevap verir: “Hiçbir zaman olmadı ama belki de karımın beyninin muhayyile gücünü yeterince ciddiye alamadık”, o kadar beynini zorladı ki, varolmayan timsah zuhur etti ve karanlıkta karımı ısırdı. Işığı yaktığımda sadece onu yaralı olarak gördü. Timsah ortada yoktu!

***

Ruh hekimi hüzünlüdür…

“Bunca senedir bu işi yapıyorum, hayal gücünün sonsuzluğunu ve onun organı olan beynin yaratıcı kuvvetinin muhteşem becerilerini yeterince almadım. Muhtemelen bir Dissosiyatif nöbet geçirip kendine zarar verdi. Merak etmeyin” der.

Tam evden çıkacaklarken, pek zarif bir adam olan kocası viziteyi verirken ikisinin de kulağına fısıldar: “Ben bu geceyi yanız geçireceğim, hastaneye almadılar. Ya bu timsah bana da saldırırsa” diye endişesini dile getirir.

Telkin, ikna, belki de folie a deux. Ne fark eder?

 ***

Karısı teselli eder; “bir de EEG isteyelim, belki temporo-limbik epilepsi geçirdi” der.

Ruh kekimi “tabii ki hayatım” cevabını verir. 

Sonra eve giderler. Geniz bazalı ve yere yapışık yataklarına tam uzanacakken hekim fırlar.

“Aşkım, odada sanki bir hırıltı mı var, yoksa bana mı öyle geldi diye” haykırır.

 ***

Karısı güler ama o da tedirgin olmuştur: “Bana bak, üzüm üzüme baka baka kararır” der.

O gece kâbuslar içinde geçirirler.

Ya timsah onlara da gelmişse?

Daesin mi yoksa Umwelth mi?

Yoksa Eigenwelth mi?

 ***

Acaba, basitçe bir paranormal fenomen mi? Hani başka bir boyuttan gelen ama tecessüm ederken timsaha istihale olan bir Marslı mı?

Tam da terapide metakognitif süreç başlamışken!

***

Uyandıklarında her tarafları sağlamdır.

Hangi boyuttaydık diye sorarlar kendilerine karı koca

Acaba gerçek olan ne?

Bunun gerisini daha sonra paylaşacağım.

Hepimiz hayal ettiğimiz şeyleri yaratıp onlarla beraber yaşıyor, bir kohabitasyon içinde mi devinip duruyoruz acaba!

Yoksa bu işin içinde beynelmilel güçler mi var?

*** 

Bu aralar beni bir düşüncedir sardı... İktidarda kim olursa olsun, Ruslar bizim tarihî düşmanımız değil mi?

Kalktık tayyarelerini düşürdük.


IŞİD'di değil mi?

Mukabele-i bil misilden de geçtim.

Ya Putin ve Meldeyev doğal gaz vanalarını üç beş günlüğüne kısarlarsa?

Buna da acaba Illuminati mi karışmış olur yaksa amaca yönelik hareket eden, silahla dolaşan, kendinden hiç kimseye güvenmeyen, ilginç yönelimleri olan eski bir KGB ajanı mı?

Ya bir de her tarafta canlı bombalar kendilerini patlatmaya başlarlarsa?

Bunların çoğu akıl hastası değildir, kendilerini inandıkları davaya vermiş adamlardır!

Tarih tekerrür ediyor: Aklıma 11 Eylülde NTV'den yaptığımız canlı yayında Sayın Celâl Pîr'le konuştuklarımız aklıma geliyor.

Hepsi ABD'nin numaraları, "kendi İkiz Kulelerini kendileri vuruyorlar" demiştim de, pek kimseler inanmamıştı.

Bu memleket için üzülüyordum geçen gün aldığım bir haberden sonra moralim düzeldi!  

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 05 Şubat 2016 Cuma

2182 kez okundu
0

Bu gece uyku tutmadı ve dönenip durdum. Ben oraları iyi bilirim.

Adana’nın adı da, en eski yazılı kayıtlara ilk defa, Anadolu’nun en köklü medeniyetlerinden olan Hititlerin Kava Kitabelerinde rastlanmaktadır. Bu kabilelerdeki bir yazıtta Adana ve çevresinden Uru Adania (Adana Beldesi) olarak bahsedilmektedir. Yöreye yaşayan kavimlere Danuna ismi verildiği kayıtlarda mevcuttur.

Bir efsaneye göre gök tanrısı Uranüs’ün Adanus ve Sarus adında iki oğlu Adana civarına savaşarak gelmişler, Adanus adını kendi kurdukları şehre vermiştir. Seyhan Nehri de Sarus adını almıştır.

Hitit etkisinde kalan Fenikeliler, tarım ve bitki tanrılarının ismi olan Adonis’i bereketli topraklarından dolayı Adana’ya isim olarak vermiştir.

***

Ankara Kolejinde Lise 2’yi bitirdikten sonra Adana Kolejine geçmiştim ve epey sıkıntılı bir dönem yaşamıştım. O zamanki Stadyumun orada iken, Baraj Yolu 6.5 durakta bir yerlere taşınmıştık. Biz yedinci kattaydık, diğerleri altta. İlk yapılan bina da tam karşımıza dikilmişti ve Merhum Kurtuluş’la öyle tanışmıştık (yazmıştım).


Özledim be!

***

Adana Musiki Cemiyetine devam ettiğim zamanlardı. Sapmaz Ailesiyle görüşürdük ve Müşfik Kenter ve Karısıyla da orada tanışmıştık. Turneye gelmişlerdi. Hemen kaynaştık.


***

Bu sanatçı ailenin hayatını anlatayım: Diplomat Ahmet Naci Kenter ve Olga Cynthia’nın oğlu olarak 1932 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. 1947’de Ankara Devlet Tiyatrosu Çocuk bölümünde tiyatroya başladı. Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nde eğitim gördü; okulu 1955 yılında yüksek derece ile bitirdi ve devlet tiyatrosuna girdi. Sanat hayatı, devlet tiyatrosunda oynadığı Oğuz Ata oyunu ile başladı.

***

Müşfik Kenter, 1959 yılında Devlet Tiyatrosundan ayrıldıktan sonra İstanbul’a gelerek giderek kardeşi Yıldız Kenter ile beraber Muhsin Ertuğrul ile çalışmıştı. Birlikte Karaca Tiyatrosunda oyunlar sergilediler. Şükran Güngör ve Kamuran Yüce ile bu dönemde bir araya geldiler ve dörtlü olarak birlikte uzun yıllar tiyatro yaptılar.

***

1960-1961 yılları arasında Site Tiyatrosu’nu kurdular. 1962’de adını Kent Oyuncuları olarak değiştirdiler. İki kardeş ve Şükran Güngör, 1968’de İstanbul’da Kenter Tiyatrosu’nun binasının inşaatını tamamladılar. Çok mütevazı ve şöhretin altında asla ezilmemiş insanlardı.

***

Tiyatroyu yapmaları için bütün maddi imkânlarını ortaya koymaları, büyük bir turne ile Anadolu'yu gezmeleri ve bir koltuk satma kampanyası ile destek toplamaları gerekmişti. Seyircilerin pek anlamayacağı düşünülen oyunları sahnelemekten çekinmediler. İngiliz Kültür Heyeti ve Rockefeller’den burslar alarak ABD ve İngiltere’de tiyatro araştırmaları yapan ve incelemelerde bulunan Kenter, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Almanya, Yugoslavya, Kıbrıs gibi birçok ülkede oyunlar sergilemişti.

***

Murathan Mungan’ın Orhan Veli şiirlerinden düzenlediği Bir Garip Orhan Veli isimli tiyatro oyunu 25 seneden fazla süredir sergilemektedir. Bu oyun aynı oyuncuyla memleketimizde en uzun süreli sergilenen eserlerden biridir.

Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarından emekli olduktan sonra, Haliç Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü Başkanlığı ve Bakırköy Belediyesi Şehir Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmenliği görevlerinde bulundu. Tiyatro oyunculuğunun yanı sıra sinema oyunculuğu da yaptı. 1966 Antalya Film Festivali’nde, Bozuk Düzen filmiyle “en iyi yardımcı erkek oyuncu” ödülünü kazandı. Yerli, yabancı TV filmlerinde, belgesel ve reklamlarda seslendirme yaptı. Esin Şerbetçi, Mehlika Kenter ve Gülsüm Kenter, Mehlika Kenter ve Gülsüm Kamu ile evlenip ayrıldı.

***

Son evliliğini Kadriye Kenter’le yaptı yaptı. İlk evliliğinden Mahmut ve Elvan, ikinci evliliğinden Melisa ve son evliliğinden Balam adlı dört çocuğu var.

Haziran 2012’de konan akciğer kanseri teşhisinden sonra 15 Ağustos 2012 tarihinde nedeni ile tedavi gördüğü hastanede vefat etti. Naaşı 17 Ağustos 2012 tarihinde Kilyos Aile Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir.

***

Sık sık İskenderun’a da giderdik ve bir gerdan gibi körfezi süsleyen yaylalara giderdik. Orada yüksek irtifanın tadını çıkarır, enfes havayı teneffüs eder, içimize çekerdik. Oralarda epey randevu evi vardı o zamanlar ve pek çok etraftan eşraf, sınıf farkı gözetmeksizin, ilk defa orada cinsellikle tanışırdı. Havası enfesti, eti de çok makbuldü. Oraların hâlâ aynı özellikleri taşıyıp taşımadığını bilemiyorum. Epeydir gitmedim.

***

O zamanlar yollar şimdiki değildi ve Toroslar’dan geçer dik rampalarda sık sık TIR’larla burun buruna gelirdik. Olur ki canımız çeker, yaylanın tekinde alır, yayık ayranı içer ve rahatlardık.

***

Canımız mı sıkıldı, Onbaşılar Restoran’da yemek atıştırır, duruma göre rakı şalgam ve kebap yerdik. Bazen de ve erken doyan, kalkar evimize dönerdik.


Tipik Adanalı

Kafayı çekip de, rakıyla şalgamı fazla kaçırınca, Allah’a, kitaba, Peygambere sövülen tek yerdir sanırım. Sosyo-kültürel açıdan ilginçtir bu. Evrimsel Psikoloji ve Psikiyatri açısından bakılırsa, bir nevi varoluşsal ve varlık-bilimsel (ontolojik) regresyonla, içlerindeki Tanrı Arketipine söverek bir katarzis (boşalarak rahatlama) yaşadıkları söylenebilir.

***

Avcı-toplayıcıların buluştuğu bütün bölgeler gibi, burası da bir kültür yuvasıydı; hâlâ da öyledir. Listeye bir bakın:

ŞAİR, YAZAR VE ÇİZERLER 

Orhan KemalYaşar Kemal, Demirtaş Ceyhun, Muzaffer İzgü, Kasım Ener, Mehmet H. Doğan, İsmail Berduk Olgaçay, Recep Bilginer, Taha Toros, Turan Oflazoğlu, Ali İhsan Karacan, Can Kozanoğlu, Ali Püsküllüoğlu, Behçet Çelik, Bahadır Boysal, Özcan Karabulut, Ahmet Selçuk İlkan…

***

YAZILI VE GÖRSEL MEDYA 
Ayşe Arman (yakinen tanışırız), Nebil Özgentürk (iyi ahbabımdır), Eyüp Can Sağlık, Mesut MertcanAbdurrahman DilipakSavaş AyCenk Koray (reenkarnasyona inanırdı, çok çilekeşti merhum. Bir TV programında muhabbet etmiştik), Cevdet AkçalıAhmet Remzi YüreğirÇetin Remzi Yüreğir, Çetin Yiğenoğlu, Çoban Yurtçu, Işık Yurtçu. Yüksel Evsen… 

SİNEMA, TİYATRO, FOTOĞRAF ve RESİM 

Yılmaz GüneyDanyal Topatanİrfan Atasoy, Yılmaz Duru, Sami Güçlü, Abdurrahman KeskinerDolunay SoysertAli Şen (sonradan Fenerbahçe’de Başkanlık yapmıştır, aslen Kosovalıdır)Ali ÖzgentürkAytaç ArmanŞener Şen, Bilal İnci, Arif Keskiner, Emre Karayel, Nihat Ziyalan, Menderes Samancılar, Şahin Kaygun, Meral Zeren, Yılmaz Köksal, Suavi Sonar, Nurhan Tekerek, Şahin Paksoy, Salih Güney… 

BİLİM DÜNYASI 

Mustafa İnan, Ali Yaşar Sarıbay, Süleyman Özmucur, İbrahim Agâh Çubukçu, Ali Sevim, Mustafa Akbutut, Rifal Uçarol, Faruk Loğoğlu, Yusuf Halaçoğlu, Şükrü Haluk Akalın, Mehmet Sungur… 

MÜZİSYENLER VE MODA DÜNYASI

Ferdi TayfurErol Büyükburç: İkisiyle de tanıştım. Erol Bey evlat kaybından sonra toparlanamadı, bol bâtıl itikadı vardı ve son Alman karısıyla da sorun çıkınca vefat etti. Ferdi Bey ise (Necla Nazır’la beraberliğinden çok önce), fakirlikten yükselip, tevazusunu hep korumuş bir adamdır. Hiç unutmam, kaset çoğaltılarak satıldığı zamandı ve biz de, bir grup arkadaşımla, dükkânına uğrayıp arayışa girmiştik. Eh, ben de gitar resitali vermişim ve oldukça meşhurum o zamanlar; “Ağam, bu size gitmez” deyip, bir Rodrigo Kaseti bulup hediye etmişti.


***

Celal İnceMerhum Kani Karaca, Nesimi Çimen, Ozan Çolakoğlu, Kıvanç Tatlıtuğ, Ayşe Hatun Önal, Tolgahan, Rojin, Sadettin Öktenay, Şadan Adanalı, Can Etili Ökten, Suna KanMustafa Sağyaşar, Demir Demirkan, Halil Atılgan, Hakkı Bulut, Murat Kekilli, Gönül Paksoy, Faruk Tınaz (Musiki Cemiyetinden arkadaşımdı, sonradan epey yükseldi), Vahdet VuralSerhan KelleözüYaşarKurtuluş, Feridun Düzağaç, Haluk Levent, Mazlum Çimen, Murat GöğebakanÜmit Besen

İŞ DÜNYASI 

Ahmet SapmazÖmer SabancıÖzdemir Sabancı, Ali SabancıHasan ve Hıfzı Arat (Hasan vefat etti)Güler Sabancı… Hepsiyle bir şekilde tanıştım. Hasan Güleşçi ve ailesi (çok severim ve gönlü de, muhabbeti de gani bir insandır). Sakıp Bey'in yerine şehit oldu ağabeyi!


SİYASET DÜNYASI 

Kasım GülekKemal SatırAbdülkadir Kemali (Öğütçü)İmren Aykut (muayenehaneme bir hasta getirdiğinde tanışmıştık), Tayyibe Gülek, Hasan Aksay, Devlet Bahçeli, Mehmet Ünaldı, Bahir Ersoy, Remzi Oğuz Ank, İbrahim Tekin, Ali Münif Yegenağa, Turhan Cemal Beriker, Ali Sepici, Ege Bağatur, Damar Ankoğlu, Muslihittin Yılmaz Mete, İsmail Safa Özler, Ali Cavit Oral, Bekir Sami Daçe, Mehmet Selahattin Kılıç, Ahmet Sanal, Mehmet Halit DağlıAytaç Durak (Belediye Başkanıydı ve çok dürüst insanlardı ailece; yakinen tanışmışızdır), Musa Öztürk, Arif Sezer, Selahattin Çolak, Kutlu Aktaş, Timuçin Savaş, Ersin Koçak, Ömer Çelik, Cüneyt Canver, Cenan Bıçakçı, Hayri Kozanoğlu (ÖDP’nin kurucularından)… 

***

SPOR DÜNYASI 

Fatih Terim (oldukça iyi tanırım; Karısı Fulya Hanım çok akıllı çıktı ve çok yükseldi), Hasan ŞaşLütfi Arıboğan, Kayhan Kaynak, İsmet Atlı, Erdal Acet, Mustafa Ertan, Turgut AykaçSelami Tekkazancı
Nesrin Olgun Arslan


***

Herkes bilir ki İncirlik’teki hava üssünde nükleer silah mevcuttur ve eğer ABD müsaade ederse, kullanılabilir.

Bu memleketin en değerli ve önemli kişilerinin yetiştiği bu yeri vurmayın ey yetkililer. Zaten hâlâ doğru dürüst bir hükumet de kurulamadı!

Bu durumda Yaygın Anksiyete Bozukluğu, Majör Depresyon. Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Dissosiyatif Bozukluklar (bilhassa Kozan’da zaten reenkarnasyon inancı çok yaygındır; bunlarda artış beklenebilir).

***

En son duyduklarıma göre, sırf PKK tehditleri sebebiyle pek çok sanayi tesisi atıl hâle gelmiş ve ziraat de çok azalmış. Arazi sahipleri ya bir şey yapmıyor, ya da Çanakkale gibi yerlere yatırım yapıyorlarmış. Zenginlerin ekserisi de Adana’yı ya tamamen, ya da kısmen tek etti.

Benim orada o kadar çok arkadaşım, Çukurova Tıp Fakültesi’nden ve kısmen Adana’nın yerlilerinden ahbabım var ki, nasıl olsa beni ağırlayacak birilerini bulurum…

Büyük Saat Semtindeki Adnan Ağabey’in Meyhanesi de hâlâ açıksa, eski günleri şöyle bir yâd ederiz belki…

***

Bir gün Üniversite’nin kampüsüne gitmiştim ve avare kasnak dolanıyordum.

Çok güzel bir kız gördüm ve epey etkilendim. Top Model gibi, pek hoş bir hatundu.

Ben Tıbbiyede okuyordum, onu ise henüz tanımıyordum. Tereddüt edip yanına yaklaştım ve kendimi tanıttım; hemen aşinalık gösterdi ve o da ismini söyledi: “Neriman”.

Hemen ısındık ve sohbet edip dolaşmaya başladık. Tıp Fakültesinin kantininin inşası tam bitmemişti ve Ziraat Fakültesi’ninki daha müsaitti. Orada oturduk. Tost ve ayran içerek birbirimize hayatımızı anlatmaya başladık.

Meğer babası eskiden çok rakı içen ve evde de annesini döven, feodal yapılı bir insanmış. Aslen Yörük’müşler. Kız kardeşinin de D vitamini eksikliğine bağlı Raşitizm ve orta derecede Zekâ Geriliği olduğunu söyledi.

***

Samimiyet artıyordu. Hafif tertip flört etmeye başladık ve benim bekâr evime çağırdım. Derdim cinsellikten ziyade, orada bir elmas gibi parlayan ve herkesin dikkatini çeken kızla samimiyeti arttırmaktı.

Benim ev de- maşallah giren çıkan belli değildi, pek çok kişiye hizmet verirdi. Yazları da kozalakla filan kebap yapar, muhabbet ederdik. Büyük Saat’ten alınan ekşi ve şalgamla, rakı iyi giderdi de, yazları ise ateş basmış fırın gibi olurdu.

Kabul etti Neriman ve arabayla, mümkün olduğu kadar gizlenerek eve gittik. Hayatımızı sorgulayıp, Coca Cola içiyorduk. Benim de hem Taekwon do çalışarak, hem Gitar etütleri yaparak, hem de bol kitap okuyarak kendime emek verdiğim zamanlardı. Marks’ı, Lenin’i, Mao’yu, Hitler’i… okumaktaydım.

Çok üzüntülü zamanlar yaşamıştı ve babasından çok çeken annesi de kendini dine vermişti. Gülerek “anladığından değil, oradan buradan bulduğu şeyleri okuyup duruyor, ne yapsın” dedi. Ciddi bir entellektüel birikimi vardı. “Bunu afyon olarak düşünüyorum, kendini avutuyor; ne dersin”?

Vay ki vay... İlk defa tanışıyorsun, kur yapacaksın, eve de gelmiş. Soruya bak!

“Sanıyorum buna bir çeşit yüceltme (sublimation) gözüyle bakabilirsin. Dinler de sosyal açıdan ideolojiler; demek ki kendine öylesine çıkış yolu buluyor” dedim.

Derim mavi-lacivert gözleri buğday rengi cildinin içinden baktı (pek az ama çok güzel makyaj yapmıştı): “Hakkında söylenenler doğruymuş. Çok bilgilisin. Ben hiçbir şeye değil, sadece kendime inanıyorum” dedi.

***

Şaşırmıştım!

-Neden, çok güzelsin ama kalkıp Ziraat Fakültesini tercih etmişsin; daha 19 yaşındasın ama inancını kaybetmişsin. Şimdi sıra bende: “Çok üzücü şeyler, hani başka açıdan, yaşadın mı”?

Epey tereddüt etti ve “seni daha yeni tanıdım ama ketumiyetine güveniyorum içgüdüsel ve sezgisel olarak, anlatacağım” dedi.

- Babam ortaklarından çok büyük kazık yedi, milyarları battı. O dönem evimize (kocaman bir malikâneymiş) pavyonlardan kadın getirip, hepimize gösteriyor ve “bu sizin cici ananız olacak” deyip, odasına atıyordu. Birkaç sene buna şahit olduk hepimiz ve bıktık. Ben de gidip, yakın akrabamız olan ama güvendiğim bir delikanlıyla beraber oldum ama hiç zevk almadan!

-İntikamını böyle almışsın demek ki… Hayatta olur bunlar. Öfkeni yansıtıp, acısını kendinden çıkarmışsın…

-Evet, sanırım öyle. Ondan beri çok asılan, teklifte bulunan oldu ama kimseyle beraber olmadım.

Bunları söyledi ve tam beynimin ortasına bakarak sordu:

-Sen ne istiyorsun?

Nedense gözlerim doldu bir ân için ve “sen çok acı çekmişsin, sana gitar çalabilir miyim” dedim ve ilâve ettim: “Amacım seninle yatağa girmek değil. Bırakalım kendimizi, ne olacaksa olur”.

***

Sonrası birkaç saat sürdü. Gitar çaldım; biraz viski içtik. Sonra sordum, “hangi müziği tercih edersin”?

-Arabesk olmasın da… Klasik güzel ama viski de içince azıcık havam şey oldu…

Yanakları kızarmıştı, mahcubiyet içerisindeydi ve birkaç damla gözyaşı aktı gözlerinin pınarlarından…

-Bana Beatles’tan bir şey çalar mısın, var mı”? dedi.

-Derhâl, Abbey Road Albümü var. Londra’dan getirmişlerdi; biraz çizik ama”…

-Daha ne isteyeceğim ki!


Rahmetli Nihal Erkutun Teyzem de pek severdi...

***

Gerisini tahmin edersiniz. Çok güzel şeyler yaşadık ama ikimizin de içinden bu işin fazla süremeyeceği geçiyordu.

12 Eylül’e takaddüm (öncelik) eden günlerdi. Her gün Fruko taşlanıyor (toplum polislerine öyle derdik), insanlar öldürülüyordu ve duvarlara bir şeyler yazılıyordu.

Meğer birileri evlerinin taş duvarına Kürdara Azadi yazmış, bunu gören başka bir grup da “Rehber Kur’ân, Hedef Turan” diye onu silip, ilk grubu da fena hâlde pataklamış!

Birkaç gün sonra ağlayarak beni aradı ve “beni eve götürür müsün” dedi. Sesi pek kötüydü. Evdekileri palas pandıras kovaladım ve hemen duşumu yapıp, tertemiz giyinip kendisini Sular Semtinden aldım.

***

Hüngür hüngür ağlıyordu.

-Ne olacak bu gidişat Kerem, Baban Ülkücülere yakınmış, bir anlat. Nereye gidiyoruz? Ben Elmalılı’nın mealini okudum. Turan ve Kur’ân arasında ne ilişki var? Bunlar saçmalık değil mi?

-Canım, ben Büyük Saat Meydanındaki Ülkücü Merkezine bir kere uğradım; bir daha da adımımı atmadım. Daha ziyade yanındaki otelin barına takılıyorum. Onlarda çok katı bir hiyerarşi var ve çok kolay bıçak, tabanca vs. kullanıyorlar.

-Bu PKK’lılar da aynı haltı yemiyor mu?

Böylesine elit bir kızdan bu nidanın çıkması şaşırtıcıydı. İsyan etmişti belli ki her şeye!

Titremeye ve bir Panik Atağı geçirmeye doğru ilerlemeye başlamıştı haletiruhiyesi, sarıldım “derin derin nefes al ve şu âna kendini ver, onları bir tarafa bırak” dedim.

***

İşe yaramıştı ve sakinleşti. Öylece uyuduk. Gece de sabaha kadar pop Beatles dinledik, sonra mışıl mışıl uyuduk.

***

Ertesi gün bana kahvaltı hazırlamıştı ve çok şaşırmıştım. Annemden başka pek böyle ikram yapana alışık değildim…

Senden bir ricam olacak; beni anlamaya çalış” dedi.

Eyvah” diye geçirdim içimden, bir terk ediliş gelecekti belli ki –ki en hassas oldum ve içimi acıtan yaşantıdır…

Pek öyle olmadı aslında…

“Senin önün açık... Bana hem şehvet, hem de romantizmi verdin ama sadık kalman mümkün değil. Mutlaka başka sevgililerin olacak, bir gün gerçek aşkı bulacak ve evlenecek, buralardan da gideceksin. Ben ise Adana’da yaşamaya mahkûmum, bu aile yapısının prangalarını yıkamam”!

Kollarından tutup, gözlerim buğulu bir şekilde baktım…

-Sen bana karşı ne hissediyorsun?

-Ben… Ben sana âşık oldum ama bunu bize yaşatmazlar.

***

-İtiraf edeyim ki seni çok seviyorum, bayılıyorum her şeyine ama henüz aşk denen şeyi tatmadım. İlkokuldaki geçici komiklikleri saymazsan tabii…

Gülmeye başladı; “onları kim yaşamıyor ki aşkım” dedi. Dediği ânda da “yâni Keremciğim” diye düzeltti. Bana sımsıkı sarıldı ve epey öyle durduk. İkimizin de gözleri dolmuştu.

-Bunlar sonsuza kadar sır olarak kalsın. Bak… Yakında beni uzak bir akrabamla evlendirmek için söz kesmek üzere istemeye gelecekler. Ben seni asla unutmayacağım ama artık sadece selâmlaşalım ve iyi arkadaş olalım. Mümkün mü?

***

İkimiz de bu anlaşmaya riayet ettik ondan sonra. Uzaktan birbirimize nazar ediyor, gülümsüyor, hattâ arada bir kantinde diğer arkadaşlarının yanında sohbet bile ediyorduk.

Bir Pazar günüydü; tembellik ediyor, uyukluyorum ki, telefon çaldı!

-Bitti, babam verdi ama adama da bir hâller oldu. Melek gibi şimdi… Seni ne nikâhıma ne de düğünüme çağırabilirim. Çok bencilce ama beni unutma, olur mu”?

Hâlâ unutmuş değilim onu. Âşık olmamıştım ama çok takdir etmiş ve beğenmiştim. Tabii ki burada verdiğim isim tamamen takma ama bu hikâye böyle bitmedi…

***

Bir gün, bir sivil toplum örgütünde Atatürk ilke ve İnkılâpları, Türkçülük konularında bir söyleşideydik Caddebostan’daki bir merkezde.

***

Sözlerimi bitirdikten sonra, güller verilirken, elli yaşlarında zarif bir hanımefendi sahneye çıktı ve kulağıma eğildi (bu arada ben ikinci evliliğimi çoktan yapmıştım ve gayet de mutluydum); “size Adana’dan bir selâm getirdim. Hani sizin müstear isim olarak andığınız Neriman var ya, hatırladınız mı” dedi.

Kısa bir süre telâşlandım, acaba bir lâf alma veya tuzak mı var diye.

Sonradan itimat ettim ve “evet Efendim, hiç unutmadım, nasıl” dedim.

-Ben onun yakın akrabasıyım. Evli, idare ediyor. İki çocuğu oldu. Oğluna Kerem, kızına Aslı isimlerini taktılar. İdare ediyor. Hâlâ çok alımlı ve Adana’daki pek çok hayır kurumunda çalışarak hayatını idame ettiriyor. Çok selâmı var” dedi.

-Babası ve annesine ne oldu? dedim, gırtlağımda bir yumrukla.

-“Tansiyon, şeker derken vefat ettiler Kerem Bey” cevabını aldım. Hanımefendi ekledi: Şu sıralar olup bitenler hakkındaki mütalaanızı da çok merak ediyormuş. Endişeli. Telefonda anlatacağım da”…

***

Kendisine yürek dolusu sevgi ve muhabbetimi iletin lütfen, bu Aziz Millet Atasını ve Atatürk’ünü unutmaz. Tek sorunumuz iyi bir lider çıkması. O da elbette bir yerlerden zuhur edecektir” dedim.

Aklıma gene İklil, Lemi, Şemi, Sadi, Canan (çok başarılı bir sivil topum lideri ve Profesör o da) ve Adana’nın kebapları, muhabbeti geldi.

Karataş’ta Arap Uşakları denen ama bize bizden yakın adamların yaptığı yürek şişleri geldi.

Ey Dünyayı Yöneten Güçler, ABD, İsrail, AB veya her ne ise...

Vurmayın oraları!


Bu da huzur için...

Bizim Metin iyiymiş telefonlaştık. Sadi Ankara’da; Lemi de sanırım buraya geldi. Oğlu da iyiymiş…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 03 Ekim 2015 Cumartesi

2468 kez okundu
0