Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in adana

Bu gece uyku tutmadı ve dönenip durdum. Ben oraları iyi bilirim.

Adana’nın adı da, en eski yazılı kayıtlara ilk defa, Anadolu’nun en köklü medeniyetlerinden olan Hititlerin Kava Kitabelerinde rastlanmaktadır. Bu kabilelerdeki bir yazıtta Adana ve çevresinden Uru Adania (Adana Beldesi) olarak bahsedilmektedir. Yöreye yaşayan kavimlere Danuna ismi verildiği kayıtlarda mevcuttur.

Bir efsaneye göre gök tanrısı Uranüs’ün Adanus ve Sarus adında iki oğlu Adana civarına savaşarak gelmişler, Adanus adını kendi kurdukları şehre vermiştir. Seyhan Nehri de Sarus adını almıştır.

Hitit etkisinde kalan Fenikeliler, tarım ve bitki tanrılarının ismi olan Adonis’i bereketli topraklarından dolayı Adana’ya isim olarak vermiştir.

***

Ankara Kolejinde Lise 2’yi bitirdikten sonra Adana Kolejine geçmiştim ve epey sıkıntılı bir dönem yaşamıştım. O zamanki Stadyumun orada iken, Baraj Yolu 6.5 durakta bir yerlere taşınmıştık. Biz yedinci kattaydık, diğerleri altta. İlk yapılan bina da tam karşımıza dikilmişti ve Merhum Kurtuluş’la öyle tanışmıştık (yazmıştım).


Özledim be!

***

Adana Musiki Cemiyetine devam ettiğim zamanlardı. Sapmaz Ailesiyle görüşürdük ve Müşfik Kenter ve Karısıyla da orada tanışmıştık. Turneye gelmişlerdi. Hemen kaynaştık.


***

Bu sanatçı ailenin hayatını anlatayım: Diplomat Ahmet Naci Kenter ve Olga Cynthia’nın oğlu olarak 1932 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. 1947’de Ankara Devlet Tiyatrosu Çocuk bölümünde tiyatroya başladı. Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nde eğitim gördü; okulu 1955 yılında yüksek derece ile bitirdi ve devlet tiyatrosuna girdi. Sanat hayatı, devlet tiyatrosunda oynadığı Oğuz Ata oyunu ile başladı.

***

Müşfik Kenter, 1959 yılında Devlet Tiyatrosundan ayrıldıktan sonra İstanbul’a gelerek giderek kardeşi Yıldız Kenter ile beraber Muhsin Ertuğrul ile çalışmıştı. Birlikte Karaca Tiyatrosunda oyunlar sergilediler. Şükran Güngör ve Kamuran Yüce ile bu dönemde bir araya geldiler ve dörtlü olarak birlikte uzun yıllar tiyatro yaptılar.

***

1960-1961 yılları arasında Site Tiyatrosu’nu kurdular. 1962’de adını Kent Oyuncuları olarak değiştirdiler. İki kardeş ve Şükran Güngör, 1968’de İstanbul’da Kenter Tiyatrosu’nun binasının inşaatını tamamladılar. Çok mütevazı ve şöhretin altında asla ezilmemiş insanlardı.

***

Tiyatroyu yapmaları için bütün maddi imkânlarını ortaya koymaları, büyük bir turne ile Anadolu'yu gezmeleri ve bir koltuk satma kampanyası ile destek toplamaları gerekmişti. Seyircilerin pek anlamayacağı düşünülen oyunları sahnelemekten çekinmediler. İngiliz Kültür Heyeti ve Rockefeller’den burslar alarak ABD ve İngiltere’de tiyatro araştırmaları yapan ve incelemelerde bulunan Kenter, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Almanya, Yugoslavya, Kıbrıs gibi birçok ülkede oyunlar sergilemişti.

***

Murathan Mungan’ın Orhan Veli şiirlerinden düzenlediği Bir Garip Orhan Veli isimli tiyatro oyunu 25 seneden fazla süredir sergilemektedir. Bu oyun aynı oyuncuyla memleketimizde en uzun süreli sergilenen eserlerden biridir.

Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarından emekli olduktan sonra, Haliç Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü Başkanlığı ve Bakırköy Belediyesi Şehir Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmenliği görevlerinde bulundu. Tiyatro oyunculuğunun yanı sıra sinema oyunculuğu da yaptı. 1966 Antalya Film Festivali’nde, Bozuk Düzen filmiyle “en iyi yardımcı erkek oyuncu” ödülünü kazandı. Yerli, yabancı TV filmlerinde, belgesel ve reklamlarda seslendirme yaptı. Esin Şerbetçi, Mehlika Kenter ve Gülsüm Kenter, Mehlika Kenter ve Gülsüm Kamu ile evlenip ayrıldı.

***

Son evliliğini Kadriye Kenter’le yaptı yaptı. İlk evliliğinden Mahmut ve Elvan, ikinci evliliğinden Melisa ve son evliliğinden Balam adlı dört çocuğu var.

Haziran 2012’de konan akciğer kanseri teşhisinden sonra 15 Ağustos 2012 tarihinde nedeni ile tedavi gördüğü hastanede vefat etti. Naaşı 17 Ağustos 2012 tarihinde Kilyos Aile Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir.

***

Sık sık İskenderun’a da giderdik ve bir gerdan gibi körfezi süsleyen yaylalara giderdik. Orada yüksek irtifanın tadını çıkarır, enfes havayı teneffüs eder, içimize çekerdik. Oralarda epey randevu evi vardı o zamanlar ve pek çok etraftan eşraf, sınıf farkı gözetmeksizin, ilk defa orada cinsellikle tanışırdı. Havası enfesti, eti de çok makbuldü. Oraların hâlâ aynı özellikleri taşıyıp taşımadığını bilemiyorum. Epeydir gitmedim.

***

O zamanlar yollar şimdiki değildi ve Toroslar’dan geçer dik rampalarda sık sık TIR’larla burun buruna gelirdik. Olur ki canımız çeker, yaylanın tekinde alır, yayık ayranı içer ve rahatlardık.

***

Canımız mı sıkıldı, Onbaşılar Restoran’da yemek atıştırır, duruma göre rakı şalgam ve kebap yerdik. Bazen de ve erken doyan, kalkar evimize dönerdik.


Tipik Adanalı

Kafayı çekip de, rakıyla şalgamı fazla kaçırınca, Allah’a, kitaba, Peygambere sövülen tek yerdir sanırım. Sosyo-kültürel açıdan ilginçtir bu. Evrimsel Psikoloji ve Psikiyatri açısından bakılırsa, bir nevi varoluşsal ve varlık-bilimsel (ontolojik) regresyonla, içlerindeki Tanrı Arketipine söverek bir katarzis (boşalarak rahatlama) yaşadıkları söylenebilir.

***

Avcı-toplayıcıların buluştuğu bütün bölgeler gibi, burası da bir kültür yuvasıydı; hâlâ da öyledir. Listeye bir bakın:

ŞAİR, YAZAR VE ÇİZERLER 

Orhan KemalYaşar Kemal, Demirtaş Ceyhun, Muzaffer İzgü, Kasım Ener, Mehmet H. Doğan, İsmail Berduk Olgaçay, Recep Bilginer, Taha Toros, Turan Oflazoğlu, Ali İhsan Karacan, Can Kozanoğlu, Ali Püsküllüoğlu, Behçet Çelik, Bahadır Boysal, Özcan Karabulut, Ahmet Selçuk İlkan…

***

YAZILI VE GÖRSEL MEDYA 
Ayşe Arman (yakinen tanışırız), Nebil Özgentürk (iyi ahbabımdır), Eyüp Can Sağlık, Mesut MertcanAbdurrahman DilipakSavaş AyCenk Koray (reenkarnasyona inanırdı, çok çilekeşti merhum. Bir TV programında muhabbet etmiştik), Cevdet AkçalıAhmet Remzi YüreğirÇetin Remzi Yüreğir, Çetin Yiğenoğlu, Çoban Yurtçu, Işık Yurtçu. Yüksel Evsen… 

SİNEMA, TİYATRO, FOTOĞRAF ve RESİM 

Yılmaz GüneyDanyal Topatanİrfan Atasoy, Yılmaz Duru, Sami Güçlü, Abdurrahman KeskinerDolunay SoysertAli Şen (sonradan Fenerbahçe’de Başkanlık yapmıştır, aslen Kosovalıdır)Ali ÖzgentürkAytaç ArmanŞener Şen, Bilal İnci, Arif Keskiner, Emre Karayel, Nihat Ziyalan, Menderes Samancılar, Şahin Kaygun, Meral Zeren, Yılmaz Köksal, Suavi Sonar, Nurhan Tekerek, Şahin Paksoy, Salih Güney… 

BİLİM DÜNYASI 

Mustafa İnan, Ali Yaşar Sarıbay, Süleyman Özmucur, İbrahim Agâh Çubukçu, Ali Sevim, Mustafa Akbutut, Rifal Uçarol, Faruk Loğoğlu, Yusuf Halaçoğlu, Şükrü Haluk Akalın, Mehmet Sungur… 

MÜZİSYENLER VE MODA DÜNYASI

Ferdi TayfurErol Büyükburç: İkisiyle de tanıştım. Erol Bey evlat kaybından sonra toparlanamadı, bol bâtıl itikadı vardı ve son Alman karısıyla da sorun çıkınca vefat etti. Ferdi Bey ise (Necla Nazır’la beraberliğinden çok önce), fakirlikten yükselip, tevazusunu hep korumuş bir adamdır. Hiç unutmam, kaset çoğaltılarak satıldığı zamandı ve biz de, bir grup arkadaşımla, dükkânına uğrayıp arayışa girmiştik. Eh, ben de gitar resitali vermişim ve oldukça meşhurum o zamanlar; “Ağam, bu size gitmez” deyip, bir Rodrigo Kaseti bulup hediye etmişti.


***

Celal İnceMerhum Kani Karaca, Nesimi Çimen, Ozan Çolakoğlu, Kıvanç Tatlıtuğ, Ayşe Hatun Önal, Tolgahan, Rojin, Sadettin Öktenay, Şadan Adanalı, Can Etili Ökten, Suna KanMustafa Sağyaşar, Demir Demirkan, Halil Atılgan, Hakkı Bulut, Murat Kekilli, Gönül Paksoy, Faruk Tınaz (Musiki Cemiyetinden arkadaşımdı, sonradan epey yükseldi), Vahdet VuralSerhan KelleözüYaşarKurtuluş, Feridun Düzağaç, Haluk Levent, Mazlum Çimen, Murat GöğebakanÜmit Besen

İŞ DÜNYASI 

Ahmet SapmazÖmer SabancıÖzdemir Sabancı, Ali SabancıHasan ve Hıfzı Arat (Hasan vefat etti)Güler Sabancı… Hepsiyle bir şekilde tanıştım. Hasan Güleşçi ve ailesi (çok severim ve gönlü de, muhabbeti de gani bir insandır). Sakıp Bey'in yerine şehit oldu ağabeyi!


SİYASET DÜNYASI 

Kasım GülekKemal SatırAbdülkadir Kemali (Öğütçü)İmren Aykut (muayenehaneme bir hasta getirdiğinde tanışmıştık), Tayyibe Gülek, Hasan Aksay, Devlet Bahçeli, Mehmet Ünaldı, Bahir Ersoy, Remzi Oğuz Ank, İbrahim Tekin, Ali Münif Yegenağa, Turhan Cemal Beriker, Ali Sepici, Ege Bağatur, Damar Ankoğlu, Muslihittin Yılmaz Mete, İsmail Safa Özler, Ali Cavit Oral, Bekir Sami Daçe, Mehmet Selahattin Kılıç, Ahmet Sanal, Mehmet Halit DağlıAytaç Durak (Belediye Başkanıydı ve çok dürüst insanlardı ailece; yakinen tanışmışızdır), Musa Öztürk, Arif Sezer, Selahattin Çolak, Kutlu Aktaş, Timuçin Savaş, Ersin Koçak, Ömer Çelik, Cüneyt Canver, Cenan Bıçakçı, Hayri Kozanoğlu (ÖDP’nin kurucularından)… 

***

SPOR DÜNYASI 

Fatih Terim (oldukça iyi tanırım; Karısı Fulya Hanım çok akıllı çıktı ve çok yükseldi), Hasan ŞaşLütfi Arıboğan, Kayhan Kaynak, İsmet Atlı, Erdal Acet, Mustafa Ertan, Turgut AykaçSelami Tekkazancı
Nesrin Olgun Arslan


***

Herkes bilir ki İncirlik’teki hava üssünde nükleer silah mevcuttur ve eğer ABD müsaade ederse, kullanılabilir.

Bu memleketin en değerli ve önemli kişilerinin yetiştiği bu yeri vurmayın ey yetkililer. Zaten hâlâ doğru dürüst bir hükumet de kurulamadı!

Bu durumda Yaygın Anksiyete Bozukluğu, Majör Depresyon. Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Dissosiyatif Bozukluklar (bilhassa Kozan’da zaten reenkarnasyon inancı çok yaygındır; bunlarda artış beklenebilir).

***

En son duyduklarıma göre, sırf PKK tehditleri sebebiyle pek çok sanayi tesisi atıl hâle gelmiş ve ziraat de çok azalmış. Arazi sahipleri ya bir şey yapmıyor, ya da Çanakkale gibi yerlere yatırım yapıyorlarmış. Zenginlerin ekserisi de Adana’yı ya tamamen, ya da kısmen tek etti.

Benim orada o kadar çok arkadaşım, Çukurova Tıp Fakültesi’nden ve kısmen Adana’nın yerlilerinden ahbabım var ki, nasıl olsa beni ağırlayacak birilerini bulurum…

Büyük Saat Semtindeki Adnan Ağabey’in Meyhanesi de hâlâ açıksa, eski günleri şöyle bir yâd ederiz belki…

***

Bir gün Üniversite’nin kampüsüne gitmiştim ve avare kasnak dolanıyordum.

Çok güzel bir kız gördüm ve epey etkilendim. Top Model gibi, pek hoş bir hatundu.

Ben Tıbbiyede okuyordum, onu ise henüz tanımıyordum. Tereddüt edip yanına yaklaştım ve kendimi tanıttım; hemen aşinalık gösterdi ve o da ismini söyledi: “Neriman”.

Hemen ısındık ve sohbet edip dolaşmaya başladık. Tıp Fakültesinin kantininin inşası tam bitmemişti ve Ziraat Fakültesi’ninki daha müsaitti. Orada oturduk. Tost ve ayran içerek birbirimize hayatımızı anlatmaya başladık.

Meğer babası eskiden çok rakı içen ve evde de annesini döven, feodal yapılı bir insanmış. Aslen Yörük’müşler. Kız kardeşinin de D vitamini eksikliğine bağlı Raşitizm ve orta derecede Zekâ Geriliği olduğunu söyledi.

***

Samimiyet artıyordu. Hafif tertip flört etmeye başladık ve benim bekâr evime çağırdım. Derdim cinsellikten ziyade, orada bir elmas gibi parlayan ve herkesin dikkatini çeken kızla samimiyeti arttırmaktı.

Benim ev de- maşallah giren çıkan belli değildi, pek çok kişiye hizmet verirdi. Yazları da kozalakla filan kebap yapar, muhabbet ederdik. Büyük Saat’ten alınan ekşi ve şalgamla, rakı iyi giderdi de, yazları ise ateş basmış fırın gibi olurdu.

Kabul etti Neriman ve arabayla, mümkün olduğu kadar gizlenerek eve gittik. Hayatımızı sorgulayıp, Coca Cola içiyorduk. Benim de hem Taekwon do çalışarak, hem Gitar etütleri yaparak, hem de bol kitap okuyarak kendime emek verdiğim zamanlardı. Marks’ı, Lenin’i, Mao’yu, Hitler’i… okumaktaydım.

Çok üzüntülü zamanlar yaşamıştı ve babasından çok çeken annesi de kendini dine vermişti. Gülerek “anladığından değil, oradan buradan bulduğu şeyleri okuyup duruyor, ne yapsın” dedi. Ciddi bir entellektüel birikimi vardı. “Bunu afyon olarak düşünüyorum, kendini avutuyor; ne dersin”?

Vay ki vay... İlk defa tanışıyorsun, kur yapacaksın, eve de gelmiş. Soruya bak!

“Sanıyorum buna bir çeşit yüceltme (sublimation) gözüyle bakabilirsin. Dinler de sosyal açıdan ideolojiler; demek ki kendine öylesine çıkış yolu buluyor” dedim.

Derim mavi-lacivert gözleri buğday rengi cildinin içinden baktı (pek az ama çok güzel makyaj yapmıştı): “Hakkında söylenenler doğruymuş. Çok bilgilisin. Ben hiçbir şeye değil, sadece kendime inanıyorum” dedi.

***

Şaşırmıştım!

-Neden, çok güzelsin ama kalkıp Ziraat Fakültesini tercih etmişsin; daha 19 yaşındasın ama inancını kaybetmişsin. Şimdi sıra bende: “Çok üzücü şeyler, hani başka açıdan, yaşadın mı”?

Epey tereddüt etti ve “seni daha yeni tanıdım ama ketumiyetine güveniyorum içgüdüsel ve sezgisel olarak, anlatacağım” dedi.

- Babam ortaklarından çok büyük kazık yedi, milyarları battı. O dönem evimize (kocaman bir malikâneymiş) pavyonlardan kadın getirip, hepimize gösteriyor ve “bu sizin cici ananız olacak” deyip, odasına atıyordu. Birkaç sene buna şahit olduk hepimiz ve bıktık. Ben de gidip, yakın akrabamız olan ama güvendiğim bir delikanlıyla beraber oldum ama hiç zevk almadan!

-İntikamını böyle almışsın demek ki… Hayatta olur bunlar. Öfkeni yansıtıp, acısını kendinden çıkarmışsın…

-Evet, sanırım öyle. Ondan beri çok asılan, teklifte bulunan oldu ama kimseyle beraber olmadım.

Bunları söyledi ve tam beynimin ortasına bakarak sordu:

-Sen ne istiyorsun?

Nedense gözlerim doldu bir ân için ve “sen çok acı çekmişsin, sana gitar çalabilir miyim” dedim ve ilâve ettim: “Amacım seninle yatağa girmek değil. Bırakalım kendimizi, ne olacaksa olur”.

***

Sonrası birkaç saat sürdü. Gitar çaldım; biraz viski içtik. Sonra sordum, “hangi müziği tercih edersin”?

-Arabesk olmasın da… Klasik güzel ama viski de içince azıcık havam şey oldu…

Yanakları kızarmıştı, mahcubiyet içerisindeydi ve birkaç damla gözyaşı aktı gözlerinin pınarlarından…

-Bana Beatles’tan bir şey çalar mısın, var mı”? dedi.

-Derhâl, Abbey Road Albümü var. Londra’dan getirmişlerdi; biraz çizik ama”…

-Daha ne isteyeceğim ki!


Rahmetli Nihal Erkutun Teyzem de pek severdi...

***

Gerisini tahmin edersiniz. Çok güzel şeyler yaşadık ama ikimizin de içinden bu işin fazla süremeyeceği geçiyordu.

12 Eylül’e takaddüm (öncelik) eden günlerdi. Her gün Fruko taşlanıyor (toplum polislerine öyle derdik), insanlar öldürülüyordu ve duvarlara bir şeyler yazılıyordu.

Meğer birileri evlerinin taş duvarına Kürdara Azadi yazmış, bunu gören başka bir grup da “Rehber Kur’ân, Hedef Turan” diye onu silip, ilk grubu da fena hâlde pataklamış!

Birkaç gün sonra ağlayarak beni aradı ve “beni eve götürür müsün” dedi. Sesi pek kötüydü. Evdekileri palas pandıras kovaladım ve hemen duşumu yapıp, tertemiz giyinip kendisini Sular Semtinden aldım.

***

Hüngür hüngür ağlıyordu.

-Ne olacak bu gidişat Kerem, Baban Ülkücülere yakınmış, bir anlat. Nereye gidiyoruz? Ben Elmalılı’nın mealini okudum. Turan ve Kur’ân arasında ne ilişki var? Bunlar saçmalık değil mi?

-Canım, ben Büyük Saat Meydanındaki Ülkücü Merkezine bir kere uğradım; bir daha da adımımı atmadım. Daha ziyade yanındaki otelin barına takılıyorum. Onlarda çok katı bir hiyerarşi var ve çok kolay bıçak, tabanca vs. kullanıyorlar.

-Bu PKK’lılar da aynı haltı yemiyor mu?

Böylesine elit bir kızdan bu nidanın çıkması şaşırtıcıydı. İsyan etmişti belli ki her şeye!

Titremeye ve bir Panik Atağı geçirmeye doğru ilerlemeye başlamıştı haletiruhiyesi, sarıldım “derin derin nefes al ve şu âna kendini ver, onları bir tarafa bırak” dedim.

***

İşe yaramıştı ve sakinleşti. Öylece uyuduk. Gece de sabaha kadar pop Beatles dinledik, sonra mışıl mışıl uyuduk.

***

Ertesi gün bana kahvaltı hazırlamıştı ve çok şaşırmıştım. Annemden başka pek böyle ikram yapana alışık değildim…

Senden bir ricam olacak; beni anlamaya çalış” dedi.

Eyvah” diye geçirdim içimden, bir terk ediliş gelecekti belli ki –ki en hassas oldum ve içimi acıtan yaşantıdır…

Pek öyle olmadı aslında…

“Senin önün açık... Bana hem şehvet, hem de romantizmi verdin ama sadık kalman mümkün değil. Mutlaka başka sevgililerin olacak, bir gün gerçek aşkı bulacak ve evlenecek, buralardan da gideceksin. Ben ise Adana’da yaşamaya mahkûmum, bu aile yapısının prangalarını yıkamam”!

Kollarından tutup, gözlerim buğulu bir şekilde baktım…

-Sen bana karşı ne hissediyorsun?

-Ben… Ben sana âşık oldum ama bunu bize yaşatmazlar.

***

-İtiraf edeyim ki seni çok seviyorum, bayılıyorum her şeyine ama henüz aşk denen şeyi tatmadım. İlkokuldaki geçici komiklikleri saymazsan tabii…

Gülmeye başladı; “onları kim yaşamıyor ki aşkım” dedi. Dediği ânda da “yâni Keremciğim” diye düzeltti. Bana sımsıkı sarıldı ve epey öyle durduk. İkimizin de gözleri dolmuştu.

-Bunlar sonsuza kadar sır olarak kalsın. Bak… Yakında beni uzak bir akrabamla evlendirmek için söz kesmek üzere istemeye gelecekler. Ben seni asla unutmayacağım ama artık sadece selâmlaşalım ve iyi arkadaş olalım. Mümkün mü?

***

İkimiz de bu anlaşmaya riayet ettik ondan sonra. Uzaktan birbirimize nazar ediyor, gülümsüyor, hattâ arada bir kantinde diğer arkadaşlarının yanında sohbet bile ediyorduk.

Bir Pazar günüydü; tembellik ediyor, uyukluyorum ki, telefon çaldı!

-Bitti, babam verdi ama adama da bir hâller oldu. Melek gibi şimdi… Seni ne nikâhıma ne de düğünüme çağırabilirim. Çok bencilce ama beni unutma, olur mu”?

Hâlâ unutmuş değilim onu. Âşık olmamıştım ama çok takdir etmiş ve beğenmiştim. Tabii ki burada verdiğim isim tamamen takma ama bu hikâye böyle bitmedi…

***

Bir gün, bir sivil toplum örgütünde Atatürk ilke ve İnkılâpları, Türkçülük konularında bir söyleşideydik Caddebostan’daki bir merkezde.

***

Sözlerimi bitirdikten sonra, güller verilirken, elli yaşlarında zarif bir hanımefendi sahneye çıktı ve kulağıma eğildi (bu arada ben ikinci evliliğimi çoktan yapmıştım ve gayet de mutluydum); “size Adana’dan bir selâm getirdim. Hani sizin müstear isim olarak andığınız Neriman var ya, hatırladınız mı” dedi.

Kısa bir süre telâşlandım, acaba bir lâf alma veya tuzak mı var diye.

Sonradan itimat ettim ve “evet Efendim, hiç unutmadım, nasıl” dedim.

-Ben onun yakın akrabasıyım. Evli, idare ediyor. İki çocuğu oldu. Oğluna Kerem, kızına Aslı isimlerini taktılar. İdare ediyor. Hâlâ çok alımlı ve Adana’daki pek çok hayır kurumunda çalışarak hayatını idame ettiriyor. Çok selâmı var” dedi.

-Babası ve annesine ne oldu? dedim, gırtlağımda bir yumrukla.

-“Tansiyon, şeker derken vefat ettiler Kerem Bey” cevabını aldım. Hanımefendi ekledi: Şu sıralar olup bitenler hakkındaki mütalaanızı da çok merak ediyormuş. Endişeli. Telefonda anlatacağım da”…

***

Kendisine yürek dolusu sevgi ve muhabbetimi iletin lütfen, bu Aziz Millet Atasını ve Atatürk’ünü unutmaz. Tek sorunumuz iyi bir lider çıkması. O da elbette bir yerlerden zuhur edecektir” dedim.

Aklıma gene İklil, Lemi, Şemi, Sadi, Canan (çok başarılı bir sivil topum lideri ve Profesör o da) ve Adana’nın kebapları, muhabbeti geldi.

Karataş’ta Arap Uşakları denen ama bize bizden yakın adamların yaptığı yürek şişleri geldi.

Ey Dünyayı Yöneten Güçler, ABD, İsrail, AB veya her ne ise...

Vurmayın oraları!


Bu da huzur için...

Bizim Metin iyiymiş telefonlaştık. Sadi Ankara’da; Lemi de sanırım buraya geldi. Oğlu da iyiymiş…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 03 Ekim 2015 Cumartesi

2357 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bu sabah evden çıkarken telefonum çaldı, bir baktım kadim dostum, gitarist ve keman virtüözü Burhan Hüseyin.

Beni ta 40 sene önceye taşıdı adeta.

Kendisiyle Adana’da 6.5 Duraktaki evde otururken tanışmıştık ve tipik bir Yunan göçmeniydi. Apartmanda o zamanlar Çukurova Tıp Fakültesi’nin lojmanında ikamet etmek etmekteydik.

Evimizdeki tek Arçelik marka klima bağırırcasına çalışır, biz de evde oturup harıl harıl çalışırdık. Komşularımız arasında o dönemin Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü başkanı- ki Hacettepe kökenliydi, karısı (Çocuk Nörolojisi Doçentiydi) ve Merhum Beyin ve Omurilik Cerrahisi Hocası otururlardı. Ortopedistin karısı da Pediatrik Nöroloji Doçenti olan, pek muhteris, sarışın bir hatundu. Sık sık tartışırlardı ve iki erkek çocukları da apartmanın baş belasıydı diyebilirim.  Balkondan aşağı sivri maddeler atarak eğlenirlerdi. Bir keresinde annem evlerine baskın yapınca, korkudan çocuklarını gizlemişlerdi.

***

Aşkın Karadayıda Anabilim Dalı Başkanıydı. İri yarı ve duygusal iniş çıkışları bol olduğundan, “Şaşkın Kabadayı” diye lakap takmıştık. Her gün Balcalı’daki kampüse gider gelirdik.

Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı İlter Bilgin’di. Pederle hiç geçinemezlerdi. Nedense hep çatışırlardı. Sonradan International Hospital’e geçti ve orada vefat etti. Yakın dostu Nefroloji Profesörü Ali Gürçay ise hayatta.

Prof. Dr. Mehmet Ünal henüz Adana’ya gelmemişti. Henüz Hacettepe’deydi; sonradan babamın selefi olacak ve bütün dosyalar teker teker indirilip, Prof. Dr. Orhan Öztürk’ün “kutsal” kitabına göre tekrar değerlendirilecekti ve ben de interni olacaktım. Pek keyifli günlerdi; hoca da birkaç kere evlendi. Prof. Dr. Bekir Aydın Levent Hocam ve ağabeyim de bir ara muayenehane açıp kapattı. Ciddi bir aort ameliyatı geçirdi; yakınlarda da annesi vefat etti. Çok severim. Babamın onda, onun da bende çok emeği vardır.

***

Oftalmoloji Anabilim Dalı Prof. Dr. Gülhan Slem’di ve pek zarif, nazik bir adamdı. Halen de görüşüyoruz gittiğimde. Bağırsak kanseri geçirip, incecik kalabilen nadir hocalardandır. Şimdilerde mütekait ama çok faal bir hayat yaşamakta…

GÜLHAN SLEM ile ilgili görsel sonucu

***

Dr. Mustafa Övül ve Nihat Alpay Ağabey henüz asistandı. Bir de Süleyman Ağabey vardı ki, sonradan alkol sorunundan dolayı intihar etmişti.

Annem de, babam da sağdı. Balkonumuzda oturur dünya ve Türkiye meselelerini tartışırdık.  Karşımızda bir Kurtarılmış Bölge dururdu. Oraya değişik sol gruplar saldırır, nümayiş gerçekleştirirlerdi. Ben hiçbir zaman bulaşmadım ama çok teklif geldi.

Çocuklarımızın Amcası dediğimiz Cüneyt Bey” de Radyoloji bölümünün başındaydı. Mütevazı ve ürkek mizaçlı bir adamdı ve çok güzel, sarışın, pek hoş bir karısı vardı. Sonradan boşanmışlar, İstanbul’da karşılaştık.

Yakup Sarıca daha uzakta yaşardı ve pek de mütevazı bir adam değildi; Aksel’le pek anlaşırlar ve Başağrısı Günleri’nde birbirlerine asetat ve PPP malzemesi verirlerdi (Kapadokya, Pamukkale, Bodrum, Ölü Deniz... Pek çok yere giderdik )…

***

Henüz Aksel’le tanışmamıştık ama bu giriş iyi oldu sanırım. Henüz 12 Eylül felaketi başımıza gelmemişti ve Haluk Karamağralı, Beyhan Hanım, yeni boşanmış olan Esin Afşar evimizin müdavimleri arasındaydı.


Melek adında pek güzel bir sekreteri vardı; iki katlı muayenehanede iyi para kazanıyordu Peder. Ben de arada gidip yanına takılıyor, sonra Adana Tenis Dağcılığa gidip göle giriyordum. Orada Teoman Sarıaslan, merhum ağabeyi Taşkafa Cengiz ve Esma Tümsa gibi asistanlar da hep bir arada takılırdık. Ahmet Adar Ağabeyim de asistandı.

***

Tipitos lakaplı bir Çocuk Asistanı da, tıpkı Sadi gibi, bir dönem ev arkadaşım olmuştu. Sonra da orada uzman olarak kaldı.

Rektörümüz Prof. Dr. Can Özşahinoğlu’ydu ve pekiyi bir hekim, dost bir hocaydı. Talebeleriyle arkadaş gibiydi.

Kadim Dostum Profesör Canan Ersöz o zaman bekârdı ve AFS ile ABD’den yeni dönmüştü. Sonunda Oftalmolojiye gelin gitti ve Oftalmolog Prof. Dr. Reha Ersöz’le evlendi.

***

Metin Mürşitoğlu da henüz talebeydi. Lemi, Adil ve ben sık sık kantinde muhabbet ederdik. Şemi de pek efendi adamdır ama Lemi’nin annesi benim sigara merakımdan az çekmemiştir.

Dr. Faik Kuseyri de Çocuk Hastalıkları Ana Bilim Dalında ihtisas yapacaktı sonradan. Bahçesinde Remzi ile oturur gitar çalardık.

***

Bir gün kapımız çaldı elinde kemanı ve gitarıyla mütevazı bir adam girdi içeri: Burhan Hüseyin. Parapsikoloji ve ruhaniyete meraklı, içki sigara filan kullanmayan, sevimli bir zattı. Yunan göçmeni olduğunu söylemişti ve iyi derecede keman, az seviyede klasik gitar çalıyordu. Pek hevesliydi ve besteler yapardı. Zaman zaman bunları beraberce icra ederdik.

Notaları alır ve tamamen doğaçlama ile takılırdık; bazen de eser geçerdik. Benim Adana Musiki Derneği’ne de devam ettiğim senelerdi. Bir yandan da Uz. Dr. Ürolog Atilla Gürel’in muayenehanesinde, ücretsiz dersler veriyordum; maalesef  2105’te vefat etmiş! Çok içerdi ve fazla duygusal bir adamdı. Arkadaşlarıyla beraber, Nurperi’yle olan düğünümüzü (Harbiye Orduevi’ndeki) şereflendirmişti. Allah rahmet etlesin.

***

O dönemde de ik Klasik Gitar Resitalimi vermiş, akabinde The British Council vasıtasıyla gelen Büyük Gitar Hocası Julian Byzantine ile tanışıp, Sular Semti’ndeki bir kebapçıda rakı, şalgam ve kebap takılmıştık.

Üstat içtikçe açıldı ve kendisinin aslında Ermeni kökenli olup, Adana’dan göçenlerden olduğunu anlattı ve bana Müzik Akademisi’nde asistanlık teklif etti!

Julian Byzantine

Büyük bir virtüöz değildi ama çok sağlam tekniği vardı ve bana ayaküstü pek çok şey öğretti. Rahmetli Kurtuluş’la tanıştıramadım maalesef.

***

Bana telefonda söyledikleri aynen şöyle: “Keremciğim, babanı rahmetle anıyoruz. Burada bir bando mızıka grubu kurdum ve onlara gitar ve keman eşliğinde konser eğitimi veriyorum. Bizler Atatürk’ün neferleriyiz.  Adana’ya yolun düşerse mutlaka beklerim. Çalarken ilham gelip, öne arkaya sallanıyorum. Ne dersin, bu parapsikolojik bir vaka mı?”

“Ağabey, beyninizin bir oyunudur ama öyle olmadığı anlamına da gelmez. Ben epeydir boşlamıştım ama tekrar çalışmaya başlayacağım. İnşallah oraya ilk gelişimde bir şeyler tıngırdatırız”.

Fazla uzatmayayım; bir bardak çay içince dahi buram buram terleyen Burhan Ağabeyim, bayrağı taşıyormuş Adana’da.

Gözlerim doldu. O zamanları hatırladım.

Hayatta ıskaladıklarım geldi aklıma ve hüzünlendim.

Ve tabii ki İklil

Ne diyeyim. Elbet görüşürüz ve İdil gene bana sarılır.

Neyse, Burhan Hüseyin Ağabeyin bir resmini bulamadım ama ilk fırsatta temin edeceğim.

Pek hakikatli adamdır.

Şimdi istirahat zamanıdır.

Gene yazarım.


Byzantine bulamadım, bunu ben de pek güzel çalardım... Benimki Segovia'ya perestişti...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 05 Eylül 2015 Cumartesi

2107 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Tuncay Kaplan'ım vardı, candı Cânan'dı.

Enfarktüsten gencecikken gitti, 

Beni çok incitti...

Babası çok yiğit bir adamdı ama çok içerdi.

Kaplan Mobilya'yı kurmuştu; mobilet kiraladığı zamanların hatırlanmasını istemezdi. 

Oradan zorla tenzilâtlı mobilya alıp Çukurova Psikiyatri Kliniği'ne hibe etmiştik.

Şanlı Urfalı idi.

Hâlâ ağlarım her bakışında fotoğrafına.

Böyle şirin adam gördünüz mü?

Nasıl özlemem be seni Gülüm, imzanı bile benimkine benzetirdin!

Günler aylar hızla geçer...

Küçük çocuk hızla büyür,

Delikanlı olur...

2448 kez okundu
0

Yaş 18, Adana'da Baraj Yolu'nda 6.5 Durak'taki Divan Apartmanı'nda ikamet ediyoruz (Adana'da Baraj Yolu'nda seneler zarfında o kadar yerleşim arttı ki, ¼ duraklar dahi teşekkül etti). Babam, Çukurova Tıb Fakültesi'nin Psikiyatri Kliniği'ni kurmuş, bir alay mücadele içinde çırpınıyor. Divan Apartmanı da Fakülte'nin öğretim üyelerinin lojmanı olarak komple tutulmuş.

Biz yedinci kattayız, en üst kat ve çatı da yok.

O zamanlar 70 kiloyum çünkü Taekwon do'daki sıkletim bu. Günlerim fakülte, dojoda antrenman yapmak ve klâsik gitar çalmakla geçiyor. Çoğu akşamı tavanda antrenman yaptıktan sonra güneşi meditasyonla batırıp, gitarımı elime alıp etüd yaparak kapatıyorum.

Karşımız açık ve başka şehirlerden gelecek dostlara "Baraj Yolu'nu bulun, birkaç kilometre gidin, soldaki yedi katlı modern bina bizimki" diye târif ediyoruz. O zamanlar öyle çünkü.

Sonra, Baraj Yolu'ndaki ikinci büyük (bizimkinin iki misli) apartmanı tutup da tam karşımıza dikiyorlar! İyi mi? İyi, iyi, anlatacağım.

3489 kez okundu
0