Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in atatürkçülük


Bir ülkenin veya toplumun doğru karar vermesi ve geleceğini düzenlemesi için geçmişini doğru değerlendirmesi kaçınılmazdır. Bunun için de birbirini izleyen üç hususun yerine getirilmesi gerekir: Geçmişin arşivlenmesi, yaşananların geçmişle ilintisinin doğru kurulması ve geleceğe yönelik tasarımlar için bu bilgilerin dikkatle kullanılması.

Bütün bunların yerine getirilmesi ve uygulanması profesyonel olarak uzmanlaşmış kurumlar tarafından (başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere) yapılır ve bilimsel kuruluşlar da(bu cümleden olmak üzere üniversitelerin ilgili bölümleri başta olmak üzere) bu konuda çeşitli görüşler üreterek, geçmişte yaşananları, bugüne olan etkilerini değişik açıdan irdelerler.

Ancak demokratik düzenlerde -oylama ile hükûmetlerin değiştirilebildiği ülkelerde- halkın da bu gelişmelerden ucundan-kıyısından haberi olması gerekir. En azından orta eğitim ya da yüksek eğitimde genel anlamda, insanların, bu ülkenin geçmişteki bağlantıları ve kararlarından kabaca da olsa fikir sâhibi olması gerekir ki, seçimini doğru yapabilsin. Bilgisiz ve meraksız bir insan ile bir görme özürlünün seçeceği yolu doğrulukla bulması hemen hemen aynıdır. Geçmişini bilemeyenler gelecekleri konusunda doğru karar veremezler.

Buradan çıkaracağımız önemli bir sonuç da: Eflatun’un (Plato) Devlet adlı eserinde yazmış olduğu gibi, devleti idare edecek kişilerin bilgili, seciyeli ve ahlâklı, zeki insanlardan seçilmiş olma koşulunun çıkarılmasıdır. Buradaki yaklaşım, bugünkü demokrasi tanımına çok da uygunluk göstermez. Çünkü günümüzün demokrasi tanımlanmasının hiçbir yerinde yöneticilerin ahlâklı, bilgili ve iyi yetiştirilmiş olması gibi bir koşul mevcut değildir. Bir insanın ya da zümrenin yönetimi ele alması için, her ne yolu kullanırsa kullansın (açıkça yasalara ters düşmedikçe, hatta zamanımızda birçok ülkede yasalara, ahlâka ve mantığı ters düşse de) yeterli oy alması, bu zümrenin bu ülkenin geleceğini yönlendirmesi açısından yeterlidir. Batı demokrasisi ve özellikle Türk demokrasisi için bu tanım tümüyle geçerlidir. Ancak kuzu postuna bürünmüş kurtların egemen olduğu bir dünyada, kuzu rolünü üstlenmenin, daha doğru bir tanımla koyun rolünü üstlenmiş toplumların geleceği kurban olmasından öteye geçemeyecektir. Bu toplumlarda –bugünkü hâliyle tanımlanmış- demokrasi o ülkenin güdülmesi demek olacaktır.

Dünyada demokratik ülke kimliği taşıyan kaç ülkenin bağımsız olduğunu, kurtların izni olmadan bir adım bile atabildiğini düşünürsünüz? Böyle bir ülke yok. Dünyayı demokrasi ve insan hakları havariliği ile terbiye etmeye kalkışmış, özünde kendi demokrasisini bile belirli sayıdaki uluslararası şirketlerin güdümüne sokmuş birkaç ülkenin egemenliği söz konusudur. Ambargoyu da bunlar koyar, ticareti de bunlar yönlendirir, bir ülke işgal edilecekse bu ülkeyi de (koyunların askerlerini de yerine göre parasını da kullanarak) onlar işgal eder, bir yer devlet olarak tanınacaksa bu ülkelerin izniyle tanınır; hatta kuzu-koyun rolünü üstlenmişgüya bu demokratik ülkelerin hükümetlerini –şu ya da bu yolla halkını manipüle etmek suretiyle, olmaz ise gizli ya da açık askerî güç kullanarak seçtirir, devirir, değiştirir.

Bu ülkelerin geçmişten gelen iyi bir tarih ve siyaset bilgisi vardır. Geçmişi unutmazlar, geleceği de biriktirmiş oldukları bu bilgilerle çok kurnaz olarak tasarlarlar. Başarılarının sırrı da bu işleri yapacak kişileri özenle seçmeleri ve yetiştirmiş olmalarından kaynaklanır. Hâlbuki kendini demokratik ülke safında gören kuzu ülkeler, her seçim döneminde bu işleri izlemek ve duruma göre çözüm yolları üretmekle yükümlü olan kurumların en az üst düzey yöneticilerini A’dan Z’ye değiştirir, çok defa da, halkın oyları ile geldi safsatası ile kurtlar ülkesinin adamlarını iş başına yerleştirirler. Parazit vücuda ustalıkla yerleştirilir. Birçok tırtıl, vücudunun içine parazit sinek ve arılarla yumurta yerleştirildiğinin farkına varamaz; bu larvalar sinsi sinsi gelişir ve bir gün patlayarak etrafa saçılır. Tırtıl için yapacak bir şey yoktur; yolun sonuna gelinmiştir. Parazit arı, en uygun evreyi ve en uygun zamanı seçmede uzmanlaşmıştır.

Batı'nın stratejisi parazit stratejisidir: Sessiz, kurnaz ve sabırlı.

TÜRKİYE NE ZAMAN BATAĞA SAPLANDI?

Birçok insan, özellikle tarih bilincinden ve bilgisinden yoksun kesim (denebilir ki halkımızın çok büyük bir kısmı), şu son günlerde yaşanan tâlihsizce olayların nedenini son birkaç on yıla bağlamaktadır. Yumurtanın tırtılın içine ne zaman konduğunun farkında bile değildir. Esasında yaşadıklarımız, sancılarımız, kıvranmalarımız, yıllarca tırtılın içinde sinsi sinsi büyüyen larvaların, konukçuyu parçalama ve deşilme zamanının geldiğini işaret etmektedir.

Bundan sonra yararı olur mu olmaz mı onu bilemem; ancak buraya nasıl geldiğimizi görmek açısından, geçmişimizle ilgili önemli bir olayın ve bugün yarattığı sonuçları irdelemek istedim. Yakın zamanda yaşayacaklarımızın nedenini daha iyi anlama açısından, bu sürecin irdelenmesi -ne yazıkki- sâdece merakınızı giderilebilmesi için yararlı olacaktır.

Herkesin bildiği gibi, Almanya’nın çok çeşitli vaatleri, Osmanlı’nın hayâlperest, bir koyup bin alma peşinde olan paşa ve devlet adamlarının basiretsizliği sonucu Birinci Dünya Savaşına girdik ve büyük toprak yitirilmesi ile birlikte, bugün yaşamakta olduğumuz topraklarımızın, bugün politikacılarımızın akşam sabah yatıp kalkıp stratejik dostlarımız olarak ilân ettikleri devletlerin acımasız bir şekilde işgaline uğradık. Bu bataklıktan adı geçen ya da geçmeyen birçok vatanseverle birlikte Atatürk’ün engin devlet adamlığı görüşü ve askeri dehası sayesinde kayıplarla da olsa kurtulduk. Bunu ben ya da Kemalistler değil, Atatürk’le bizzat karşı karşıya gelmiş olan devletlerin o günkü devlet adamları da teslim etmektedir. Etmeyenler var mıdır? Vardır: Ülkemizdeki bilinen -çoğu da tutucu kesime mensup- kronik anti Kemalistler.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bu zorluğu aşmasında birçok ülkenin ve özellikle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri'nin önemli katkısı olduğu da bilinmektedir (bizzat Rusya Devlet Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada bu hususu vurgulamıştır). Doğal olarak bu tarihi yardım iki ülkenin yakınlaşmasını da sağlamış ve bazı anlaşmalarla bu dostluğun pekiştirilmesine gidilmiştir. İşte Türkiye’nin yazgısı (1924?) tarihinde yapılan bir anlaşma ve bu anlaşmanın sonuçları ile çizilmiştir. Birçoğumuzun belki hiç bilmediği ve duymadığı bu anlaşma ve bu anlaşmanın ihlallerinin başımıza açtığı dertleri burada dip not olarak ana hatları ile anlatmaya çalışacağım.

Niye bunu yapıyor diyebilirsiniz?

Belki bu yazıyı okuyan olur da, -okuyanlar için sanki çok geç kaldık diyebilirim- en azından çocuklarına, dostu düşmanı, geçmişteki basiretli ve basiretsiz devlet adamlarını tanıtır; Türkiye’nin bugün Avrupa ve Amerika kapılarında neden sürüm sürüm süründüğünü; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni 38 yıl geçmesine karşın neden en yakın bildiğimiz dost ülkelere bile tanıtamadığımızı; Amerika’nın neden Lozan Antlaşması’nı tanımadığını, her yıl 24 Nisanda Ermeni Soykırımı tasarısını Amerika Başkanı onaylayacak diye kırk doğurduğumuzu ve ödün üzerine ödün verdiğimizi; cumhuriyet tarihimizdeki Batı’nın ihanetlerini ve düşmanlıklarını; 1946 yılından sonra da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri’nin 180 derece dönerek Türkiye’ye karşı neden tavır aldığını; bölücülerin arkasında açık ya da gizli olarak neden hep -kurtuluş savaşını yaptığımız ülkelerin- durduklarını ve belki de bugün hiç kimsenin anlayamadığı Ergenekon Davalarının nedenini; Kozmik Oda araştırmalarının, orduya saldırıların, suikast ihbarlarının kaynağının neden Amerika olduğunu; Kontra Gerilla-Gladio olgusunun kimlerce başımıza sarıldığını; Bush denen başkanlarının Müslümanları neden şeytan olarak ilan etmesine ve Amerika Anayasasındaki hükümleri bile çiğneyerek bilmem ne adasında yüzlerce Müslümanı 5-6 senedir mahkemeye bir defa bile çıkarmadan inanılmaz kötü koşullarda tutmasına karşın, ülkemizin yöneticilerin hiçbir zaman bunları kınayan bir açıklama yapamadığını, hiçbir resmi geliri ve ticari faaliyeti olmayan, ayrıca Stratejik ortağı olan Türkiye’de mahkûmiyet giymiş birini, 138 dönümlük bir alanın içindeki malikânede neden özel korumaya almasının mantığını anlatabilme umuduyla kaleme alınmıştır.

Neden Balkanlar'dan Çin’e kadar, kuzey komşularımızdan Afrika’nın ortasına kadar bir ekonomik ve dayanışma birliği kurarak dünya devi olmadık da, batının şamar oğlanı haline dönüştük? Neden komşularımızla olması gereken dostluk bağlantılarını kuramadık ve ticari ilişkilerimizi geliştiremedik; onları stratejik ortaklarımızın insafına ve iznine bıraktık? Bunların hepsi 1940’lı yıllardaki basiretsizliğimiz ile başlar; benzer kadroyla da devam ettirilir. Birlikte olayları izleyelim.

Genç Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti arasındaki tarihi anlaşma ve ülkemize kurulan tuzak

Türkiye’nin kırılma noktalarından en önemlisi, Atatürk’ün ölümünden sonra, başa geçenlerin uyguladığı politikalardır. Doğan Avcıoğlu’nun Millî Kurtuluş Tarihi eserinde belgelerle anlattığı 1940’lı yıllardaki Türk-Sovyet ilişkisi önümüzü görmeye yetecek bilgilerle doludur. 1920’li yıllarda Sovyetlerin Milli Kurtuluş Savaşında bize verdikleri destekten sonra 20 yıl geçerliliği olan önemli bir anlaşma yapmışız (Ek-1). Bu anlaşmaya göre, her iki ülke bundan böyle komşuları ile yapacakları anlaşmaların geçerli olabilmesi için yaptıkları anlaşmaları birbirlerinin onayına sunacaklar. Bu, bize göre çok daha büyük ve etkili olan Sovyetler için aslında önemli bir özveri olmalıydı. Kitaba göre Sovyetler bu anlaşmaya harfiyen uyuyor. Ancak Atatürk’ten sonra İngilizler gelerek Sovyetlere karşı, Türkiye’nin yetkilileri ile gizli görüşmeler yapıyor. Bu görüşmeler Kafkaslardan Sovyetleri sıkıştırma için yapılacak hareketlerde gerekli yardımın tarafımızdan yapılmasını öngörüyormuş. Görüşmenin metnini İngilizler aynı gün Sovyetlere iletiyorlar. Sovyet idaresi hiç ses çıkarmıyor. Anlaşmanın süresi dolunca Büyükelçi Selim Sarper önderliğinde kalabalık bir heyet Moskova’ya gidiyor ve Mareşal Molotov’la (Vyaçeslav Mihayloviç Skryabin) masaya oturuyorlar ve Türk delegasyonu anlaşmadan çok mutlu olduklarını dile getirerek, uzatılmasını talep edince, Molotof, İngilizlerle yapılan görüşmelerin metnini, elçimizin önüne koyarak bizimkilere yolu gösteriyorlar. Delegasyon Ankara’ya ulaştıktan sonra, Sovyet'lerin, Kars ve Ardahan’ı istediği yönünde talepleri olmuş. Bunun gerçek olduğuna ilişkin birçok yayın olduğu gibi, bunun batılılar tarafından bizim onların kucaklarına oturmamız için bir tertip olduğu da söyleniyor (http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/151-sayi-196/420-bogazlar-kars-ve-ardahan-uzerine-abd-turk-dezenformasyonu).

Türkiye’nin eli ayağı tutuşuyor. Bunun üzerine NATO’ya girerek korunabilme amacıyla, o güne kadar bize oldukça uzak duran Amerika’nın ve her zaman olduğu gibi İngilizlerin ve Fransızların kucağına oturuyor ve bu güne kadar da kalkamıyor. Uzun zaman da kalkamayacağa benziyor.

Türkiye tuzağa düşmüş, yuları kaptırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, Milli Eğitim Politikamızı yönlendirmek için yetkili dört kişiden oluşan bir uzmanlar heyeti kurulmasını önermiş, bu uzmanların kararları iki iki çıkarsa Amerikalı uzmanın birinin oyunun iki olarak alınması teklifini getirmiş ve kabul ettirmiş.

Türkiye’yi kurtaracak proje olarak bilinen Köy Enstitülerinin kapatılmasını zorunlu kılmıştır.

NATO’ya girebilmek için mecburi din eğitiminin yapılmasını talep etmiştir.

Marshall Yardımı ile Türkiye’ye 180 milyon Dolar vereceğini, ancak bundan böyle bu yardımı denetlemek için hiçbir izin almadan gizli istihbarat elemanlarının, denetçilerinin, siyasi gözlemcilerin her yere girip çıkabileceklerini kabul ettirmiştir. Daha sonra Marshall gibi bir general olan, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılması kararını veren, 1948 yılında İsrail’in kurulmasını destekleyen, Soğuk Savaş dönemini başlatan ve CIA’yı kuran Truman devreye girerek TrumanDoktrini adı altında yarayı iyice derinleştirdi. Kongre’den, Yunanistan ile Türkiye için 400 milyon Dolar kullanma izni istedi. Kongre’nin 22 Mayıs’ta bu isteğini kabul etmesi üzerine Türkiye’ye 100 milyon, Türkiye’nin neredeyse sekizde biri olan Yunanistan’a ise 300 milyon dolar yardım yapılarak iki ülke arasındaki husumetin körüklenmesi sağlandı. Esasında Amerika Birleşik Devletleri, Fransa ve İngiltere, 1941-1944 yıllarında, Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için yaptıkları bütün girişimlerin sonuçsuz kalmasını bir türlü unutmamışlardı.

Rockefeller, dönemin ABD Başkanı Einshower’e 1956 yılında yazdığı mektubunda şöyle anlatıyor: Bu ülkelere yatırım yapan kapitalistlerimiz, teknik ve diğer uzmanlarımız az gelişmiş ülkelerin milli ekonomilerinin bütün dallarına girmeli, onları bizim çıkarlarımıza göre yönlendirmelidir.

Askeri yardım yapacağım diyerek (kredili ve hibe yoluyla) İkinci Dünya Harbinde elinde kalan, üretimi durmuş, yapıldığı fabrikalar kapanmış, miadı dolmuş araçları (hurdaları) bize vermiş; bunları Amerika’da teslim edeceği, taşımaya karışmayacağı koşulunu getirmiş; yedek parça için garanti vermediği gibi; gerekli olanlara da yüksek ücretler (en az 5-6 kat fiyatla) istemiş; bunlar yetmiyormuş gibi bu silah ve araçların kullanımını Amerika’nın iznine bağlamıştır. ABD ile 1945 yılında yapılan anlaşmanın ardından Türkiye tavizler vermeye başladı ve 27 Şubat 1946 tarihinde yapılan 10 milyon Dolarlık askeri anlaşma ile kazık kızağa kondu; yıl ve yıl kazık genişleyerek ve daha derinlere kadar girerek sonunda kalbimize kadar saplandı. Türkiye’deki (Kayseri’deki) o devrin en önemli uçak fabrikasını ve yeni kurulmakta olan askeri gereç ve teçhizat fabrikalarının kapatılması sağlandı.

Faiziyle geri ödenme koşuluyla gerek askeri ve gereksi ticari kredilerin, yayın yoluyla Türk halkına halka Amerika Hibesi olarak tanıtılma zorunluluğunu getirildi.

Ayrıca Türkiye 11 Mart 1947de IMF’ye, 14 Şubat 1947’de de Dünya Bankası’na üye oldu. Türkiye’nin yediği diplomasi kazığının bir benzeri de dünyayı sömüren bu iki kuruluşa üye olmasıyla başladı. Ürettiğimiz birçok malı hatta tavuk etini bile ithâl etmeyle batağa saplanmaya başladık.

4907 kez okundu
0

Aşağıda okuyacaklarınız, ilk olarak İzmir’de verdiğim Millet Olmak konferansımın metnidir.


Bunu Youtube’a sırf millî ve vatansever duyguları için yükleyen, bunun için akademik mesaisinden zaman ayırarak, hatta çalarak gerçekleştiren aziz kardeşime sonsuz şükranlarımı sunuyorum ve biliyorum ki böyle yazdığım için üzülecek. Çünkü o, bunu, teşekkür etmem için yapmadı; kendisinin affına sığınıyorum.

Önce, bilimsel tartışma nasıl olmamalı konusunda birkaç video:


Bu konuşmamda millet ve ulus kelimelerini tamamen aynı anlamda kullanacağım; bu konudaki bazı tarafgirliklere saygım var ama bu ayrım aslında bizi bölmek için uydurulmuş yapay bir “ötekileştirmedir” düşüncesindeyim.

İlk Honimoidler (insanımsı insanımsılar) ve Hominidler (insanımsılar) Doğu Afrika Kıt’asında evrimleşti. Homo Neanderthalenis, Homo Erectus ve cro-Magnon adamları da birbirlerine yakın zamanlarda dünyada yerlerini aldılar.

Homo Sapiens yaklaşık 200.000-250.000 sene önce aynı bölgede evrimleşti ve son 100.000 sende de beyni şimdiki halini aldı, Homo sapiens sapiens oldu. Bunun anlamı “farkında olduğunun farkında olan adam” demektir.

Bu insanlar kabaca 40 ilâ 60 bin sene önce Afrika’dan çıkıp bütün dünyaya yayıldılar. Hint’e, Çin’e, Kuzey Avrupa’ya, Anadolu’ya doğru yürüdüler ve bu arada mozaik adaptasyonlarla cilt renkleri, boyları, kemik yapıları değişime uğrasa da, bütün insan türü tek bir ırktır. Meselâ çok yakın akraba olan atla eşek çiftleştiğinde ortaya güçlü ama kısır bir hayvan olan katır çıkar; yâni üremesi mümkün değildir. Hâlbuki Afrika’daki Buşmanlar’la kutuplardaki Eskimolar aynı şeyi yaparlarsa dahi, nur topu gibi çocukları olur.

Yâni, hepimiz kardeşiz!

Irkçılık ve etnik bölücülük, bizatihi en büyük insanlık düşmanlığıdır.

Son büyük Buz Çağı’nda Amerika’ya, akabinde Avustralya’ya kadar yayıldı insanoğlu…

Önceleri avcı-toplayıcıydık ve sürekli olarak yer değiştiriyorduk. Son derecede sosyal bir hayvan olduğumuz için, atalarımız hemen aileler kurup bir arada yaşamaya başladılar. Zamanla bunlar çok genişledi, büyük (250-300) kişilik gruplar haline geldi. Bu kadar büyük grubu alfa-dominant erkekler denetleyemeyince, ortaya bir grup bölücü çıktı; bir miktar kavga gürültüyle de olsa, ayrılıp kendi yerleşkelerini kurdular. Bu sâyede de genetik kirlenmenin önüne geçildi, memetik (kültürel) alışveriş de ufaktan ufaktan başladı…

Dağlar ve sarp kayalardan ovalara inen Homo sapiens sapiens'ler burada ziraatla yani kültürle tanıştılar. Tohum ektiler, hasadı beklediler ve düşünecek çok uzun zamanları oldu. Güneşin doğuşu, batışı, mehtabın uyanması, mevsimler… Bütün bu tabiat olaylarından çok etkilendiler ve onlara perestiş ettiler (öykündüler), zamanla da tapmaya başladılar. Günümüzde de hâlâ güneşe, aya tapanlar var. İlk büyük dinler de o zamanlar ortaya çıktı. Animizm’de ve Animalizm’de her şey canlıydı, her şey bir bütünün parçasıydı ve avlarına büyük saygı duyuyorlar, atalarının ruhlarına dua ediyorlar, adaklar ve sunaklarda kurbanlar veriyorlardı. Şamanizm denen inançlar bütününde de aynı özellikler mevcuttu. O zamanlar, eskiden zannedildiğinden çok daha az kavga, dövüş vardı.

Zamanla daha büyük dinler doğdu ve on binler, yüz binler, milyonlarca kişi bunlara mensubiyet içerisine girdi. İnsanların bilgileri arttıkça, tamamen evrimsel kökenli olan mülkiyet hisleri de uyandı. Mülkiyet demek şiddet demekti ve on binlerce sene filânca tanrı, falanca ilâhı bahane eden bilgi sahipleri, avamı köleleştirerek “kutsal” diye diye harplere yolladılar. Bütün Ortaçağ bu bataklık içerisinde geçti. Bizler üç beş tanesinden haberdarız ama halen dünyada 5000’den fazla din var!

Daha sonra yazı icat edildi ve büyük bir medeniyet sıçramasıyla, bilhassa Sümer’lerden başlayarak, şehir hayatına geçildi. Artık, bilgiyi yâni nüfuzu yâni gücü elinde bulunduran, diğerlerine tahakküm etmeye ve soykırımlar yapmaya başladı.

Derebeylikleri birleşip federalleştiler, sonra devlet oldular. Bazıları federe devlet, kantonlar gibi idari bölümlerle doğsa da, uluslararası arenada yerlerini aldılar.

Rönesans ve Reformasyon hareketleriyle beraber pozitif bilim, eleştirel düşünce ve büyük ideolojiler dönemi başladı.

Dinler de, ideolojiler de aslında insan icadı sosyal kurumlar oldukları ve birinciler cenneti bu âlemde, ikinciler öbür âlemde vaat ettikleri için, her ikisinin de mensupları hâlâ ortalıkta cirit atmakta, dünyamız kanla dolmaktadır.

Hâlbuki Batı Âlemi’nin Avrupa ve Britanya denen kısmının kendi yarattıkları dinlerden çektiklerini fark edip, tarih, kader, keder ve ülküsü içinde yakınlaşmaları yakın zamanlarda oldu. Aynı Jesus (İsa) adına, ideolojiler (Diyalektik Materyalizm, Nasyonal Sosyalizm vs., Faşizm, genellikle sanıldığının aksine bir ideoloji bile değildir) adına binlerce harpte milyonlarca hemcinsini katleden merhamet yoksunu zihniyet, bal gibi de insancıl (humanitarian) yaklaşımlarla beraber dinler de, ideolojiler de ıslah edilebilirdi. Gene bizden birileri buna müsaade etmedi: Homo hominis lupus est (Plautus MÖ 184)!

Batı Âlemi’nin ruhunda istilâ, soykırım, emperyalizm vardır.

Meselâ evrimin soyağacını mizahi şekilde ele alan yukarıdaki şekli ilk fark eden C. Darwin dahi Türk’leri aşağılık ve düşük bir ırk olarak görmüştür.

Keza, buralarda olup bitenleri teorisine uygulamakta zorlanan K. Marx, Asyavi Üretim Tarzı diye geçiştirmiş ve Türklüğü de aşağılamıştır.

Batı tarihinde İnsan Türk’ü tanımaya, onunla empati kurup sevmeye de başlayan tek büyük adam Mozart’tır.

 

Mozart, bir adam, bir insan...

 

İşte, Suudilerin Vehhabilik namına yaptığı ayıp!

Allah'sız denen Atatürk!

Bunun 2013’de ulaşılabilen en güzel örneği millet olabilmekti.


Millet olmak kaderde, kederde, tarihte ve ülküde (mefkûre) birlik demektir.

Zaten paylaşılan paylaşılmış, İtalyanlar İtalyan, Portekizliler Portekizli… olup çıkmışlardı. Bu arada Osmanlı da her medeniyet gibi doğmuş, büyümüş, duraklamış, yaşlanmış ve ölmüştü.

Onun küllerinden doğan, dünyanın en haklı İstiklâl Harbi’ni kendisine “eşek”,”etrak-ı bî-idrak” denen Türk Milleti yaparak, tarihteki en son Türk Devleti’ni kurdu.

Başkomutan da Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’tü.


Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk


Hasan Âli Yücel

O Hasan Âli Yücel ki, kendisiyle negatif özdeşim kuran şair Can Yücel’in babasıdır ve esasında da Mevlevi’dir ama kendini bu memlekete, bu millete hizmet etmek için adeta helak etmiştir. Eğer Köy Enstitüleri planları daha İsmet İnönü döneminde durdurulup, Adnan Menderes tarafından da ortadan kaldırılmasaydı, Türkiye şimdi bir dünya deviydi!


Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla ha düştü, ha düşecek –
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.

Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici hep, hepp acele işi! –
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul’a,
Bi helallaşmak ister elbet, diğ mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oynunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

4313 kez okundu
0

Posted by on in Genel

 

AKP’nin bir ABD plânı olduğu ve amacın da Türklüğün ortadan kaldırılarak, yerine Kürtlüğün konmasından ibâret bulunduğunu def'aten yazdım.

Ben sosyal psikiyatri ve psikolojiyle de ilgilenen bir bilim adamı olarak, bu hakkı kendimde en az Prof. Dr. Vamık Volkan kadar, hâttâ ondan çok daha fazla buluyorum.

Çünkü o bir ABD destekçisi, ben ise dünyânın en kadîm milletlerinden birinin çocuğuyum; köklerini mâziden alıp hâle, oradan da istikbâl târikiyle âtîye uzanan yolun bir bekçisiyim.

Bana bu misyonu bu fakir milletin vergileriyle yetiştiğim tahsil hayatım, anam ve babamdan aldığım âidiyet ve mensubiyet duygum, Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün hârikulâde târifiyle ne olup olmadığını bize miras bıraktığı Türklük şuûrum (bilincim) veriyor.

Ne demişti merhum?

Ne mutlu Türk’üm diyene”!

Buradaki muhteşem nüans ırkçı, sömürgeci ve yayılımcı olmayan, köklerini de asla inkâr etmeyen bir hars (kültür) milliyetçiliğiydi.

Etnik kökenine bakmaksızın, bu millete yâni Türk Milleti’ne mensubiyet hisseden herkes Türk’tü ve dâima da öyle kalacaktı.

4058 kez okundu
0


Yukarıdaki linkteki röportajında, Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, Batılıların ve Ermeni diasporasının, Ermeni Sorunu ile ilgili bakış açısını eleştiriyor. Türkkaya Ataöv’ün, Anglosakson dünyâsının, Türkiye’yi ve Türk’leri değerlendirme biçimine bakışı çok hoş ve gerçekçi.

Batı’nın Türkiye ve Türk algısını bir kenara koyalım; biz daha kendi kendimizi tanıyor veya tanımaya çalışıyor muyuz ki? Bugün Türkler olarak, dahası Atatürkçüler olarak, Batı’ya veya Doğu’ya karşı neyimizi savunuyoruz? Neyimizi koruyoruz? Hangi argümanı yükseltiyoruz?

Kendine milliyetçi yâhut ulusalcı -ayrıntısına girmeyelim- o da kendisine milliyetçi diyemeyen “layt” sosyalistlerin, ulusal (millî) refleksler göstermeye başlayınca -nihâyet- uydurup, piyasaya sürdüğü câhilâne bir lâftır (millîci?)- diyen kesim; gardırop Atatürkçülüğü veya klavye silâhşorluğu dışında ne yapıyor?

Atatürkçü, vatanının bölünmez bütünlüğünü mü savunuyor? Atatürkçü, Kıbrıs’ın peşkeş çekilmesine karşı; bir itiraz mı serdediyor? Mesela EOKA kelimesi, bugünün Atatürkçü genci için ne ifâde ediyor? Okumuşu veya okumamışı için...

Atatürkçü, konuştuğu lisanın etki alanının ve kapasitesinin mi farkında? Türk dünyâsının sınırları hakkında ne biliyor? Atatürkçü’nün, bir Batılı’yla tartışırken, kendi dili ve kültürel kimliği hakkında üç beş kelâm edebilecek kadar donanımı mı var?

Bence yok! Çok zayıfız ve giderek daha da zayıflıyoruz.

Maşallah pek bir dini bütünüz! İnsanların ağzından hac ve umre serüvenleri düşmez oldu. Tamam; Allah kabûl etsin de… Millet, birbirine, tuttuğu orucun, verdiği zekâtın reklâmını yaparak saygınlık topluyor. Kim nerede iftar etmiş; sahurda ne yemiş, bunları gazetelerin magazin sayfalarından öğrenmek mümkün hale geldi.

Şaka mı yalan mı?

Bayramlarda telefonlarımıza gelen iletiler öte dünyâyı sanki gidip de geri gelmiş gibi resmediyor. Kutsal inanç, toplumsal bir gerçek ve elbette kültürel bir gereklilik... Ama bu dünyânın önemli işleriyle hiç ilgilenmez olduk. Geçmişte olanlarla da güncel olanlarla da...


Eskiden bir lise mezunu, Galileo kimmiş, La Fontaine kimmiş, Newton ne zaman yaşamış, Preveze’de ne olmuş, Macellan ne yapmış, Tanzimat Fermanı nedir… bunları hep bilirdi.

3979 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bu aralar Sosyal Psikanaliz, Eroinmanın Psikanalizi gibi yağmurlar yağıyor; onun için bu başlığı koydum.

Önce son hafta sonunun psikolojik ve sosyal psikiyatrik tahlilini yapmak istiyorum.

Fenerbahçe’nin sahasında oynanan maçta Galatasaray beraberliği yakalayıp şampiyon oldu. Maç esnâsında başlayan hâdiseler arkadan geleceklerin alenen göstergesiydi.

Bu şehrin vâlisi, emniyet müdürü, diğer güvenlik gücü yöneticileri yok mudur?

Var!

Peki, ne işe yararlar?

İhmâl, korkaklık ve beceriksizlik yapmaya mı?

Çaykur Rizesporlular benzeri tedhiş sahneleri yaşanıyor!

2827 kez okundu
0