Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in Beykent Üniversitesi

Posted by on in Genel

Önce Rahmetli Halûk Kurdoğlu Eniştem'in tercümesiyle tekrar işe başlayalım:

Dün sandım ki ortalık birbirine girecek.

Resmen ve alenen Kürdistan kuruldu ama biz hoplayıp zıplıyorduk.

Tık yoktu; biz dahi yeyip içmekle, muhabbetle vakit geçirdik.

Demek ki bu memleketin Doğu'sunu unutmuşuz.

Anlaşılıyor ki bütün beyin yıkama taktikleri başarılı olmuş ve sâdece Gezi Parkı ve ODTÜ kalmış aklımızda...

Demek ki hâlâ utanmadan "Avrasya Maratonu'nda köprünün rezonansının ne olacağından" başka merak edeceğimiz bir şey kalmamış; toplu hipnozla beynimiz boşaltılmış...

Hâttâ hâlâ Schumann rezonansıyla yeryüzü ile yatıp kalkıyorsak...

Damarlarımızdaki asil kan pıhtılaşmış ve kılcal olanlar da aşınmışsa...

3691 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Çok para gözlü, muhteris, zırdeli ve ukalâ dümbeleği bir monşer olduğum için,

Aşağıdaki kendi ellerimle çektiğim belgeseli pazara sunuyorum:

Ola ki birileri sponsor olur, ben de tamamını medyaya servis ederim.

Bu seyahatin arka plânı çok hazindir...

Senelerce sigara ve Marmara Purosu içerek akciğerlerini mahveden Pederim, nihayet İstanbul'a dönüp, Nişantaşı'nda da muayenehanesinin düzenini oturtmuştu. Orada da çok kahır dolu yıllar yaşadık, açlık sınırına geldik. O zamanlar Dilberler Mağazası vardı, onun üzerindeki ikinci kattaki daireyi kiralamıştı. Hem ev hem ofis şeklinde geçen çileli senelerden sonra nihâyet Selâmiçeşme'deki güzelim parka bakan evi de mülkümüze katmıştık. Artık İstanbul'a kavuşmuşlardı, para kazanmaya başlamıştı.

Zor gülen yüzünden kahkahalar bile çıktığı oluyordu. Plânlar yapıyorlardı.

Hâttâ, siyah beyaz televizyondan renkli olana geçip, bir de Beta Sony Video Oynatıcısı almıştı.

Bir gün beni balkona çağırdı ve "Oğlum, son zamanlarda dispnem çok arttı. İntermed'de akciğer filmi çektirdim. Tümöre benzer şeyler çıktı" dedi ve ekledi: "Tam da artık huzura kavuşacakken"... Gözleri dolmuştu (bunu pek az müşahede etmişimdir; hep vakur ve inatçıydı aslında). Düşünüyorum da, o da Aspergerliydi çünkü çok aşırı çalışmaktan sevmeyi unutmuştu.

Tepemden aşağı kaynar sular indi ve derhâl bir karar verdim: Bundan sonra ne derse desin, hangi fırçayı atarsa atsın, asla gıkımı çıkarmayacaktım.

Nitekim aynen de öyle oldu...

Öyle bir kanser türüydü ki, ne protonlar ne de hücre zehirleri fayda edebilecekti.

Hâttâ Önde Ayhan Hoca, bütün klinik tam bir hiyerarşi içerisinde, o zamanki Dekan Bey'in odasına yürüdük; çünkü kendisi "solunumcuydu".

Tek çâre o tarafın alınmasıydı ama diğer akciğer de yetersizdi, yapılacak bir şey yoktu.

Göstermelik bir radyoterapiden sonra, daha önce Ilıcak Ailesi'ne (Baba Ilıcak o zamanlar hayattaydı) güvenip giderek bilimsel araştırma yaptığı ama dönüşte parasının ödenmediği bir seyahatte edilen bir söz vardı: "Siz buraya tekrar geleceksiniz"...

O da buna uydu; kısıtlı maddî imkânlarımızı sonuna kadar zorlayarak biletleri alıp önce Singapur'a gidip birkaç gün kaldık. Sonra da ver elini Manila...

Moon Tarikatı hemen bu fırsatın üzerine atladı ve bize "mânen" sâhip çıktı. Maddî yardımdan çok daha fazlasını yapıp, gerekli bağlantıları ve randevulaırı ayarladılar.

 

Bütün seyahat boyunca da CIA takibindeydik zâten.

Otuz yaşlarında bir ajan hep bizlere refakat etti; notlar alıp resimler çekti.

Bu arada, emperyalizmin iğrenç yüzünün en somut ve iğrenç delilini gördüm: Pezo'nun üzerinde ABD Bayrağı'nın resmi vardı! Hâlâ da mevcut.

Zâten tamamı Müslüman olan bu bahtsız insanları Kral Philip kılıçtan geçirerek zorla Katolik yapmıştı ve o zamandan beri de Allah'ın gazabı hep üstlerine yağdı.

Çoğu sokakta doğup büyüyor ve ölüyordu.

Hindistan cevizinin her şeyi, keza akrepler, çıyanlar, fareler... tek gıda kaynaklarıydı.

Ne hüzünlü bir şey ki, yerlileri çok iyi ve barışçıl insanlardı ama fuhuş, madde ve insan kaçakçılığıyla birlikte, başta AIDS olmak üzere, ner türlü mel'ûn hastalık kol geziyordu.

Otobanlarda zehirli gaz fışkırtan çağ-dışı arabalar biteviye gidip geliyordu...

Bu arada, evvelki gün "sistemden" gelen bir rûya gördüm...

3037 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Her şeyin birden fazla kırılma noktası vardır.


L'assurance Bars

Asistanlığımın ilk zamanları, karlı ve soğuk bir kış günü…

Editörlüğünü Kadîm Dostum Halit Kakınç’ın yaptığı Marmara (veya öyle işte bir şey) isimli bir gazete çıkarılıyor.

 

Kadro Ful As Ülkücü ama her şey ters gidiyor.

Örneğin meselâ, İran’ın başkenti Irak'taki ırak Sudan olabiliyor sudan yere, 1.5 ay sonra aynen batıyor.

Bu arada, bağışta bulunanlardan biri Su (Çince), öbürü gariban.

Ben de sağlık köşesi yazıyorum o kadarcık zamanda.

Kalamış Marina’da bir apartmanın en üst katında oturuyoruz; her tarafı transparan ve mümkünatı yok, ısınmıyor.

Cânan henüz gaz sancıları çekiyor, ben de sabaha kadar oturup daktiloda sağlık yazıları klavyeye alıyorum.

Tıpkı babamın benim süt paramı kazanmak için “S. Recep Doksat” diye her konuda döktürdüğü gibi… “S”, stajyer demek.

Yakalanırsa kurtaracak paçayı; kelle paça değil ki!

Sevgili Adlî Tıp Uzmanı Gülşen asistanım olup bana hepsini temin ediyor.

***

Neyse, dönelim pedere: Kolay mı ihtisası beş kuruş almadan yapmak?

Annem devenin başını tutmuş, aygır gibi çalışıyor: Her konuda en iyi olmuş. Çamlıca Lisesi voleybol takımı kaptanlığı, Fenerbahçe’de aynı şey, Millî Takım’da aynı şey…

Sonra Tıbbiyeye girip zatülcenp olma ve zarurî prevantoryum istirahati.

Gene inatçı, gene burnunun dikine gidiyor ve bu sefer de Hukuk Fakültesi’ne intisap ama para yol, pul çok. Cânan da hukukçu!

Dedesinin parrmaklarını hatırladığını söylerdi, belki amigdaladan ama mümkün değil. Amasya’dan göçmüşler İstanbul’a.

Nimet Teyzem evini Kâbe yapmış.

Herkes ama herkes orada toplanmış.

Selâhattin Yücesoy Dayım kâlb krizi geçirip duruyor ama aslında hepsi vehimden.

Sonradan son konserini zor açılan parmaklarıyla Muazzez Teyzemin jübilesinde piyanoyu okşayacak ve ALS’den boyut değiştirecek, Öz’e dönecek…

***

Nörolojideki Cengiz ve Turgut benimle “Allah’a inanan köşe yazarı ha, hımmmm” diye dalga geçiyorlar; ben ise kliniğin yanındaki voleybol sahasında topa vurup da duruyorum (daha önce Adana’daki ilk klasik gitar resitalimi vermeden bir gün önce de öyle yapmıştım). Daha sonra Cengiz süper zengin bir kızla evlenip köşeyi dönüyor, Turgut ise askerlikte bile karıma çıkıyor, Tabip Odası’nda, her yerde hazır ve 1. Nâzır.

Ama hiçbir şey olamıyor ve bilgisayar lisanı bilmesi de onu kurtaramıyor.

Kızına ilk Çocukluk Çağı Şizofrenisi teşhisi koyduğum için beni asla affetmeyen, kocası da muhacır bir meslekdaşımız olan Sınırda Kişilikli Mutlu beni dâvâ ediyor ama bir şey çıkmıyor. Çünkü biri alkolik bir Adlî Tıp Profesörü, diğeri Bulancaklı bir MİT Ajanı Psikiyatri Profesörü tarafından korunuyorum.

Homoseksüeller delidir!

***

İklil’le Selmabasiretimiz bağlanmış” diye epey bir aradan sonra tekrar ziyâretimize gelmişler, çocuklar gibi şen olmuşum (o zamanlar Nurperi’nin jinekoloğu da Fevzi Şen, evler de yakın oldu hep, çok komiktir adamdır; karısı psikologdur şimdilerde tam postânenin üstünde levhası var, gazetecileriyle meşhûr L’assurance barlarına bakıyor); karımın ise umurunda değil, hâttâ pek hoşlaşmıyor.

Hayatımızın tek kelimeyle özeti “limon görmüş gibi” sırıtmak.


Misyonumuz ise remisyon.

2656 kez okundu
0