Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in faşizm

Posted by on in Bilimsel

Eskiden işler çok basitti: Eretizm (öfkelilik), Erotizm ve Mistisizm arada oldu mu, hemen bu teşhisi koyardık…Tarihe baktığımızda da Van Gogh’un kulağını keserken bir sara nöbeti geçirdiğini söyledik. Belki de porfiryası vardı...

Aslında işin kökenini başka zamanda arayabiliriz.


Hugling Jackson, ilk defa “jacksonien march” diye beyindeki anormal elektrik boşalımını tarif etmişti.

Daha sonra Penfield ve arkadaşları, kafatasını adeta bir yumurta tepesi gibi açtılar ve içine küçül elektrotlar yerleştirdiler. O zamanlarda aletler basitti ve MR, ne CT, ne de başka bir şey mevcuttu. Hepsi çok iyi gözlemciler ve iyi hekimlerdi. Daha ziyade sevgileriyle bilimi bir araya katarak, beyin ve omuriliği incelemeye çalışıyorlardı.

***

Hâlâ, klasik toniko-klonik epilepsi nöbetindeki görünüme de Jackson’un ismi verilir…

Pnömoensefalografiyle, yani belkemiğinden hava vererek beyni tetkik ederlerdi.

***

Tekniğin uygulanması yahut basit ve ilkeldi: Omuriliğin hemen altındaki bölgeye, yani iki kalça kemiğinin ortasındaki bölgenin altına kaba iğneler sokup, içeri hava basıyorlardı ve hangi beyin yarım küresinin veya bölgesinin durumuzu, içeri enjekte ettikleri havayla ölçüyorlardı ama ta o zamandan sağ yarım-kürenin daha ufak, soldakinin ise daha büyük olduğunu fark etmişlerdi…

***

Eh, bazen içeri bakteriler ve virüsler kaçıp, hastalananlar hattâ ölenler de olmuyor değildi. Kolay değildi çünkü henüz yeterince sterilizasyon (mikroplardan arındırma) işlemini yapamıyor ve alkolle, tentürdiyotla iğne sokulacak yeri siliyorlardı.

***

İşte, Penfield da tam o zamanlarda bu deneyleri yaptı. Kafataslarını yumurta kabuğu gibi açıyor, içeri soktukları ufak elektrotlarla, beynin hangi bölgesinin ne işe yaradığını keşfediyorlardı.

***

1091’de Broadman diye bir adam daha da büyük bir adım attı ve beynin hangi bölgesinin ne işe yaradığını ortaya koymaya başladı.

***

1981’de Lopsag Rampa ismindeki bir mistik ise, tam alnın ortasında, epifiz bezinin olduğu bölgenin telepatiden ve duru-görüden sorumlu olduğunu düşündü ve Üçüncü Göz diye kitaplar yayımladı. Daha sonra anlaşılacaktı ki, bu bölgede bol miktarda demir iyonu mevcuttu ve kuşlardan yunuslara kadar pek çok omurgalı canlı, yönlerini bu sayede buluyorlardı. İnsanda ise bu yetenek neredeyse kaybolmuştu. Hâlâ da tam bilinmemekte…

***

Hanes Berger ise, insan beynindeki düşünceleri okuyacağını ve onların anlaşılır bir lisanla yazdırılabileceğini düşündü (1783-1841) ve ilk EEG aletini icat etti. O da, tam bir samimiyetle, bu sayede insanların düşüncelerinin kaydını yapabileceğini zannediyordu.

Büyük bir şeydi: Artık insanların düşünceleri, tasavvurları ve niyetleri kâğıda kaydedilecek, gizli saklı hiç da büyük bir adım bir şey kalmayacaktı. Eh, istihbarat güçleri de bu müthiş aletin ve mucidinin peşine düşmekte gecikmediler. Aslında astronomi öğrenimi yapmayı tasarlayan Berger, ailesinde yaşanan bir olayın ve Freud'un o senelerde ilgi uyandıran Rüya Yorumları'nın etkisiyle psikiyatriye yöneldi1897’de Jena Üniversitesi’de doktorasını tamamlayarak, 1900’de aynı üniversitenin Psikiyatri Kliniğinde çalışmaya başladı. 1906’da profesör, 1919’da bölüm başkanı, 1927’de de rektör oldu.

Ama o zamanlar Alman ve mucit olmak pek güçtü. Naziler her şeyine el koydular ve kendisini yandaşları olmakla suçladılar. Koskoca nöropsikiyatri profesörü bu iftiralara tahammül edemedi ve 1941’de geçirdiği bir melankoli nöbeti sonucunda intihar etti. Faşizmin ilk kurbanı değildi belki ama çok önemli bir isim bırakarak göçtü! Psikiyatri vakalarının nesnel temelini araştırmaya ağırlık veren Berger, beyinde kan dolaşımı, ruhsal durumların bedensel göstergeleri ve beyin ısısı konusunda değerli incelemeler yapmıştı. En önemli çalışması ise, insan beyninin biyoelektrik etkinliğini kaydetmek amacıyla geliştirdiği yöntemdir.

***

18. Yüzyılda İngiliz hekim John Walsh ile Galvani, adalelerdeki, Richard Caton ise hayvan kafatasını açarak ise hayvan kafatasını açarak, beyindeki biyoelektrik etkinliği kaydetmeyi başarmışlardı.

Belirttiğim gibi, Berger, beyin kabuğunun elektrik faaliyetinin (beyin dalgalarının) kafatasını açmadan da kaydedilebileceğini düşünüyordu ve bu faaliyetin, düşüncenin beyne aktarılmasında bir araç olarak kullanılabileceğini umuyordu.

Bir dizi başarısız deneyden sonra, 6 Temmuz 1924’te, oğlu Klaus’un saçlı derisine koyduğu elektrotlardan sinyal almayı başardı. (burada ödipal bir sakrifikasyon akla gelmiyor değil).

Ayrıca, denek gözlerini açtığında ve zihinsel faaliyette bulunduğunda, EEG’deki ritmin değiştiğini tespit etti. 1929’da yayımladığı bu gözlemler, nörolojide önemli bir teşhis ve araştırma yöntemi durumuna gelecek olan EEG’nin temelini oluşturdu.

 

***

O yıllarda özellikle Freudiyen anlayışın değer vermediği bu buluş, 1937’de Paris’te toplanan Psikoloji Kongresi’nde büyük bir övgüyle karşılandı (Psikanalizin tutuculuğu ve dışlayıcılığı o zaman da mevcuttu). Bu vesileyle, bir psikiyatrın buluşu Nörolojiye kaptırılmıştı ama 2000’li yıllarda bu iş gene tersine dönecekti…

***

Tıpkı Gazali’ın (1058-1011) içtihat kapısını kapatması gibi, onlar da sinir-bilimin bütün sırlarını çözdüklerini vehmediyorlardı.  Epey sonra anlaşılacaktı ki, bu büyük müçtehit, filler ve körler meselini, kadim Hint bilgeliğinden almıştı ve İslam tasavvufuna pastalaşmıştı. Sırf bu bile, dinlerin evriminin bir göstergesidir.

Bilimde de aynı şeyi görüyoruz işte…

***

Gene o senelerde, sara (epilepsi) nöbeti geçirenlerde deliliğin düzeldiği, bunu da EEG’den takip etmenin mümkün olduğu keşfedildi. Landolt ismindeki bir bilim adamı buna zoraki normalleşe (forced normalization) adını verdi.

Bunları takip eden iki uyanık İtalyan bilim adamı (1937) Lucio Bini, ondan ilhamla da Ugo Cerletti ve Lucio Bini, ilk defa EKT (elektrokonvülsif Terapi: Elektroşok) aletini icat ettiler.

***

Madem beynin kendi anormal elektrik boşalımı akıl hastalığına iyi geliyordu, bunu dışarıdan elektrik vererek niye yapmasalardı ki?

Buna bakarak, hemen akabinde, Ensülin ve Barbitürat Koma Terapileri de icat edildi ama bunlarda zayiat fazla oluyordu. Terk edildiler.

***

Tabii ki bilim adamları rahat durmadı ve Rus bilim adamlarından Giljarowski tarafından Elektro-Uyku Terapisi icat edildi (2014). Aslında, tıp babalarından İbni Sina ve Hippocrates ile beraber anılan Galenius, ta MS 200 civarında tıbbî tedavilerde elektrik balıklarının tatbik edilmesini salık vermişti. Sonradan bu da pek işe yaramaz bulundu.

***

Nihayet, 1900’lerin sonu ve 2000’lerin başında haloperidol, klorpromazin, imipramin ve ilk MAO inhibitörleri geliştirildi (fenelzin, nialamid vs.).

Bir anda tımarhaneler boşalmaya başlandı.

İlkel soğuk su banyoları, boğmak üzereyken kurtarma gibi dehşet verici uygulamalar ve lavmanlar terk edildi.

Artık ilaçlar vardı!

***

Denir ki, 1800’lerin başında Dr. Pinel ilk şizofreni hastasını zincirlerinden çözüp sokağa saldığında, hasta sevincinden çatlayıncaya kadar koşmuş.

Ve süratle gelişen psikoterapiler gündeme geldi.

Hepsi de Hipnozdan doğdular, Psikanalizle tanındılar ama bu yöntem sınıfta kalırken, diğerleri coştu!

***

Psikoterapi Türleri

Bütüncül Psikoterapi: Bütün psikoterapi tekniklerinin hangi hastaya ne zaman uygulanacağını ve bütünü izah etmeye yönelik bu terapi yöntemi farklı teknikleri entegre etmeyi sağlar. Esneklik sağlayan bu model evrensel uygulamalar için de uygundur ve pratiktir.

Dinamik Psikoterapi: Dinamik psikoterapi, yapıtaşı olarak Freud’un klasik Dürtü Kuramı ve sonrasında da, Ego Psikolojisi, Nesne İlişkileri, Kendilik Psikolojisi gibi diğer dinamik ekollerle devam etmiştir. Bu ekoller psikopatolojilerin temelinde kişinin 0-6 yaş arasındaki dönemde yaşadıklarının olduğunu savunur ve hipnoz, serbest çağrışım ve rüyalar yoluyla bunları irdeler.

Bilişsel Psikoterapi: Bilginin işlenmesi sürecinde; temel kabullerdeki hatalardan kaynaklanan işlevi olmayan şematik kavramlar, zamanla olumsuz otomatik düşüncelere dönüşür. Sonuçta ortaya çıkan düşünsel, duygulanım ve davranış bozukluklarının tedavisi bilişsel psikoterapinin alanına girmektedir. Kognitif terapi olarak da adlandırılmaktadır. Şema terapisi, fikirsel duygulanımcı davranış terapisi de bilişsel terapiden kaynaklanmıştır

Davranışçı Psikoterapi: Davranışta otomatik modelleme gibi öğrenmeler sonucunda ortaya çıkan bozukluklarda; duyarsızlaştırma, ödüllendirme gibi çeşitli teknikler yoluyla davranış değişikliği ya da davranışın frekansında azalma gibi sonuçlar sağlamaya yönelik terapilerdir.

Bilişsel - Davranışçı: Klinik uygulamalar ve gözlemler psikoterapi süreci içinde, bilişsel-davranışçı yöntemlerin bir arada kullanılmasının etkili sonuçlar ortaya çıkarttığını net olarak göstermektedir. Günümüzde sıklıkla bu iki yöntem bir arada kullanılmaktadır.

Varoluşçu Psikoterapi: Varoluşçu psikoterapi de önemli olan şimdi ve burada kavramlarıdır. Varoluşçular varolma yolunda kişinin en çok üzerinde durduğu 5 soruyu temel alarak bunlar yoluyla psikoterapiyi yapılandırmışlardır

Sistemik Psikoterapi: Palo Alto’dan Paul Watzlawick ve arkadaşlarının 1970’lerde geliştirdiği, matematik sistem teorileri, iletişim teorileri ve aile dizin çalışmalarının temelini oluşturduğu, 10-15 seans süreli ve bir ekip tarafından uygulanan psikoterapi yöntemidir.

Geştalt Psikoterapi Yaklaşımı: 1940'lı yıllarda Fritz Perls, Laura Perls ve Paul Goodman tarafından geliştirilmiş bir psikoterapi yaklaşımıdır. Geştalt kelimesi Almanca’da kendine özgü bir bütünlüğü olan şekil, örüntü anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım, her bireyin, doğuştan var olan potansiyellerini açığa çıkarabilme dürtüsüne sahip olduğu görüşünü benimser. Bireyin kendi özelliklerini ve potansiyelini fark edip, buna sahip çıkabilmesini ve kendisini gerçekleştirmesini amaçlar.

Sonuç: 400’den fazla psikoterapi var ve hepsinin de temeli şu veya bu şekilde ikna etmeye dayanır.

Meslekte üstatlaştıkça, her terapist kendi stilini geliştirir ve onu diğer tedavi yöntemleriyle birlikte uygular.

Bunu kim mi söylemiş?

Dr. Bayram Karasu!

Bir röportaj: http://www.hurriyet.com.tr/amerikan-jet-sosyetesinin-erzurumlu-psikiyatri-toksoz-bayram-karasu-10142591

Kentteki en zenginlerin yaşadığı, hatta geçenlerde Tom Cruise ve ailesinin de taşındığı Upper East Side (Yukarı Doğu Yakası)’daki muayenehanesinde randevu verdi bana. New York’taki Central Park’ın tam yanında, Guggenheim Müzesi’ne bakan gösterişli binada, yeşil duvar kâğıtlarıyla süslenmiş, loş, dar ve eski duran odada konuşmaya başladığımızda, herhalde alışkanlık sonucu saatine baktı.

Hastalarından 45 dakika için 600 Dolar seans ücreti alan ve genelde haftada iki seans terapi uygulayan Karasu ile İngilizce konuştuk. Lokanta Türkçesi diye tarif ettiği kırık Türkçesi yerine İngilizceyi o tercih etti.

İlk sosyetik hastasını, daha 1969’da kente gelir gelmez, o yıl ölen bir doktordan devralmış. Sonra ondan duyan diğerleri derken, kısa sürede New York sosyetesinin doktoru haline gelmiş. Beni zenginler konusunda zengin hastalarım yetiştirdi diyor. New York’ta yaşayan ve iki yıl önce ölen Ahmet Ertegün, Arif Mardin gibi isimleri bilirken neden Karasu’yu çok tanımadığımızı sordum. Etrafında fazla Türk dostu olmamasına bağladı. Ertegün ve Mardin ile hayattayken görüşüyormuş. Bir de yine New York’ta yaşayan, Osmanlı Hanedanı’nın şu andaki reisi Ertuğrul Osman Efendi ile. Onun dışında çok Türk tanıdığı olmadığını söylüyor. 

SONUÇ

Stanley Cobb’un (1887) söylediği gibi, psikiyatri tıp bilimlerinin en yenisi ama sanatlarının en eskisidir.

***

Peki, epileptik psikoz var mı?

Hem de çok ama kuşkulanmak, iyi öykü almak ve Uyku EEG’si çektirmek gerekiyor. Ben çok yakaladım ve yayınladım. Hem de evrimsel izahlarını katarak.

Tedavisinde antiepileptikler (msl karbamazepin) ve düşük doz nöroleptikler kullanılabilir. Boşaltıcı EKT fikri pek revaç görmemekte...

Sağlık, esenlik, bilim ve barış dolu günlere…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 05 Kasım 2015 Perşembe

2616 kez okundu
0

Posted by on in Genel

İyi şu vınlar var, yoksa hâlimiz perişandı çünkü Internet’e bağlanmak neredeyse imkânsız oldu. Benimki elâstiki, Neslim’inki “tak fişi – bitir işi” cinsinden (acaba bu ifâdelerden dolayı RTÜK bana ceza yazar mı)?

...


-Hocam, mal alıyorduk, ticaret erbabıyız yâni...

Mâdem Kapitalistsin, sen das Kapital'i okudun mu?


-Kerem, etme adamı Verem!

Kızma Dostum; kar tatilinden yararlanıp faydalanıp kafa buluyorum.

-Konumuza dönsek…

Bir kere Katmandu Hindistan’da değil!

-Tibet’te.

Eeee?

-Dilim sürçtü Hocam.

Peki, demek ki Pencap’taydınız.

-Sanırım.

Yâhu, bilmiyor musun?

-Hammadde beni de grogi etti, dayak yemiş gibiyim! “Boks bir spor değildir” demekte çok haklısın…

Hindistan’da boks mu yaptı?

-Yok, Avustralya’da kangurularla kapıştım.

İyice tulûata döktük!

-Olsun, keyifli keyifli geyik yapıyoruz… 

Yoksa gitmişken Kama Sutra mı denediniz?

-Kerem, vallahi bir çarparım, bir de Newton'un elması kafana düşer!

Keh keh keh...

-Bak, biz 50'sini devirmiş insanlarız. Üstelik zevcemin parmağı da çatlak. Senin de herhâlde kafatasında ârıza var; aklın hep buna çalışıyor!

Dostum, Sen Yull Bryner gibi adamsın; kafaya koydun mu yaparsın.

-Ya Hocam, sen burada ne güzel politik, ideolojik makaleler yazardın, ne bu hâl?

Memleketi de, dünyayı da kurtarmaktan kesinlikle vazgeçtim. Hulki Cevizoğlu ile, Ayşe Arman'ın hastalarıyla ve sâir zevâtla didişmekten bıktım usandım. Millet, Tayyipçiler ve Hasımları olarak ikiye bölünmüş. Sırf bizde değil, bütün dünyâda kim daha çok sinkaf etti, kim kimi daha iyi dövdü borsaları kuruluyor; Mafya da bunlardan köşeleri dönüyor. Artık buradan hafif ironi, biraz sarkazm ile ama kesinlikle bol entellektüel paylaşım ile Hilkat'ten Hakikat'e ulaşma maceramdan kesitler sunmak istiyorum.

Meselâ Obama kalkıp da Breivik'in ülkesinin Başbakanı'nın karısıyla flört edince, adamın ne homoluğu kalmış ne de ahlâksızlığı. Sigara bıraktırıcı sakız çiğnerken, Merhum Mandela ile dalga geçen rahat tavırları yüzünden herkes Voodoo Âyinlerine başlamış. Karısı da Black Magic Women'la karşı büyü yaptırmak üzere CIA ve FBI'ı devreye sokmuş. Bunu gören Çin, kör iniş eğitimine ağırlık vermiş, Kore'de de ayaklanma olmuş. Putin de çok sinirlenip gördüğü ilk opera binâsında 333 kişinin gazla infâzı için vermiş...

Bu kadar jelastik ve abdominal epilepsi mâlzemesi mevcutken, ne diye başımı kumadan çıkarıp Cehennem'e dalayım. Stratosfer'den Pananteist ahkâmlarla müessiriyetimi sürdürüp keyfime bakarım, müreccahtır.

Belki de Guru olup, Osho'ya kafa atarım hem (KDAA kızsa da)...

Haklı olmasam da, mâzur değil miyim?

-Artık kabak tadı veriyorsun desem... Hâttâ kabak lâstikle trafiğe çıkmanın cezası da öyle böyle değil. Meselâ birazdan Ankara'ya gideceğiz, bir tek Gökçe ile görüşebildik. Başka ne arayan var ne de soran. Zâten fırıldak da bizi iki milyar dolandırdı; hâkime öyle bir ağladı ki, işimiz Yargıtay'a kaldı. Tarih de 13. 12. 2013'e kaydı. Allah'ı var, bir tek maddî mânevî her yükümüzü çeken (ismini veremem, neme lâzım) dostumuzdan yılbaşı sepeti geldi. Eskiden yağardı ve kafamıza düşmesin diye şemsiye ile kendimizi gizler, Yemek Sepeti'nden zar zor mama ısmarlardık. Mâzide kaldı hepsi.

Ankara'da ne işin var, nereden çıktı?

-İşgüzarlık değil mi... Bu karda kışta, karşılığında Andante Nobel Ödülü var, Mozart mı yoksa Itrî mi daha becerikli diye atıp tutacağız.

Peki, bunun hediyesi ne?

-Şey... Kuru fasulye ve pilâv; herhâlde cacık da vardır yanında!

Bâri kızı da götürseydiniz yanınızda.

-Onun işi başından aşkın gülüm; bu havada şaşkına dönmüştür; yılbaşında ancak görüşürüz sanıyorum.

Çok ebebî ve acıklıydı, kendini acındırmak yakışıyor mu sana?

-Sen beni bırak da bak: Sayın Başbakan tam da Karşıyaka'dan İzmir'e çıkartma yaptı; Doğu'da da -affedersiniz- eşşekler deep-freeze'e konmuş gibi dondu.

Yâni, BU İŞ BİTMİŞTİR!

Şimdi ben tek başıma konuşmaya devam edeceğim...

Devletlû'nun modus operandi'si başarıyla yürüyor ve sözüm ona herkes salıveriliyor ama bu da bir taktik. Dün bir Paşa daha göçüverdi. Sıra Evren ve Şahinkaya'da!

Fiilen MARMARAY CUMHURİYERİ ilân edilmiş ve Türkiye, aynen Diyarbakır karpuzu gibi, Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölünmüştür.

Dün Prof. Dr. Kemâl Alemdaroğlu'nu aradım, kayıtlara geçsin diye çünkü sessiz sedâsız infazının gerçekleşmesi an mes'elesi. Toplumsal bir histeri içerisinde bütün Tokmaklar vesâire Sayın Balbay'a sarıldılar, âmenna ama onun ismi GÜM diye gündemden düşüverdi.

Peki, Prof. Dr. Bülent Berkarda değil miydi esas işin başındaki Rektör?


2703 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bir delikanlı futbolcu vardı Adana’da, çok sert ve küfürbazdı.

Bu sebeple de çok sevilirdi. En alt toplum tabakasından geldiği için hırs ve hınç doluydu. Herkesin anasına avradına söver ve bir güzel de döverdi. Babası bacağından sakattı ve bu onu çok derinden etkilemişti.

Bir kere bir hata yaptı ve su topçu Mehmet’in kız kardeşine kur yaptı.

Karşılık olarak Küçük Saat meydanında, tam bir meydan dayağı yedi.

Zamanla öylesine tesadüfler üst üste geldi ki, bir baktık teknik direktörlükten baş antrenörlüğe kadar terfi etti. Aslında en büyük hediyesi karısıydı, çok akıllı, sevgi, sezgi ve fedakâr karısı

Onu taşıdı, yükseltti ama hep gölgede kaldı.

Âkıl (akıllıca, bilgece) davrandı yâni.

Hâlbuki gene sövüyordu Adanalı.

Hâttâ en son olarak bir uluslararası maçta hakemin yedi ceddini gebe, takımını da hocasız bıraktı.

Bir baktık ki, ailesinden birine söven birini mahkemeye vermiş, affetmemiş.

4-5 sene ceza yiyecekmiş adam yasalara göre.

Sevgili ağabeyim Acar Baltaş da çok yakinen tanır kendisini…

Acaba bu küfürbaz Adanalı mı bana set çekiyor?

***

Benim bir kayınbiraderim vardı. ABD’de okudu Türkiye’de bir yeri kazanamayınca. Orada iken depresyona girdi, 1.5 sene evimde yatırdım, eğittim, ağabeylikten de öte, babalık yaptım çünkü baba terörü ile yaşamıştı. Klâsik müziği de, Enrico Macias’ı da, giyinip kuşanmayı da benden öğrendi.

2436 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bu dizeler Bertolt Brecht’in değil, Alman din adamı Niemöller’indir:

 

Martin Niemöller

Als die Nazis die Kommunisten holten, habe ich geschwiegen; ich war ja kein Kommunist.

Als sie die Sozialdemokraten einsperrten, habe ich geschwiegen; ich war ja kein Sozialdemokrat.

Als sie die Gewerkschafter holten, habe ich nicht protestiert; ich war ja kein Gewerkschafter.

Als sie mich holten, gab es keinen mehr, der protestieren konnte”.

Türkçesi:

Naziler Komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü Komünist değildim.

Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim.

Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim.

Benim için geldiklerinde, sesini çıkartacak kimse kalmamıştı”.

Niemöller bu sözleri 1946’da söyledi.

Sonra ilginç bir şey oldu.

Birileri, bu sözleri, “Önce Yahudiler için geldiler” şeklinde değiştirdi. Oysa Niemöller bu dizlerde Yahudiler’den hiç söz etmez. Birileri bunu “siyaseten doğru” hale getirmeye çalışmışlar anlaşılan.

Bu tesbit neden önemli?

Çünkü içinde bulunduğumuz dönem gri propaganda, bilgi kirlenmesi dönemi de ondan.

Hitler Yahudileri kesmedi mi?

Kesti.

 

Adolf Hitler

 

Katledilen Yahudiler

5353 kez okundu
0


Vietnam kepazeliği!

Lûgatlere baktığınızda süreç (process) kelimesinin birkaç anlamı olduğunu görürsünüz:

-Doğal işlem, sürekli olarak ve yavaş yavaş meydana gelen, değişimler yaratan ve insanların pek denetleyemedikleri, birbirine bağlı bir dizi doğal hareket veya olay.

-Bir sonuca ulaşmak için, bilinçli olarak başlanıp sürdürülen eylemler dizisi.

-Bir şeyin hâlâ yapılmakta olan zaman…

Özetle, süreç deyince, bir sistemin devam etmekte olan eylemlerini, olaylarını anlarız.

Şimdi bir düşünelim…

Devletlû Başbakanımız ve âkıl (akıllı) adamları (malûm, âkil “yiyici” demektir; meselâ “âkil-ül-beşer”, “insan eti yiyen adam” demektir. Kaynak: Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lûgat, 20. Baskı, 2003, Aydın Kitabevi, Ankara, –s.22-23) sürekli olarak konuyu gündemde tutmak ve her fırsatta tekrarlamak kararlılıklarını açıkladılar.

Âkille âkıl arasındaki pek mühim farkı imam hatip kökenli veya Arapça konuşabilen “ulemânın” bilmemesi çok trajikomik bir olgudur.

Bu türden sosyal olaylarda determinizm (belirlilik) ilkesi değil, Werner Heisehnberg’in, 1927 yılında önde sürdüğü belirsizlik ilkesi alır. Kuantum fiziğinde Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’ne göre, bir parçacığın momentumu ve konumu aynı anda tam doğrulukla ölçülemez (momentum değişimi = kütle değişimi x hız değişimi). Belirsizlik ilkesini daha da genellenmiş olarak anlatmak istersek şunları söyleyebiliriz. Kökleşik (klasik, deterministik) fizikten ayrı olarak Kuantum fiziğinde her fiziksel niceliğe denk gelen bir reel sayı değil, bir işlemci vardır. Bu işlemciler, kökleşik mekanikten ayrı olarak sayısal değerler ile değil matrisler ile temsil edilir. Dolayısıyla, kuantum mekaniğinde ölçülen fiziksel niceliğin ölçüm sırası önemlidir.

Bu biraz sıkıcı bilimsel târifi sosyal bilimlere uygularsak, uzun sürelere yayılmış ve “bir sonuca ulaşmak için, bilinçli olarak başlanıp sürdürülen eylemler dizisinde” de hiç akla gelmeyen, hesaplanamamış öyle şeyler araya girer ki, bütün plânlar alt üst olup geri de tepebilir.

3899 kez okundu
0