Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in iman

Posted by on in Genel

Aslen Karamanlı olduğu rivâyet edilir. İlk tahsilini memleketinde yapar, gerisini Şam'da tamamlar. Tefsir, hadis ve özellikle İslâm hukukunda ihtisas yapar. Mevlânâ gibi, zamanının büyüklerinin sohbetinde bulunur. Tasavvuf yoluna girdiği, Baba İlyas halifelerinin ileri gelenlerinden olduğu belirtilir.

Âlim, faâl, zengin, çevresi için örnek teşkil eden ve çok sevilen bir kişi olan Şeyh Edebâlî, Eskişehir yakınlarında İtburnu denilen köyde yaşar, yaptırmış olduğu zâviyede talebe yetiştirir ve halkı aydınlatır. Bilecik'te bir dergâh yaptırır, Osman Gâzi'nin babası Ertuğrul Gâzi iyi dostudur; onu ve üç oğlunu, yâni Osman Gâzi'yi de birçok defa burada misafir eder.

O zamanlar 700 çadırlık bir komündür Ertuğrul Gâzi'nin halkı. Hepsi bu!

Osman Gâzi, dergâhta bulunduğu bir gece, rûyasında onun göğsünden bir ayın çıkıp kendi göğsüne girdiğini ve göğsünden bir büyük ağaç bitip dallarının âlemi kapladığını, altından birçok nehirlerin çıkıp insanların bu sulardan geçtiklerini görür. Osman Gâzi, hani o meydanlara sığmayan yiğit, Şeyh Edebâlî Hazretleri'nin yanında önce sesini çıkaramaz. Bırakın konuşmayı, nefes almaktan çekinir. Ama bu kez derdini söylese gerektir. Mahcup mahcup rûyasını anlatır.

http://www.youtube.com/watch?v=fDdtTdd8rt4&sns=em

Şeyh Edebâlî kısa bir tefekkürün ardından "ey oğul. Sana müjdeler olsun" der, "göğsümden çıkan nûr kızımdır (Bâlâ [Malhun] Hâtun). Seni kuşatması evleneceğinize işârettir. Ağaca gelince: Sen büyük bir devlet kuracaksın. Sizin soyunuzdan nice pâdişahlar gelecek ve nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar, evlâtların adâletle hükmedecekler. Allah-ü Teâlâ seni ve neslini insanların İslâm'la şereflenmesine vesile edecek.

2810 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Birkaç saat önce Tanrı olduğumu ilân ettim ve hemen inananlar, deli olduğumu düşünenler çıktı!

Eski talebelerimden, ABD'deki Mr. Obama'dan, Adnan Hocaefendi Hazretlerinden, buraya sığmayacak kadar çok, milyonlarca makamdan ve kişiden talepler yağdı.

Demem o ki, bu sadece bir sosyal bilimsel araştırmadan ibaretti.

   Kendisinin Tanrı olduğuna inanan o kadar çokmuş demek ki!

      Manitu aşkına...

         Dostlukla kalın...

Mehmet Kerem Doksat - Tarabya - 02.09.2012

2605 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Başlığı görenler benim "kafayı yediğimi" düşünebilir. Şimdilik hayır. Sâdece, bana özel mesaj yollayan bir ziyaretçimle olan muhavereyi nakledeceğim; okuyunca, başlığın ne olup olmadığı ortaya çıkacak sanırım.

***

Sayın Kerem Doksat Hocam,

Yazılarınızı ve sizi www.keremdoksat.com sitenizden takip etmekteyim. Felsefeye ve bilime ilgi duyan biriyim. Bir süredir üzerinde düşündüğüm ve işin içinden bir türlü çıkamadığım bir konu var. Eğer izin verirseniz onu sizinle paylaşmak ve fikirlerinizi almak isterim. Değerli zamanınızı almadan kısa da olsa cevap verirseniz çok mutlu olacağım Sayın Hocam. Aşağıda sorumu bulabilirsiniz:

1. Sonsuzluk dışı olmayan, bu anlamda sınırları olmayandır. Ve sonsuzluk tanımlanamaz, tanımlanabilen sonlu olanlardır. Bu durumda sonsuz nötr olan kutupsuz olandır, toplamı sıfırdır, bir yöne eğilimi yoktur, sıfatları yoktur. Sonsuzluk tanımlanamaz evet ama sonsuzluğa nötr veya kutupsuz dediğimiz zaman da bu bir tanımlama oluyor. Sonsuzluk hakkında konuşmaya düşünmeye başladığımız anda tanımlama yapmış oluyoruz. Ona bir şekilde sıfat yüklüyoruz. Tanımlama yapmadan ne konuşabiliyoruz ne de düşünebiliyoruz. Hâttâ öyle ki sonsuz tanımlanamaz derken bile aslında onu tanımlamış oluyoruz. Ne yaparsak yapalım bir tanımlama var işin içinde. Ama tanımlamak da yanlış. İşte paradoks ve kafamı karıştıran nokta bu.

2766 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bütün psikiyatrik tasnif, semiyoloji ve nozoloji sistemlerini tetkik ettim.


Hiçbirinde kendime uyan bir “Entité Morbide” bulamadım. Demek ki ben ya eşsizim, ya yokum, ya da No Men’s Land’deyim. Yâni Âraf’tan da beter bir bölgedeyim.

Ta bebekliğimden beri bir garip mahlûktum, öyle derdi annem beni pataklarken. Babam da imâ ederdi zâten. Eh, bu bir “solutide” idi ama “loneliness” değildi ama hiç bîmekân kalmadım, gelin görün ki lâmekân da olamadım.

Nev’i şahsına münhasır bir hilkat garibesiyim.

Hep Allah’a inandım ama dindar ol(a)madım.

Komünist olamadım çünkü eşyânın tabiatına aykırıydı, tekâmüle ters düşüyordu.

Bilim adamı oldum ve bâtıl olanın, alenen irrasyonel olanın hep karşısında durdum ama Rasyonalist değilim.

Bu üçünü aynı kaba doldurup hür tefekkürle müdafaa etmeye kalkınca Ulusalcı geçinen Komünistlerden az daha dayak yiyordum. Türk-Fethullahçılık sentezcileri ânında Çin seddini karşıma diktiler ve persona non grata da oldum.

Garb’a Şark gözüyle, bedevînin devesine aklın treniyle baktım ve hep her şeyden kuşkulandım ama paranoid ol(a)madım.

Hep her şeyden kuşkulandım ama Agnostikliği başaramadım çünkü Kaosun içinde bir Kozmos olduğunu hep sezinledim.

Gnostik de, Hermetik, Hümanist veya Okültist de olamadım çünkü hepsi Hakikat’ten bir şeyler yansıtsa da, bana tamamını veremiyordu yâhut ben alamıyordum. Olsam olsam Hümaniter yâni İnsancıl olabiliyorum...

Benim şahsi ve ferdî mes’ûliyetimi bana bırakan ama daha fazlasının bilinemeyeceğini, bilen bir Yüce Yaratıcı’nın varlığını anlatan Vahdet-i Vücûd felsefesi benim güvenli limanım oldu ama bu bile sâdece bir hermeneütikten ibâret, biliyorum.

4025 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Boya dekorasyon Banyo dekorasyon

İslâmiyet’ta imân kavramı, Allah’tan başka ilâh, (hâkim, kanun koyucu) güç tanımamak ve inanmak olarak özetlenebilir…


Film izle

Peki, bunu kim söylemiştir?

Mezhep mücdehidleri ve müfessirler

İslâm’daki farklı mezhepler gerek imânı gerekse imânın şartlarını farklı şekilde târif ederler. Sünnî anlayışta bunlara inanmak tafsilî imânın birinci derecesine denk gelir, Kur’ân’da da geçen bu üç esas şöyledir:

 1. Allah’a imân,

 2. Peygamberlere (elçilere) imân,

 3. Kıyamet gününe, ölülerin dirileceğine (Ba’su ba’de’l-mevt) ve ahirete imân.

Bu esasların birincisi ve diğerlerinin temeli, aslında da yegânesi Allah’a imândır; yâni tevhide imân

Hâlbuki ezel ve ebed de mahlûktur, makalemin sonunda bu noktaya geri döneceğim...

İmânın şartları mezhepler arasında ayrılık göstermektedir.

Bakın Ehl-i Sünnet’te ne var: Cibril Hadîsi ve Kur’ân’daki çeşitli âyetler kapsamında yapılan tefsirle imânın altı şartı olduğu sıklıkla öne sürülmüştür.

Nedir bu Cibril Hadîsi: Abdullah bin Ömer'in, babası Ömer bin Hattab yoluyla naklettiği tanınmış bir rivayettir. Yâni oğlu bunu babasından işitmiştir, sonra da başkalarına nakletmiştir.

Efendim, bir gün Ömer, Muhammed ile otururken yanlarına farklı görünüşlü bir yabancı gelir, Peygamber’e çeşitli sorular sorar ve verilen cevapları da duyduktan sonra gider. O kişi ayrıldıktan sonra aranır ama bulunamaz. Peygamber, gelen kişinin insan görünümüne girmiş Cebrâil (Cibril) meleği olduğunu anlamıştır. Hadisin ismi de meleğin isminden gelmektedir. İslam dininin emrettiği, yapılmasını farz (gerekli) kıldığı kullukların bütünüdür. İslam dini, kutsal kitabında farz olarak emredilen her ibâdet ve eylemin yapılması, inananlara şarttır. Bununla birlikte özellikle 5 ibâdet geleneksel olarak İslâm’ın Beş Şartı adıyla yaygınca bilinmekte ve özellikle vurgulanmaktadır. Özellikle Sünnî İslam’da bu beş şartın İslâm’ın beş şartı olarak anlaşılması ve oluşan gelenek bu hadise dayandırılır. Cibril Hadîsi’nde Cebrâil’in Muhammed’e sorduğu suâllerden biri ve aldığı cevap şöyledir: “ ‘Ya Muhammed! Bana İslâm’ın ne olduğunu söyle’ dedi. Muhammed 'İslâm Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt’i hac etmendir' buyurdu. O zât ‘Doğru söyledin’ dedi. Babam dedi ki: ‘Biz buna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de tasdik ediyordu’.”


Hristiyanî Cebrail (Gabriel)...

Bu hadîsten yola çıkarak İslâm’ın beş şartı adıyla şu ibâdetler temel kabûl edilmiştir: Kelime-i şehâdet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, Hacca gitmek. Bu ibâdetlerin hepsi Kur’ân’da emredilen ibâdetlerdir ve İslâmiyet’te emredilen şeyleri yerine getirmek farz olduğundan dolayı, bu ibâdetler de Kur’ân’da bahsi geçen diğer ibâdetler gibi farzdırlar!

12056 kez okundu
0