Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in israil

Posted by on in Genel

Paris’e geleli sadece iki gün oldu ve buradaki EURONEWS TV kanalında o kadar şeyi İngilizce olarak izlemek mümkün.

Maalesef gerek burada, gerek dünyada tam bir karmaşa hâkim.

Bütün dünyadaki sorunları 24 saat takip edebiliyoruz.

Meselâ Barcelona’da meydana gelen uçak kazanın kara kutusunun yeni bulunduğunu, Brad Pitt’in yeni bir film çevirdiğini, zamanın meşhur kabadayılarından Oflu İsmail’in akciğer kanserinden vefat ettiğini öğreniyoruz.



Neslim, Champs elysée’de koşuşturmakta ve bir zamanlar Fransız İhtilali’ne, “fraternite egalite Fraternite” yani Liberté, égalité, fraternité; “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" anlamına gelen  özdeyiş, 1789 Fransız İhtilali’nin sembollerindendir.

Ayrıca İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi dünyadaki birçok başka grup da zamanında Fransız Devriminin bu ünlü sloganını kendine mâl etmeye çalışmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti; Osmanlı Devleti'ndeki Mutlakıyete karşıt olarak Fransızların "Liberté, égalité, fraternité" özdeyişini "Hürriyet (Özgürlük), Müsavat (Eşitlik), Uhuvvet (Kardeşlik)" kavramlarıyla çevirmiş ve benzer anlamlara gelecek şekilde kullanmaya çalışmıştır.

Dündar Kılıç’ın kabadayılığının eşsiz olduğunu fakat gariban babası olduğunu da okuyabiliyoruz.

Keza, Hürriyet’ten Sevgili İpek Özbey’in haberine göre, 31 Mart 1979’da Semiramis Gazinosu’nda sahneye çıkarken “taşkınlık yapılacaksa gazinoyu kapatın” diye emir yağdırdığını okuyabiliyorum.

Tanışmıştık bu adamla. Muayenehanemize gelmişti Merhum Pederim hayattayken. Koskocaman bir gövdesi, ürkütücü bir görünümü vardı, ağır derecede şeker hastasıydı ve yanında sadece bir korumasıyla gelmişti.

***

İsmail Hacıosmanoğlu Of’luydu ve belki de son “harbi” kabadayılardan birisiydi. Zaten bu Ofluların hepsi de gözü kara, özünde vatanına milletine bağlı ama kendilerine özgü adamlardır.

Nev-i şahsına münhasır dedikleri kişiler hani

Verirsen ellerine biraz Demir ve bir törpü, hemen size tabanca imal edip bir de (genellikle ücretsiz) teslim ederler.

Eminim de hâlâ da öyledirler.

Neyse, zamanı geri sarayım: Nesi olduğunu sorduğumuzda, “benim bir şeyim yok, yanımdaki anlatsın” diye garip bir ifade kullanmıştı. Ben de şaşırmıştım ve “bu kocaman gövdenin altında çok mütevazı bir adam mı yatmakta” diye sormuştum kendi kendime.

İş vizite ödemesine gelince, babam müstağni davranmış ve “ağanın eli öpülmez” diye biraz da alaycı bir cevap vermişti.

Dev gibi bir adamdı ve tansiyonunu ölçtüğümde gözlerim dışarı fırlayacak gibi olmuştu: 300/150 mm Cıva idi ve “bu hastamız nasıl oluyor da hâlâ yaşıyor” diye sormuştum kendime.

Cevap basitti: “Bize bir şey olmaz delikanlı”.

O zamanlar henüz 20 yaşındaydım ve bu tür hitabete aşina değildim.

O zamanlar hastalara tam bir fizik muayene yapar, tansiyonuna bakar ve uzun anlatmıştı: “Biz Dündar Kılıç’la aynı mahpushanede yatmıştık, Kürt İdris de haso adamımdır”. Dündar çok zekidir, ben babacanımdır de kimseleri kırmam, Sultan Demircan da bize tahammül eder”.


Şaşkın, biraz da dehşetengiz gözlerle dinliyordum kendisini. Bir ruh hekiminin hayatında kaç tane kabadayı tanınabilirdi ki?

Mafyada bir adalet dışında işler yapmayız ve haksızlığa tahammül edemeyiz; mesela İlhan Selçuk da 12 Mart döneminde benimle aynı koğuşta yatmıştı. Kabadayı olabilecek bir yeteneği var ama pek naif ve ince yapılı; ondan bir şey çıkar mı bilmem!

Kafamız bozulursa adama etek giydiririz, seversek de hiçbir şeyi esirgemeyiz

***

Ne para aldık diye sorarsanız, hiç bahsetmeye değmez. Bunların hepsi anılar ama elimden geldiğince bir vakanüvis sadakatiyle yazmaya gayret gösteriyorum.

Adamını aldı ve asansöre doğru yürüdü ama pek güçlükle nefes alıyor, soluklarının boğazına sarılıp öldürmesine müsaade etmiyordu.

Bacakları şişmişti ve yürürken sallanıyordu. Seğirttim ellerinden tutmak için, devrilmek üzereydi!

“Böyle adamlara ilişme, ölseler de yarım istemezler. Onun için viziteyi de söylemedim” dedi bana Peder Bey.

Hediye kabul etmiyordu ve anlattığına göre, falakaya yatırılmak dahi izzeti nefsine dokunurmuş.

“Hapse düştüğünüzde” ne yapardınız diye sormuştum.

Hafifçe tebessüm etti ve “ hapishaneler zor yerler, ekip bu kadar değil. Askeri mahkemeler tarafından yargılandıkları için siyasi tutuklularla diğerleri aynı hapishanede kalıyor. Büyük koğuşun misafirleri, ağırlıklı olarak THKP-C ile THKO’nun üye ve sempatizanları.

Bir de 12 Mart döneminin torba davası olarak ünlü TKP iddianamesine sokuşturulmuş TİP’liler bir gün bağımsız sosyalistler, aydınlar, gazeteciler”…

***

THKP-C’liler arasında Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı gibi ağır toplar var.

70’li senelerde, 12 Mart Muhtırasından itibaren, yedi kere cezaevine giren gazeteci, Aydın Engin’le orada. Dündar Kılıç, Oflu İsmail ve Sultan Demircan da…

Aydın Engin, hukuk da bildiği için, kendi ifadesiyle zalimane bir üslupla dilekçe yazabiliyordu.

Yeraltı dünyasının ünlülerine de dilekçe (ruzname) yazıyor:

Öyle yazardım ki, kendileri bile okuyunca ağlamaklı olurdu. Bu yüzden de, siyasi tutuklular içerisinde beni başka türlü severlerdi.

Oflu İsmail, cezaevinden çıkarken, Aydın Engin’e “sana kendimi hep borçlu hissedeceğim gazeteci” diyor.

Aydın Engin “zaten hepsi sudan bahanelerle buraya getirildiklerini düşünürler. Onlardan öğrendiğim birkaç şey oldu. Havalandırmaya çıktığımda bulutları veya bir kuşu yarım saat gözlerinle takip etmelisin. Diğeri ise yatağını topla, tıraş ol ve sağlam durmak gerekirdi”…

Şimdi bakıyorum da, Türkiye’ye de, Türklere de çok hoş bakmıyorlar burada.

Kaldığımız otel SOFITEL Paris le Fabourg. Belki de şehrin iyilerinden birisi.

Gelin görün ki hemen burnumuzun dibinde bir ABD yetkilisi oturuyormuş ve taksilerin buya girmesine izin vermiyorlar.

İnternet gidip geliyor, kısa kesmem icap ediyor.

Donald Trump’un nasıl olu da şov yaptığını seyrediyoruz.

Dünyada değişen bir şey yok aslında.

Aktörlerin çoğu aynı ama gene savaş, ateş, siber saldırılar ve kan var.

Harplerde gençler ölür, yaşlılar düşünür, büyük güçler de kâr eder.

***

Bu kural asla değişmeyecek.

Peki, acaba fosil yakıtları ve diğer enerji kaynakları ne kadar dayanacak?

Sonunda sunuyu yakarak mı ısınacağız?

Gülmeyin sakın: Elektroforezle H2O’yu ayrıştırdığınızda, elinizde Karbon Dioksid ve Hidrojen kalır.

Artık madde ise gen sudur.

Belki de istikbalin enerji kaynağı okyanuslar olacak.

Döneyim makalemin başlığına.

İştirak ettiğim sohbetlerde, konferanslarda sıklıkla işittiğim bir şey var: “Egoları öldürelim”.

Bu sözleri sarf edenlerin hemen hiçbiri meslekten değil çünkü sanırım bu hatayı yapmazlardı.

Ego veya Kendilik, bizi biz yapan kısmımız.

Kısaca alnımızın ön kısmındaki bölge ile beynin derin kısımları arasındaki bölge.

Eğer bunu ortadan kaldırırsanız, insanlar ya ölür ya da hiç hayatta kalamaz.

Belki de daha doğrusu nefsi terbiye etmek ve daha kâmil, daha sabırlı ve sevecen olmak.


Egoya bakar mısınız?

Acaba bir de Yahudi mi, yoksa kızı mı öyle? Dedikodu da olabilir!

Adam bu sefer de dünyanın kaderini tayin etmek istiyor.

Güçlü Egolu ama sevgi dolu bir dünyaya herkes yayılsın.

Dilerim öyle olsun…

 Mehmet Kerem Doksat Paris – 02 Ocak 2016

1264 kez okundu
0

Bu gece uyku tutmadı ve dönenip durdum. Ben oraları iyi bilirim.

Adana’nın adı da, en eski yazılı kayıtlara ilk defa, Anadolu’nun en köklü medeniyetlerinden olan Hititlerin Kava Kitabelerinde rastlanmaktadır. Bu kabilelerdeki bir yazıtta Adana ve çevresinden Uru Adania (Adana Beldesi) olarak bahsedilmektedir. Yöreye yaşayan kavimlere Danuna ismi verildiği kayıtlarda mevcuttur.

Bir efsaneye göre gök tanrısı Uranüs’ün Adanus ve Sarus adında iki oğlu Adana civarına savaşarak gelmişler, Adanus adını kendi kurdukları şehre vermiştir. Seyhan Nehri de Sarus adını almıştır.

Hitit etkisinde kalan Fenikeliler, tarım ve bitki tanrılarının ismi olan Adonis’i bereketli topraklarından dolayı Adana’ya isim olarak vermiştir.

***

Ankara Kolejinde Lise 2’yi bitirdikten sonra Adana Kolejine geçmiştim ve epey sıkıntılı bir dönem yaşamıştım. O zamanki Stadyumun orada iken, Baraj Yolu 6.5 durakta bir yerlere taşınmıştık. Biz yedinci kattaydık, diğerleri altta. İlk yapılan bina da tam karşımıza dikilmişti ve Merhum Kurtuluş’la öyle tanışmıştık (yazmıştım).


Özledim be!

***

Adana Musiki Cemiyetine devam ettiğim zamanlardı. Sapmaz Ailesiyle görüşürdük ve Müşfik Kenter ve Karısıyla da orada tanışmıştık. Turneye gelmişlerdi. Hemen kaynaştık.


***

Bu sanatçı ailenin hayatını anlatayım: Diplomat Ahmet Naci Kenter ve Olga Cynthia’nın oğlu olarak 1932 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. 1947’de Ankara Devlet Tiyatrosu Çocuk bölümünde tiyatroya başladı. Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nde eğitim gördü; okulu 1955 yılında yüksek derece ile bitirdi ve devlet tiyatrosuna girdi. Sanat hayatı, devlet tiyatrosunda oynadığı Oğuz Ata oyunu ile başladı.

***

Müşfik Kenter, 1959 yılında Devlet Tiyatrosundan ayrıldıktan sonra İstanbul’a gelerek giderek kardeşi Yıldız Kenter ile beraber Muhsin Ertuğrul ile çalışmıştı. Birlikte Karaca Tiyatrosunda oyunlar sergilediler. Şükran Güngör ve Kamuran Yüce ile bu dönemde bir araya geldiler ve dörtlü olarak birlikte uzun yıllar tiyatro yaptılar.

***

1960-1961 yılları arasında Site Tiyatrosu’nu kurdular. 1962’de adını Kent Oyuncuları olarak değiştirdiler. İki kardeş ve Şükran Güngör, 1968’de İstanbul’da Kenter Tiyatrosu’nun binasının inşaatını tamamladılar. Çok mütevazı ve şöhretin altında asla ezilmemiş insanlardı.

***

Tiyatroyu yapmaları için bütün maddi imkânlarını ortaya koymaları, büyük bir turne ile Anadolu'yu gezmeleri ve bir koltuk satma kampanyası ile destek toplamaları gerekmişti. Seyircilerin pek anlamayacağı düşünülen oyunları sahnelemekten çekinmediler. İngiliz Kültür Heyeti ve Rockefeller’den burslar alarak ABD ve İngiltere’de tiyatro araştırmaları yapan ve incelemelerde bulunan Kenter, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Almanya, Yugoslavya, Kıbrıs gibi birçok ülkede oyunlar sergilemişti.

***

Murathan Mungan’ın Orhan Veli şiirlerinden düzenlediği Bir Garip Orhan Veli isimli tiyatro oyunu 25 seneden fazla süredir sergilemektedir. Bu oyun aynı oyuncuyla memleketimizde en uzun süreli sergilenen eserlerden biridir.

Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarından emekli olduktan sonra, Haliç Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü Başkanlığı ve Bakırköy Belediyesi Şehir Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmenliği görevlerinde bulundu. Tiyatro oyunculuğunun yanı sıra sinema oyunculuğu da yaptı. 1966 Antalya Film Festivali’nde, Bozuk Düzen filmiyle “en iyi yardımcı erkek oyuncu” ödülünü kazandı. Yerli, yabancı TV filmlerinde, belgesel ve reklamlarda seslendirme yaptı. Esin Şerbetçi, Mehlika Kenter ve Gülsüm Kenter, Mehlika Kenter ve Gülsüm Kamu ile evlenip ayrıldı.

***

Son evliliğini Kadriye Kenter’le yaptı yaptı. İlk evliliğinden Mahmut ve Elvan, ikinci evliliğinden Melisa ve son evliliğinden Balam adlı dört çocuğu var.

Haziran 2012’de konan akciğer kanseri teşhisinden sonra 15 Ağustos 2012 tarihinde nedeni ile tedavi gördüğü hastanede vefat etti. Naaşı 17 Ağustos 2012 tarihinde Kilyos Aile Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir.

***

Sık sık İskenderun’a da giderdik ve bir gerdan gibi körfezi süsleyen yaylalara giderdik. Orada yüksek irtifanın tadını çıkarır, enfes havayı teneffüs eder, içimize çekerdik. Oralarda epey randevu evi vardı o zamanlar ve pek çok etraftan eşraf, sınıf farkı gözetmeksizin, ilk defa orada cinsellikle tanışırdı. Havası enfesti, eti de çok makbuldü. Oraların hâlâ aynı özellikleri taşıyıp taşımadığını bilemiyorum. Epeydir gitmedim.

***

O zamanlar yollar şimdiki değildi ve Toroslar’dan geçer dik rampalarda sık sık TIR’larla burun buruna gelirdik. Olur ki canımız çeker, yaylanın tekinde alır, yayık ayranı içer ve rahatlardık.

***

Canımız mı sıkıldı, Onbaşılar Restoran’da yemek atıştırır, duruma göre rakı şalgam ve kebap yerdik. Bazen de ve erken doyan, kalkar evimize dönerdik.


Tipik Adanalı

Kafayı çekip de, rakıyla şalgamı fazla kaçırınca, Allah’a, kitaba, Peygambere sövülen tek yerdir sanırım. Sosyo-kültürel açıdan ilginçtir bu. Evrimsel Psikoloji ve Psikiyatri açısından bakılırsa, bir nevi varoluşsal ve varlık-bilimsel (ontolojik) regresyonla, içlerindeki Tanrı Arketipine söverek bir katarzis (boşalarak rahatlama) yaşadıkları söylenebilir.

***

Avcı-toplayıcıların buluştuğu bütün bölgeler gibi, burası da bir kültür yuvasıydı; hâlâ da öyledir. Listeye bir bakın:

ŞAİR, YAZAR VE ÇİZERLER 

Orhan KemalYaşar Kemal, Demirtaş Ceyhun, Muzaffer İzgü, Kasım Ener, Mehmet H. Doğan, İsmail Berduk Olgaçay, Recep Bilginer, Taha Toros, Turan Oflazoğlu, Ali İhsan Karacan, Can Kozanoğlu, Ali Püsküllüoğlu, Behçet Çelik, Bahadır Boysal, Özcan Karabulut, Ahmet Selçuk İlkan…

***

YAZILI VE GÖRSEL MEDYA 
Ayşe Arman (yakinen tanışırız), Nebil Özgentürk (iyi ahbabımdır), Eyüp Can Sağlık, Mesut MertcanAbdurrahman DilipakSavaş AyCenk Koray (reenkarnasyona inanırdı, çok çilekeşti merhum. Bir TV programında muhabbet etmiştik), Cevdet AkçalıAhmet Remzi YüreğirÇetin Remzi Yüreğir, Çetin Yiğenoğlu, Çoban Yurtçu, Işık Yurtçu. Yüksel Evsen… 

SİNEMA, TİYATRO, FOTOĞRAF ve RESİM 

Yılmaz GüneyDanyal Topatanİrfan Atasoy, Yılmaz Duru, Sami Güçlü, Abdurrahman KeskinerDolunay SoysertAli Şen (sonradan Fenerbahçe’de Başkanlık yapmıştır, aslen Kosovalıdır)Ali ÖzgentürkAytaç ArmanŞener Şen, Bilal İnci, Arif Keskiner, Emre Karayel, Nihat Ziyalan, Menderes Samancılar, Şahin Kaygun, Meral Zeren, Yılmaz Köksal, Suavi Sonar, Nurhan Tekerek, Şahin Paksoy, Salih Güney… 

BİLİM DÜNYASI 

Mustafa İnan, Ali Yaşar Sarıbay, Süleyman Özmucur, İbrahim Agâh Çubukçu, Ali Sevim, Mustafa Akbutut, Rifal Uçarol, Faruk Loğoğlu, Yusuf Halaçoğlu, Şükrü Haluk Akalın, Mehmet Sungur… 

MÜZİSYENLER VE MODA DÜNYASI

Ferdi TayfurErol Büyükburç: İkisiyle de tanıştım. Erol Bey evlat kaybından sonra toparlanamadı, bol bâtıl itikadı vardı ve son Alman karısıyla da sorun çıkınca vefat etti. Ferdi Bey ise (Necla Nazır’la beraberliğinden çok önce), fakirlikten yükselip, tevazusunu hep korumuş bir adamdır. Hiç unutmam, kaset çoğaltılarak satıldığı zamandı ve biz de, bir grup arkadaşımla, dükkânına uğrayıp arayışa girmiştik. Eh, ben de gitar resitali vermişim ve oldukça meşhurum o zamanlar; “Ağam, bu size gitmez” deyip, bir Rodrigo Kaseti bulup hediye etmişti.


***

Celal İnceMerhum Kani Karaca, Nesimi Çimen, Ozan Çolakoğlu, Kıvanç Tatlıtuğ, Ayşe Hatun Önal, Tolgahan, Rojin, Sadettin Öktenay, Şadan Adanalı, Can Etili Ökten, Suna KanMustafa Sağyaşar, Demir Demirkan, Halil Atılgan, Hakkı Bulut, Murat Kekilli, Gönül Paksoy, Faruk Tınaz (Musiki Cemiyetinden arkadaşımdı, sonradan epey yükseldi), Vahdet VuralSerhan KelleözüYaşarKurtuluş, Feridun Düzağaç, Haluk Levent, Mazlum Çimen, Murat GöğebakanÜmit Besen

İŞ DÜNYASI 

Ahmet SapmazÖmer SabancıÖzdemir Sabancı, Ali SabancıHasan ve Hıfzı Arat (Hasan vefat etti)Güler Sabancı… Hepsiyle bir şekilde tanıştım. Hasan Güleşçi ve ailesi (çok severim ve gönlü de, muhabbeti de gani bir insandır). Sakıp Bey'in yerine şehit oldu ağabeyi!


SİYASET DÜNYASI 

Kasım GülekKemal SatırAbdülkadir Kemali (Öğütçü)İmren Aykut (muayenehaneme bir hasta getirdiğinde tanışmıştık), Tayyibe Gülek, Hasan Aksay, Devlet Bahçeli, Mehmet Ünaldı, Bahir Ersoy, Remzi Oğuz Ank, İbrahim Tekin, Ali Münif Yegenağa, Turhan Cemal Beriker, Ali Sepici, Ege Bağatur, Damar Ankoğlu, Muslihittin Yılmaz Mete, İsmail Safa Özler, Ali Cavit Oral, Bekir Sami Daçe, Mehmet Selahattin Kılıç, Ahmet Sanal, Mehmet Halit DağlıAytaç Durak (Belediye Başkanıydı ve çok dürüst insanlardı ailece; yakinen tanışmışızdır), Musa Öztürk, Arif Sezer, Selahattin Çolak, Kutlu Aktaş, Timuçin Savaş, Ersin Koçak, Ömer Çelik, Cüneyt Canver, Cenan Bıçakçı, Hayri Kozanoğlu (ÖDP’nin kurucularından)… 

***

SPOR DÜNYASI 

Fatih Terim (oldukça iyi tanırım; Karısı Fulya Hanım çok akıllı çıktı ve çok yükseldi), Hasan ŞaşLütfi Arıboğan, Kayhan Kaynak, İsmet Atlı, Erdal Acet, Mustafa Ertan, Turgut AykaçSelami Tekkazancı
Nesrin Olgun Arslan


***

Herkes bilir ki İncirlik’teki hava üssünde nükleer silah mevcuttur ve eğer ABD müsaade ederse, kullanılabilir.

Bu memleketin en değerli ve önemli kişilerinin yetiştiği bu yeri vurmayın ey yetkililer. Zaten hâlâ doğru dürüst bir hükumet de kurulamadı!

Bu durumda Yaygın Anksiyete Bozukluğu, Majör Depresyon. Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Dissosiyatif Bozukluklar (bilhassa Kozan’da zaten reenkarnasyon inancı çok yaygındır; bunlarda artış beklenebilir).

***

En son duyduklarıma göre, sırf PKK tehditleri sebebiyle pek çok sanayi tesisi atıl hâle gelmiş ve ziraat de çok azalmış. Arazi sahipleri ya bir şey yapmıyor, ya da Çanakkale gibi yerlere yatırım yapıyorlarmış. Zenginlerin ekserisi de Adana’yı ya tamamen, ya da kısmen tek etti.

Benim orada o kadar çok arkadaşım, Çukurova Tıp Fakültesi’nden ve kısmen Adana’nın yerlilerinden ahbabım var ki, nasıl olsa beni ağırlayacak birilerini bulurum…

Büyük Saat Semtindeki Adnan Ağabey’in Meyhanesi de hâlâ açıksa, eski günleri şöyle bir yâd ederiz belki…

***

Bir gün Üniversite’nin kampüsüne gitmiştim ve avare kasnak dolanıyordum.

Çok güzel bir kız gördüm ve epey etkilendim. Top Model gibi, pek hoş bir hatundu.

Ben Tıbbiyede okuyordum, onu ise henüz tanımıyordum. Tereddüt edip yanına yaklaştım ve kendimi tanıttım; hemen aşinalık gösterdi ve o da ismini söyledi: “Neriman”.

Hemen ısındık ve sohbet edip dolaşmaya başladık. Tıp Fakültesinin kantininin inşası tam bitmemişti ve Ziraat Fakültesi’ninki daha müsaitti. Orada oturduk. Tost ve ayran içerek birbirimize hayatımızı anlatmaya başladık.

Meğer babası eskiden çok rakı içen ve evde de annesini döven, feodal yapılı bir insanmış. Aslen Yörük’müşler. Kız kardeşinin de D vitamini eksikliğine bağlı Raşitizm ve orta derecede Zekâ Geriliği olduğunu söyledi.

***

Samimiyet artıyordu. Hafif tertip flört etmeye başladık ve benim bekâr evime çağırdım. Derdim cinsellikten ziyade, orada bir elmas gibi parlayan ve herkesin dikkatini çeken kızla samimiyeti arttırmaktı.

Benim ev de- maşallah giren çıkan belli değildi, pek çok kişiye hizmet verirdi. Yazları da kozalakla filan kebap yapar, muhabbet ederdik. Büyük Saat’ten alınan ekşi ve şalgamla, rakı iyi giderdi de, yazları ise ateş basmış fırın gibi olurdu.

Kabul etti Neriman ve arabayla, mümkün olduğu kadar gizlenerek eve gittik. Hayatımızı sorgulayıp, Coca Cola içiyorduk. Benim de hem Taekwon do çalışarak, hem Gitar etütleri yaparak, hem de bol kitap okuyarak kendime emek verdiğim zamanlardı. Marks’ı, Lenin’i, Mao’yu, Hitler’i… okumaktaydım.

Çok üzüntülü zamanlar yaşamıştı ve babasından çok çeken annesi de kendini dine vermişti. Gülerek “anladığından değil, oradan buradan bulduğu şeyleri okuyup duruyor, ne yapsın” dedi. Ciddi bir entellektüel birikimi vardı. “Bunu afyon olarak düşünüyorum, kendini avutuyor; ne dersin”?

Vay ki vay... İlk defa tanışıyorsun, kur yapacaksın, eve de gelmiş. Soruya bak!

“Sanıyorum buna bir çeşit yüceltme (sublimation) gözüyle bakabilirsin. Dinler de sosyal açıdan ideolojiler; demek ki kendine öylesine çıkış yolu buluyor” dedim.

Derim mavi-lacivert gözleri buğday rengi cildinin içinden baktı (pek az ama çok güzel makyaj yapmıştı): “Hakkında söylenenler doğruymuş. Çok bilgilisin. Ben hiçbir şeye değil, sadece kendime inanıyorum” dedi.

***

Şaşırmıştım!

-Neden, çok güzelsin ama kalkıp Ziraat Fakültesini tercih etmişsin; daha 19 yaşındasın ama inancını kaybetmişsin. Şimdi sıra bende: “Çok üzücü şeyler, hani başka açıdan, yaşadın mı”?

Epey tereddüt etti ve “seni daha yeni tanıdım ama ketumiyetine güveniyorum içgüdüsel ve sezgisel olarak, anlatacağım” dedi.

- Babam ortaklarından çok büyük kazık yedi, milyarları battı. O dönem evimize (kocaman bir malikâneymiş) pavyonlardan kadın getirip, hepimize gösteriyor ve “bu sizin cici ananız olacak” deyip, odasına atıyordu. Birkaç sene buna şahit olduk hepimiz ve bıktık. Ben de gidip, yakın akrabamız olan ama güvendiğim bir delikanlıyla beraber oldum ama hiç zevk almadan!

-İntikamını böyle almışsın demek ki… Hayatta olur bunlar. Öfkeni yansıtıp, acısını kendinden çıkarmışsın…

-Evet, sanırım öyle. Ondan beri çok asılan, teklifte bulunan oldu ama kimseyle beraber olmadım.

Bunları söyledi ve tam beynimin ortasına bakarak sordu:

-Sen ne istiyorsun?

Nedense gözlerim doldu bir ân için ve “sen çok acı çekmişsin, sana gitar çalabilir miyim” dedim ve ilâve ettim: “Amacım seninle yatağa girmek değil. Bırakalım kendimizi, ne olacaksa olur”.

***

Sonrası birkaç saat sürdü. Gitar çaldım; biraz viski içtik. Sonra sordum, “hangi müziği tercih edersin”?

-Arabesk olmasın da… Klasik güzel ama viski de içince azıcık havam şey oldu…

Yanakları kızarmıştı, mahcubiyet içerisindeydi ve birkaç damla gözyaşı aktı gözlerinin pınarlarından…

-Bana Beatles’tan bir şey çalar mısın, var mı”? dedi.

-Derhâl, Abbey Road Albümü var. Londra’dan getirmişlerdi; biraz çizik ama”…

-Daha ne isteyeceğim ki!


Rahmetli Nihal Erkutun Teyzem de pek severdi...

***

Gerisini tahmin edersiniz. Çok güzel şeyler yaşadık ama ikimizin de içinden bu işin fazla süremeyeceği geçiyordu.

12 Eylül’e takaddüm (öncelik) eden günlerdi. Her gün Fruko taşlanıyor (toplum polislerine öyle derdik), insanlar öldürülüyordu ve duvarlara bir şeyler yazılıyordu.

Meğer birileri evlerinin taş duvarına Kürdara Azadi yazmış, bunu gören başka bir grup da “Rehber Kur’ân, Hedef Turan” diye onu silip, ilk grubu da fena hâlde pataklamış!

Birkaç gün sonra ağlayarak beni aradı ve “beni eve götürür müsün” dedi. Sesi pek kötüydü. Evdekileri palas pandıras kovaladım ve hemen duşumu yapıp, tertemiz giyinip kendisini Sular Semtinden aldım.

***

Hüngür hüngür ağlıyordu.

-Ne olacak bu gidişat Kerem, Baban Ülkücülere yakınmış, bir anlat. Nereye gidiyoruz? Ben Elmalılı’nın mealini okudum. Turan ve Kur’ân arasında ne ilişki var? Bunlar saçmalık değil mi?

-Canım, ben Büyük Saat Meydanındaki Ülkücü Merkezine bir kere uğradım; bir daha da adımımı atmadım. Daha ziyade yanındaki otelin barına takılıyorum. Onlarda çok katı bir hiyerarşi var ve çok kolay bıçak, tabanca vs. kullanıyorlar.

-Bu PKK’lılar da aynı haltı yemiyor mu?

Böylesine elit bir kızdan bu nidanın çıkması şaşırtıcıydı. İsyan etmişti belli ki her şeye!

Titremeye ve bir Panik Atağı geçirmeye doğru ilerlemeye başlamıştı haletiruhiyesi, sarıldım “derin derin nefes al ve şu âna kendini ver, onları bir tarafa bırak” dedim.

***

İşe yaramıştı ve sakinleşti. Öylece uyuduk. Gece de sabaha kadar pop Beatles dinledik, sonra mışıl mışıl uyuduk.

***

Ertesi gün bana kahvaltı hazırlamıştı ve çok şaşırmıştım. Annemden başka pek böyle ikram yapana alışık değildim…

Senden bir ricam olacak; beni anlamaya çalış” dedi.

Eyvah” diye geçirdim içimden, bir terk ediliş gelecekti belli ki –ki en hassas oldum ve içimi acıtan yaşantıdır…

Pek öyle olmadı aslında…

“Senin önün açık... Bana hem şehvet, hem de romantizmi verdin ama sadık kalman mümkün değil. Mutlaka başka sevgililerin olacak, bir gün gerçek aşkı bulacak ve evlenecek, buralardan da gideceksin. Ben ise Adana’da yaşamaya mahkûmum, bu aile yapısının prangalarını yıkamam”!

Kollarından tutup, gözlerim buğulu bir şekilde baktım…

-Sen bana karşı ne hissediyorsun?

-Ben… Ben sana âşık oldum ama bunu bize yaşatmazlar.

***

-İtiraf edeyim ki seni çok seviyorum, bayılıyorum her şeyine ama henüz aşk denen şeyi tatmadım. İlkokuldaki geçici komiklikleri saymazsan tabii…

Gülmeye başladı; “onları kim yaşamıyor ki aşkım” dedi. Dediği ânda da “yâni Keremciğim” diye düzeltti. Bana sımsıkı sarıldı ve epey öyle durduk. İkimizin de gözleri dolmuştu.

-Bunlar sonsuza kadar sır olarak kalsın. Bak… Yakında beni uzak bir akrabamla evlendirmek için söz kesmek üzere istemeye gelecekler. Ben seni asla unutmayacağım ama artık sadece selâmlaşalım ve iyi arkadaş olalım. Mümkün mü?

***

İkimiz de bu anlaşmaya riayet ettik ondan sonra. Uzaktan birbirimize nazar ediyor, gülümsüyor, hattâ arada bir kantinde diğer arkadaşlarının yanında sohbet bile ediyorduk.

Bir Pazar günüydü; tembellik ediyor, uyukluyorum ki, telefon çaldı!

-Bitti, babam verdi ama adama da bir hâller oldu. Melek gibi şimdi… Seni ne nikâhıma ne de düğünüme çağırabilirim. Çok bencilce ama beni unutma, olur mu”?

Hâlâ unutmuş değilim onu. Âşık olmamıştım ama çok takdir etmiş ve beğenmiştim. Tabii ki burada verdiğim isim tamamen takma ama bu hikâye böyle bitmedi…

***

Bir gün, bir sivil toplum örgütünde Atatürk ilke ve İnkılâpları, Türkçülük konularında bir söyleşideydik Caddebostan’daki bir merkezde.

***

Sözlerimi bitirdikten sonra, güller verilirken, elli yaşlarında zarif bir hanımefendi sahneye çıktı ve kulağıma eğildi (bu arada ben ikinci evliliğimi çoktan yapmıştım ve gayet de mutluydum); “size Adana’dan bir selâm getirdim. Hani sizin müstear isim olarak andığınız Neriman var ya, hatırladınız mı” dedi.

Kısa bir süre telâşlandım, acaba bir lâf alma veya tuzak mı var diye.

Sonradan itimat ettim ve “evet Efendim, hiç unutmadım, nasıl” dedim.

-Ben onun yakın akrabasıyım. Evli, idare ediyor. İki çocuğu oldu. Oğluna Kerem, kızına Aslı isimlerini taktılar. İdare ediyor. Hâlâ çok alımlı ve Adana’daki pek çok hayır kurumunda çalışarak hayatını idame ettiriyor. Çok selâmı var” dedi.

-Babası ve annesine ne oldu? dedim, gırtlağımda bir yumrukla.

-“Tansiyon, şeker derken vefat ettiler Kerem Bey” cevabını aldım. Hanımefendi ekledi: Şu sıralar olup bitenler hakkındaki mütalaanızı da çok merak ediyormuş. Endişeli. Telefonda anlatacağım da”…

***

Kendisine yürek dolusu sevgi ve muhabbetimi iletin lütfen, bu Aziz Millet Atasını ve Atatürk’ünü unutmaz. Tek sorunumuz iyi bir lider çıkması. O da elbette bir yerlerden zuhur edecektir” dedim.

Aklıma gene İklil, Lemi, Şemi, Sadi, Canan (çok başarılı bir sivil topum lideri ve Profesör o da) ve Adana’nın kebapları, muhabbeti geldi.

Karataş’ta Arap Uşakları denen ama bize bizden yakın adamların yaptığı yürek şişleri geldi.

Ey Dünyayı Yöneten Güçler, ABD, İsrail, AB veya her ne ise...

Vurmayın oraları!


Bu da huzur için...

Bizim Metin iyiymiş telefonlaştık. Sadi Ankara’da; Lemi de sanırım buraya geldi. Oğlu da iyiymiş…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 03 Ekim 2015 Cumartesi

2358 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Rahmân ve rahîm Allah, erkek olabilir mi?

Tengri, Gök-Tengri, God, Lord, Zeele, Soul, Spirit, Geist, Psyche, Eros, Thanatos, Athena

Hepsi dişidir.

Kibele dişidir.

Tanrı’yı erkekleştirmeye kalkan Musa’nın dininde koca peygamber kekeler ve erkekliğini ispatlamak için kakar O’nunla güreş eder. Olur İsrail!

Kadim Yunan’daki Zeus biseksüeldir, durmadan şimşekler çaktırır filân.

Sünnîlik ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Allah’ı erkek yapamamıştır. Çünkü erildir.

Alevîlik ise barışçıldır, adaletten yanadır, o sebeple dişildir.

Delil mi?

Neden Hazreti Muhammed o kadar çok evlilik yapmıştır ama soyundan gelen konusu hep tevatürden ibârettir?

Bakın, Cumhuriyet Gazetesi’nin içi boşalıp, Aydınlığa gidiyor.

Neden?

Çünkü erkekleşeni bırakanlar, dişi olana rücû ediyor (regresyon).

Aydınlık, nûr, pırıltı

Hep dişidir.

Allah’ın borusu olan Kıyâmet Günü neyin flütü imagosudur?

İsrafil bal gibi dişidir.

Pan, bilhassa panseksüeldir hâttâ hermafrodittir (ünsa).

Arjantinli Soprano tam da sahnede Requiem’i söylerken (Hristiyan İlâhisi) neden boyut değiştirdi?

Aslına dönmek ve rahme hizmet etmek için, ne kadar eril değil mi?

Ebru Gündeş de erildir.

Zâten erkek cinsiyetinin temeli olan Y kromozomu güdük ve tekâmül mucizesi olarak kopmuş bir parçadır.

E, en fazla üç ilâ beş bin sene sonra erkeklik ölecek

Yorumsuzdur…

Yorumsuzdur!

Yorumu kendi içerisindedir…

İşte bu dişidir.

Pelin, dişidir.

Bu Pelin de dişidir.

Drakula erkektir, o sebeple lânetlidir, ölemez bir türlü.

Ne dersiniz? Bâri “doğma” değil de “dogma” dese ama Can o kadar bilir; Ataklı olan ise erildir, o yüzden “her dâim” (talking like this is fashion and passion) sıkıntı çeker…

Bu adam velidir veya mecnûn.

Zâten Mecnûn, Leylâ’yı ararken kimi bulmuştur:

Mevlâ’yı.

Ümit erildir, o yüzden hep sıkıntıdadır.

Nihat da fazla erildir, hâttâ XYY sendromu olabilir, bilemem…

Bakın kim eril, kim dişil?

3557 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Eren Erdem

Aydınlık gazetesi yazarı Eren Erdem yumurtlamış (Ra’nın yumurtalarını kastediyorum):

“Eski pagan kültüründe RAB-İN-A, Rabbi reddederim manasına gelir. Arapçada rabia, dört demektir. Dört ve dördüncü. Ortadoğu sembolizminde, çok eskilere dayanan Rabia işareti, pagan geleneğinde kullanılmıştır. Yaratılışın 4 enerjisinin (açık olan 4 parmak) düşmüş enerjiye (kapalı başparmak) biât edişini sembolize eden bu harekete "Car i-yek" de denir. Car i, dört köleyi simgelerken, "yek" esir edene işaret eder. Tavla oyuunu oynayanlar bu kavramı bilirler. Car'i-yek, 4-1 zarının karşılığıdır. Arapçadaki "cariye kelimesi" buradan gelir. Tek sahibe hizmet eden köle (cariye), bu kavramın anlamıdır. Lakin bu sembolü eski "Sümer tabletlerinde ki karanlık ruhlarda görebilirsiniz. Asurlardan Sümerlere kadar, karanlık ruhları temsil eden, savaşılması gereken ruhları simgeleyen heykellerde ki hemen hemen bütün '"el figürlerinde" bu işaret vardır.

Masonlarda, 4 parmağın açık bırakılması ve başparmağın içe doğru bükülmesi ile birlikte, elin kâlb hizasında “ceketi başparmakla, açık parmaklar arasına" almak sûreti ile bu hareket yapılır. Mason tokalaşmalarında, 4 parmak dik iken, başparmak kıvrık ve içe doğrudur. Tamamen "Rabia işareti şeklindedir". Hâttâ bir mason, karşısındaki kişinin mason olduğunu bu özel iletişim yöntemi sayesinde anlar. Başparmak, karşıdaki kişinin başparmağı ile işaret parmağı arasındaki deriyi sıkıyor ise, kişinin mason olduğu kanısına varılır. Paganlar ayinlerinde bu işareti kullanırlar. Ünlü Sümeroloğumuz Muazzez İlmiye Çığ’ın ilgili Sümer heykellerinde bu tür sembollerin varlığı hususunda bizleri daha derinlikli bilgiye sâhip kılmasını önemli buluyorum...


Vay be, artık Birâderunu tanıciiim, 21 senedir kimse öğretmedi.

3148 kez okundu
0

Posted by on in Genel

AKIL

Ünlü uzman Aytunç Altındal “esrârengiz” bir durumla mücadele ediyormuş. Âniden ortaya çıkan ve bütün vücudunu saran kanserle ilgili ciddi bir suikast şüphesi gündemdeymiş. Doktorlar da durumu anormal olarak görmüş12 Mart döneminde işkencede bir böbreğini kaybeden Altındal (doğru mudur bilmem ama muhtemeldir), bugünlerde kanserle mücadele ediyormuş. Âniden ortaya çıkan ve bütün vücudunu saran bu hastalıkla ilgili ciddi bir suikast şüphesi de gündemdeymiş.

Şimdi sıkı duralım:

50 sene süreyle günde iki paket sigara içtiğini söyleyen Altındal, “kanser bir ayda hızlı yayıldı” derken, doktorlara göre hastalığın bu kadar hızlı yayılmasında bir anormâllik varmış.

A Haber, Aytunç Altındal ile Âlp Dağları'nın eteklerinde bir evde konuşmuş (herhâlde çok gizli Mason mahfillerinden birisidir, biz bilmesek de o biliyor ya), o da durumu şöyle anlatmış: “Biyopsiler yapılmıştı, iki ay öncesine kadar tertemiz çıkmıştı. Sonra bir ay içinde bütün vücudumu saran kanserle karşılaştık. Doktorlar çok şaşırdı. Nükleer tıp merkezi 'bunda bir gariplik var, vücudunuza kanser ilâcı verilmiş olabilir' dedi. Doktorlar böyle bir tertip var mı onu araştırıyor. Ama bütün belirtiler bir tertibi gösteriyor”.

Büyük komplo teorisyenine çok yakışan bir tahlil, aklı hep bunlara çalıştığı için şaşırmadım da...

Yâhu, 50 sene günde 2 paket tüttürdükten sonra, kızamık mı olacaktı bu büyük âlim!

FİKİR

İstanbul’da ve bilhassa Taksim’de tam anlamıyla bir iç savaş provası yaşandı. SIKIYÖNETİM ilân edildi. Artık her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran hukûmet, müstakbel pâdişahın emri ve gözlerinden zekâ fışkıran “marjinal azınlık târifçisiİstanbul Vâlisi Hüseyin Avni Mutlu, 1 Mayıs'ta yaralananlarla ilgili yaptığı açıklamada "Yaralıların üçü de militandır. Dilan adlı kızımız da yaralıdır. Dilan örgüt üyesidir, marjinal grup üyesidir. Bizde kayıtları vardır. Çatışma içindedir. Tam bir radikal mensuptur. Yaptığımız hiçbir eksik ve yanlış işlem yoktur. Dünyânın ne kadar mahkemesi varsa, ülkemizde ne kadar mahkeme varsa müracaat edilebilir. Aldığımız karar kendi vicdanımda fevkalaâde doğrudur".

Böylesine adamların müthiş ve öldürücü derecede dirayetli müdahaleleri sonucunda genç, yaşlı, hasta filân demeden herkesin gözüne ve gönlüne biber gazı sıkarak halktaki nefret, isyan ve intikam duygularını perçinlediler. Buna, uygulamada, faşizm denir.

3652 kez okundu
0