Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in kürtçülük

Posted by on in Genel

Dün, kalkıp, Birinci Geleneksel Vahdet-i Vücûd Toplantımızı tam da Cumhuriyet Bayramı’nda yapınca, Neslim’le bendenizden başka sâdece 5 (beş) kişi iştirak etti toplantıya.


Bilgisayarım da açılırken tutukluk yaptı. Esed antivirüsüm Esad oldu. Penelope geldi, fitne fesat da içeri doldu.

Neyse…

Güzel, ikisi de asal sayıdır.

Hâttâ 5’ten 2 çıkınca 3 olur ki, bu da en ulvî ve mutlak olanın, yâni Hakikat’in simgesidir.

Bu vesileyle, felsefenin (bilgelik/hikmet sevgisi) neden saçmalık, hâttâ safsata olduğunu yazayım bâri.

Bilge kişi çok konuşur ve etrafına nur saçar: Saçma.

Çünkü çok konuşup etrafa çamur atan nice Beş Para Etmez Unutulmaz İnşaat Ustası vardır. Akılları fikirleri de uçkurlarındadır zâten.

Bilge kişi Doğu’da oturup ağzını açmaz ve etrafına nur saçar: Zırva.

Çünkü hiç konuşmazsa, bilgisini de, bilgeliğini de kim nereden anlayacak?

Ayşeler ile Ahmetler çiftleşince hep erkek veledleri olur”.

Aylalar ile Mehmetler evlenince hep kız çocukları dünyayı teşrif eder”.

Tam ahmaklık, çünkü böyle genellemeler yapmak için çok büyük sayıda gruplamalar yapıp, bunları kıyaslarsanız, sonuçta tam bir yanılsama içerisinde olduğunuzu fark edersiniz.

Ben Cihan’ı Gezerim hâttâ Gererim, Ezoterizmin Bilimsel ispatını yapıp, kerizleri dolandırırım, demek ki bilgeyim”.

Muhteşem bir salaklık çünkü hiçbir şey ispatlanamaz, ancak kestirme veya yakıştırmalarla varsayımlara başvurulabilir.

Güneş, hep Doğu’dan doğar”.

Hayır, Güneş, hep ufak tefek hesap farklılıklarıyla oradan kendini gösterir.

Dünya, küre şeklindedir”.

Hayır! Aslında portakal gibidir.

Demek ki portakallar hep Dünyalıdır: Rafi Portakal da bir ben-i âdemdir ve Âdem Peygamber değildir.

2852 kez okundu
0

Nedir mevzuubahis olan?

Vatan mı?

Evet!

Peki, nedir Légion d’honneur?

Cüce Napoléon Bonaparte’ın, Birinci Konsül iken 19 Mayıs 1802 tarihinde imzaladığı bir kanun ile oluşturulmuş bir Fransız nişanı.

Meselâ Cezayir'i mahvedenlere mutlaka inek çanı gibi takılır...

1804 yılının Mayısı'nda Fransa İmparatoru olan Napoléon Bonaparte, Haziran ayından itibaren kişileri bu nişanla tâlttif etmeye başlar ve mezolimbik sistemlerini çalıştırır. Bu nişan, bugüne kadar Fransa’daki bütün yönetim rejimlerinde takılmaya devam edilir.

Fransız madalyaları arasında en tanınmış olanıdır:

Grand-Croix (Büyük Haç), Grand-Officier (Büyük-Subay), Commandeur (Kumandan), Officier (Subay), Chevalier (Şövalye) olmak üzere beş sınıfa ayrılır.

***

Önce şunu bir seyredin:

Bunu kime verir tarihî dostlarımız Fransızlar?

Vatanını iki meme için filân değil, etnik bölücülük için satanlara.

Şakşakçıbaşları kim?

Bakın:

Aralarındaki farkları ve benzerlikleri bir düşünün:

1)    İkisi de çok çirkindir ve damardan sigara içerler.

2)    İkisi de Varoluşçuluğun en bedbaht bedevileridir.

3)    Sartre evlenmez ama andına sâdık kalır.

4)    Öbürü bir Sefarad Yahudi’sine kendini teslim eder ama dürüst de, sâhici de, ozan da değildir. İkinci kadehten sonra herkese, her şeye sarkar. Bütün hayvanat ve nebatat kendisine vermek zaruretinde hâttâ mevcudiyetindedir.

5)    İkisine de Légion d’honneur teklif edilir ama biri reddeder, öbürü salya sümük öperek alırken çok sevindirik olur.

6)    İkisi de yeni bir lisan uydurur ama Yaşar’ınki rokfor gibidir, kokar ve bulaşır!

Peki, neden bizim entellijensiya bu gibi heriflere öykünür?

Özüne yabancılaşmıştır çünkü de, ondan!

Cemil Meriç AmcamDemirciler Çarşısı bir cinayet ama Türk harsına, edebiyatına karşı işlenmiş bir cinayet Homerosoğlu” der.

Çok merak ediyorum, acaba beni bu yazdıklarım yüzünden mahkemeye verir mi gerek Zülfüyâr gerekse bu şahıs?

2491 kez okundu
0

Posted by on in Genel

AKIL

Ünlü uzman Aytunç Altındal “esrârengiz” bir durumla mücadele ediyormuş. Âniden ortaya çıkan ve bütün vücudunu saran kanserle ilgili ciddi bir suikast şüphesi gündemdeymiş. Doktorlar da durumu anormal olarak görmüş12 Mart döneminde işkencede bir böbreğini kaybeden Altındal (doğru mudur bilmem ama muhtemeldir), bugünlerde kanserle mücadele ediyormuş. Âniden ortaya çıkan ve bütün vücudunu saran bu hastalıkla ilgili ciddi bir suikast şüphesi de gündemdeymiş.

Şimdi sıkı duralım:

50 sene süreyle günde iki paket sigara içtiğini söyleyen Altındal, “kanser bir ayda hızlı yayıldı” derken, doktorlara göre hastalığın bu kadar hızlı yayılmasında bir anormâllik varmış.

A Haber, Aytunç Altındal ile Âlp Dağları'nın eteklerinde bir evde konuşmuş (herhâlde çok gizli Mason mahfillerinden birisidir, biz bilmesek de o biliyor ya), o da durumu şöyle anlatmış: “Biyopsiler yapılmıştı, iki ay öncesine kadar tertemiz çıkmıştı. Sonra bir ay içinde bütün vücudumu saran kanserle karşılaştık. Doktorlar çok şaşırdı. Nükleer tıp merkezi 'bunda bir gariplik var, vücudunuza kanser ilâcı verilmiş olabilir' dedi. Doktorlar böyle bir tertip var mı onu araştırıyor. Ama bütün belirtiler bir tertibi gösteriyor”.

Büyük komplo teorisyenine çok yakışan bir tahlil, aklı hep bunlara çalıştığı için şaşırmadım da...

Yâhu, 50 sene günde 2 paket tüttürdükten sonra, kızamık mı olacaktı bu büyük âlim!

FİKİR

İstanbul’da ve bilhassa Taksim’de tam anlamıyla bir iç savaş provası yaşandı. SIKIYÖNETİM ilân edildi. Artık her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran hukûmet, müstakbel pâdişahın emri ve gözlerinden zekâ fışkıran “marjinal azınlık târifçisiİstanbul Vâlisi Hüseyin Avni Mutlu, 1 Mayıs'ta yaralananlarla ilgili yaptığı açıklamada "Yaralıların üçü de militandır. Dilan adlı kızımız da yaralıdır. Dilan örgüt üyesidir, marjinal grup üyesidir. Bizde kayıtları vardır. Çatışma içindedir. Tam bir radikal mensuptur. Yaptığımız hiçbir eksik ve yanlış işlem yoktur. Dünyânın ne kadar mahkemesi varsa, ülkemizde ne kadar mahkeme varsa müracaat edilebilir. Aldığımız karar kendi vicdanımda fevkalaâde doğrudur".

Böylesine adamların müthiş ve öldürücü derecede dirayetli müdahaleleri sonucunda genç, yaşlı, hasta filân demeden herkesin gözüne ve gönlüne biber gazı sıkarak halktaki nefret, isyan ve intikam duygularını perçinlediler. Buna, uygulamada, faşizm denir.

3545 kez okundu
0

Posted by on in Genel

HAYATI

Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de Edirne Vilayeti’nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere kazasında (Bugünkü Ardino, Bulgaristan) doğar. Babası piyade yüzbaşısı Cihangirli Selahattin Ali Bey’in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısıyla, ilk tahsilini İstanbul, Çanakkale ve Edremit’in çeşitli okullarında tamamlar (1921). Edremit’e göçtüklerinde, bölge Yunan işgâlinde olduğu için, emekli olan babası aylığını alamaz ve âile çok zor günler geçirir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu'na girer, beş yıl burada okur, sonra da İstanbul Öğretmen Okulu'ndan mezun olur (1926). Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yapar, Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya gidip, orada iki yıl orada tahsiline devam eder (1928-1930). Yurda döndükten sonra Orhaneli’nde ilkokul öğretmenliğine tayin edilir. Aydın ve sonra da Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapar.

Konya’da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk’ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanır (1932), bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatar. Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara’ya gider, Millî Eğitim Bakanlığı’na müracaat ederek yeniden göreve alınmasını ister. Dönemin bakanı Hikmet Bayur’un “eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini” istemesi üzerine Varlık dergisinde “Benim Aşkım” adlı şiirini neşrederek (15 Ocak 1934) Atatürk’e bağlılığını göstermeye çalışır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü’ne alınır, Ankara’da öğretmenlik yapar. 16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenir, 1936'da askere alınır. 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali dünyâya gelir. Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir’de tamamlar, 10 Aralık 1938’de Musikî Muallim Mektebi’nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlar. 1940 yılında tekrar askere alınır, sonra Ankara Devlet Konservatuarı’nda Almanca öğretmenliği yapar (1941-1945).

“İçimizdeki Şeytan” romanı o zamanki müfrit milliyetçi-Turancı kesimde büyük tepki toplar. Nihal Atsız’ın, kendisi hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dâvâ açar, dâvâ döneminde çok sıkıntı çeker. 1944 yılında dâvâyı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamaz. Olaylı duruşmalar sonunda Bakanlık’ça görevinden alınır, İstanbul’a giderek gazetecilik yapmaya başlar (1945). Ancak, fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalır; Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la beraber Marko Paşa, Malûm Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasî mizah dergilerini çıkarır (1946-1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılanır, dergilerin isimlerindeki Paşa ifâdesiyle Millî Şef İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile kapatılır, yazılar ve yazarları hakkında kovuşturmalar açılır. Dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatar, karşılaştığı baskılardan bunalır. Ali Baba dergisinde yayımladığı “Ne Zor Şeymiş” başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatır: “Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli (MKD: sıkıntılı, belâlı), hâttâ bu kadar tehlikeli mi olmalı idi”.

Bir başka dâvâ sebebiyle 1948’de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatar. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlar, işsiz kalır, yazacak yer bulamaz. Tek parti yönetiminin baskılarından uzaklaşmak için yurt dışına gitmeye karar verir ancak, kendisine pasaport verilmez. Yasal yollardan yurt dışına çıkma imkânı bulamayınca da Bulgaristan’a kaçmaya karar verir ve ücreti mukabilinde Ali Ertekin adlı bir kaçakçıyla anlaşır. Ordudan atılmış olan bir astsubay olan bu kişi, geçimini yurt dışına adam kaçırmakla sağlamakta, bir yandan da Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti adına ajanlık yapmaktadır. Resmî açıklamalara göre Ali Ertekin, “millî hislerini tahrik ettiği için” Sabahattin Ali’yi başına sopa vurarak öldürmüştür. Cesedin 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şâibeli bir şekilde bulunmasından sonra, 28 Aralık 1948'de tutuklanan Ertekin, Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanır. Yaptırımı 18-24 yıl olan adam öldürme suçundan, 15 Ekim 1950'de “millî hisleri tahrik” gerekçesiyle cezası indirilerek 4 yıla hüküm giyer. Ancak, yazarın yakın çevresi Sabahattin Ali’nin Kırklareli'de Millî Emniyet tarafından sorgulanırken işkence sonucu öldüğü ve Ertekin'in paravan olarak kullanıldığını iddia etse de, bu hiçbir zaman ispatlanamaz. Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü itiraf eden ve Millî Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin dört yıla hüküm giyer; fakat birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalır.

Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlanır. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şâirler, okurlar ve Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali katılır. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri Bulgaristan’daki bütün okullarda okutulmaktadır, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır. Türklük düşmanlığı tescilli olan Bulgaristan için bu hiç de şaşılası bir durum değil...

Yazı hayatına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir’de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde neşreder (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926-1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlar, ilk öyküsü “Bir Orman Hikâyesi” Resimli Ay’da neşredilmiştir (30 Eylül 1930). Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nâzım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: “Bu yazı bizde örneğine az tesâdüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü rûhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihâyet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz”.

3938 kez okundu
0

Posted by on in Genel

 

AKP’nin bir ABD plânı olduğu ve amacın da Türklüğün ortadan kaldırılarak, yerine Kürtlüğün konmasından ibâret bulunduğunu def'aten yazdım.

Ben sosyal psikiyatri ve psikolojiyle de ilgilenen bir bilim adamı olarak, bu hakkı kendimde en az Prof. Dr. Vamık Volkan kadar, hâttâ ondan çok daha fazla buluyorum.

Çünkü o bir ABD destekçisi, ben ise dünyânın en kadîm milletlerinden birinin çocuğuyum; köklerini mâziden alıp hâle, oradan da istikbâl târikiyle âtîye uzanan yolun bir bekçisiyim.

Bana bu misyonu bu fakir milletin vergileriyle yetiştiğim tahsil hayatım, anam ve babamdan aldığım âidiyet ve mensubiyet duygum, Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün hârikulâde târifiyle ne olup olmadığını bize miras bıraktığı Türklük şuûrum (bilincim) veriyor.

Ne demişti merhum?

Ne mutlu Türk’üm diyene”!

Buradaki muhteşem nüans ırkçı, sömürgeci ve yayılımcı olmayan, köklerini de asla inkâr etmeyen bir hars (kültür) milliyetçiliğiydi.

Etnik kökenine bakmaksızın, bu millete yâni Türk Milleti’ne mensubiyet hisseden herkes Türk’tü ve dâima da öyle kalacaktı.

3957 kez okundu
0