Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Subscribe to this list via RSS Blog posts tagged in masonluk

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Gecenin bir vakti aklıma takıldı, meşhur bir örgüt var, her taşın altından onun çıktığı, üyelerinin hemen her şeyden sorumlu olduğu, dünyayı, hattâ kâinatı bunların idare ettikleri söylenir.

Ben de oturdum İnternetin başına ve başladım araştırmaya…


İlluminati çoğul bir kelime olup tekili (Latince: illuminatus, Türkçe: aydınlanmışlar) demekmiş.

Yâni “etrafa nur (ışık) saçan” insanlarmış bunlar…

Tarihteki adıyla “Bavyeralı Illuminati”, bâtıl inanca, peşin hükme, dinin toplumsal hayat üzerindeki etkisine, iktidarın kötüye kullanımına karşı, Aydınlanma Çağı döneminde 1 Mayıs 1776’da kurulmuş bir topluluk olup, Modern Illuminati zihin kontrolü uygulayarak, hükumetleri ve kuruluşları ele geçirerek Yeni Dünya Düzeni’ni sağlamak amacıyla hareket ettiği iddia edilen, monarşileri yıkmayı, dinî inançları yok etmeyi, millî devletleri ve vatanseverliği sonlandırarak sosyal düzeni alt üst etmeyi planladığı öne sürülen, ancak, faaliyeti ve varlığı, mevcudiyeti günümüze kadar ispat edilememiş bir yapılanmaymış.

Bâzı komplo teorisyenleri,

Illuminati üyelerini “ışığın insanları” veya “aydınlanmışlar” olarak addetmekteymiş.

***

Hareket, 1 Mayıs 1776 yılında Ingolstad’ta (Yukarı Bavyera),

Ingolstadt Üniversitesi Kilise Hukuku Profesörlerinden biri olan Filozof Adam Weishaupt tarafından beş kişiyle kurulmuş.

Aydınlanma Çağı’nın bir kolu olarak hür düşünceyi temel edinmiş üyelerden oluşan topluluğun Masonluğu model aldığı ve üyelerinin (müntesiplerin) gizli bir yemin ederek ve üstlerine itaat edeceklerine dair ant içtikleri söyleniyormuş.

Zamanla, örgüt her biri farklı derecelere sâhip olmak üzere üç ana sınıfa ayrılmış ve pek çok Illuminati grubu, mevcut olan Masonik loca üyeliklerini iptal etmişler.

***

Weishaupt, başlangıçta topluluğun isminin “Perfectibilists (Mükemmelleştiriciler)” olmasını planlamış.

Grup, ayrıca, “Baveryan İlluminati” diye de adlandırılmış ve ideolojisine “İlluminizm” denmiş.

Brunswick Dükü Ferdinand ve Diplomat Franz Xaver von Zwack gibi pek çok önemli isim, entellektüel ve politikacı kendilerini grup üyesi saymış.

Topluluğun pek çok Avrupa ülkesinde şubesi açılmış ve on yıl içerisinde iki bine yakın üyesi olmuş.

Edebiyat dünyasından da Johann Wolfgang von Goethe, Johann Gottfried Herder ve Gotha ile Weimar Düklerinin de ilgisini çekmiş.

Goethe

1777 yılında, Karl Theodor, Bavyera’nın yöneticisi olmuş.

Bu zat aydınlanmacı mutlakıyet taraftarıymış ve döneminde Illuminati dâhil bütün gizli toplulukları yasaklamış.

Baveryan Hükûmeti tarafından 1785'te yayınlanan bildiri grubun dağılmasına sebep olunca olmuş ve Weishaupt da kaçmış.

Topluluğun yazışmaları, doküman ve mektupları toplatılıp daha sonra hükumet tarafından yayınlanmış.

***

Komplo Teorileri

Baveryan İlluminatiMark Dice, David Icke, Texe Marrs, Ryan Burke, Jüri Lina ve Morgan Gricar gibi yazarların da belirttiğine göre, hâlen faal olan bir örgütmüş.

Pek çok teori dünyadaki birçok siyasî, askerî ve ekonomik olayın sorumlusunu gizli bir örgüt olan Illuminati olarak gösterirmiş.

Komplo teorisyenlerine göre, birçok ABD Başkanı, bu örgüte doğrudan veya dolaylı olarak hizmet etmekteymiş.

Ayrıca birçok tanınmış çocuk çizgi filmlerinde şuuraltı mesajlarıyla beyin yıkama gerçekleştirildiği iddia edilmekteymiş.

Myron Fagan’a göre Waterloo Savaşı, Fransız İhtilâli, John F. Kennedy suikastı bu örgütün işiymiş.


1797 ile 1798 yılları arasında yayınlanan Augustin Barruel’in Memoirs Illustrating the History of Jacobinism ve John Robison’un Proofs of a Conspiracy (Bir Komplonun İspatları) kitaplarında, Illuminati’nin ayakta kaldığı ve Fransız İhtilâli’nin mimarı olduğu gibi beynelmilel komplo teorileri ortaya atılmış.

***

Benim bulabildiklerim bunlar.

Demek ki çok güçlü adamlarmış ve dünyayı yöneten bir teşkilatmış.

Her şeyin altında bunlar yatıyormuş.

John F. Kennedy’nin çok çapkın bir adam olduğu (Marilyn Monroe da sevgilileri arasındaydı) ve İsrail’le inatlaştığı, Amerikan Dolarını Federal Bank Reserve yâni sözüm ona Amerikan Millî Bankası yöneticilerinin itirazlarına rağmen kendi hükumetinin basması için ısrar ettiği herkesin bildiği bir şey.


Buna karşılık, hem Katolik’ti, hem de abartılı bir Amerikan Milliyetçisi (daha doğrusu patriot: vatansever)…

Bir Başkan, hele ABD’de, kalkıp da çapkınlık eder, İsrail’le zıtlaşır ve Yahudilere posta koyarsa ne olur?

Özel görevli beş keskin nişancı gelir ve karısının yanında onu infaz ederler; o da yetmez, bütün aile lânetlenir ve herkesin kötü bir şeyler gelir.

Sonra da Oswald isminde bir genci –ki bence hipnotik beyin yıkama altındaydı, suçlu ilân ederler; akabinde de zaten kanserden ölmeye mahkûm olan bir Yahudi, tam da mahkemeye çıkacakken, silahını çeker ve onun da işini bitirir!


Vaka da çözülmemiş olarak kalır…

***

Diyelim ki böyle bir örgüt hâlâ işbaşında ve üye aşmaya da açık…

Birileri size bir müracaat formu getirip de “bize katılır mısınız” dese, ne yapardınız?

Ben olsam kabul etmezdim çünkü anladığım kadarıyla, bu adamlar ne MİT, ne MOSSAD, ne de başka bir örgüte benziyorlar.

Nerede toplandıkları, Bilderberg Örgütü ile ilişkileri karanlık.

Maazallah böyle bir topluluğa üye olursanız, sizin de en ufak bir fırsatta cesedinizi bir yerlerden toplar ve akabinde de sülalenizi lânetlerler.

İflah olmazsınız ve çoluğunuz, çocuğunuzun da başına ne geleceğini kimse bilemez.

Rothschild Hanedanı ve Siyonistlerle ilişkileri de karanlık, öyle gözüküyor.


***

Ben bu insanları hiç görmedim ve tanımadım ama bir vakıa (olgu): Bu dünyayı birileri fena hâlde yönetiyor, kararlar alıyor ve bir ne olup bittiğini bilemiyoruz!

***

Demem o ki, öyle her teklife kanmayın ve uzatılan belgeyi hemen imzalamayın.

Aksi takdirde sizi de harcarlar.

Google-Earth üzerinde Rothschild Hanedanı bölgesinde görüntü puslanıyor, deneyin, göreceksiniz.

Sabaha yeni muayenehanemizde hizmet vermeye devam edeceğiz Neslim’le ve ekibimizle.

Herkese hayırlı bir hafta diliyorum.

Her türlü yasal örgüte girin ama karanlık güçlerden uzak durun.

Neme lâzım?

Harcanırsınız.

Hayırlı bir hafta diliyorum.

Kürt, Türk, Zaza, Arap… hiçbir ayrım yapmadan çalışıyoruz.


Bu arada, sanırım koalisyon yapılacak, işler sürüncemede kalacak ve Doğu bizden iyice koparıldıktan sonra da, çok önceden çizilmiş BAP, GOP ve diğer projeler bitirilmiş olacak.

Elçiye zeval olmaz derler, benden iletmesi (Youtube'dan iktibas ettiğim görüntülerdeki yorumlar, bunları koyanları bağlar. Benim pek çok Yahudi dostum ve kardeşim var, onları tenzih ederim)

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 29.06.2015

2977 kez okundu
0

Posted by on in Genel

2010 senesi sonlarıydı ve kendi kullandığım arabayla bir turistik seyahate çıkmıştım.

Ortalık çok güzeldi ve manzara da harikaydı. Kasabalarda, şehirlerde duruyor ve bir şeyler atıştırıyordum İngiltere’nin puslu havasında.

Tam Londra’dan birkaç yüz Kilometre Güney’de bir şehre gelmiştim. Herkes pek şen şakraktı ve güzel kızlarla yakışıklı adamlar el ele vermiş çiçek topluyorlardı…

Garip bir kasabaya denk düştüm dedim içimden çünkü etraftaki herkes 17. Asır’dan kalma kıyafetlerle süslenmişti ve ortada da hiç benzin istasyonu mevcut değildi…

Zaten KKTC’de çok araç kullandığım için alışıktım soldan direksiyona da, kasabanın adı bir garipti: The Fright Town (Korku Kasabası)!

Arabamla epey dolaştıktan ve pek çok da virajı maharetle aştıktan sonra nihayet kasabanın girişine gelebilmiştim ve ağzım burnum susuzluk ve açlıktan perişan olmuştu.

Tek başınaydım ve yaşım da 55’i bulduğu için, bir şeyler yemek ve birkaç kadeh şarap ile keyif çatabilmek amacıyla kasabanın girişine doğru yöneldim.

Girişteki tabela da garipti: “Strangers are not allowed”.

Demek ki yabancıları da pek istemiyorlardı ama bu kavanoz dipli dünyada hiçbir şeye şaşırmamayı, hayrete düşmemeyi de öğrenmiştim.

Yanımdaki patates cipslerini bitirdim, Avien suyundan birkaç damla içtim (hep yedekli giderim) ve yorgun argın direksiyon kırarak, Doğu tarafından kasabaya duhul ettim.

Garip tiplerdi, hepsinin altında at arabaları ve kafalarında garip şapkaları vardı.

Hiçbirinde de at arabası haricinde bir taşıt yoktu.

Ürkekçe bir şekilde arabamdan indim ve yürümeye başladım ama tedirgindim.

Hani her an başıma bir şey gelebilecek diye bir tereddüt ve endişe her hücremi titretmekteydi âdeta…

Beni saçlarında bigudileri olan güleç kızlar ve canı yürekten hizmete hazır delikanlılar karşıladı.

Karşıladılar da…

Bir garip tavırları söz konusuydu! Hani ben oraya gitmesem daha iyi olacakmış gibiydiler ama gene de misafirperverlikte kusur etmemeye gayret ediyorlardı.

Merkeze doğru gittiğimde gördüğüm manzara pek şaşırtıcıydı!

Koskoca kasabanın tam merkezindeki avluda ne bir bayrak, ne de bir flama görebilmiştim. Hepsinin kıyafetleri bir örnekti ve alayı da sanki aynı tersinin elinden çıkmış gibiydi…

Tam hana yaklaşırken, üzerinde üçgen sembollerle dolu bir direk, bir kurukafanın asılı olduğu bir direk ve rüzgârın sert esintisiyle savrulan çalı çırpı dikkatimi çekti.

Garip bir ıssızlık hüküm sürmekteydi ve ortadaki insanların hepsi de at arabalarıyla, unun fötr şapkalarıyla dolaşıp, birbirlerine “sisters, brothers” yâni “kardeş” diye hitap ediyorlardı.

Yerleşkenin avlusundaki binanın da tepesinde gene üçgen tarzında birtakım semboller gördüm ve bana âşina geldi bir yerlerden…

Her neyse, aç ve bî-ilâç vaziyetteydim ve oturup karnımı doyurmaktan ve Belediye Başkanı mı, başka bir yönetici mi her kimse, onunla tanışıp muhabbeti ilerletmek, hayat tarzlarını daha iyi tetkik edip, defterimdeki notlara yenilerini ilave etmekti amacım.

Önce lokantayı sordum ve herkes birbirine garip bir şekilde baktı.

Burada lokanta yok ama bir hanımız var, sizi orada ağırlayabiliriz” dediler ama arkasından otuzlu yaşlarındaki bir adam yanıma geldi ve “sizi sınamak zorundayız, Ulu Demon da bu görevi bana uygun buldu” dedi.

Ulu Demon, özel bir imtihan… Bir nev’î deja vu ve jamais vu yaşamaktaydım…


Genç adam elimi tuttu, başparmağını tam benim işaret parmağımın eklemi üzerine yerleştirdi ve “bana kelimeyi söyleyiniz” dedi. Diğerleri de ona “üstat” diye hitap etmekteydiler zaten.

Afallamıştım, neredeydim, yoksa bir özel tapınakta filan mıydım?

“Bu tür sorular sorulduğunda, cevap vermeden önce bana ihtiyatlı olmam tembihlendi 20 sene kadar önce, isterseniz siz başlayın” dedim.

Cevap tam beklediğim gibiydi: “Önce siz başlayın, bir kardeşiniz olarak harf harf, hece hece tekrarlayabiliriz” diye mukabele etti.

Karşılıklı hoplaya zıplaya “h –h, a-a, p-p, hap –hap – şu –şu – hapşu” deyince yüzüne büyük bir rahatlık geldi. Karşı kelime de “ç – ç –o –o –k –k y-y a-a- ş-ş –a” şeklindeydi (“bless you” ama “God” yasaktı). Bu arada sürekli olarak tokalaşıp birbirimizin gözlerine bakarak bir çeşit tanınma ritüeli gerçekleştiriyorduk. Kutsal bir ortam gibiydi ve her tarafta da üçgen yapılar, semboller yer alıyordu.

Gene de dayanamayıp sordu “nereden geldiniz, nereye gidiyorsunuz ve neyi aramaktasınız”?

Batı’dan geldim, Doğu’ya yöneldim, Hakikati arıyorum ve fena hâlde de açım” diye mukabele ettim. Üşümüştüm, ortam çok rutubetliydi ve bu garip giysili, kollarında garip şeyler sarılı olan, beyaz eldivenli adamın da niyetini çoktan anlamıştım!

Neyse, sonunda beni altındaki demode ama çok bakımlı at arabasıyla merkezî yerdeki hana götürdü.

Saçları bukle bukle sarılı nedime gibi giyinmiş genç kızlar ve güzel kadınlar bana izzet ikram göstermek için yarışır oldular.

Biraz jambon yedik, köyde imal ettikleri belli olan şaraptan içerken de genç adam ve yardımcıları “fire-ateş” diye bağırmazlar mı?

Güldüm, hayatımın hatasını yaparak “İsa’nın yüce kanına” diye kadehimi kaldırmıştım ki…


Bu kadın da o tarikatın üyesi!

Bir lâhzada ortalık buz gibi oldu ve herkesin gözleri, nazarları ve tavırları donuklaştı!

Ne yapmıştım, hatam neydi?

Bakın kardeşim, bizim burada bâtıl itikatlara ve dinî inançlara yer yoktur, öyle kişileri anmayınız. Hele siz belli ki Müslümansınız, sizinkinden en iyisi hiç bahsetmeyiniz” diye ikaz edildim ve yemeğin hitamını beklemeden beni ortadaki bir yemin kürsüsünün yanına götürdüler.

Bembeyaz bir Kitap duruyordu üzerinde, her tarafta mumlar yanmaktaydı ve diğer “kardeşler” de kollarını, ellerini üçgen tarzında kovuşturup açmışlar, bana bakıyorlardı.

Nereden çıktığını göremediğim kılıçlarla bir tak kuruldu ve bana vicdanım üzerine yemin etmem, göreceklerimi ve yaşayacaklarımı en güvenilir yer olan kalbimde saklamam gerektiği hatırlatıldıktan sonra, sol elim göğsümde, sağ avcum da Beyaz Kitabın üzerinde, yemin ettim.

Sofra alelacele toplandı ve bana anlatmaya başladılar.

Yaklaşık 30 sene önce kasabaya demir yolu döşenmişti ve o zamana kadar Protestan ve dindar sayılabilecek olan kasabanın kaderi, hemen hemen 5 senede tamamen değişmişti.

Peron inşa edilip, ilk kara tren (2010 senesinde olduğumuzu tekrar hatırlatmak isterim bunlar anlatılırken) geldiğinde, nokta tayiniyle gelen bir Büyük Şef istasyona inmiş, kasabanın bütün hükümranlığını eline geçirmişti.

Kendisine Büyük Şef veya Büyük Üstat denmesini ve şartsız bir biât ile bağlanılmasını istemişti.

İlk yaptırdığı, ne kadar kutsal kitap veya el yazması kadim kaynak varsa, hepsini yaktırmak olmuştu.

Artık onun getirdiği kurallar geçerliydi.

Erkekleri Müptediler, Kalfalar ve Ustalar diye üç gruba bölmüştü ve sır ifşasını kesinlikle yasaklamıştı. Kadınlara ise “nurse-hemşire” denecekti ve tam itaatle erkeklere hizmet edeceklerdi. Sıkı da bir ahlâk sistemi kurmuştu.

Sâdece kendisinin doğru bulduklarını evlendiriyor ve hiçbir şeyde bir bedel ödenmiyordu.

Hattâ insanları isimlerinden ziyâde, numarayla çağırmayı seviyordu ama kulları gene de adlarını kullanmaktaydılar.

Tren, kasabaya sadece ayda iki kere uğruyor ve her seferinde 6 genç ve güzel genci getirip, aynı sayıdaki ihtiyar, hasta veya bunağı da götürüyordu.

Kürtaj yasaktı ve hastalanmak da izine tâbiydi. Eğer rahatsızlanan birisi olursa, Ulu Demon onu kendi usulleriyle şifaya kavuşturuyordu.

Kasabada, o da tek kanala ayarlı olan hâricinde, tek bir elektronik eşya yoktu. Telefon kullanılıyordu ama GSM de yasaktı. Birkaç fotoğraf makinesi vardı sâdece.

Her şey emekle ve elle yapılıyordu, haricî âleme tamamen kapalıydılar.

Ulu Demon’un önünde bir önlük vardı ama o kadar çok kirliydi ki, kuzu derisi mi, başka bir kumaş mı çözemedim. Onu hiç çıkartmadığını söylediler.

Ulu Demon, bana çok sıcak davranıyorsunuz, müsaade edin de ücretimi ödeyeyim” dedim ve gene ortalıkta bir şok tablosu yaşandı…

Ne parasıymış, burada pis Kapitalizmin ahlâksızlığından çok çekmişlerdi ve her şeyi mübadele yâni merkantilizmle çözüyorlardı. Yumurta getiren sosis, salam getiren süt filan alarak idare ediyorlardı ve turistlere de şiddetle muhaliftiler. Ben nasıl olmuşsa vâsıl olabilmiştim bu garip ortama…

Trenle kimin gideceğine ise, gene Büyük Demon’un başkanlığını yaptığı bir şura ile karar veriliyordu –ki bu kurula da “Envar: Nurlar: Enlightened” denmekteydi. İdarî işlere bunlar karar veriyordu.

Kısacası, burada yaşanan bir komün hayatıydı, nüfus sâbitti ve ayinleri, Büyük Demon’un elindeki garip çekiçle balta arası âletle yemin kürsüsüne vurduğunda akan suların durması da garip gelmemişti artık bana…

Evlilikler toplu nikâhlar şeklinde yapılıyor, hepsine yetişemediği için (12.000 kişi yaşıyordu), görevlendirdiği diğer Ustalar bu işi ikmal ediyorlardı.

Doğan çocuklar da hemen keçi kanı ve yumurta sarısı karışımı bir sızıyla vaftiz ediliyordu ve ebeveynlik herkesin hakkıydı.

Seks tamamen serbestti, homoseksüellerden ise nefret eden Büyük Demon, yakaladığını ânında ilk trenle yolluyordu. Bu ilginç lider hem çok çirkin, hem de acayip karizmatikti. Ne yediğini, nasıl geçindiğini bilen yoktu ve iddiaya göre de, 1717’den beri yaşamaktaydı! Londra’dan, diğer kardeşlerine kızdığı için göç etmiş, sonunda buraya yerleşmişti.

Müthiş bir ikna ve hipnoz yeteneği de vardı ve herkesi derhal ikna edecek kadar da güçlüydü. Benimle göz göze geldiğinde epey zorlandı ve sonunda asabice bir kahkaha patlattı. Meğer bu onun asabileşmesinin ifadesiymiş.

Bir hâtıra götürmek istedim ama izin çıkmadı.

Sâdece bütün bu gördüklerimi, kişilerin ve kasabanın ismini zikretmeksizin yazmama cevaz verdiler.

Ayrılırken de aynı tören yapıldı ve en komik olanı da, arkamdan “bir daha gelmeyin” diye rica ederek kapıların kapatılması oldu.

Ha, yerleşmek kabilmiş ama en ufak bir hatada ilk trene koyuyorlarmış sizi.

Yolunuz düşerse, Londra’nın Güneyindeki bu garip kasabaya uğrayın; sınav yukarıdaki gibi. Eğer geçerseniz, bedavadan ağırlanırsınız.


Ben buraları tercih ederim ve ne de olsa demokrasiden, hür seçimden ve Tanrı inancından yanayım.

Ne garip şeyler oluyor değil mi?

Hayırlı bir gün temenni ediyorum.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 28.03.2015

1513 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Bu defasında, haklarında çok garip şeyler de söylenen ve günümüzdeki İsviçre Bankacılık Sisteminin de köken aldığı iddia edilen tarihî bir kurumdan bahsedeceğim. Bütün bilgiler herkese açık kaynaklardan derlenmiştir.

MABEDİYYUN ŞÖVALYELERİ

Tapınak Şövalyeleri veya Mabed Şövalyeleri, Tapınak Tarikatı (Latince: Pauperes Commilitones Christi Templique Solomonici / Süleyman Tapınağı ve İsa'nın Fakir Askerleri), tanınmış Hıristiyan askerî tarikatlarından biridir. Resmî olarak iki asır boyunca faaliyette bulunmuşlardır.


Fransız Soylusu Hugues de Payens tarafından 1119 civarında Kudüs'te Hıristiyan hacıları korumak için 9 şövalyeden oluşan bir grup kurulur.


Katolik Kilisesi tarafından resmî olarak 1129 yılında tanınan tarikat kısa zamanda güçlenir. En güçlü zamanlarında askerî varlıkları 20.000'i bulur, fakat bunların sadece %10'u tarikata bağlı şövalyelerdir. Tarikatın ömrü neredeyse Haçlı Seferleriyle eş olmuştur. Beyaz renkteki eşyaları üzerindeki kırmızı haçlarıyla Tapınak Şövalyeleri zamanlarının en korkulan savaşçılarından olmuşlardır.


Tarikatın askerî kanadı savaşlarda ün kazanırken tarikata bağlı diğer gruplar, Avrupa genelinde ve Kutsal Topraklar’da geniş ölçekte yapılanmışlardır. Kutsal Topraklar’da ve Avrupa'da birçok mevzi inşa eden tarikat bankacılık ve para transferinin ilkel bir formunu bularak Hıristiyan hacılara büyük kolaylıklar sağlamıştır.

Haçlı Savaşlarının ardından tarikata büyük borçları olan ve kendisi Fransa Kralı IV. Philippe'in kâfirlik (“Katolik olmayan” anlamında) ve eşcinsellik gibi suçlamalarla, Tapınak Şövalyelerinin ortadan kaldırılması için Papa V. Clemens’e yaptığı baskıların neticesinde 1312'de tarikat ortadan kaldırılıp tüm mal varlığına el koyulmuş ve Tapınakçılar cadı avında olduğu gibi yakılarak öldürülmüşlerdir. Son olarak 19 Mart 1314’te Jacques de Molay (ok. "jak dö mole") ve beraberindeki tarikat üyeleri kazığa bağlanarak yakılmak sûretiyle idam edilmişlerdir.

Tarikatın Yükselişi

Birinci Haçlı Seferinin ardından birçok hacı “Kutsal Toprakları” ziyaret etmek için Avrupa’dan yola çıktılar. Fakat savaşlardan sonra düzeni bozulan bu topraklarda birçoğu haydutlar tarafından soyuldu ve katledildi. 1118 yılında Fransız Hugues de Paynes ve arkadaşı Godfred Saint-Omer, hacıları korumak amacı ile kuracakları tarikata destek sağlamak için Kudüs Kralı II. Baudouin'e başvurdular.

Kral, onlara Müslümanlarca Zeytin Dağı olarak adlandırılan Tapınak Dağında bir yer verdi. Mescid-i Aksa’nın da burada bulunması ve Süleyman Tapınağının kalıntılarının da burada bulunduğuna inanılması sebebiyle kurulan tarikat, “İsa'nın ve Süleyman Tapınağının Takipçileri” adını aldı. Kuruluşunda dokuz şövalyenin rol oynadığı tarikat, finansal kaynaklardan yoksun olması nedeniyle tamamen bağışlara bel bağlamıştı. Tarikatın amblemi olarak kullanılan aynı ata binmekte olan iki şövalye de bu sâdeliği ve fakirliği sembolize etmekteydi.

Tarikatın bu durumu fazla sürmedi. Clairvaux’lu Bernard, kurucu şövalyelerden birinin yeğeniydi, Troyes kentinde toplanan konseyde tarikatı Papa’ya anlattı ve Papa tarafından resmî olarak onay gördüler. Bundan sonra Papa II. Innocentius tarafından yayınlanan özel bir fermanla tarikat mensupları bütün ülke sınırlarından serbestçe geçme, vergi ödememe ve Papa dışında hiçbir otoriteye karşı hesap vermeme gibi geniş haklara sahip oldu. Papa'dan gördükleri bu destek sonrasında Avrupa genelinde soylulardan para, arazi ve askerî destek gördüler.

Tarikat kazandığı bu güçle kısa zamanda gelişti. Haçlıların Kutsal Topraklar’da kazandıkları savaşlarda büyük etkileri oldu. Ayrıca ellerine geçen mâlî güçle ilk çek sistemi sayılabilecek sistemi geliştirdiler. Kutsal topraklara gidecek kişi Avrupa'daki bir tarikat mensubuna parasını yatırıp sadece tarikata üye kişilerin çözebileceği kodlama ile yazılmış bir mektup alırdı. Daha sonra gideceği yere vardığında oradaki üyeden yatırdığı parayı alırdı. Böylece soygunlarda can ve mal kaybı önlenmesi amaçlanmıştır.

Tarikat bağışlar ve kendi yatırımlarıyla elde ettiği gelirlerle Avrupa'nın ve Ortadoğu'nun birçok yerinde kiliseler ve kaleler kurdu. En güçlü zamanlarında Kıbrıs Adası, tarikatın yönetimi altındaydı.

Organizasyon ve Yapılanma: Tarikat hiyerarşik bir yapılanma içerisinde bulunmuştur. Tarikatında başında her zaman Fransız asıllı bir şövalye bulunmuş ve Avrupa'nın belirli şehirlerinde ve ülkelerinde bu başkana bağlı birer temsilci ve temsilcilere bağlı daha küçük gruplar şeklinde örgütlenmişlerdir.

Hugues de Payens, İlk Büyük Üstat ve tapınağın kurucusu.

Jacques de Molay, Son Büyük Üstat.


Jacques de Molay

Tapınak Şövalyeleri Büyük Üstatları Listesi

No Vekâlet süresi İsmi Amblemi Kurulduğu Bölge

1. 1118–24 Mayıs 1136  Hugo de Payens 

2. Haziran 1136–13 Ocak 1147 Robert de Craon 

3. 1147–1151 Evrard des Barrès 

4. 1151–16 Ağustos 1153 (2º sitio de Ascalón) 

5. 14 Ağustos 1153–17 Ocak 1156 

6. 1156–2 Ocak 1169 

7. 1169–3 Nisan 1171 Philippe de Milly

8. 1171–19 Ekim 1179  Eudes de Saint-Amand

9. 1179–30 Eylül 1184  Arnaldo de Torroja

10. 1184–4 Ekim 1189 Ridefort'lu Gerard

11. 1189–13 Ocak 1193 Robert de Sablé Armoiries

12. 1193–20 Aralık 1200 Gilbert Hérail Armoiries

13. 1201–12 Kasım 1209 Phillipe de Plaissis      

Ağustos 1218 Guillaume de Chartres    

15. 1219–28 Ocak 1232 Pedro de Montaigú Armoiries  Aragon-Fransa

16. 1232– 17 / 20 Ekim 1244 Armand de Périgord 

Armoiries Armand de Périgord

17. 1244–1247 (?) Richard de Bures

18. 1247–11 Şubat 1250 Guillaume de Sonnac

19. 1250–20 Ocak 1256 Renaud de Vichiers 

20. 1256– 25 Mayıs 1273 Thomas Bérard 

İtalya ve İngiltere

21. Mayıs 1273–18 Mayıs 1291 (San Juan de Acre) Guillaume de Beaujeu  

22. Ağustos 1291–16 Nisan 1292

23. 1292 Sonu–18 Mart 1314  Jacques de Molay

***

Tapınağın temelde yoksulluk, namus ve itaat yemini eden dokuz asker-keşişle başlayıp bugünkü beynelmilel şirketleri andıran bir görüntüye ulaşması gibi birliğin yapısı da Haçlı devletlerin işlerindeki artan rolünü yansıtacak ve destekleyecek biçimde gelişmiştir…

Kurucular arasında yer alan Godfred Saint-Omer'in adını aldığı Thérouanne Piskoposu Audomar.

Büyük Üstat: Birliğin mutlak hâkimiydi. 1139 tarihli Omne datum optimum genelgesinin ardından Büyük Üstat yalnızca Papa'ya karşı sorumlu kılınmıştı. Büyük Üstat sekiz şövalye, dört çavuş ve bir papazdan oluşan 13 kişilik kıdemli bir Tapınakçı seçmen konseyi tarafından seçilirler. Genel olarak seçmen konseyi hali hazırda Doğu’da yerleşmiş birini seçmeye gayret eder. Paris Tapınağının Fransız Sarayı için önemini bilen Fransız Kralları 1250 yılında Reginald de Vichiers’in seçiminde olduğu gibi Büyük Üstat seçimini etkilemeye çalışırlar.

Birlik genişledikçe makam ayrıcalıkları da arttı: Bertrand de Blancfort zamanında (1156-1169) bir Büyük Üstat’ın dört atı ve iki şövalye, bir çavuş, bir papaz, bir kâhya, bir nalbant, bir aşçı ve bir Saracenli özel yardımcıdan oluşan mâiyete sahip olması beklenirdi. Birlik Batı’dan yeni bir parti at getirttiğinde ilk seçim hakkı yine Büyük Üstat’ın olurdu. Büyük Üstat’in hemen altında kıdemli yetkililerden oluşan bir konsey bulunurdu.

İhtiyar Heyeti: Büyük Üstat’a hem vekillik hem de danışmanlık yapardı. Gerektiğinde, Hugues de Payen’in şövalyelerinden biri olan Andre de Montbard örneğinde olduğu gibi İhtiyar heyeti üyeleri Büyük Üstatlığa “yükseltilebilirdi”. Montbard dört yıl ihtiyar heyetinde görev yaptıktan sonra 1153 yılında kısa süreliğine görevde kalan Bernard de Tremelay’ın Ascalon’da âni ve kötü sonunun ardından Büyük Üstat olmuştu. Büyük Üstatlar gibi ihtiyar heyetinin de kendi görevlileri vardı.

Mareşal: At ve teçhizat tedriki, bölgesel komutanların yönetimi gibi askeri kararların alınmasından sorumluydu.

Bölgesel komutanlar: Belli bir bölgeden sorumluydular:

Kudüs Krallığı Komutanı: Birliğin haznedarı olarak Krallığı yönetmekte ve krallık içinde Büyük Üstatla aynı yetkileri kullanmaktaydı.

Kudüs Şehri Komutanı: Aynı şekilde yalnızca şehrin Üstadıydı ve şehir sınırları içinde Baş Üstat statüsündeydi.

Trablus, Akka ve Antakya Komutanları: Kudüs Krallığı ve şehri komutanlarıyla benzer yetkilere sahiplerdi.

Batı’da önemli Tapınakların olduğu her büyük krallıkta da Büyük Ustât’a hesap vermekle yükümlü bir Üstat vardı. Bu krallıkların başlıcaları şunlardı: Fransa, İngiltere, Aragon, Portekiz, Poitou, Apulia ve Macaristan

Kumaşçı: Kıyafetlerden ve yataklardan sorumluydu. Aynı zamanda bireylerin özel mülkiyetten uzak durmalarını denetliyordu. Birliğe verilen hediyelerin dağıtılmasından da sorumluydu..

Evler Komutanı: Doğu’daki belli evlerden sorumluydu ve daha yüksek komutanlara hesap veriyordu..

Şövalyeler Komutanı: Kudüs Krallığı Komutanı’nın vekilliğini yürütüyordu...

Turcopolier: Turkopollar yarı Türk asıllı olan ve belli dönemlerde yerel hafif süvari birlikleri olarak toplanan ve görevlendirilen birliklerden oluşmaktaydı. Bu birliklere başkan olarak atanan şövalyeler.

Ast Mareşal: Piyadelerden ve teçhizatlarından sorumluydu. Genellikle bir çavuş olan standart yetkili acemilerin eğitiminden sorumluydu.

Revir sorumlusu: Hasta ve yaşlı kardeşlerin bakımıyla ilgileniyordu. Bunlar genellikle Outremer ve İber Yarımadası dışındaki Batı Tapınaklarında ikamet ediyordu.

Beyaz cübbeli şövalyeler: Bunlar birliğe katılmadan önce sivil kıyafetlerini çıkarıp silah ve teçhizat kuşanmaları, savaş alanında değilken giyecekleri kıyafetleri almaları için hali hazırda savaş sanatında yetenekli olmaları beklenirdi. Temelde şövalyeler herhangi bir toplumsal gruptan olabilse de (Doğu’daki insan gücü ihtiyacına bağlı olarak aforoz edilmişler de dâhil olmak üzere) İkinci Haçlı Seferi sürecinde şövalyelerin yine şövalye soyundan gelmeleri gerektiğine karar verildi. Her bir şövalyeye üç at ve ona yardımcı olacak, teçhizatını kontrol edecek ve savaşa gitmeye hazır olup olmadığına bakacak bir acemi verilirdi.

Acemiler: Turkopollar gibi acemiler de sadakat yemini etmiş Tapınakçılar değil, belirli bir süre için tutulmuş yerel kişilerdi.

Çavuşlar: Şövalyelere kıyasla daha karmaşık bir toplumsal ve ırksal gruptu. Genellikle Ermeniler’den ve Suriyelilerden oluşurdu. Bunlar tek bir atla yetinmek ve kendi acemilerini bulmak zorundaydılar.

Bir Banka Olarak Tapınak

İlk Karargâhları (Mescid-i Aksa)

Tapınakçılar tarih sahnesine çıktıkları ilk dönemlerden itibaren güvenilir bankacılar olarak tanındılar. Tapınak aslında Avrupa’nın ilk bankasıydı. Paranın bir Tapınak evine yatırılıp başka birinden çekilebildiği bir kredi mektupları sistemi geliştirdiler. Böylece yatırılan paralar Tapınakçılar’ın sağlam binalarında güvence altında oluyordu. Avrupa’da, Paris Tapınağı’nın muhteşem binası finans merkezleriydi.

İkinci Haçlı Seferi sürecinde Birlik ile Fransa kralları arasında uzun soluklu bir iş birliği başladı. II. Filip’in (1180-1223) hükümdarlığı döneminde Tapınak gerçek anlamda Fransız kraliyet hazinesine dönüştü. Onun hükümdarlığı süresince kraliyet arazilerinden sağlanan gelirler yüzde 120 arttı ve On Üçüncü Asır boyunca Tapınağın Paris’teki haznedarı kral tarafından seçildi ve haznedarlar II. Filip ile onun haleflerinin güvenilir birer danışmanları oldular.

Tapınakçılar’ın kendilerini başarılı birer banker olarak ispatlakmalarında tuttukları titiz kayıtların ve müşterileriyle girdikleri tarafsız ilişkilerin büyük rolü vardı.

Kayıtlar, Paris Tapınağı’nın bir banka olarak ne kadar meşgul olduğunun açık bir delilidir. Kayıtlarda -sekiz sayfalık parşömen- tarih, görevdeki Tapınaçının ismi, yatırılan miktarın yanı sıra, kim tarafından, hangi hesaba yatırıldığı ve paranın nereden geldiği belirtilmiştir. Her günün sonunda, toplanan paralar saklanmak üzere sağlam odalara götürülürler. Bu süreçte Paris Tapınağı’nda aktif 60 hesap vardı ve hesap sahipleri arasında saraylılar, din adamları, önemli soylular ve Tapınak çalışanları bulunuyordu. Noel yortusunda, Paskalya yortusunda, Ascension’da ve ayrıca Birlik için özel önemi olan Vaftizci Yahya gibi aziz yortu günlerinde çalışılmazdı. Bu tarihlerin dışında, Tapınak temelde müşterilerin ihtiyacına bağlı olarak iş yapardı.

Papalık da finansal ihtiyaçları için Tapınakçılar’a güvenir hâle gelmişti. Tapınakçılar 1163 gibi erken bir tarihte bile Papa III. Alexander’in (1159-1181) bankacılığını yapıyorlardı. Aynı zamanda II. Filip’in başında olduğu Capet hânedanının finansal işleriyle de ilgileniyorlardı. Birlik öte yandan Papa III. Innocentius Dördüncü Haçlı Seferi (1202-1204) sırasında sefer harcamalarını yeniden düzenlemek istediğinde de kullanıldı.

Tapınağın finansal hizmetleri kredi sağlamakla ve saraylılar ya da soylularla sınırlı değildi. Haçlılar ve hacılar birkaç yıl boyunca Avrupa’dan uzaklaştıklarında Tapınakçılar onların değerli belgelerini ve vasiyetleri ile mallarını da kabûl ederlerdi.

Batıdaki Tapınakçılar

Hugues de Payen’in 1127-1129 arasındaki ziyaretinden bu yana onlara bağışlanan topraklar Birliğin zenginliğinin temelini oluşturdu. Malcolm Barber’in belirttiği gibi, “Batıdaki yaygın destek ağı olmasaydı Tapınakçılar ilk ciddi yenilgilerinde yok olurlardı.” Başlangıçta Hugues de Payen’in gezisi sırasında ve sonrasında beliren ayrıntılı bağış programıyla elde edilen bu geniş ağ sonradan tapınağın Avrupa şubelerine dönüştü.

Bir Tapınak evi, sonradan etrafına kardeş evleri de alacak biçimde gelişen bir bina olurdu (bir çiftlik veya bir malikâne).

Ana ve kardeş evlerden sağlanan gelirlerin tamamı Doğu’ya yollanırdı. Responsion adıyla bilinen vergi Batı’daki bir Tapınak evinde elde edilen tüm gelirlerin üçte birine eşitti ve Birliğin Kutsal Topraklardaki çalışmasını desteklemek üzere gönderilirdi. Bu batılı evler genellikle Avrupa’nın büyük kentlerinde, finans merkezlerinde ve limanlarında bulunurdu. Ticaretin olduğu her yerde Tapınakçılar da vardı. Evler Birliğe yalnızca para değil gıda, giyecek, silah ve at da sağlardı. Tapınağın Doğu’da giderek artan rolü düşünüldüğünde verilen bu destek Batı’daki evlerin işleyişinin Birliğin sürekli desteklenmesi açısından çok önem kazanıyordu.

Daha fazla destek bulmak amacıyla Tapınakçılar bir çeşit üyelik sistemi geliştirdiler. Buna göre üye olan bir kişi yaptığı bağışla birlikte bir Tapınak kilisesindeki ayinlere katılabiliyor ya da bir Tapınak mezarlığına gömülme hakkını elde ediyordu. Bazen, bu kişilerin bakacak kimseleri yoksa onlara bir emekli aylığı dahi bağlıyordu.

Tapınağın Batı’daki 9.000 malikânesinin çoğunluğu Fransa’daydı. Fransa’nın ardından İtalya geliyordu. Birliğin Almanya’da da mülkleri olsa da bu ülke daha çok Töton Şövalyeleri’nin egemenliği altındaydı. Aynı şekilde, İber Yarımadası’nda Tapınakçılar Calatrava, Santiago ve Alcântara gibi İspanyol ve Portekiz tarikatlarının yanında daha sönük kalıyordu. İngiltere’de Birliğin merkezi Londra Tapınağı’ydı. Penzance ve Bristol Kanalı’ndaki Lundy Adası’ndan Yorkshire ve Lincolnshire’a dek ülkenin dört bir yanına da şubeler yayılmıştı. Daha net ifade etmek gerekirse, bugünkü İngiliz yer adlarından “Tapınak” önekini taşıyan tüm yerlerin bir zamanlar Tapınak’la bir ilişkisi olmuştur.

On Üçüncü Yüzyılın Eşiğinde Tapınakçılar

I. Baudouin'e, Tapınakçılar tarafından taç giydirilmesi. (Histoire d'Outremer), 13. Asır.

Üçüncü Haçlı Seferinin ardından Doğulu Latinler’in pek çoğunun yaptığı gibi Tapınakçılar da 1180’lerin sonundaki felaketlerin ardından elde kalanları yeniden inşa etmeye giriştiler. Her ne kadar Hıristiyan hacıların Kudüs’e girmesine izin verilmiş olsa da onlar kendileri gitmediler ve Akka’de yeni bir merkez kurdular. Akka, sonraki 100 yıl boyunca Latin Doğunun en önemli şehri ve Tapınakçılar’ın üssü haline geldi. Tarikat kentteki varlığını on yıllar boyunca sürdürdü ve Alman keşiş Theoderich 1170’lerde bu duruma tanıklık etti. “Surlu Tapınakçı” olarak tanınan tarihçi 13. Asrın ortalarında durumu şöyle tarif ediyordu:

“Kentin büyük oranda deniz kıyısına kurulmuş olan en güçlü kısmı bir kale gibiydi. Girişinde 28 feet genişliğinde bir duvardan oluşan yüksek ve sağlam bir kule vardı. Kulenin her iki yanında daha küçük birer kule ve bu kulelerin her birinin üstünde en az bir boğa boyunda altından yürüyen aslanlar vardı. Bu dört aslan üzerlerindeki altın ve işçilikleriyle birlikte 1500 Saracen sikkesi değerindeydi ve bakılmaya doyulamaz güzellikteydi. Diğer tarafta Pisans Caddesinin yanında başka bir kule vardı ve bu kulenin yanında St. Anne Caddesinde Büyük Üstat’ın büyük ve soylu sarayı vardı. St. Anne rahiplerinin evinin önünde kemerleri olan başka bir yüksekçe kule ve çok soylu ve heybetli bir kilise vardı. Deniz kıyısında Selahaddin’in 100 yıl önce inşa ettiği antik bir kule bulunuyordu. Tapınak hazinesini burada saklıyordu. Kule denize o kadar yakındı ki dalgalar duvarlarına kadar ulaşıyordu. Tapınak bölgesinde şimdi burada tasvir edemeyeceğim başka güzel ve soylu evler de mevcuttu.”

Tarikatın uzun zamandır âşina olduğu Akka her ne kadar yeni operasyon üssü olarak doğru bir seçim gibi görünse de, Tapınakçılar asıl amacı kendilerinin Doğu’daki ilk tahkimatları arasında olan Amanos’u yeniden kurmaktı. Burası Selahaddin’in saldırıları sonucu tanınmaz hâldeydi.

Tapınağın kalelerinden Gaston ve Darbsaq Eylül 1188’de Selahaddin’in güçlerinin eline geçerek Tarikatın bölgedeki gücünü büyük oranda zayıflatmıştı. Gaston kaynak açısından çok zengin bir alandı, ancak Müslümanlar 1191’de bu kaynak akışının önünü kestiler. Kilikya Ermenistanı Prensi Leo burayı ele geçirdi ve yeniden tahkim etti.

Tapınakçılar kaleye erişmeyi denediklerinde ise geri çevrildiler ve böylece orayı Leo’nun elinden almak için uzun bir çatışma dönemine girildi. Leo’nun Antakya ile giriştiği savaş, Ermenistan Kilisesi’nin belirsiz konumu ve Leo’nun soyundan gelenlerin ve onun Antakyalı rakibi III. Boemondo’un akrabalarının düşmanca iddiaları nedeniyle durum biraz karmaşık bir hal aldı. 1211 ’e dek Tapınakçılar’la Leo’nun güçleri arasında düzensiz aralıklarla çatışmalar oldu. 1211 yılında Tapınakçılar’a karşı düzenlenen saldırılarda yeni seçilmiş Büyük Ustat Guillame de Chartres yaralandı ve Papa III. Innocentius Leo’yu aforoz etti. Ermeni Kilisesi 1197’den bu yana Roma ile iyi geçinmekteydi. Bu nedenle Leo hakkındaki aforoz kararının kendisini politik olarak güçsüzleştireceğini düşünerek Gaston’u ve diğer Tapınak kalelerini 1213 ve 1216 arasında Tapınağa iade etti.

Tarikat’ın ve Hıristiyan Âleminin Üçüncü Haçlı Seferi’nin ardından kendini yeniden yapılandırma yönündeki tutumu Papa III. Innocentius’ın (1198-1216) aldığı kararlardan da anlaşılmaktaydı. 1199’da Outremer’deki önderlere hiç kimsenin yeni bir haçlı seferi için yeterince cesarete sahip olmadığından yakınan bir mektup yazdı (Kendisi ise öyle bir sefer için hayli istekliydi).

Öte yandan, Tapınakçılar’ın özel statülerini pekiştiren bir dizi genelge yayınladı ve din adamlarının Tapınağın haklarına ve ayrıcalıklarına saygı göstermesini istedi. Oldukça net tabirlerle din adamlarına Tapınakçılar’ın kendi mezarlık alanları üzerinde hakları olduğunu ve kendi topraklarında kiliseler yapmakta özgür olduklarını hatırlattı ve onları herhangi bir Tapınakçı’ya veya Tapınak malına zarar vermemeleri konusunda uyardı. Dahası, din adamlarından, Tapınakçılar’ın vergilerden muaf olduklarını, kendi topraklarından kaynaklanan vergileri toplayabileceklerini ve bu kazançlara asla el konamayacağını unutmamaları istendi. Din adamları Tapınak kiliselerini aforoz edemeyecek ve Tapınak evlerine zarar vermek yasaklanacaktı. Din adamları Tarikat’a belli süreler için hizmet eden kişilerin görevlerinden erken ayrılmalarına izin vermeyecekti. Tapınakçılar’ı başka Hıristiyanlar’la savaşmaya zorlayan (İber Yarımadası ve Doğu Avrupa’da olduğu gibi) piskoposlar kınanacak, din adamları Tapınakçılar’ın mallarını ve ayrıcalıklarını gaspçılara karşı koruyacaklar ve bu kurallara uymayanlar aforoz edilecekti. Kararları tanımayan din adamlarına karşı, III. Innocentius, Tapınakçılar’ın ayrıcalıklarını öncelikli kılan Omne datum optimum adlı bir genelge daha yayınladı.

Papa Innocentius aynı zamanda Tarikat’ın sıkça kibir günahı işlemekle suçlandığını bildiği için onları ayrıcalıklarını suiistimal etmemeleri konusunda uyardı. Onların, aforoz edilmiş olup olmadıklarına ya da herhangi bir sebeple huzur içinde uyumalarına izin verilip verilmeyeceğine bakmaksızın, parası olan herkesi eksiksiz Hıristiyan cenaze töreni ile gömdüklerinden yakmıyordu. Kehanete benzer sözlerle, III. Innocentius Tarikat’ı, uygulamalarını değiştirmedikleri takdirde Şeytanın elçilerine dönüşecekleri konusunda ikaz etmişti.

Askerî Taktikler

Tapınakçılar’ın savaş alanındaki ünü eşsizdi. Frenkler Hıttin’de bozguna uğradıklarında, Selahaddin tüm esir Tapınakçılar’ın ve Hospitalier Şövalyeleri'nin idam edilmesi emrini vermişti, çünkü askerî tarikatların Frenkler’in İslâm’a karşı en temel silâhı olduğunu biliyordu.

Tapınakçılar -diğer Haçlılar’da olduğu gibi- süvarilere ve piyadelere sahiplerdi. Süvariler arasında şövalyeler ve çavuşlar, piyadeler arasında ise okçular ve balta ve mızrak taşıyan birlikler vardı. Şövalyeler Ortaçağın tankları idi. Dev savaş atları ortalama 1.5 metre boyundaydı. Atlara -ki onlara savaş atı denmekteydi- tekme atma, toslama ve ısırma eğitimi verilirdi. Çavuşlar da ata binerdi ancak daha hafif silahlar taşır ve arkadan gelirlerdi.

Taktikler basitti, ancak iyi zamanlama ile oldukça etkili olabilirlerdi. Öncelikle piyadeler koruma sağlar, ardından atlılar asıl dörtnala saldırıyı gerçekleştirirlerdi. İyi zamanlanmış bir saldırı yoluna çıkan her şeyi yok ederdi. Yanlış zamanlanmış saldırılar ise Cresson Kaynaklarında olduğu gibi felâketlere yol açardı. Arbede sırasında Tapınakçılar Tarikat’ın Beauseant adıyla bilinen siyah beyaz flaması havada kaldığı sürece savaş alanında kalmak zorundaydılar.

Flama gözden kaybolduğu anda Tapınakçılar, Hospitalier Şövalyeleri’ne katılırlar veya onların flaması da gözden kaybolmuşsa, herhangi başka bir Hıristiyan flamasına eşlik ederlerdi. Ettikleri yemine göre savaş alanına daima en önde çıkacaklar ve alanı en son terk edeceklerdi.

Latin Doğu’nun ilk yıllarında Tapınakçılar Haçlıların en iyi eğitilmiş askerleri olarak neredeyse intihar boyutlarında cesaret örnekleri sergileyerek üne kavuşmuşlardı. Bu durum Akka’daki amansız bir saldırıda ölen Gerard de Ridefort’un Büyük Üstatlığı esnasında doruk noktaya ulaştı. Ne var ki, on ikinci yüzyıldan on üçüncü yüzyıla geçilirken, Tapınakçılar eski cesaretlerini yitirmeye başladılar ve savaşta daha temkinli davranışlar sergilediler.

Tarikatın Zayıflayışı

Haçlı Savaşları’nın başlamasından yaklaşık 1 Asır sonra savaşın gidişatı Hıristiyanlar için değişmeye başladı. Müslümanlar Selahattin Eyyubi gibi komutanların kumandasında Haçlılar karşısında zaferler kazanmaya başladılar. Selahaddin Kudüs’ü 1187 yılında, özellikle Hittin Savaşı’ndan sonra güçleri kırılan Hıristiyanlardan geri aldı. Kudüs'ün kaybıyla tarikat karargâhını kuzeydeki Akka’ya taşımak zorunda kaldı. Hıristiyanlar 1229 yılında Kudüs'ü geri aldılarsa da, 1244 yılında şehri bu kez Memlükler aldı. Akka’ya taşıdıkları karargâhlarını da 1291 yılında kaybeden tarikat, merkezini Kıbrıs’taki Limasol'a taşımak zorunda kaldı. Bundan sonra askerî açıdan zayıflayan tarikata gelen yardımlar da azaldı. Her ne kadar güçlerini kaybetmiş olsalar da, iki asırlık bir yapılanma sonunda tarikat Avrupa'da gündelik hayatın bir parçası olmuştu ve Papalık fermanı sayesinde monarşiler karşısındaki özerklik de tansiyonu yükseltiyordu. Bir ölçüde zayıflamış olmakla beraber hâlâ ordularının bulunması ve Töton Şövalyelerinin Prusya’da, Hospitalier Şövalyelerinin Rodos'ta[8] yaptığı gibi kendilerine ait bir yönetim oluşturma amaçları sonlarını hazırladı.

1291 Sonrası Tapınakçılar

Outremer’nin sözde geçici kaybının ardından büyük askeri tarikatların birleşmek zorunda olduğu söylentileri ayyuka çıkmıştı. Zira Tapınak ile Hospitalier Şövalyeleri arasındaki sonu gelmez didişme Kutsal Toprakları kaybetmenin sebeplerinden biri olarak görülüyordu. Ancak her iki tarikat da bu konuda hevesli değildi. 1291 yılının ardından Tapınakçılar, Hospitalier Şövalyeleri ve Töton Şövalyeleri kendilerine yeni bölgeler keşfetmeye koyuldular. Hatta son iki grup hedeflerini dahi yeniden belirlemeye yöneldi. Hospitalierler Akdeniz’i temel operasyon bölgeleri olarak seçip denizci bir kimliğe büründüler. Önceleri Kıbrıs’ta mevzilenen tarikat mensupları, 1306 yılında Rodos Adasını işgal ettiler ve üç yıl içinde orayı kendi üsleri hâline getirdiler. Bu hamle sayesinde kendilerine Roma’nın ve Avrupalı kralların müdahalesinden uzak görece fazla bir özerklik sağlamış oldular. Bu arada Töton Şövalyeler önce Venedik’e ardından da Prusya’da Marienburg’a yerleştiler. Burada kendilerini tamamen Baltık bölgesindeki paganlarla savaşmaya adadılar. Bu sayede Roma’da uzak durmakla kalmıyor aynı zamanda Ordensland adıyla Prusya’nın yaratılmasıyla birlikte konumlarını sağlamlaştırmış oluyorlardı. Burası gerçek anlamda yaratılmış bir ülkeydi ve askeri bir tarikat tarafından yönetiliyordu. Bu, Tapınakçılar’ın uzun zamandır yapmak istedikleri şeydi.

Languedoc, Akka’nın düşmesinden önce çok uzun zaman boyunca Tapınakçılar’ın en fazla tuttukları bölge olmuştu. Ancak kendilerini kısa vadede Kıbrıs’ta buldular. Her ne kadar adayı 1192 yılında Aslan Yürekli Richard’a satmış olsalar da buradaki topraklarını geri aldılar ve Limasol’u ana karargâhları haline getirdiler. Ne var ki, 1190'lı yılların hayaletleri hâlâ tam anlamıyla istirahate çekilmemişlerdi. Bu nedenle Tarikat kendisini yerel politikaların içinde buluverdi. Kıbrıs Kralı Henry dönemin en güçlü ve korkulan askerî örgütünün hemen yanı başına gelmesinden çok da hoşnut değildi.

1298 yılında Tapınakçılar’ın davranışları hakkında, her zamanki kibir ve hırs suçlamalarını yönelten resmi bir şikâyette bulundu. 1306’da Henry’nin Tapınakçılar tarafından desteklenen kardeşi Amaury lehine tahttan indirilmesi için bir darbe gerçekleştirildi.

Jacques de Molay’ın Büyük Üstat olarak ilk icraatlarından biri 1294-1295 yıllarında Tarikat’a verilen desteği artırmak amacıyla Batı’yı ziyaret etmek oldu. Aralık 1294’te Roma’ya vardığında yeni papa VIII. Bonifacius seçiliyordu. Papa Bonifacius, Tapınakçılar’a Outremer’de sahip oldukları ayrıcalıkları Kıbrıs için de tanıdı. Bu durum Kral Henry’yi değilse de, Jacques de Molay’ı çok memnun etti. İtalyan yarımadasından daha fazla yardım eli de uzanıyordu. Napoli Kralı II. Charles Tarikatı gıda ihracatından alınan vergilerden muaf tuttu. Bu tür yardım tekliflerinin gelmesinin ardından Jacques Avrupa’daki diğer saraylara da yazmakta gecikmedi. Paris ve Londra’ya gitti. I. Edward daha önce Fransızlar ve İskoçlarla anlaştığı bir haçlı ordusu sağlayacağına söz verdi, ayrıca Tapınağı Londra Tapınağından Kıbrıs’a gönderilen paraların vergilerinden muaf tuttu.

Daha önceki Haçlı Seferlerinde olduğu gibi Tapınakçılar 1300’den itibaren Doğu’da askeri bir varlığın oluşturulması konusunda merkezi bir rol üstlendiler. Moğolların Kutsal Topraklara döneceklerine ve Kudüs’ü Memlük kontrolünden çıkararak Frenklere vereceklerine inanılıyordu. Tapınakçılar, 1300 Yazı boyunca Mısır ve Suriye’nin kıyı şehirlerine bir dizi akın düzenleyerek olası bir saldırının önünü açmaya çalıştılar. Kasım ayında anakarayı işgal için hazırlıklara başladılar. Altı yüz şövalye, Gazan Mahmud Han komutasındaki Moğollar ve Kral Hetoum komutasındaki Ermeniler’den oluşan birleşik bir gücün gelmesini beklemek üzere Ruad’a gönderildi. Moğollar ve Ermeniler nihayet Şubat 1301’de Tortosa’ya vardıklarında orada kendilerini hiç kimse karşılamadı; herhangi bir takviye güç belirtisi yoktu, Tapınakçılar vazgeçip Kıbrıs’a geri dönmüşlerdi. Daha kötüsü, bu başarısız girişim için Ruad’ın kullanılması Mısır’daki Memluklar’ı harekete geçirdi ve 1302’de garnizon bir Memluk saldırısı sonucu yerle bir edildi. Bu, Outremer’deki son Tapınak mevziisinin yitirilişiydi.

Tutuklamalar ve Tarikatın Dağılışı

Kazığa bağlanarak yakılan iki tarikat mensubu.

1307 yılında tarikatın başındaki isim olan Jacques de Molay, tarikatı Hospitalierler’le birleştirmek istedi fakat bir anlaşmaya varamadılar. Her iki tarikat da konuyu Papa’ya taşıdı.

Fakat bu sırada Papa, özellikle son yıllarda tarikat hakkında yapılan suçlamalardan rahatsız olduğu için Fransa Kralı IV. (Güzel) Filip'in baskısıyla tarikatı aforoz etti ve tarikat üyeleri tutuklanarak işkence altında kabule zorlandıkları suçlamalardan dolayı idam edildiler.

1312 yılında, Papa Tarikatı resmî olarak dağıttı ve mülklerinin birçoğunu Hospitalier Şövalyeleri Tarikatı'na geçirdi.

Rivayete göre, Molay, yakılırken Papa’yı ve Kral’ı lânetleyerek, sene sonuna kadar onların da öleceğini söyledi. Hem Kral hem de Papa aynı sene içinde öldüler (1314). Tapınakçılar tarikatının hayatta kalan üyeleri başta İskoçya olmak üzere Papa’nın elinin uzanamayacağı yerlere dağıldılar. Tarikat’ta Otuzuncu derece olarak kurulan “Siyah ve Beyaz Kartal Şövalyesi” mertebesinin (İng. Knight of the Black and White Eagle) öğretisinin ve hedefinin, Jacques de Molay’in intikamını almak için IV. Filip’i öldürmek olduğu -daha geniş anlamda Katolik Fransız monarşisini ve bütün Katolik monarşileri yok etmek olduğu- ve IV. Filip’i onların öldürdüğü söylenir.[10]

Tutuklamalar

Tapınakçılar ile Hospitalier Şövalyeleri’nin birleştirilmesi söylentisi Kasım 1305’le V. Clemens’in Papa seçilmesiyle yeniden alevlendi. Papa, Jacques de Molay ile Hospitalier Şövalyeleri’nin Büyük Üstadı Fulk de Villaret’i bu konu üzerindeki düşüncelerini yazmaları ve anlatmaları için davet etti.

Jacques de Molay’a göre bu fikir savunulabilir değildi.

1306 yılında Papa’ya gönderdiği mektupta birleşme ya da birleşmeme sonucunda olacakları tarttı ve aynı hedeflere sahip olsalar da her iki tarikatın bağımsız iken daha iyi işleyebileceği sonucuna vardı. Papa Clemens de yeni bir haçlı seferi konusunda de Molay’ın düşüncelerini sordu. Büyük Ustat ikinci bir mektupla yanıt verdi, geçmişteki seferler ya Birinci Haçlı Seferi’nde olduğu gibi “passagium generale” yâni herkesin katılabileceği şekilde veya daha sonraki seferlerde olduğu gibi “passagium particulare” yâni sınırlı sayıdaki profesyonel askerin belli bir hedefe odaklanacağı şekilde gerçekleşmişti.

De Molay dönemin yaygın görüşüne karşı çıktı ve Ruad’ın kaybedilmesi örneğini vererek passagium generale’nin tek çözüm yolu olduğunu savundu. Papa Clemens ikna olmadı ve de Molay ile de Villaret’i sorunu daha fazla tartışmak amacıyla Fransa’da buluşmaya çağırdı. Toplantı -1306 yılı Azizler Günü’ne denk getirilmişti- Papa’nın mide iltihabına yakalanması sebebiyle mecburen ertelendi. De Molay 1306’nın sonlarında veya 1307 başlarında Batı’ya ulaştı. Hospitalierlerin Rodos’taki işleriyle meşgul olan Fulk de Villaret ise ertesi yaza kadar gelemedi.

Jacques de Molay ile Papa Clemens, Haospitalier’lerin Büyük Üstadının Fransa’ya gelmesini beklerken üçüncü bir sorun ele alındı. İki yıl önce tarikattan ihraç edilen birkaç şövalye tarafından Tapınakçılar’a ağır biçimde ahlaksızlık suçlamaları yöneltilmişti. De Molay, Papa’dan Tarikatın itibarının kurtarılmasını istedi.

24 Ağustos’ta Papa Fransa Kralı IV. Filip’e Tarikat’a yönelik suçlamalara inanmakta zorlandığını ancak Tapınakçılar’la ilgili çok fazla tuhaf şey duyduğu için ‘büyük bir keder, endişe ve kalp kırıklığı’ içinde bir soruşturma yapılmasına karar verdiğini yazdı. IV. Filip’ten bundan daha fazlasını yapmamasını istedi. Ama Fransız kralı onu dinlemedi. 13 Ekim günü Şafak vaktinde görevliler içlerinde Paris Tapınağı’ndan alınan Jacques de Molay’ın da olduğu Fransa'daki tüm Tapınakçılar’ı sapkınlık, homoseksüellik, küfür ve İsa’yı inkâr etme suçlarından tutukladılar.

Yargılanma

Kazığa bağlanarak yakılan tarikat mensupları.

IV. Filip’in yaptıkları Avrupalı kraliyet aileleri arasında güvensizliğe yol açtı. Aragonlu II. Jaime Tarikat’a yöneltilen suçlamaların uydurma olduğuna inanan tek kişi değildi. Onlara göre müflis durumda olduğu herkesçe bilinen IV. Filip Tapınağın büyük varlığına göz dikmişti. Fransız kralının, cüretkârlık ve küstahlık konusunda çağdaşlarını ilk defa hayrete düşürdüğü söylenemezdi. 1303 yılında Papa VIII. Bonifacius’u kaçırarak Fransa’ya getirip Tapınakçılar’a yönelttiklerine benzer suçlamalarla itham etme teşebbüsünde bulunmuş ama çabası sonuçsuz kalmıştı. Ancak bu suçlamalar Bonifacius’un ölümüne neden olmuştu. IV. Filip öte yandan İtalyan bankacıları Lombardlar’a karşı uzun soluklu bir mücadeleye girişmiş, sonunda onları tutuklayarak 1311 yılında ellerindeki tüm varlıklarına el koymuştu. Temmuz 1306’da Yahudiler tutuklanmış ve krallıktan kovularak tüm mallarına el konmuştu.

Yanı sıra, IV. Filip birçok defa madeni paraların değerini düşürmüştü. 1306’da kızgın bir kalabalıktan kaçarken Paris Tapınağı’na sığınmak zorunda kalmıştı. İşte bu Tapınak yerleşkesinin içindeyken onların varlıklarını görünüşte hiçbir zaman bitmeyen finansal sorunlarına çare bulmak amacıyla kendi üstüne geçirme planları yapmış olabilir. Ağustos 1307’de Papa Clemens, IV. Filip’e mektup yolladığında Fransız kralının çoktan kararlar verdiği anlaşılıyor. Zira 14 Eylül’de de Tapınakçılar’ın tutuklanması için talimat vermişti.

Tapınakçılar’a yöneltilen temel suçlamanın sapkınlık olması, IV. Filip adına, Tarikat’ı mahvetme mücadelesinin, kendisini Büyükbabası IX. Louis ile aynı konuma yerleştiren kişisel bir Haçlı Seferi olduğunu gösteriyor. IV. Filip yalnızca küstah bir zorba değil, aynı zamanda tutuklamaların ardındaki diğer başlıca figür olan Mühürdar Guillame de Nogaret gibi fanatik bir dindardı. De Nogaret her şeyden öte IV. Filip’ten daha yobaz biriydi ve kimi zaman onun Tarikatçılara yönelik oyunların ardındaki asıl kişi olduğu düşünülüyordu. 14. asrın başlarında sapkınlık ve büyücülük korkusu yaygındı ve kulübelerinde yaşayan köylülerden paranoyak Papalar ve Krallara dek toplumun her kesimine nüfuz etmişti. Papa Bonifacius’ye yöneltilen sapkınlık suçlamaları IV. Filip’e ve de Nogaret’ye göre Papa Şeytanın tarafındaydı ve Tapınakçılar’a yönelik benzer suçlamalar bu durumdan kaynaklanıyordu.

Genelde Fransız sarayının kuklalığını yapan zayıf bir Papa olarak görülen Papa Clemens, IV. Filip’in öfkesini üzerine çekecek olsa da, Tapınakçılar’a yönelik suçlamaların gereğini yapmadı.

Şüphesiz ki, Papa Clement de öfkeliydi. Tarikat yalnızca Roma’ya hesap verdiğinden IV. Filip’in Tapınakçılar’ı kendi himâyesi altındaki topraklarda tutuklamaya kalkışması yasadışıydı. Üstelik aynı dönemde de Nogaret aforoz edilmiş bir kişiydi. 27 Ekim’de IV. Filip’e yazdığı bir mektupta Papa Clemens, IV. Filip’in, Tapınakçıları tutuklayarak “bizlere ve Roma Kilisesine yönelik açık bir saygısızlık” sergilediğini ve “tüm yasaları ihlâl ettiğini” yazmıştı. Papa Clemens’in bizzat Kilisenin tehdit altında olduğu fikri artık üzerine gidilmesi gereken gerçek bir sorundu.

Papa Clemens’in IV. Filip’e yazdığı mektuptan iki gün önce, 25 Ekim’de, Jacques de Molay, Paris Üniversitesi’nden bir heyetin önünde İsa’yı reddettiği ve Haç’a tükürdüğü itirafında bulunmuştu. Tutuklu bulunan diğer önemli Tapınakçılar’dan da benzer itiraflar gelmişti. Bu bir skandaldı ve Paris’te Tarikat’a öfkelerini kusan kalabalıklar sokaklardaydı. Bu durum IV. Filip’in işine geldi. Böylece Papa Clemens’e Tapınakçılar’ı görüldükleri her yerde tutuklanmalarını sağlayacak bir ferman yazması için baskı uyguladı. Sonunda 22 Kasım’da Papa Clemens boyun eğdi ve “Pastoralis Praeeminentiae” adlı bir genelge yayınlayarak Avrupa’daki bütün Tapınakçılar’ın tutuklanmasını emretti.

Ancak IV. Filip diğer yöneticilerin de onu takip edeceğini sanarak çok yanılıyordu. Aragonlu Kral II. Jaime kuşkuluydu, İngiltere Kralı II. Edward olabildiğince uzun zaman olabildiğince az şey yaptı, Almanya’da genel bir güvensizlik hâkimdi, Kıbrıs’ta suçlamalara kesinlikle inanılmıyordu. İtalya’da durum eyaletten eyalete farklılık gösteriyordu. Napoli ve Papalık eyaletleri hemen harekete geçtiler, Lombardiya’da Tarikata yaygın bir destek vardı, aslında tüm ülkelerde tutuklamalar gerçekleşti ancak itiraf elde etmekteki başarı, ülkelerin ya da eyaletlerin işkenceye izin verip vermemesine bağlı olarak değişiyordu. Örneğin işkencenin kanunen yasaklandığı ya da yalnızca Papa Clemens’in ısrarı sonucu nadiren uygulandığı İngiltere’de ve İber Yarımadası’nda Tapınakçılar’dan çok az itiraf elde edildi. Napoli ve Papalık eyaletlerinde Engizisyona sözde “dinî prosedür” adı altında işkence yapma hakkı verilmişti. Buradaki itirafların sayısı, şaşırtıcı olmayan biçimde, daha fazlaydı. Yine de her bir Tapınakçı’nın işkenceye mâruz kaldığı -içlerinde Molay da vardı- Fransa kadar değildi.

Tapınakçılar’ın itirafçıları, hiç şüphe yok ki yapılan işkencenin boyutlarına göre çeşitlilik arz etmekteydi. Pek çoğu kabul törenlerinde Haç’ın üzerine tükürdüklerini, bastıklarını ve işediklerini, ayrıca İsa’nın sahte bir peygamber olduğuna inandıklarını itiraf ettiler. Kabul töreni aynı zamanda sırt ve karın bölgelerine kondurulan müstehcen öpücükleri de kapsıyordu. Hâttâ bazıları kıç ve penis öptüklerini de itiraf ettiler. Takdis töreninin Topluluk haricinde yapıldığı söyleniyordu. Birçokları Baphomet adlı bir puta taptıklarını da itiraf ettiler (ki, aslında bu Muhammed’in sembolüydü). İtiraf edenlere göre değişiklik göstermek üzere bu put ya sivri başlıydı ya da üç yüzlü bir kafaya sâhipti. Diğerleri de onun sakallı bir adama, kadına veya bir kediye ait olduğunu söylediler. Bunların yanı sıra Şeytanî kadınlarla ilişkiye girdiklerini ve yeni doğan çocukları öldürdüklerini itiraf edenler de vardı.

Papa Clemens, itirafların bir Papalık konseyi önünde de duyulması için ısrar etti.

24 Aralık’ta Jacques de Molay ile diğer önemli Tapınakçılar huzura çıkarıldılar. Artık IV. Filip’in ellerinden görünüşte uzaklaşmış olan Molay itirafını reddetti ve bu itirafları yalnızca işkence altında yaptığını söyledi. Diğer Tapınakçılar da aynı beyanda bulundular. Belirtmek gerekir ki, bu durum IV. Filip ile de Nogaret’nin Tarikatı bir kerede çabucak ortadan kaldırma girişiminin hızla sonuçlanması ve Fransız Sarayını Avrupa’nın de facto lideri ve Tek Gerçek İnancın Savunucusu yapma umutlarını suya düşürdü.

Papa Clemens, bir şekilde altta kalmamak için Şubat 1308’de duruşmaları iptal etti. IV. Filip vakit kaybetmeden soruşturmanın yasal zeminini güçlendirmek amacıyla Paris Üniversitesi akademisyenlerine başvurdu. 25 Mart’ta verilen yanıtta akademisyenler IV. Filip’in yeterince dayanağa sahip olmadığını bildirdiler.

Kral öfkeleniyordu. Mayıs ayında halkın çoğunluğunun desteğini kazanmak amacıyla Meclisi toplantıya çağırdı. Bu da çare olmadı. Tapınakçılar’a yönelik halk desteği artarken Krala dönük güvensizlik baş gösteriyordu.

Haziran ayında Papa Clemens’in, olayın kontrolünü Fransız Sarayı’nın elinden Kilise’ye kaydırmak amacıyla Poitiers’e gitmesi bardaktan taşan son damla oldu.

IV. Filip, 72 Tapınakçı’yı itiraflarını tekrarlamaları için onun huzuruna gönderdi.

27 Haziran’da Papa Clemens itirafları dinledi ve davayı ele almak için iki soruşturma yapmaya karar verdi, birinde Tarikata tamamıyla bakılacak diğerinde ise bireysel olarak Tapınakçılar incelenecekti. Papa Clemens’in en sonunda IV. Filip’in dilediği gibi hareket etmeye başlamasının sebebi Fransız birliklerinin boşalttığı bir kasabada resmen bir ev hapsinde olmasıydı. Yazın geri kalan bölümü bürokratik işlemlerle geçirildi. Her iki komisyon da sürekli çalışma halindeydi. Yalnızca Ağustos ayının bir gününde yaklaşık 500 mektup gönderilmişti. Chinon’da tutulan De Molay ve diğer Tapınak liderleri daha önceki inkârlarını inkâr ettiler. Artık işler IV. Filip’in istediği gibi gitmeye başlamıştı.

Ancak yine de bu kadar kolay olmayacaktı. Kanıtların tamamını düzenlemek umulandan daha uzun sürdü. Philip sabırsızlanıyordu. Papalık duruşmaları bir yıl sonra 22 Kasım 1309’a kadar başlayamadı. Jacques de Molay 26 Kasım’da mahkeme önüne çıktı ve Tarikat’ı savunma isteği olduğunu ancak kendisi “fakir ve okuma yazması olmayan bir şövalye” olduğu için bunu yapamayacağını dile getirdi. Dönemin artan Legalizmi ile uyumlu çalışır gibi görünen diğer askeri tarikatların aksine de Molay yönetimindeki Tapınakçılar Batı’nın değişen politik iklimiyle ilgisiz gibiydiler ve bunun sonucu olarak yönetimlerinin hiçbir yasal dayanağı yoktu. Bu da onların sonunu hazırladı. De Molay iki gün sonra başka kanıtlar verdi ve Tarikat’ı savunmaya muktedir olmadığını tekrarladı. Bunun üstüne yalnızca hem kendisini hem de Tarikatını kişisel bir iradeyle aklayabileceğine inandığı tek kişi olan Papa Clemens dışında kimseyle konuşmayacağı şeklinde bir gaf yaptı.

IV. Filip’in adamları tutuklu Tapınakçılar’a Büyük Üstat’ının kendilerini savunamadığı haberini ulaştırdılar. Bunun onların moralini bozmasını bekliyorlardı. Plan bir süreliğine işe yarar gibi göründü. Ne var ki, Şubat 1310’da duruşmalar tekrar başladığında Bolognalı Peter ile Provinsli Reginald adlı iki Tapınakçı 1307 yılına dek yasal çalışmalar yapmış olmanın getirdiği avantajla, öne çıktılar ve Tarikatlarını yöneltilen tüm suçlamalara karşı savunmak istediklerini dile getirdiler. IV. Filip’in Tapınakçılar’a kendilerini savunmalarına izin vermekten başka çaresi yoktu. 1 Nisan günü Tarikat’ın masumiyetine dair ikna edici bir konuşma yaptılar. Özellikle Bolognalı Peter, Tapınakçılar’ın tamamen masum olmakla kalmayıp zalim bir tuzağa düşürüldüklerini de dile getirdiği güçlü bir savunma yaptı. Engizisyoncular’ın yalnızca duymak istediklerini almalarını sağlayan işkence kullanımına saldırdı (bir Tapınakçı işkenceyi durdurmak için Tanrı’yı öldürdüğünü dahi itiraf etmişti). Hâlbuki kendilerine IV. Filip tarafından işkence yapılmayacağına dair söz verilmişti.

Haziran 1308’de Poitiers’de, Papa Clemens’i sıkıştırmasına benzer biçimde IV. Filip bir kez daha üste çıktı. 11 Mayıs’ta tutuklu Kardeşler arasında savunmalarına dair güven duygusu güçlenmekteyken itiraflarını inkâr eden 54 Tapınakçı’nın sapkınlıkta ısrar suçundan kazığa bağlanarak yakılacağı duyuruldu. Ertesi gün Tarikat’ın 54 üyesi etraflarını saran alevlerin içinden masum olduklarını haykırıyorlardı. Provenceli Reginald hapisten kaçtı, ama tuhaf şekilde geri geldi. Bolognalı Peter ise kayboldu ve bir daha hiç görülmedi. Tarikat’ın kendini savunacak kimsesi kalmamıştı ve Tapınakçılar’ın savunması tamamen çökmüştü.

Tapınak Şövalyelerinin Yargılanış Kronolojisi

1099 Kudüs’ün Birinci Haçlı Seferi sonucu ele geçirilmesi.

1119 Tapınak Tarikatının kuruluşu.

1129 Troyes Konseyi

1274 Lyons Konseyi

Ekim 1285 IV. Philip'in tahta çıkışı.

1291 Akkâ'nın kaybedilmesi.

Eylül 1303 Anagni'de Papa VIII. Bonifacius’a düzenlenen saldırı.

14 Kasım 1305 Papa V. Clemens'in taç giyme töreni.

Haziran - Eylül 1306 IX. Louis döneminin eski para' değerine geri dönüş.

Temmuz 1306 Yahudilerin Fransa'dan sürülmeleri.

1306 Sonları Jacques de Molay'ın batıya geri dönüşü.

14 Eylül 1307 IV. Filip’in kendi Bailli ve Senechaux'larına Tapınakçıların tutuklamaya hazırlanmaları konusunda gizli emirler göndermesi.

13 Ekim 1307 Tapınakçıların Fransa'da tutuklanmaları.

14 Ekim 1307 Guillaume de Nogaret'nin üniversiteli teologlar ve ruhban sınıfın diğer üyelerine Tapınakçılara yönelik suçlamalar konusunda bilgi vermesi.

16 Ekim 1307 IV. Filip Aragon Kralı II. Jaime'ye yazdığı mektupta tutuklamalara ilişkin açıklamalarda bulunması.

19 Ekim 1307 Paris'te duruşmaların başlaması.

24 Ekim 1307 Jacques de Molay’ın ilk itirafları

25 Ekim 1307 Molay’ın itiraflarını Paris Üniversitesi mensuplarının huzurunda tekrar edilmesi

26 Ekim 1307 IV. Filip’in II. Jaime’ye yazdığı mektupta itiraflar konusunda bilgi vermesi.

27 Ekim 1307 Papa V. Clemens’in IV. Filip’e yazdığı mektupta tutuklamalara karşı duyduğu hoşnutsuzluğu belirtmesi.

9 Kasım 1307 Hugues de Pairaud'nun itirafları.

22 Kasım 1307Pastoralis praeemirıentiae

24 Aralık 1307 Molay’ın Papa tarafından gönderilen kardinallerin huzurunda itirafını geri alması.

Şubat 1308 Papa V. Clemens’in, Tapınakçılar olayında yer alan engizisyon görevlilerinin yetkilerini feshetmesi.

Şubat 1308 sonu Paris Teoloji Akademisine yedi sorunun yöneltilmesi.

24-9 Mart 1308   Estats Generaux toplantısı.

25 Mart 1308      Teoloji uzmanlarının yanıtı.

5-15 Mayıs 1308 Etats Generaux’nun (asiller) Tours'daki toplantısı.

26 Mayıs 1308    IV. Filip’in Papa ile buluşmak üzere Poitiers’i ziyareti.

29 Mayıs 1308    Guillaume de Plaisans'ın Papa huzurunda oluşturulan kilise kurulunda yaptığı ilk konuşma.

14 Haziran 1308  Guillaume de Plaisans'ın ikinci konuşması.

27 Haziran 1308  IV. Filip’in Papa'ya seçilen 72 Tapınakçıyı göndermesi.

5 Temmuz 1308   Subit assidus

12 Ağustos 1308 Faciens miseriocordiam ve Regnans in coelis

13 Ağustos 1308 Papa V. Clemens'in Poitiers'den ayrılışı.

17-20 Ağustos 1308 Kardinalin Tarikat liderlerini Chinon’da dinlemesi.

Mart 1309 Papa V. Clemens’in yılın bir bölümünü geçirmek üzere Avignon'a yerleşmesi.

Bahar 1309 Piskoposluk nezdinde soruşturmaların başlatılması.

8 Ağustos 1309 Papalık komisyonunun Tarikat ile ilgili soruşturmayı başlatması.

22 Kasım 1309 Papalık komisyonunun ilk duruşmaları başlatması.

26 Kasım 1309 Jacques de Molay’in ilk kez komisyon önünde ifade vermesi.

28 Kasım 1309 Jacques de Molay’in ikinci kez komisyon önünde ifade vermesi, Papalık komisyonunun ilk oturuma son vermesi.

3 Şubat 1310 Papalık komisyonunun ikinci oturum için toplanması.

2 Mart 1310 Jacques de Molay’ın üçüncü kez komisyon önünde ifade vermesi.

14 Mart 1310 127 maddeden oluşan iddianâmenin Tarikat’ın savunmasını üstlenen Tapınakçılar’a okunması.

28 Mart 1310 Paris'teki piskoposluk bahçesinde Tarikat’ı savunmak üzere Tapınakçıların toplu halde bir araya gelmeleri.

4 Nisan 1310 Alma mater

7 Nisan 1310 Pierre de Bologna ve Renaud de Provins liderliğinde Tarikat'ın savunulması.

12 Mayıs 1310 54 Tapınakçının Paris yakınlarında yakılmaları.

30 Mayıs 1310 Papalık komisyonu tarafından duruşmaların ertelenmesi.

3 Kasım 1310 Papalık komisyonunun üçüncü oturumunun açılması.

26 Mayıs 1311 Papalık komisyonu önünde verilen son yeminli ifadeler.

5 Haziran 1311 Papalık komisyonu tarafından duruşmaların sona erdirilmesi.

16 Ekim 1311 Viyana Konseyi'nin açılışı.

Ekim 1311 sonu Tarikatı savunmak isteyen yedi Tapınakçının Viyana Konseyi'nde ifade vermeleri.

20 Mart 1312 IV. Filip'in Viyana'ya gelişi.

22 Mart 1312 Vox in Excelio

2 Mayıs 1312 Ad providam

6 Mayıs 1312 Considerante dudum

21 Mart 1313 Hospitalier Tarikatının IV. Filip’e tazminat olarak 200,000 Livre tournois Tazminat) ödemeyi kabul etmeleri.

18 Mart 1313 Jacques de Molay ve Geoffroi de Charney’nin yakılmaları.

20 Nisan 1313 Papa V. Clemens’in ölümü.

29 Kasım 1313 IV. Filip'in ölümü.

1314 Sonrasında Tapınakçılar

19, Asrın tanınmış Katolik teologlarından ve tarihçilerinden biri olan Ignaz Dollinger’e bir defasında tarihin en kötü gününün hangisi olduğu sorulmuştu.

Cevap vermekte gecikmedi: O gün, Tapınakçılar’ın Fransa’da tutuklandıkları 13 Ekim 1307 Cuma günü idi. O dönemde, tutuklamalar emsalsiz boyutlardaki bir suç olarak görülmüştü.

Dante IV., Filip’i Pontius Pilate ile kıyaslamış ve Purgatoria’da onu açgözlülükle suçlamıştı. Ardından Tapınakçılar’ı çevreleyen dedikodular hızla gerçekleşmeye başlamıştı: Papa Clemens, Jacques de Molay’ın onu bir yıl içinde Tanrı huzurunda buluşmaya çağırmasından bir ay sonra öldü, IV. Filip 29 Kasım 1314’te bir av kazasında öldü.

Bütün bu ölümler Jacques de Molay’ın lâneti olarak görüldü.

Satranç oynayan tarikat mensupları (1283)

Her ne kadar yargılamalar ve baskılar Tapınak Tarikatı’nın mahvolmasına yol açtıysa da, başka konularda işlevsiz kaldı. IV. Filip, Tapınakçılar’ın hazinesine ulaşamadı ve Tarikat’ın topraklarının büyük kısmı Hospitalier Şövalyeleri’ne geçti. Ayrıca kaç tane Tapınakçının gerçekte tutuklandığı belirsiz kaldı (rakamlar 2000 ilâ 15000 arasında değişmektedir) ve aynı şekilde kaçının kaçtığı da bilinmedi.

Tarikat’ın bir çeşit tüyo aldığı açıktı: 13 Ekim olaylarından kısa bir süre önce Jacques de Molay Tarikat’ın kural kitaplarını ve hesap defterlerini istedi ve tamamını yaktı. 1307 yılında Tarikat’tan ayrılan bir kardeşin “akıllıca” davrandığı söylendi, zira belirsiz bir tehlike yaklaşmaktaydı. Bütün Fransız karargâhlarına uyarılar gönderildi. Tarikat’ın ayinleri ve işleyişi hakkında bilgi vermek yasaklandı.

Tarikat’ın IV. Filip’in planlarının uygulamaya konduğunu biliyor olması Fransız kralının Tarikat’ın hazinesine niçin ulaşamadığını açıklayabilir. Hazinenin tutuklamalardan kısa süre önce Paris Tapınağı’ndan kaçırılarak nehir yoluyla Tapınakçılar’ın ana deniz üssü La Rochelle’e ulaştırıldığı söylenmektedir. 1307 sonbaharında kaç adet Tapınakçı gemisinin La Rochelle’den ayrıldığı bilinmemektedir -elbette ne taşıdıkları da- ancak bilinen bir şey vardır: Tapınak donanması birdenbire ortadan kaybolmuştur.

Prag'da sergilenen şövalyelere ait mühür!

Tapınağın Büyük Önderleri

Kudüs Kralı II. Baudouin, fethettiği Süleyman Tapınağını Hugues de Payens ile Godfred Saint-Omer'e Karargâh olarak kullanmaları için hediye ederken. Tapınak Şövalyeleri, Haçlılar tarafından Süleyman Tapınağı olarak adlandırılan bu binadan idare edilmekteydiler.

André de Montbard.

İlhanlı hükümdarı Gazan Mahmud Han’ın Haçlılar ile Memlükler'e karşı oluşturmayı planladığı “Franco-Moğol İttifakı” resmedilmiş.

Jacques de Molay”ın 1265 yılında Beaune Loncası’nda yapılan Tapınak Şövalyeliği’ne kabûl merasimi. Marius Granet (1777-1849) tarafından yapılan yağlıboya tablo.

1.      Hughes de Payns.svg    Hugues de Payens         1118-1136

2.      Armoiries Robert de Craon Robert de Craon  1136-1147

3.      Armoiries Evrard des Barres Everard des Barres 1147-1149

4.      Armoiries Bernard de Tramelay Bernard de Tremelay 1149-1153

5.      Armoiries André de Montbard.svg  André de Montbard 1153-1156

6.      Armoiries Bertrand de Blanquefort  Bertrand de Blanchefort 1156-1169

7.      Armoiries Philippe de Milly  Philippe de Milly 1169-1171

8.      Armoiries Eudes de Saint-Amand Odo de St Amand (Esir) 1171-1179

9.      Armoiries Arnaud de Toroge  Arnold of Torroja 1181-1184

10.    Armoiries Gérard de Ridefort. Gerard de Ridefort   1185-1189

11.    Armoiries Robert de Sablé. Robert de Sablé 1191-1193

12.    Armoiries Gilbert Hérail  Gilbert Horal 1193-1200

13.    Armoiries Philippe du Plaissis  Phillipe de Plessis 1201-1208

14.    Armoiries Guillaume de Chartres Guillaume de Chartres 1209-1219

15.    Armoiries Pierre de Montaigu Pedro de Montaigu 1218-1232

16.    Armoiries Armand de Périgord Armand de Périgord (Esir) 1232-1244

17.    Richard de Bures (Üstatlığı tartışmalı) 1244/5-1247

18.    Armoiries Guillaume de Saunhac. 1247-1250

19.    Armoiries Renaud de Vichiers. 1250-1256

20.    Armoiries Thomas Bérard. 1256-1273

21.    Armoiries Guillaume de (1273-1291

22.    Armoiries Thibaud Gaudin   (1291-1292)

23.    Armoiries Jacques de Molay Jacques de Molay 1292-1314

***

İslâmiyet'ten ve İbrani dininden (Museviliğin, Hıristiyanlığın modifiye bir inancı olduğu ve İsa'nın da Musevi olduğu hatırlandığında), bilhassa da bunların tasavvufundan ilham alan bu tarihî inisiyatik kurum, zaman içerisinde, hâlen de mevcudiyetini sürdüren benzeri birtakım yasal ve hem beynelmilel, hem de millî özellikli benzeri kuruluşlar için büyük bir ilham kaynağı olduğu aşikârdır.

Saygım ve sevgimle - M. kerem Doksat - Tarabya - 12.0.03.2015

Kaynakça

^ a b c d e f g h i j k l m n o p q r s t u v w x y z aa ab ac ad ae af ag ah Martin, Sean (2009). Tüm Gizemleriyle Tapınak Şövalyeleri. İstanbul: Kalkedon. ISBN 978-605-5679-16-3.

^ a b Barber, Malcolm (1994) The New Knighthood: A History of the Order of the Temple. Cambridge University Press, ISBN 0-521-42041-5. (İngilizce)

^ Nicholson, Helen (2001). The Knights Templar: A New History. Stroud: Sutton. ISBN 0-7509-2517-5. s.4. (İngilizce)

^ Read, Piers (2001). The Templars. New York: Da Capo Press. ISBN 0-306-81071-9. s. 91.

^ Burman, Edward (1990). The Templars: Knights of God. Rochester: Destiny Books. ISBN 0-89281-221-4. s. 40. (İngilizce)

^ Ralls, Karen (2007). Knights Templar Encyclopedia. Career Press. ISBN 978-1-56414-926-8. s. 28.

^ The History Channel, Lost Worlds: Knights Templar, 10 Temmuz 2006, Dokumenter video. Hazırlayan ve yöneten :Stuart Elliott

^ Nicholson, s. 237

^ Barber, Trial of the Templars, 2nd ed. "Recent Historiography on the Dissolution of the Temple." Kitabın 2. baskısında Barber, tarikat hakkında ortaya konan suçlamaları açıklamaktadır.

^ Gürsan, Turgut (19 ) Dünyanın Gizli Tarihi,İstanbul: Pegasus Yayınları. ISBN 978-605-5943-49 8.Bölüm: "Süleyman Tapınağı'nın ve Hz. İsa'nın Fakir Askerleri Tarikatı (Tapınakçılar)", s. 137

^ Kaynak: Barber, Malcolm (Tr.Çev.: Nuri Plümer (2008) Tapınak şövalyelerinin yargılanışı. Ankara: Phoenix Yayınevi. ISBN:978-605-5738-02-0

^ Armand de Périgord'ın akıbeti tartışmalıdır. La Frobie Muharebesi'ya öldürülmüş ya da esir alınmıştır. Richard de Bures'in Büyük Üstat olup olmadığı da tartışmalıdır. Fakat Guillame de Sonnac'ın Büyük Üstat olarak seçilmesine kadar Tapınak Şövalyelerine komuta ettiği şüphesizdir.

Dış bağlantılar

Wikimedia Commons'ta Tapınak Şövalyeleri ile ilgili medyaları bulabilirsiniz.

Sean, Martin (Tr. çev.: Barış Baysal) (2009) Tüm Gizemleriyle Tapınak Şövalyeleri Istanbul: Kalkedon Yayıncılık, ISBN:978-605-5679-16-3

Barber, Malcolm (Tr. çev.: Nuri Plümer) (2008) Tapınak Şövalyelerinin Yargılanışı, Ankara: Phoenix Yayınevi ISBN: 978-605-5738-02-0

1696 kez okundu
0

Önce bir içiniz ısınsın...

Direniyordum kendime zûlmetmeye karar verip (Self-Defeating Personality Disorder: Mazokistik Kişilik Bozukluğu) şu yeni sürümüyle ırkçı-kafatasçı marşımızı seyrettim:

Tüylerim kirpi kirpi oldu.

Rap rap rap rap…

Monoton, faşizmin ayak sesleri ana teması üzerine binâ edilmiş.

Kıyamet Alâmetleri bunlar.

2403 kez okundu
0


Sağdaki kadın o...

Dün Beyaz Saray’ın bahçesindeki 34 yaşındaki Miriam Carey’in Doğum Sonrası Depresyonu’na ve kendisine gösterilen tepki bir Milât'tır.

Cinnet geçirdiği (cinlerin hışmına uğradığı) zannedilen bu kadıncağız aslında yeni olimpiyat ateşini yakmıştır.

Bir hatırlayalım: Afrikalı Amerikan İngilizcesi (İngilizce: African American Vernacular English, AAVE) ABG’de Afrikalı-Amerikalı toplumun büyük kısmının konuştuğu lisanın adıdır. Kısaca AAVE olarak adlandırılan konuşma tarzına Siyah İngilizce, Siyah Ağzı, Siyah İngilizce Ağzı vs. isimler de verilmektedir. Amerikan İngilizcesinin Afro-Amerikan versiyonu denilebilir. Bâzı Beyaz Amerikalıların da konuşmayı tercih ettiği, belli kuralları olan bir formdur. Bu diyalekti beyaz ABG’liler de iyi konuşabilmektedir.

AAVE ilk olarak 16. ve 17. Asır’da ortaya çıkmıştır. Afrika’dan Amerika’ya getirilen siyah renkli köleler ile iletişim kurulması gerektiğinde İngilizce öğrenmeleri sağlanmış, ancak, düzenli bir öğretim sistemi olmamasından dolayı, Britanya İngilizcesinden uzaklaşılmıştır. Sonraki asırlarda ortaya çıkan Amerikan İngilizcesinden de ayrılan AAVE kendine has bir yer edinmiştir.

Afrikalı Amerikalı İngilizcesi, 1996 yılında tekrar popüler olmuş, Oakland, Kaliforniya’daki bâzı eğitimciler siyahî çocuklara AAVE konuşmayı öğretmek ve eğitimi AAVE ile vermek istemişlerdir. Bu eğitimciler kendilerini Ebonics olarak adlandırmıştır. Ebonik terimi ilk kez 1973 yılında siyah psikolog Robert Williams tarafından ortaya atılmış ve 1975 yılında fikirlerini kitaplaştırmıştır. Ebonikler, AAVE’nin standart İngilizceden bağımsızlaşmasının kabul edilmesini, gramer ve tüm kurallarının okullarda ders olarak okutulmasını, derslerin AAVE olarak verilmesini istiyorlardı.

Afro-Amerikan İngilizcesinin konuşma tarzı ve vurgulamaları standart İngilizceden çok farklıdır. Gramer kuralları ve kelime dizilimi farklılıklar göstermektedir. 1980'li yıllarda Hip hop müzik AAVE ile yapılmaya başlanmıştır ve bâzı ABG’liler AAVE konuşmayı öğrenmeye çalışsalar da, birçoğu tam mânâsıyla konuşamamaktadır. Ancak kulak alışkanlığına sâhip, kuralları ve vurgulamaları öğrenebilenler iyi konuşabilmektedir.

AAVE’ye verilen bâzı isimler şunlardır: African American Vernacular English (AAVE), African American English, Black English, Black Vernacular, Black English Vernacular (BEV), Black Vernacular English (BVE).

Amerika Başkanı Obama bir zencidir. Mutlaka onun da bir anasının dili vardır. O “yok” dese de mutlaka vardır. Yoksa anasından doğar doğmaz İngilizce ile ağlamadı. Ama maâlesef bugün Amerika’da yaşayan milyonlarca zencinin anadili yoktur. Obama’nın da yoktur. Ne konuşabilirler ne de yazabilirler. Zenciler anadillerini Amerika’da yaşarken akıllarına bile getiremezler… Çünkü şu anda ihtiyaçları yoktur. İngilizce ülke genelinde konuşulup anlaşılabilen üniter yapının temel direği olan tek dildir. Aynen Türkiye’de konuştuğumuz, anlaştığımız ve yazdığımız Türkçe gibi.

Günümüzde hakaret kabul edilerek kullanılmayan “negro” kelimesi Lâtince “niger” (siyah) kelimesinden İspanyolcaya ve Portekizceye geçmiştir. Türkçeye zaman zaman “zenci” olarak tercüme edilse de, Arapça kökenli zenci kelimesi ile negro arasında anlam benzerliği hâricinde bir dilbilimsel ilişki yoktur ve zenci kelimesi hakaret anlamı taşımaz. Bununla birlikte geçmişte siyahî insanları aşağılamak için kullanılmasından dolayı kullanımından kaçınılır.

Amerika’da esâretin lâğvına en son rızâ gösteren eyâletlerden Alabama’nın Montgomery kentinde zencilerin otobüste yerlerini beyazlara vermesi yasalarda yer alıyordu. 1955’te mağaza satıcılığı yapan Rosa Park yoğun bir çalışma günü sonunda evine gideceği otobüsün önünde yer bulmuştu. Sonraki durakta başına bir beyaz adam dikildiğinde şoför “yerini ver” diye Rosa’yı sert bir şekilde ikaz etti. Yorgun zenci kadın “kalkmıyorum, istersen tevkif ettir beni” diye mukabele etti. Şoförün çağırdığı polis beyaza yerini vermeyen siyahî kadını tutukladı. Önce eyâlette sonra ülke basınında protesto gösterileri başladı.

Zencilerin giderek vatandaşlık haklarına sâhip olmasında Rosa Park olayı önemli rol oynadı.

ABG’de sözüm ona özgürlük, serbestînin dik âlâsı vardır. Yahudilere nisbet edercesine Deniz Binbaşısı George Lincoln Rockwell’in 1960'da başkentte Kongre binasına taş atımı mesafede kurduğu Amerikan Nazi Partisi sembolik sayıda üyesine rağmen faâliyettedir. Beyaz ırkın üstünlüğünü savunan, zenci düşmanı Ku Klux Klan cemiyetleri de kırsal kesimde varlığını sürdürür.

Ama yakın geçmişe kadar eskinin zenci köleleri otobüslerde ön koltuklara rahatça oturmaya hâlâ cesaret edemezler. Pazar yerlerinde müzâyede ile köle satın alanlar arasında cumhurbaşkanları da vardır. Amerika'nın Üçüncü Başkanı Thomas Jefferson kölelerinden Sally Hemings ile yatarak altı çocuk sâhibi olmuştur; hayatı boyunca evlerinde, çiftliğinde hep köle kullanmıştır.

2686 kez okundu
0