Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

MEMLEKETİM VE GENÇ BİLİM ADAMLARI

Sevgili Mekâncılar,a

Alman Max Plank –Humboldt ödülünü ilk kazanan bilim adamı olan Profesör Dr. Ufuk Akçiğit, Merkez bankası için bir çalışma yaptı.

“Türkiye ekonomisinin ciddi bir potansiyel taşıdığını, kendi modelimizi geliştirmeliyiz, birçok ekonomi tetkik edildiğinde, ulusal şampiyon şirketleri süperstar şirketlerin varlığı dikkat çekiyor. Biz, süperstar şirketin nasıl yaratılacağının  modelini geliştirmenin peşindeyiz.” Dedi.  Akçiğit, kazandığı 1.5 milyon Avroluk fon fon ile,  Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinin sonuçlarını tetkik edecek…

***

Türkiye’de güzel şeyler oluyor hayat devam ediyor.

Artık daha huzurlu ve mutlu olmamamız için bir engel kalmayacak çünkü genç bilim adamlarımız birçok bilimsel yeniliklere  imza atıyor dünyamızda.

***

 Prof. Dr. Uğur Akçiğit, Koç Üniversitesi Ekonomi bölümü mezunu ve halen, Chicago Üniversitesinde  öğretim üyesi olarak görev yapıyor.

***

Kızım Ayşe Cânan Doksat’ın da mezun olduğu Koç Üniversitesini bitiren bu büyük bilim adamı hâlen Danimarka Bilim ve Teknoloji Bakanlığına, Uluslarası Para Fonuna ve Chicago Merkez Bankasına danışmanlık yapıyor. Aynı zamanda, çok tanınmış bir bilim adamı ve bu da bir Türk’e verilen çok önemli bir ödül.

Ek olarak bizim Merkez Bankamız için de araştırma yürütüyor ekibiyle. Nüfusumuzun artmasının ciddi bir tablo olduğunu gündeme getirmiş. Türkiye ile ilgili çalışmaları da tamamlanınca, ilgili kurumlara ciddi bir veri tabanı sağlayacağını düşündüğünü iletmiş.

Biz de kendi modelimizi geliştireceğiz dedikten sonra eklemiş: “Büyüme hikâyelerini etkileyen pek çok faktör var. Büyümeye bütünsel olarak bakmak lâzım. Bizim için en önemli şey “hâlâ ayakta duran ekonomimiz. Memleketin gelişmesi için biz kendi hikayemizi yazacağız”.

***

Bu genç bilim adamı daha sonra Vehbi Koç büstünün önünde poz verip gülümsemiş ve “memleketimizi iyi günlerin beklediğine dair” bir umut ışığı yansıtmış bizlere.

***

Evrimsel Psikiyatri, Rumuzdaki Fırtınalar ve Psikiyatri Tarihi 1, Atatürk, Anababaca gibi kitaplara yakında yenileri eklenecek.

***

Bu memleket için her şey daha güzel olacak.

***

Şimdi sizi merhume Ayten Alpman’ın seslendirdiği harikulâde bir melodiyle baş başa bırakmak istiyorum.

 

 Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 27 Ekim 2019

Okumaya devam et
  412 Hits
  0 yorum
412 Hits
0 yorum

NÂZIM HİKMET RAN

Sevgili Mekâncılar,

Şimdi sizlerle Vatan ve Atatürk Hayranı bir şairden bahsetmek söz etmek istiyorum. Herkes tanır onu: Nâzım Hikmet Ran (1902-1963 Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği).

***

nazım hikmet görselleri ile ilgili görsel sonucu

Ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle gördük

ve yanan gözlerimizle durduk

                           bu dünyanın Teşrinlerde

***

İzmir 918 Teşrinlerinde

İzmir 919 Mayısına

ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar, Mayıs ortasında kadar

       (yani kırma mevsimi yani arpalar biçilip

                   yani araçlar, kırma mevsimi

                            yani arpalar biçilip

                                      buğdaya başlanırken)

                                                        Yuvarlandılar…

***

Adana

         Antep

                   Urfa

                            Maraş:

Düşmüş düşüyorlardı

Antepliler şilâhşor oldu

Uçan turnayı gözünden

kaçan tavşanı ard ayağından vururlar

Ve Arap kısrağının üstünde

Uçan turnayı ard ayağından vururlar

Ve Arap kısrağının üstünde

Taze yeşil Selvi gibi ince uzun durdular

Antep sıcak

***

         Antep Çetin yerdir

         Antepliler silâhşor olur

         Antepliler yiğit kişilerdir

         Belki rahatsızdı, belki rahattı

         (bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular)

         Onun atı, silâhı, toprağı yoktu

         Boynu böyle çok gibi ince

                   ve böyle kocaman kafalıydı

***

Antepliler silâhşor olur

Uçan turnayı gözünden

Kaçan tavşanı ard ayağından vururlar

Ve Arap kısrağının yeşil Selvi gibi üstünde dururlar

Antep sıcak

         Antep çetin yerdir.

Antepliler silâhşor olur

Antepliler yiğit kişilerdir

Karayılan

         Karayılan olmazdan önce

Antep köylüklerinde ırgattı

Belki rahatsızdı, belki rahattı

(bunu düşünmeye vakit bırakmıyorlardır)

yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi

ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar

“Yiğitlik” atla, silâhla, toprakla olur

Onun atı, silâhı yoktu

Boynu yine böyle çöp gibi ince

    ve yine böyle kocaman kafalıydı

         Karayılan

         Karayılan olmazdan önce…

Gâvurlar Antep’e girince

Antepliler onu

         korkusunu saklayan

                  bir fıstık ağacından

                            alıp indirdiler.

Altına bir at çekip

         Eline bir mavzer

                   verdiler.

Antep çetin yerdir

Kırmızı kayalarla

         Yeşil kertenkeleler.

Sıcak bulutlar dolaşır havada

         İleri geri…

***

Antepliler düz ovada sıkışmışlardı

Gâvur şarapnel döküyordu

Toprağı kökünden söküyordu

Gâvur tutmuştu tepeleri

akan Antep’in kanıydı

Düz ovada bir gülfidanıydı

Karayılan’ın

         Karayılan olmadan önceki siperi

Bu fidan öyle küçük

Kokusu ve kafası öyle büyüktü ki onun

Namluya tek fişek sürmeden

         Yatıyordu yüzükoyun

Antep sıcak

         Antep çetin yerdir

Antepliler silâhşor olur.

Antepliler yiğit kişilerdir

Fakat gâvurun topu vardır

Ve ne çare kader

         Düz ovayı Antepliler

                   gâvura bırakacaklardı

***

Karayılan olmazdan öne

         umurunda değildi Karayılan’ın

           kıyamete dek gâvura verseler Antep’i

Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar

Yaşadı bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.

Siperi bir gülfidanıydı onun

ak bir taşın ardından

kara bir yılan

         çıkardı kafasını

Derisi ışıl ışıl

         Gözleri ateşten al

                   dili çataldı

Birden bir kurşun gelip

                 kafasını aldı

***

Karayılan olmazdan önce

         Umurunda değildi Karayılan’ın

                   Kıyamete kadar gâvura verseler Antep’i

Çünkü onu düşünmeye alıştırrmadılar.

Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi

ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.

gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun

Siperi bir gülfidanıydı onun

ak bir taşın ardından

kara bir yılan

çıkardı kafasını

Derisi ışıl ışıl

         Gözleri ateşten al

                   Dili çataldı

Birden bir kurşun gelip kafasını aldı

Hayvan devrildi kaldı

***

Karayılan

Karayılan olmazdan önce

kara yılanın encamını görünce

haykırdı avaz avaz

         ömrünün ilk düşüncesini:

“İbret al, deli gönlüm,

Demir sandıkta saklansan bulur seni

ak taş kara yılanı bulan ölüm…”

***

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

bir tarla sıçanı kadar korkak olan

fırlayıp atlayınca ileri

bir dehşet adı Anteplileri

         seğirttiler peşince.

***

Gâvuru tepelerde yediler

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

bir tarla sıçanı kadar korkak olana:

“Karayılan” dediler…

ve biz bunu böylece duyduk.

Ve çetesinin başında yıllarca namı yürüyen

         Karayılan’ı

         ve Anteplileri

         ve Antep’i

         aynen işittiğimiz gibi

            destanımızın birinci bâbına koyduk”

***

Biz ki İstanbul şehriyiz,

seferberliği görmüşüz:

Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin, vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi

                                                        ***

                   bir de ittihatçılar

                   bir de uzun konçlu Alman çizmesi

                   91’ten 18’e kadar yedi bitirdi bizi

***

Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker,

Erimiş Altın pahasına gazyağı

ve namuslu, çalışkan fakir İstanbullular

sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarda

yedikleri mısır koçanıydı ve arpa

                   ve süpürge tohumu

ve çöp gibi kaldı çocukların boynu

velâkin Tarabya’da, Pötişan’da ve Adada Klüpte aktı Ren şarapları su gibi

***

ve şekerin sahibi kapladı Miloviç’in yorganına bin Liralıkları

Bir de sakallı halifenin

bir de Vilhelm’in bıyıkları…

***

Biz ki İstanbul şehriyiz,

güzelizdir,

dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.

Öfkeli büyük şair: “Ey bin kocadan arta kalan, bilmem neyi bâkir”

demiş bize…

***

ve bir başkası yekpare Acem mülkünü feda etmiş bir sengimize.

Biz ki İstanbul şehriyiz

işte arz ederiz hâlimizi

         Yüce Türk halkının yüce katına

***

Mevsim yazdır, 919’dur.

Ve teşrinlerinde geçen yılın

Dört düvele teslim ettiler bizi

         Gözü kanlı düvele

         anadan doğma çırılçıplak

         ve kurumuştu

         ve kan içindeydi memelerimiz

***

Biz ki İstanbul şehriyiz,

Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan

         ve bir de Yunan,

***

bir de zavallı Afrika zencileri

         yer bitirir Afrika zencilerini

         yer bitirir bizi bir yandan,

bir yandan da kendi köpek döllerimiz:

         Vahdettin Sultan

         ve damadı Ferit

         ve İngiliz muhipleri

            ve mandacılar

***

919 Temmuzunun 3’ünü günü

         pek mütevazı bir mektep salonunda

         in’ikad etti Erzurum kongresi

***

Erzurum kışı zorludur balam

         Tandırında taze tezek yakar Erzurum

Buz tutar yiğitlerin bıyığı

         ve geceleyin karlı ovada

         kaskatı kesilmiş

                   donmuş görürsün karanlığı.

***

Erzurum kışı zorludur balam

         Tandırında tezek yakar Erzurum

Buz tutar yiğitlerin bıyığı

         ve geceleyin karlı ovada

         kaskatı kasılmış karlı ovada

         kaskatı kasılmış,

                   donmuş görürsün karanlığı

***

Erzurum’da kavaklar balam

         Erzurum’da kavaklar tane tane,

kavaklarda tane tane yapraklar

ve terden ve toz dumandan sinekten geçilmez

         Erzurum’da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar

***

Erzurum’un düzdür, topraktır damı

Erzurum’un güzelleri giyer balam

         incecik ak yünden ehram

Yürek büker balam

         Erzurum’lu türkülere

Halim selimdir Erzurum’un adamı

***

Velâkin dönmesin gözü bir kere!

Erzurum’da on dört gün sürdü kongre

orada, mazlum milletlerden bahsedildi

         bütün mazlum milletlerden

ve emperyalizme karşı dövüşenler onların

Orada, bir Şurayı Milliye’den bahsedildi

İradeyi Millîye’ye müstenit bir Şûrayı Millîye’den

         “Bütün aksamı vatan bir küldür” denildi

                   Manda ve himaye…”

***

Buna rağmen,

İstanbul’da birçok hanımlar, beyler, paşalar,

Türk halkından kesmişlerdi umudu.

Yağdırıldı telgraflar Erzurum’a:

         “Amerikan mandası altına girelim” diye.

***

“İstiklâl diyorlardı, şâyanı arzu tercihtir, ama,

bugün bu, diyorlardı mümkün değil.

Birkaç vilayet diyorlardı kalacak elde,

Şu hâlde diyorlardı, şu hâlde,

Memaliki Osmaniye’nin cümlesine şamil,

Amerikan mandaterliğini talep etmeyi

         memleket için en nafi

         bir şekli hâl kabûl ediyoruz.”

***

Fakat bu şekli kabûl etmedi Erzurumlu,

Erzurum’un kışı zorludur balam

Buz tutar yiğitlerin bıyığı,

         Erzurum’da kaskatı, dimdik ölür adam

         kabullenemez yılgınlığı…

***

İstanbul’da hanımlar, eyler paşalar

tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler,

çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri

         ve biçare telgraf telleri

         devretmek için Amerika’ya Anadolu’yu

         şöyle diyorlardı Erzurum’dakilere

         “Bizi bir başımıza bıraksalar,

         Tarafgirlik ve cehalet

            ve çok konuşmaktan başka müsbet

            bir hayat kuramayız.

***

İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.

Filipin gibi vahşi memleketi adam etti Amerika

Ne olacak,

Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,

sonra yeni dünyanın sayesinde

istiklâli kafasında ve cebinde taşıyan

         bir Türkiye vücuda geliverir.

***

Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına

         nasıl bir idare kurduğunu

         Avrupa’da görmek ister.

Hem artık işi uzatmaya gelmez, çok tehlikeli anlar yaşıyoruz,

Sergüzeşt ve cidal devri geçmiştir.

Türkiye’yi geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.

***

Dört Eylül 1919’da toplandı Sivas Kongresi,

         ve sekiz Eylül’de kongrede bu sefer yine ortaya çıktı Amerikan Mandası.

Ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günlerdi o günler.

Ve İstanbul’dan gelen bazı zevat

sapsarı yılgınlıklarıyla beraber ve ihanetleriyle birlikte

Bir de Amerikan gazeteci getirmişler.

Ve Erzurum’dan ve Sivaslılardan ve Türk Milletinden çok

İşte bu Mister Bravn’a güveniyorlardı.

***

Bu zevata: “İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!” denildi.

Fakat ayak diredi efendiler: “Mandanın istiklâli ihlâl etmeyeceği muhakkak iken” dediler, “herhâlde bir müzaherete muhtacız diyorum ben” dediler.

***

“Hem zaten” dediler, birbirine mâni şeyler değildir İstiklâl ile Manda ve esasen” dediler.

“Müstakil kalamayız böyle bir zamanda. Memleket harap

         toprak çorak

         borcumuz 500 milyon

         varidat ise 15 milyon ancak

ve Allah muhafaza buyursun!

***

İzmir kalsa Yunanistan’da ve harbetsek

düşmanımız vapurla asker getirir, biz Erzurum’dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz? Mandayı kabul etmeliyiz hemen” dediler.

“Onlar dretnot yapıyorlar biz yelkenli bir gemi bile bile yapamıyoruz.

         Hem İstanbul’daki Amerikan dostlarımız; mandamız korkunç değildir, diyorlar.

Cemiyeti Akvam nizamnamesine dâhildir, diyorlar”.

Ve böylece bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat.

Sivas, mandayı kabul etmedi fakat “hey gidi deli gönlüm” dedi.

“Akıllı, mutlu, sabırlı deli gördüm, ya istiklâl ya ölüm!” dedi.

***

Kambur Kerim de böyleydi aynen,

Adapazarlıydı Kambur Kerim.

Seferberlikte ölen babası marangozdu.

Seferberlik denince aklına Kerim’in,

çok beyaz yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü,

***

Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp

         kaz gütmek

         mektep kitapları

         ve bir de saçları altın gibi sarı

         fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.

***

335’de Kerim Eskişehir’e gitti

         Mektebe, teyzelerine ve dayısına…

Dayısı şimendiferde makinistti.

Düşman elindeydi Eskişehir,

Kerim on dört yaşındaydı, kamburu yoktu.

Dümdüz fidan gibi

         ve dünyaca meraklı bir çocuktu.

***

Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi, Kerim’e ekmek vermediğinden teyzeleri, (çok uzun saçlı ihtiyar iki kadın)

Hintli askerle dost oldu Kerim.

Bunlar “şaşılacak şey”. Türkçe bilmeyen ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak, avuçlarının üstü esmer, içi ak ve tel örgülerin üstünden,

Kerim’e bisküviti kutularla atan amcalardı.

***

Kocaman bir ambarları vardı, Kerim içinde oynardı.

Ambara nohut çuvalları, bakla kuru üzüm,

         “şaşılacak şey” katırların yemesi.

***

Ve sonra cephane sandıklarıyla silâhlar.

Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim’e “Ambardan silâh çalıp bana getir, gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim”.

Ve ambardan silâh çaldı Kerim,

bir tane daha

beş

on…

***

Aldattı Hintli dostlarını, Zeybekleri daha çok sevdiğinden.

Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amalar gitti.

Kerim geçirdi onları istasyona kadar.

Ertesi gün Lefke Köprüsünü atıp,

         Zeybekler geline Eskişehir’e

         Dayısı Kerimi elinden tutup

        verdi onlara.

Ve işte o günden sonra bugüne kadar kahraman bir türküdür ömrü Kerim’in.

***

Eskişehir’den alıp onu “Kocaeli Grubu” Paşasına götürdüler.

Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.

Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi.

         Sığırtmaç olmayı –zaten bilgisi vardı bunda–.

Kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi, gizlenmeyi ormanda…

Ve bütün marifetiyle Kerim

kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak ve “geçmiş olsun” dedikleri zamanı şaşarak düşman içine geçip getirdi haber

götürdü haber.

***

Onu namlı bir “Kaptan” gibi saydı çeteler

bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o,

ve bir fidan gibi düz, bir fidan gibi cesur, bir fidan gibi vaat eden bir çocuğun sevinçle oynadığı bu müthiş oyun sürdü 1937’ye kadar.

***

Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir, yüksekte kalır.

Gökyüzü giderek durgun bir hâl aldı, hafif bir yağmur ıslanmamıştı yerde yapraklar.

Karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim’in.

Solda ilerde tepenin eteğinde ateş yanıyordu: “Tekneciler” diye anılan gâvur çeteleri olmalı, dallardan damlalar düşüyordu Kerim’in yüzüne.

***

Dallardan damlalar düşüyordu Kerimin yüzüne.

Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığı giriyor. İpsiz Recebin yanından dönüyordu Kerim.

Nâatlar götürmüş, kâatlar getiriyor.

Birden bire durdu beygir, heykel gibi –teknecinin ateşini görmüş olacak– sonra birdenbire dörtnala kalktı, şaşırdı Kerim.

***

Künye: Özgün Yayınlarından İstanbul’da yayımlanan kitabi internetten zorla bulabildik, tek nüshaydı. İnan Dağılım, Molla Fenari Sokak, 33, Cağaloğlu İstanbul. Sümer Matbaası, Ekim 1973, İstanbul.

***

Şimdi, Kadim Dostum Adlî Tıp Profesörü Profesör Hamit Hancı’nın şimdilik ara verilen Anadolu Tıp Günlerinde o güzel ve davudi sesiyle mikrofondan okuduğu, buram buram Atatürk ve vatan-millet sevgisi kokan kısmını sizlerle paylamak istiyorum…

***

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.

Bilekler kan içerisinde

dişler kenetli

         ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benzeyen bu toprak, bu Cehennem, bu Cennet bizim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim.

***

Seneler önce bir vesileyle Prof. Dr. Erdal Işık, ben, Prof. Dr. Sunar Birsöz, Prof. Dr. Mesut Çetin ve bazılarımızın eşleriyle Nâzım Hikmet’in Moskova’daki mezarını ziyaret ettik.

O zamanlar Prof. Dr. Mustafa Kemal Sayar da dâhil hepimiz mezarının başında “Fatiha” okuyacaktık, Arapça bilmediğim için Türkçe okudum ve bir baktım Prof. Dr. Mustafa Kemal Sayar sadece öyle durmakta.

***

“Hayrola” diye sorduğumda, “Ağabey, ne diyeyim, Ateistti, belki ruhu rahatsız olur” demişti.

***

Nâzım Hikmet bu memleketin de, Ulu Önder’in de hayranıydı ve Darwin’in kuramını da biliyordu. Hatta isim babam Peyami Safa ile de tanışırlardı.

***

Bu memleket her badireyi atlattı, şimdiki puslu havalar da dağılacaktır.

***

Atatürk’ün yapıcı ve onarıcı bir dâhi olduğunu anlatacağım (asla Diktatör değil) kitabım da ve zaten hazır olan Evrimsel Psikiyatri Kitaplarım da büyük ölçüde bitti.

***

  1. Doğum günümü kutlayan herkese şükranlarımı sunuyorum.

Bu arada kadim Dostum Banu Zorlutuna da bir kayıp yaşadı.

Herkes bir gün ölecek, hiç sonsuza kadar yaşayanı gördünüz mü?

***

Hangi yayınevinden basılacaklarına sonra karar vereceğim.

Ne mutlu Türk’üm diyene…

***

Ölürken herkesin içindeki Tanrı Arketipi devreye girer…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 17 Ağustos 2019 Cumartesi

 

 

 

 

 

 

 

Okumaya devam et
  1685 Hits
  0 yorum
1685 Hits
0 yorum

SAYIN YILMAZ ÖZDİL'İN ADAM ROMANI HAKKINDA

Sunum Teknikleri

Sevgili Mekâncılar,

Senelerce Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde sunum teknikleri anlattım.

                                             ***

Eğer bir topluluğa hitap ediyorsanız mutlaka fikir liderine (opinion leader) bakınız ve tam iki kaşının ortasına bakınız.

                                        ***

Konuşurken tam hitap edeceğiniz kişinin alnına ve tam bir anlayış, hatta empatiyle ve mirroring (aynalama) ile bakınız.

***

Eğer spor yaptıysanız –bir zamanlar ki ben Taekwon do’da Siyah, Judo’da kahverengi kuşaktım.

***

Mutlaka ayçöreği tarzında bir toplantı salonunda yerleşin ve elinizde hand out dediğimiz kısa özetler bulunsun.

***

Yaptığınız işe iyice yoğunlaşın ve derin bir nefes alıp ağzınızdan verin

***

Kendinizden emin olduğunuz izleyicilerce anlaşılsın ve önce kendinizi sevip güvendiğinizi belli ediniz ki, etrafınızdakiler de size güvensin.

Siz özel ve değerlisiniz, çünkü öncelikle tasavvufta söz edildiği gibi eşrefi mahlûktansınız, s insansınız, yani, evrimsel ifadeyle beyni en çok evrimleşmiş varlıksınız.

***

Alkolden ve diğer uyuşturucu, uyarıcı maddelerden uzak durun

***

İnsanları etkilemenin en kolay yolu kendini sevmektir.

                                               ***

Eleştirini ama aşırıya kaçmayın ve kendinize güvenin.

***

Akademik platformlarda sunum yaparken, Power Point’in esiri olmayın ona spikerlik yapmayın.

***

Daima önceden anlatacaklarınızı birkaç kere okuyup özetini çıkarın.

***

Etraftaki kanaat liderlerine biraz daha dikkatle bakın.

***

Önce kendinize güvenin ve adeta meditasyon yapar gibi yaptığınız işe kendinizi verin

***

Ne demişti Yûnus Emre: İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır.

***

Sayın Yılmaz Özdil’in “ADAM” kitabı harikulâde ve bir roman olduğu için de altında kaynakça yok.

YILMAZ ÖZDİL GÖRSEL ile ilgili görsel sonucu

***

Tek solukta okudum ve Yüce önderin hayatını daha da takdir ettim.

***

Ulu Önder’in Lâtife Hanım’la İzmir’de evlenişi, Zsa Zsa Gabor’u da derin bir aşkla sevmesi hep onun üstün meziyetleriydi.

***

Çalışmak en güzel meşgaledir ve işini sevmek de en üstün meziyet.

***

Sevin ve sevilin ama abartmadan, beyninizdeki Betz hücreleri daima sağlıklı olsun.

***

Tabii, Sayın Yılmaz Özdil telefona çıktığında “ne mutlu bana ki size hitap edebilmişim” dedi.

***

Tevazu sizin en büyük silâhınızdır, sevgi ve çalışmak da en büyük silâhınız.

***

Yeni bir makalede görüşmek üzere, hep çalışmak ve özveriyle yaşamak, kimseye “eyvallah” dememek ve en önemlisi insanların izlenimlerine büyük önem vermek…

***

Benim kitaplarımın hepsini internetten oldukça ucuza temin edebilirsiniz: Psikanaliz Yanılgısı, Ruhumuzdaki Fırtınalar,

Psikiyatri Tarihi 1 ve diğerleri.

***

Evrimsel Psikiyatri kitabım bitti, sıra en azından bir de roman yazmakta. Onu da önümüzdeki günlerde, vaktim olunca, gündeme alacağım.

***

Paylaşıldıkça büyüyen en büyük şey sevgi, akıl ve hikmetten süzülmüş bilim ise tek yol gösterici.

***

Şimdi çalışma zamanı, ilk fırsatta yeni yazılarda buluşmak üzere…

***

Herkesi karşılıksızsa sevin ve olgun bir insana yakışan ölçülü bir tevazu içinde olun.

***

Bilim ve kardeşlik dolu günlere efendim.

***

Sevgim ve saygımla…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 23 Temmuz 2019.

Okumaya devam et
  1544 Hits
  0 yorum
1544 Hits
0 yorum

CARL GUSTAVE JUNG /ARKETİPLER VE “KİMSE İNANÇSIZ GİTMEZ”

Sevgili Mekâncılar,

Jung’a göre, bizler dünyaya geldiğimizde bir boş sayfa (tabul arasa) ile dünyaya gelmiyoruz. Evrimsel olarak bizimle gelen kodlarımız mevcut. Bu kodlarımız kollektif (ortaklaşa) bilinçdışımızda yer almakta  olup,  evrimsel olarak insanların birikmiş deneyimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Arketip, psikolojide algılamamızı örgütleyen, bilinç içeriklerini düzenleye, değiştiren ve geliştiren yapılar olarak tanımlanmaktadır. İşte bu arketipler hem ruhsal örgütlenmemizi hem de toplumsal bilinçdışımıza tesir etmektedirler.

Bazı arketipler şu şekilde tanımlanabilir:

Jung’a göre, bizler dünyaya geldiğimizde bir boş sayfa (tabul arasa) ile dünyaya gelmiyoruz. Evrimsel olarak bizimle gelen kodlarımız mevcut. Bu kodlarımız kollektif (ortaklaşa) bilinçdışımızda yer almakta  olup,  evrimsel olarak insanların birikmiş deneyimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Arketip, psikolojide algılamamızı örgütleyen, bilinç içeriklerini düzenleye, değiştiren ve geliştiren yapılar olarak tanımlanmaktadır. İşte bu arketipler hem ruhsal örgütlenmemizi hem de toplumsal bilinçdışımıza tesir etmektedirler.

Bazı arketipler şu şekilde tanımlanabilir:

Animus – Bu arketip kadınlarda bulunan evrensel ve bilinçdışından gelen erkeksiliği ifade etmektedir.

Anima – Bu arketip ise erkeklerde bulunan evrensel ve bilinçdışından gelen kadınsılığı ifade etmektedir.

Persona – Dış dünyaya uyum sağlamak için taktığımız toplumsal açıdan kabul edilebilir benlik ‘maskesi.’

Gölge – İnsan doğasının görülmeyen ve öfkeyi barındıran tarafını ifade eden arketiptir.

Jung, yaşamış olduğu derin bir dissosiasyon (çözülme) neticesinde, ego-self eksenini yarmış olup, kollektif bilinçdışındaki tanrı arketipini keşfetmiştir. Bundan sonra, evrimsel psikolojide Jung Tanrı kavramının en temel arketip olarak self (kendilik) kavramına denk düştüğünü ileri sürmüş olup, tanrıya inanır mısınız sorusuna, “inanmaya ihtiyacım yok, biliyorum” cevabını vermiştir.

Sonuç olarak, kimse bu dünyadan inançsız gitmez, çünkü hepimizin içinde Tanrı arketipi mevcuttur.

Selam ve sevgilerimle

Mehmet Kerem Doksat, 18.08.2019, Tarabya

Animus – Bu arketip kadınlarda bulunan evrensel ve bilinçdışından gelen erkeksiliği ifade etmektedir.

Anima – Bu arketip ise erkeklerde bulunan evrensel ve bilinçdışından gelen kadınsılığı ifade etmektedir.

Persona – Dış dünyaya uyum sağlamak için taktığımız toplumsal açıdan kabul edilebilir benlik ‘maskesi.’

Gölge – İnsan doğasının görülmeyen ve öfkeyi barındıran tarafını ifade eden arketiptir.

Jung, yaşamış olduğu derin bir dissosiasyon (çözülme) neticesinde, ego-self eksenini yarmış olup, kollektif bilinçdışındaki tanrı arketipini keşfetmiştir. Bundan sonra, evrimsel psikolojide Jung Tanrı kavramının en temel arketip olarak self (kendilik) kavramına denk düştüğünü ileri sürmüş olup, tanrıya inanır mısınız sorusuna, “inanmaya ihtiyacım yok, biliyorum” cevabını vermiştir.

Sonuç olarak, kimse bu dünyadan inançsız gitmez, çünkü hepimizin içinde Tanrı arketipi mevcuttur.

Selam ve sevgilerimle

Mehmet Kerem Doksat, 18.08.2019, Tarabya

Okumaya devam et
  1052 Hits
  0 yorum
1052 Hits
0 yorum

O FOTOĞRAFIN GERÇEK HİKÂYESİ

Sevgili Mekâncılar,

Sayın Sinan Meydan'ın Sözcü Gazetesindeki fotoğrafını sizinle paylaşmak istiyorum:

 

"08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 1/8 O fotoğrafın gerçek öyküsü 8 Temmuz 2019 Yazarlar 627 PAYLAŞIM Atatürk Türkiye Cumhuriyeti'ni, halkı dinleyerek, halkla konuşarak kurdu. Anadolu'da halk, yüzyıllar sonra ilk kez ayağına kadar gelip kendisini can kulağıyla dinleyen halkçı bir liderle karşılaştı… İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun makam odasına astığı “köylüyü dinleyen Atatürk” tablosu hakkında gerçek dışı bazı iddialar ortaya atıldı. Bu konuda öyle ileri gidildi ki, Türkiye gazetesinde bir köşe yazarı, o fotoğrafın 1924'te Erzurum'un Korucuk Köyü'nde çekildiğini ve fotoğrafta Atatürk'ün konuştuğu kişinin de Fetullah Gülen'in Halil dedesi olduğunu iddia etti. İşte bugün, İmamoğlu'nun makam odasındaki o tablonun - tamamen belgelere dayalı- gerçek öyküsünü anlatacağım. Bu öykü, aynı zamanda halkın dertleriyle dertlenen bir liderin; halkçı Atatürk'ün öyküsüdür. HALKI DİNLEYEN LİDER “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek cumhuriyeti ilan edip saray saltanatı yerine halkın saltanatını kuran Atatürk, radikal devrimlerini yapmadan önce ve sonra devlet adamları, komutanlar, gazeteciler, aydınlar ve halkla konuştu. Örneğin 1923'te cumhuriyeti ilan etmeden önce, 1924'te halifeliği kaldırmadan önce, 1925'te şapka devrimini yaparken, 1928'de harf devriminden sonra, 1930'da ve 1931'de Serbest 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 2/8 Cumhuriyet Fırkası denemesinin ardından, Halkevlerini kurarken ve devletçi kalkınmadan önce birçok ili kapsayan yurt gezilerine çıktı. Devlet adamları, komutanlar, gazeteciler, aydınlar ve halkla konuştu. Halkın düşünce ve görüşlerine kulak verdi. Halkın sorunlarını dinledi. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'ni halkı dinleyerek, halkla konuşarak kurdu. Anadolu'da halk, yüzyıllar sonra ilk kez ayağına kadar gelip kendisini can kulağıyla dinleyen halkçı bir liderle karşılaştı. Atatürk'ün 1930-1931 inceleme gezisi 1929 Dünya Ekonomik Buharını, -daha 6 yıl önce, bir bağımsızlık savaşıyla kurulup yokluk ve yoksulluk içinde ayakta durmaya çalışanTürkiye Cumhuriyeti'ni çok olumsuz etkiledi. Ekonomi hiç de iyi değildi. Halkın şikayetleri artmıştı. İşte o koşullarda Atatürk, hem tek parti CHP'yi dengelemek hem bir demokrasi denemesi yapmak hem de halkın nabzını yoklamak için 12 Ağustos 1930'da arkadaşı Fethi Okyar'a Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı (SCF) kurdurdu. 5 Ekim 1930'da yapılan belediye seçimlerinde CHP 480, SCF 22 belediye kazandı. Fakat rejim karşıtlarının SCF'de toplanmaları üzerine 17 Kasım 1930'da SCF kapatıldı. Atatürk, SCF'nin kapatıldığı o gün bir yurt gezisine çıktı. O geziye katılanlardan Ahmet Hamdi Başar, Atatürk'ün geniş kapsamlı o gezisinin “özel bir amacı” olduğunu söylüyor: “Serbest Fırka olayı, ülkede yönetimden memnun olmayanların çokluğunu ortaya koymuştu. Her taraftan şikayetler yükselmekteydi… İşte işlerin iyi gitmediğini ve müdahale etmek gerektiğini anlayan Atatürk, uzman bir heyetle, 1930 Kasım'ında, Ankara'dan Kayseri'ye doğru yola çıktı.” (1) Cumhurbaşkanı Atatürk, 17 Kasım 1930 Pazartesi günü saat 21.08'de özel trenle Ankara'dan hareket etti. 18 Kasım'da Kayseri, 20 Kasım'da Sivas, 21 Kasım'da Tokat, 22 Kasım'da Turhal ve 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 3/8 Amasya, 24 Kasım'da Çarşamba, 26 Kasım'da Samsun, 27 Kasım'da Trabzon, 1 Aralık'ta İstanbul, 19 Aralık'ta Tekirdağ, 20 Aralık'ta Kırklareli, 22 Aralık'ta Edirne ve 26 Aralık'ta İstanbul'u ziyaret etti. Atatürk,  6 Ocak 1931'de Ankara'ya döndü. Atatürk'ün inceleme gezisi, 23 Aralık 1930'daki irticai ayaklanma Menemen Olayı nedeniyle yarım kaldı. Atatürk yarım kalan inceleme gezisini 26 Ocak – 2 Mart 1931 tarihleri arasında İzmir, Balıkesir, Aydın, Denizli, İçel, Mersin, Adana, Malatya ve Konya'yı ziyaret ederek tamamladı. (2) Atatürk'ün raporları Atatürk, o inceleme gezisinde gittiği her yerde halkın sorunlarını dinledi. Sonra bu sorunlara ayrıntılı çözüm önerilerini içeren raporlar hazırlattı. Atatürk, halkın şikayetlerini TBMM tutanak yazıcılarına tek tek not ettirdi. Bu notlar gezi sonrasında Atatürk'ün gözetimi altında temize çekildi. Bu notlarla hazırlanan raporlar Başbakan İsmet İnönü'ye ve diğer yetkililere ulaştırıldı. 20 Mart 1931 tarihli Milliyet Gazetesi, Atatürk'ün bu seyahate ait ilk raporlarını hazırlayarak CHP'ye verdiğini yazdı. (3) Atatürk'ün inceleme gezisi sonrasında hazırlattığı o raporlardaki bazı bölümler şöyle: – Fare tahribatına uğramış bölgeler belirlenerek tohumluk yardımı yapılmalı. – Halkın elindeki traktörlere yeterli miktarda gaz verilmeli. – Tohum ıslah istasyonları fikrinin uygulanmasına kadar “yerli tohumların kalburlanması” gibi pratik yollara başvurulmalı. – Trakya'da kuşyemi ve kendir ıslah edilip çoğaltılmalı. – Sivas'ın kuzeyi ile Tokat, Amasya, Samsun ve Trakya vilayetlerinde 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 4/8 fare, Samsun ve Edirne'de de çekirge mücadelesi yetersizdir. – Kayseri'de sığırlarda görülen vebayıbakari ile mücadele yetersizdir. – Amasya elmalarının, Sürmene zeytinlerinin hastalıklara karşı korunması gereklidir. – İktisat Vekâleti, zararlılarla ve hastalıklarla yeni ve canlı bir zihniyetle mücadele etmeli. – Hububat piyasası için tedbir alınmalı. – Tütün üreticilerini memnun etmek için inhisar memurlarının dikkatli olması gerekir. – Trabzon halkı bir tütün ve sigara imalathanesi açılmasını istiyor. Trabzon'da marangozluk, kunduracılık zanaatları epey ileridir. Trabzon ve civar sahil çocukları için Trabzon'da bir sanayi okulu açılmalı. – Vergi düzenlemesi yapılmalı. Çift hayvanlarından vergiyi kaldırmak pek çok fayda sağlar. Kazanç vergisi alınırken iş sahipleri zarara sokulmamalı. – Gümrük işleri halledilmeli. – Sanayide ipek ve pamuk dokumacılığına önem verilmeli. – Öğretmenlerin emekli maaşları aksatılmadan ödenmeli. – Millet mekteplerinde okuma yazma öğrenenler öğrendiklerini unutuyormuş. Bu nedenle okuması kolay küçük kitaplar basıp halka ücretsiz dağıtılmalı. – Ülkedeki hastanelerin sorunları çözülmeli. – Halkın faiz yükü altında ezilmemesi için gerekli önlemler alınmalı. – Halkın şikayetleri kayıtsızlıkla karşılanmakta, bu da CHP'yi zayıf düşürmektedir. – Ülkede okul ihtiyacı devam etmektedir. – Köylerde “ev sanayi” kurulabilir. – Edirne'de kasırgadan yıkılan cami ve minareleri tamir edilmeli. – Ergene Nehri düzenlenmeli ve kanal inşa edilmeli. – Keşan ile İbrice arasındaki yol ıslah edilip iskele inşa edilmeli. – Samsun'da askeri hastane olarak kullanılan ilkokul binaları Milli 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 5/8 Eğitim Bakanlığı'na verilmeli. – Tütün ve çimentoda Ruslarla rekabet etmek için gereken önlemler alınmalı. – Cumhuriyeti ve Rejimi Koruma Kanunu çıkarılmalı. – Hapishaneler iyileştirilmeli. – Eğitim uygulamalı olmalı. – Yeni Hıfzıssıhha Kanunu'na göre fabrikalarda bulunması gereken doktor ve hastane işleri kontrol edilmeli. – Yeterli miktarda süt damlası, doğum evleri, çocuk yuvaları ve kreşler açılmalı. – Zeytin ağaçlarını aşılayanları tapu harçlarından muaf tutmuştuk. Bunu başka ağaçlar için de yapmalıyız. Zeytinyağcılığımızı geliştirecek önlemler almalıyız. Ayçiçeği yağı da üretmeliyiz. İncirlerimizi hastalıktan korumalıyız. – Bir çul ve çuha fabrikası gereklidir. – Akdeniz'le Mersin arasında 20 civarında deniz fenerine ihtiyaç vardır. – Ziraat Bankası'na kredi borcu olan çiftçinin borçları 10-20 seneye yayılmalı. – Çiftçiye bazı tarım aletleri ve bir miktar arazi verilmeli. – Köylülerimiz, kendi ürettikleriyle doyabilmeli, kendi tezgahının basit bez ve abası ile giyinebilmelidir. İdeal olarak köylümüz dışarıdan mümkün olduğu kadar az şey satın almalıdır. – Balıkçıların sorunları çözülmeli. – Satış kooperatifleri kurulmalı. – İşçilerin hakları korunmalı, bir İş Kanunu çıkarılmalı. – Petrol işi kısa zamanda halledilmeli, sondaj çalışmalarına başlanmalı. – Mensucat fabrikaları kurulmalı. – Uşak Şeker Fabrikası kurtarılıp güçlendirilmeli. (4) 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 6/8 30 Kasım 1930 tarihli Akşam Gazetesi, o fotoğrafın Amasya'da (22 Kasım) çekildiğini yazıyor. O fotoğraf 1924'te değil 1930'da çekildi Atatürk, 17 Kasım 1930'da Ankara'dan başladığı inceleme gezisinde 21 Kasım 1930'da Sivas'tan Tokat'a geçti. Atatürk, 10.30'da Tokat Belediye Meydanı'nda törenle karşılandı. Halkla buluştuktan sonra belediyeye çıktı. Öğle yemeğinden sonra Tokat ilinin sorunları hakkında belediye başkanından bilgi aldı. Atatürk, ertesi gün, 22 Kasım 1930'da, Turhal'a geçti. Turhal'da büyük bir kalabalık tarafından coşkuyla karşılandı. Aynı gün saat 12.30'da Turhal'dan Amasya'ya geçti. Atatürk Tokat'ta iki sorunla karşılaştı. Bunlardan ilki, bazı tütün üreticileri ellerindeki eskimiş tütünlerin inhisar idaresince satın alınmasını istiyordu. Atatürk üreticileri dinledi. Ancak bu tütünlerin 1927-1928 yıllarında ait eskimiş ve ekonomik değeri olmayan tütünler olduğunu öğrenince bu isteği kabul etmedi. İkincisi, bölgedeki fare tahribatı nedeniyle üretici zarar etmişti. Atatürk, hükümetten, gerekli incelemeler yapıldıktan sonra zarar edenlere gerekli ilaçların ve tohumların gönderilmesini ve üreticilerin Ziraat Bankası borçlarının yarısının ertelenmesini istedi. (5) Atatürk gittiği her yerde olduğu gibi Tokat'ta ve Turhal'da da halkın şikayetlerini dinledi. Köylülerle sohbet etti. İşte Ekrem İmamoğlu'nun makam odasındaki o “köylüyü dinleyen Atatürk” fotoğrafı, 21 Kasım 1930'da fotoğrafçı Cemal Işıksel tarafından Tokat'ta çekildi (6) O zamanki Hakimiyeti Milliye, Akşam ve Cumhuriyet gazeteleri o fotoğrafın “Amasya”da çekildiğini yazıyor. (7) Ancak hem Cemal Işıksel'in kitabında, hem de birçok Atatürk albümünde fotoğrafın Tokat'ta çekildiği belirtiliyor. Diyelim ki, o fotoğraf 21 Kasım 1930'da Tokat'ta değil de 22 Kasım'da Amasya'da çekildi. Ne değişir? Arada sadece bir gün fark 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 7/8 var. Gerçek şu ki, o fotoğraf kesinlikle 1924'te Erzurum'da çekilmedi. O fotoğrafın 1924'te çekilmediğini anlamak için derin tarih bilgisine de gerek yok. 1924 yılına ait bir Atatürk fotoğrafına bakmak yeterli. Ayrıca Atatürk, 1930/1931 inceleme gezisinde Erzurum'a gitmedi. Atatürk'ün o fotoğrafta dinlediği köylü de Fetullah'ın dedesi falan değil. Bu komik bir bir yalan. Ayrıca Atatürk'ün dinlediği tek kişi de o köylü vatandaş değil, Atatürk aynı gezide gittiği her ilde yaşlı genç, kadın erkek daha onlarca insanı dinledi. Demem o ki, Türkiye'de “tarih” hiç olmadığı kadar siyasete malzeme yapılıyor. Öyle ki, siyasi amaçlarla çok bilinen bir Atatürk fotoğrafı bile çarpıtılıyor ve o fotoğraf hakkında şeytanın aklına bile gelmeyecek uyduruk bir hikaye yazılıyor. Yalanlarını yüzlerine vurduğumuz uydurukçular ise utanma duygularını kaybetmişler, yeni yalanlar üretiyorlar. ★★★ ÖNERİ: Fatmagül Demirel'in “Cumhuriyet Kurulurken Hayaller ve Umutlar” adlı kitabını mutlaka okuyun derim. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan ilginç anketler, toplumsal dokumuza ışık tutuyor."

"KAYNAKLAR:  1- Ahmet Hamdi Başar, Atatürk'le Üç Ay ve 1930'dan Sonra Türkiye, 2. bas, Ankara, 1981, s.21. 2- Gürbüz Tüfekçi, Atatürk, Seyahat Notları (1930-1931), İstanbul, 1998, s. 67. 3- Atatürk'ün Bütün Eserleri (ABE), C. 24, s. 315. 4- Tüfekçi, age, s. 25-132. ABE, C.24, s. 315-392. ABE, C.25, s.23-65. 5- Abdullah İlgazi, “Atatürk'ün Tokat Gezileri”, Atatürk Araştırma 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 8/8 Merkezi Dergisi, S.52, C. XIII, Mart 2002. 6- Cemal Işıksel, Atatürk, Gazi Mustafa Kemal, Ankara, 1969, s. 67. 7-  Cumhuriyet, 29 Teşrinisani 1930. Akşam, 30 Teşrinisani 1930. Tümünü gör Yazarın Diğer Yazıları Abdülhamit siyasetinin ilk kurbanı: KIBRIS 1 Temmuz 2019 Sarayın değil milletin dediği olur! MİLLETiN AZiM VE KARARI 24 Haziran 2019 İstanbul'a ihanetin tarihi 17 Haziran 2019"

Ne mutlu Türküm diyene...

Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat, 08.07.2019

 

Okumaya devam et
  1099 Hits
  0 yorum
1099 Hits
0 yorum