Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

AKLİYE HEKİMLİĞİNDEN TABİPLİĞİNE, ORADAN DA SIHHİYE MEMURLUĞUNA TENZİL-İ RÜTBE.

Tabip kelimesi Arapça'dan geliyor ve tıp erbabı, tıp mütehassısı demek; tıpla akraba. Hekim de aynı kökenli ama "insanlardaki hastalıkları teşhis ve onları ilâçlarla veya bâzı araçlarla tedavi eden kimse" şeklinde bir nüansı var; hikmetle akraba.

 

Hakim (hâttâ daha doğru yazılışla hakîm) ise gene Arapça kaynaklı ve her şeyi bilen, bilge anlamlarında. Aynı zamanda sebep, gizli sebep, Allah'ın insanlarca anlaşılamayan amacı, eskimiş kullanımda özlü söz, vecize, gene eskimiş kullanımda fizik ve felsefe mânâlarını taşıyor. Menşei gene hikmet. Felsefe de "hikmet sevgisi" demek.

Sözü nereden açtığımı anlatayım. Rahmetli pederim nöropsikiyatr Prof. Dr. Recep Doksat vesilesi ve vâsıtasıyla çocukluğumdan beri bilimsel câmianın içindeyim. Gerek onun zamanında, gerekse kendi talebeliğim ve tahsilim süresince hep bir şeyi müşahede ettim: Seviye gittikçe düştü ve düşürüldü.

***

Bilhassa 11 Eylül 1980 darbesi ve askerlerin ezelî tabip düşmanlığı Kâinat Paşa'nın şu vecizesinde leblerden döküldü: "Bunlara (tıp doktorları) Türk Bayrağı'nın bir köşesinden tut desek, kaç para istiyorsun diye soracaklar". Çünkü o zamanlar doktorlar gerçekten çok iyi maaş alıyorlardı ve üniversite öğretim üyelerinin çoğu tam gün çalışırdı. Kazançlarıyla ev, araba alıp, çoluk çocuklarını rahat ettiriyorlardı ve huzur içerisinde bilimle iştigal ediyorlardı. Bu zihniyetle bütün tıbbiye fakirleştirildi. Akşam ne yiyeceğinin derdindeki adam bilimle uğraşamazdı ve kendini piyasaya vurdu. Tabip stagflâsyonu yaratıldı ve kalite muazzam düştü. Elitlerin çocukları artık tıbbiyeye teveccüh etmez oldu! Onlarca sene içerisinde hem talebe hem de hoca kalitesi düştü!

***

O eski zamanlar hoca da, talebe de azdı ve hocalar da hocaydı. Tıb fakülteleri tavşan gibi sağlık memuru "üreten" yüksek meslek okullarına tenzil edilmeden öncesinden bahsediyorum.

"İyi âilelerin" çocukları girerdi tıbbiyeye.

Ne demek iyi âileler? Kentsoylu, görgülü, iyi mekteplerde tahsil eylemiş, lisan bilen ve dünyâdan haberdar olan, gustosu olan âilelerin çocukları; yâni elitler. Cumhuriyet'in (şu birinci olanı) değerlerini Osmanlı âdâbıyla mezcedip yetişmiş insanlar.

Mezrasından, köyünden, kasabasından, şehrinden veya varoşlardan gelenler de vardı tabii. Fakat çoğunluk öbür gruptan olduğu için, ısrarla direnenler hâricindekiler budanırdı, yontulurdu, asimile olurdu ve tıbbiyeden musikîyle, edebiyatla, resimle ve başka entellektüel arayışlarla dolu olan kişiler mezun olurdu. Bunların da bir kısmı da kariyer yapar, hoca unvanına kavuşurdu. "Tıbbiyeden tabip dışında her şey çıkar" esprisi o zamanlardan kalmadır.

O zamanlardaki hocalar öğretmen yâhut belletmen değil, hocaydılar. Vakur, ciddi, asistanına veya talebesine sâhip çıkan, narsisizm katsayıları epey yüksek ama hürmet edilen adamlardı. Derse girdiklerinde ayağa fırlanırdı, çıt çıkmazdı. Bütün derslere hiyerarşiyi takiben herkes girerdi (kıdem sırasına göre ordinaryüs profesör, düz profesör, doçent, başasistan, asistanlar ve talebeler). İlk iki nesil hocaların ekserisi gerçekten de bu unvana lâyık insanlardı.

Sonra çoğalma ve çokluk başladı. Politik, ideolojik ve rekabete bağlı hizipleşmeler "start" aldı. Kendinden daha kaliteli adamı değil, daha yeteneksizi veya kişiliksizi yükseltme dönemine geçildi. Gene de, bu tuzağa düşmeyen epey ilim irfan yuvası vardı, şükürler olsun ki hâlâ var.

Bu arada Türkiye'yi ve Türklüğü berhava etmeye kararlı olan Batılı dostlarımız ve an büyük müttefikimiz ABD hem eğitimimizi hem de öğretimimizi istilâ için adım adım modus operandi uyguladılar.

Dört bir yanda müstemleke mektepleri açıldı: Amerikan, Fransız, Alman ve İtalyan liseleri. Elitler evlâtlarını buralara yollar oldular. Kendi harsının en önemli zamkı olan lisanıyla düşünmeyen, "Gâvurca tefekkür eden nesiller" türedi. Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkacakken, gayrı-muasır medeniyet bizim üzerimizden geçmeye başladı.

Bu arada sağlık sisteminde halka inmek sloganıyla dağa taşa sağlık ocakları kurulup mecburî hizmetle mesleğe karşı ilk antipati başlatıldı; bu işin mimarı olan Nusret Fişek bir yandan da "nüfus kontrolü" hizmetini verdirtti. Tipik bir centilmendi ve kendini de pek sevdirdi ama aslında bir vazifeyle gelmişti; ucu bugünlşere uzanacak olan...

Oyun çok sinsice idi ama gören gözler hemen ikaz etti; rahmetli pederim Recep Doksat "bu iş sâdece Türk bölgelerinde yapılıyor, Kürtler'e tatbik edilmiyor; Türkiye'nin 70 sene zarfında en büyük mes'elesi Kürt mes'elesi olacaktır" dedi diye, şimdilerde "ulusalcılıktan" yanına varılmayan Cumhuriyet gazetesinde kafatasçı faşist diye mimlendi.

 

Hemzaman olarak, yabancı lisanda tedrisat ihâneti üniversitelere de taşındı. İnanılmaz gücü, serveti ve mâhiyeti belirsiz dokunulmazlığı ile İhsan Doğramacı namlı bir kişi Amerikanca eğitimi memlekete bir soktu, pîr soktu!

Dr. Benjamin Spock'tan aparttığı kitabının aslında apartılmamış olduğuna oy çokluğu ile karar verilerek itibarı yüceltildi ve devlet nişanları verildi. Hâlen bu kişinin kurduğu üniversitelerin mensupları diğerlerinin hepsine tepeden bakıyorlar. Bu yabancı lisanda tedrisat benim fakültemde de sürüyor ve mecburen ders veriyorum. Tabipler arasına da nifak sokulmuş oldu çünkü "düz tıbbiyeliler" ile bunlar arasında muazzam kalite farkı var tabii olarak!

 

Bir yandan Öztürkçe diye diye lisan berhava edildi. Bunun da mimarları serseri ruhlu bir uydurukçu ile söz konusu üniversitenin birkaç monosemptomatik takıntılı "öğretmeni" idiler. Çok da muvaffak oldular. Doğru dürüst Türkçe konuşana ânında "gerici" denir oldu. Cemil Meriç "aydın olamazdı" çünkü uydurukçaya ve kâzıp şöhretlere karşı çıkmıştı! Attilâ İlhan gibi Komünist ama Türkçü ve Türkçe'yi oldukça doğru istimâl edenler marjinal ilân edildiler. Artık 50 yaşıma gelmeme rağmen bana da bu yafta yapıştırılmak istendi ama hayat tarzımı, kişiliğimi görenler bir yerlere oturtamadılar.

Hâlbuki mâziden istikbâle, oradan da âtiye giden yolda kaybolmamak için hâli kurtarmamız gerektiğini savunan bir kültür milliyetçisinden ibâretim.

***

Şimdilerde zâten devlet üniversiteleri öldürülüyor. Belli ki diğer bütün sahalarda olduğu gibi, bu konuda da gerekli adımlar atılıyor. Talebeler öğrenciliğe tenzil edildi, hocalar da öğretenliğe, hâttâ belletmenliğe. Tıbbı öğrenmek için değil, TUS'u kazanmak için tahsil eyliyorlar. TUS'u kazananların da ekserisi mesleği iyi öğrenmeyi değil, bir an evvel piyasaya çıkıp para kazanmak için gün saymaktalar.

***

Hazin Muhasebe (tabii ki istisnâlar kâideyi bozmaz)

    • Üniversiteler kötü yüksek meslek okullarına dönüştü; neredeyse kasabalara yapılıyorlar ve hocaları da, talebeleri de nasıl yetişiyor, karışık!
    • Bilgi ve bilişim çağında psikiyatri belletmenlerinin hemen hepsi standardize edilmiş DSM ve / veya ICD sistemlerini anlatıyorlar; hâlbuki bunlara ulaşmak artık çocuk oyuncağı. Hocalık malûmatfuruşluk olmaktan çıktı, her an tekâmül eden bilgiyi takip edip kendi tecrübeleriyle yoğurarak vermek hâline geldi, farkında olan az.
    • En fazla 200 kelimelik bir bilim dili faşizmi birkaç dergi hâriç her yeri istilâ etti; dünyânın en muhteşem yazısını gönderseniz, lisanınızdan dolayı ânında reddediliyorsunuz.
    • Yabancı lisanda tedrisat kendi harsında düşünmeyi öldürdü. "İlk defa Tanı ve Tedavi Alan Şizofreni Hastaları" diye makaleler iç bulandırıyor çünkü yazar İngilizce düşünüp Türkçe yazdığını sanıyor (doğrusunun "İlk Defa Tanı Konan ve Tedavi Edilen Şizofrenler" veya "şizofren hastalar" olması gerekir).
    • Yabancı lisanda neşriyat mecburiyeti bir fetişizm hâlini aldı ve psikiyatrimizi de vahşi kapitalizmin hizmetine sonuna kadar sundu.
    • Hele Kanıta Dayalı Psikiyatri kavramı en san'atkârâne tıb dalı olan psikiyatriyi zanaata tenzil eyledi.
    • Eskiden önce tabip, sonra tecrübe ve paylaşımla hekim olunurken, artık doğrudan doğruya sözüm ona psikiyatri ihtisası yapmış sıhhiye memurları maâlesef artmakta.
    • Pastadaki pay arttıkça etik ve saygı da azaldı, doçent veya profesör unvanlı şarlatan bile çıkabilir her ân; belki var da yeterince farkında değil bâzıları.

Peki, bunlar düzelir mi?

Evet!

Dayanışma ve sağduyu ile, hizipleşmeden ve Guruluk taslamadan kaynaşırsak, içimizdeki çürük elmaları da tasfiye edersek aşarız.

   Yoksa, memleketin her kurumunda olduğu gibi, batarız!

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 23 Ağustos 2007 Perşembe

DOĞUM SONRASI GÖRÜLEN PSİKİYATRİK BOZUKLUKLAR
BAKIN DANANIN KUYRUĞUNA!

Related Posts

 

Yorum 3

Already Registered? Login Here
Arda H. Civelek on Pazar, 03 Şubat 2013 16:24
Küçük Bir Değerlendirme

Sevgili Hocam,

Yazılmasının üzerinden geçen 6 yıla karşın, ülkemizdeki tıp eğitimine yönelttiğiniz eleştiriler güncelliğini koruyor. 12 Eylül Müdâhalesi'nden evvel de hekimlik mesleğini icra etmekte olan büyüklerimizin her dâim belirttikleri üzere, hekimlerin çalışma koşulları günbegün kötüleşti. Kötü çalışma koşulları ve kaybolan saygınlığımız bir yana dursun, artık hastalarımız tarafından şiddet görür olduk. Şimdiden özlediğimiz(!) bir önceki sağlık bakanımızın, hekimlere, ellerini hastaların ceplerinden çekmeleri direktifini vermesi de hekimleri alenen hedef tahtası hâline getirdi. Sn. Müezzinoğlu'nun da, mensubu olduğu siyasal parti göz önüne alındığında, selefini aratmayacağı samimi inancındayım ve bir tıp öğrencisi olarak geleceğe güvenle bakamıyorum.

Günümüzde tıp öğrenimini sürdürmekte olan öğrencilerin genel profili hakkındaki görüşlerinize de büyük ölçüde katılıyorum. Fakültemde -Ankara Tıp Fakültesi- öğrenim dili Türkçe olmasına karşın, muafiyet sınavında yeterli puanı alamayanlar için bir senelik lisan eğitimi veriliyor. Hekim adaylarının literatürü takip edebilmesi için elzem olan İngilizce'ye hâkim olabilmeleri amacıyla bir yıl ayrılmasına karşı olmamakla birlikte, hazırlık eğitimi alan sınıf arkadaşlarımın bu lisana hâlen hâkim olamadıklarını maalesef müşâhede etmekteyim.

Tıbbiyeden tabip dışında her şeyin çıktığı esprisi de günümüzde geçerliliğini yavaş yavaş kaybediyor. Belki de rahmetli babanızın akranı olan rahmetli eniştem de, yazınızda bahsettiğiniz üzere, oldukça yoksul bir ailenin mensubu olmasına karşın, 40'lı yıllarda İstanbul Tıp Fakültesi'ndeki öğrenciliğinde musikîyle tanışmış, musikîye ilgisini ömrü boyunca muhafaza etmiş; bir nev'i "yontulmuş" . Ancak benim kuşağımdaki hekim adaylarının entellektüel gelişime açık olmadıkları kanaatindeyim. Belki birkaç büyük şehirde okumakta olanlarımız entellektüel açıdan kendilerini geliştirme fırsatına sahipler; ancak, tıp öğrencilerinin kahir ekseriyeti ne tiyatronun, ne operanın, ne senfoni orkestrasının bulunduğu taşra şehirlerinde, "her şehre bir üniversite" politikasıyla son 10 yılda mantar gibi her bir yanda bitmiş tıp fakültelerinde olduklarından birçok imkândan mahrum kalmaktalar. Hakikaten de, Sn. İlber Ortaylı'nın belirttiği üzere, her şehre üniversite açmak büyük bir ahlâksızlık.

Son olarak Tıpta Uzmanlık Sınavı'na dâir birkaç söz etmek isterim: TUS, hakikaten de, ufukta korkunç bir canavar gibi bizleri bekliyor. 20'li yaşlarımızın ortasındaki mezuniyetimizi müteâkip, kendi ayaklarımızın üzerinde durma mecburiyeti maddi kaygıları da beraberinde getiriyor ve teşhis ettiğiniz üzere, birçoğumuz hekimlik san'atını öğrenmek için deği, ihtisas eğitimini almaya hak kazanabilmek için çalışıyoruz. Bu konuda suçlanmamamız gerektiğini düşünüyorum; zira, ihtisas eğitimi hususunda yaratılan arz-talep dengesizliğinin müsebbibleri bizler değiliz. Birçoğumuz kısıtlı maddî imkânlarla öğrenimlerini sürdürmekte, hâttâ bu arkadaşlarımızın bazıları yakın gelecekte ailelerinin de geçimini sağlama sorumluluğunu yüklenecekler. Tüm bu bileşenler bir araya geldiğinde ortaya niteliksiz tıp eğitimi çıkıyor.

Son olarak müsaadenizle küçük bir tenkit: Ben de sizin müstemleke mektebi dediğiniz okulların birinden mezunum (Robert Kolej). Bildiğim kadarıyla eşiniz hanımefendi de İzmir Amerikan mezunu. Ben kendi okulumda yabancı bir lisanda düşünebilme yeteneğini kazandım; ancak bu, beni kendi lisanıma yabancılaştırmadı. Aksine, öğrencisi olma ayrıcalığına eriştiğim Ersin Aybars -kendisi Prof. Ergun Aybars'ın kardeşi olur- gibi Türk Edebiyatı hocalarım sâyesinde, öz kültürüme yabancılaşmak bir yana, kültürümü daha iyi tanıma fırsatı buldum. Türk kültürüne yabancılaşma durumunu da, yine bir yabancı okulda, Üsküdar Amerikan Lisesi'nde tahsil görmüş rahmetli anneannemde de fark etmedim. Keşke Türk gençleri, Avrupalı nesildaşları gibi, nitelikli devlet okullarında yabancı lisan öğrenebilme şansına sâhip olsalardı. Fakat, İngilizce öğretmenlerinin iştirak ettiği bir konferansa konuşmacı olarak katılan bir Amerikalı'yı dinlemek için katılımcı öğretmenlere simültane tercüme hizmetinin sunulduğu memleketimiz, maalesef bu seviyeden fevkalâde uzak.

ODTÜ’deki konuşmanızı sabırsızlıkla bekliyorum.

Saygılar sunarım.

MKD: Sevgili Arda, bu mükemmel Türkçen ve ifâde gücün için tebrikler. Müstemleke mektepleri artık o işlevlerini kaybetti, artık misyonerler veya papazlar yok ve bilhassa fen derslerinin İngilizce / Fransızca tedris edilmesi de çok isabetli. Gel gör ki, bu sefer de sınavlarda tökezleniyor. En doğrusu, her iki formasyonun da verilmesi sanırım.

Cân-ı gönülden başarılı ve mutlu olmanı diliyor, gözlerinden öpüyorum.

Not: ODTÜ'ye gelmeyeceğim çünkü o toplantıyı düzenleyenler peşin hükümlü Ateist ve dindar Komünist çocukllar. Ağzımdan çıkacak her lâfı çarpıtacaklardır .

0
Sevgili Hocam, Yazılmasının üzerinden geçen 6 yıla karşın, ülkemizdeki tıp eğitimine yönelttiğiniz eleştiriler güncelliğini koruyor. 12 Eylül Müdâhalesi'nden evvel de hekimlik mesleğini icra etmekte olan büyüklerimizin her dâim belirttikleri üzere, hekimlerin çalışma koşulları günbegün kötüleşti. Kötü çalışma koşulları ve kaybolan saygınlığımız bir yana dursun, artık hastalarımız tarafından şiddet görür olduk. Şimdiden özlediğimiz(!) bir önceki sağlık bakanımızın, hekimlere, ellerini hastaların ceplerinden çekmeleri direktifini vermesi de hekimleri alenen hedef tahtası hâline getirdi. Sn. Müezzinoğlu'nun da, mensubu olduğu siyasal parti göz önüne alındığında, selefini aratmayacağı samimi inancındayım ve bir tıp öğrencisi olarak geleceğe güvenle bakamıyorum. Günümüzde tıp öğrenimini sürdürmekte olan öğrencilerin genel profili hakkındaki görüşlerinize de büyük ölçüde katılıyorum. Fakültemde -Ankara Tıp Fakültesi- öğrenim dili Türkçe olmasına karşın, muafiyet sınavında yeterli puanı alamayanlar için bir senelik lisan eğitimi veriliyor. Hekim adaylarının literatürü takip edebilmesi için elzem olan İngilizce'ye hâkim olabilmeleri amacıyla bir yıl ayrılmasına karşı olmamakla birlikte, hazırlık eğitimi alan sınıf arkadaşlarımın bu lisana hâlen hâkim olamadıklarını maalesef müşâhede etmekteyim. Tıbbiyeden tabip dışında her şeyin çıktığı esprisi de günümüzde geçerliliğini yavaş yavaş kaybediyor. Belki de rahmetli babanızın akranı olan rahmetli eniştem de, yazınızda bahsettiğiniz üzere, oldukça yoksul bir ailenin mensubu olmasına karşın, 40'lı yıllarda İstanbul Tıp Fakültesi'ndeki öğrenciliğinde musikîyle tanışmış, musikîye ilgisini ömrü boyunca muhafaza etmiş; bir nev'i "yontulmuş" . Ancak benim kuşağımdaki hekim adaylarının entellektüel gelişime açık olmadıkları kanaatindeyim. Belki birkaç büyük şehirde okumakta olanlarımız entellektüel açıdan kendilerini geliştirme fırsatına sahipler; ancak, tıp öğrencilerinin kahir ekseriyeti ne tiyatronun, ne operanın, ne senfoni orkestrasının bulunduğu taşra şehirlerinde, "her şehre bir üniversite" politikasıyla son 10 yılda mantar gibi her bir yanda bitmiş tıp fakültelerinde olduklarından birçok imkândan mahrum kalmaktalar. Hakikaten de, Sn. İlber Ortaylı'nın belirttiği üzere, her şehre üniversite açmak büyük bir ahlâksızlık. Son olarak Tıpta Uzmanlık Sınavı'na dâir birkaç söz etmek isterim: TUS, hakikaten de, ufukta korkunç bir canavar gibi bizleri bekliyor. 20'li yaşlarımızın ortasındaki mezuniyetimizi müteâkip, kendi ayaklarımızın üzerinde durma mecburiyeti maddi kaygıları da beraberinde getiriyor ve teşhis ettiğiniz üzere, birçoğumuz hekimlik san'atını öğrenmek için deği, ihtisas eğitimini almaya hak kazanabilmek için çalışıyoruz. Bu konuda suçlanmamamız gerektiğini düşünüyorum; zira, ihtisas eğitimi hususunda yaratılan arz-talep dengesizliğinin müsebbibleri bizler değiliz. Birçoğumuz kısıtlı maddî imkânlarla öğrenimlerini sürdürmekte, hâttâ bu arkadaşlarımızın bazıları yakın gelecekte ailelerinin de geçimini sağlama sorumluluğunu yüklenecekler. Tüm bu bileşenler bir araya geldiğinde ortaya niteliksiz tıp eğitimi çıkıyor. Son olarak müsaadenizle küçük bir tenkit: Ben de sizin müstemleke mektebi dediğiniz okulların birinden mezunum (Robert Kolej). Bildiğim kadarıyla eşiniz hanımefendi de İzmir Amerikan mezunu. Ben kendi okulumda yabancı bir lisanda düşünebilme yeteneğini kazandım; ancak bu, beni kendi lisanıma yabancılaştırmadı. Aksine, öğrencisi olma ayrıcalığına eriştiğim Ersin Aybars -kendisi Prof. Ergun Aybars'ın kardeşi olur- gibi Türk Edebiyatı hocalarım sâyesinde, öz kültürüme yabancılaşmak bir yana, kültürümü daha iyi tanıma fırsatı buldum. Türk kültürüne yabancılaşma durumunu da, yine bir yabancı okulda, Üsküdar Amerikan Lisesi'nde tahsil görmüş rahmetli anneannemde de fark etmedim. Keşke Türk gençleri, Avrupalı nesildaşları gibi, nitelikli devlet okullarında yabancı lisan öğrenebilme şansına sâhip olsalardı. Fakat, İngilizce öğretmenlerinin iştirak ettiği bir konferansa konuşmacı olarak katılan bir Amerikalı'yı dinlemek için katılımcı öğretmenlere simültane tercüme hizmetinin sunulduğu memleketimiz, maalesef bu seviyeden fevkalâde uzak. ODTÜ’deki konuşmanızı sabırsızlıkla bekliyorum. Saygılar sunarım. MKD: Sevgili Arda, bu mükemmel Türkçen ve ifâde gücün için tebrikler. Müstemleke mektepleri artık o işlevlerini kaybetti, artık misyonerler veya papazlar yok ve bilhassa fen derslerinin İngilizce / Fransızca tedris edilmesi de çok isabetli. Gel gör ki, bu sefer de sınavlarda tökezleniyor. En doğrusu, her iki formasyonun da verilmesi sanırım. Cân-ı gönülden başarılı ve mutlu olmanı diliyor, gözlerinden öpüyorum. Not: ODTÜ'ye gelmeyeceğim çünkü o toplantıyı düzenleyenler peşin hükümlü Ateist ve dindar Komünist çocukllar. Ağzımdan çıkacak her lâfı çarpıtacaklardır :(.
Guest - Özgür on Pazartesi, 04 Şubat 2013 15:11
Çok geç

"Dayanışma ve sağduyu ile, hizipleşmeden ve Guruluk taslamadan kaynaşırsak, içimizdeki çürük elmaları da tasfiye edersek aşarız." öneriniz ne yazık ki mevcut durum karşısında çok zayıf, yetersiz ve ütopik kalıyor kanaatindeyim. Mesele o noktaları çoktan geçti. Hekimlik kapitalizme kurbân edildi. Sağlık sistemi çökertilerek, sağlık çalışanları köleleştirildi, itibârları yerle bir edildi. Tatminsiz, saygısız ve her şeyi bilen bir hasta profili yaratıldı. Sağlık çalışanları gerek hastalar gerekse idare tarafından yıldırılarak mesleğinden soğutuldu. Tabip, bozuk sistemin günâh keçisi ilân edilerek hedef hâline getirildi. Artık devlet hastanelerinde tabâbet san'atından bahsedilemez. Tamamen mekanikleştirildi. Yılgınlık, korku, itaât psikolojisi tüm sağlık çalışanlarını maaşlı memura çevirdi. Tüm bir sistem(sadece sağlık değil) ciddî bir kurumsal ve zihinsel reformdan geçmedikçe sorun büyüyerek devâm edecek. Bu sistemin içerisinde ne birliktelik kurulabilir, ne hizipçilik önlenebilir ne de çürükler elimine edilebilir.
Saygılar

0
"Dayanışma ve sağduyu ile, hizipleşmeden ve Guruluk taslamadan kaynaşırsak, içimizdeki çürük elmaları da tasfiye edersek aşarız." öneriniz ne yazık ki mevcut durum karşısında çok zayıf, yetersiz ve ütopik kalıyor kanaatindeyim. Mesele o noktaları çoktan geçti. Hekimlik kapitalizme kurbân edildi. Sağlık sistemi çökertilerek, sağlık çalışanları köleleştirildi, itibârları yerle bir edildi. Tatminsiz, saygısız ve her şeyi bilen bir hasta profili yaratıldı. Sağlık çalışanları gerek hastalar gerekse idare tarafından yıldırılarak mesleğinden soğutuldu. Tabip, bozuk sistemin günâh keçisi ilân edilerek hedef hâline getirildi. Artık devlet hastanelerinde tabâbet san'atından bahsedilemez. Tamamen mekanikleştirildi. Yılgınlık, korku, itaât psikolojisi tüm sağlık çalışanlarını maaşlı memura çevirdi. Tüm bir sistem(sadece sağlık değil) ciddî bir kurumsal ve zihinsel reformdan geçmedikçe sorun büyüyerek devâm edecek. Bu sistemin içerisinde ne birliktelik kurulabilir, ne hizipçilik önlenebilir ne de çürükler elimine edilebilir. Saygılar
Guest - Mustafa Çetin on Salı, 05 Şubat 2013 14:41
Hala mı kötü aile-iyi aile muhabbeti, pes doğrusu!

Anne ve babam kentsoylu değil köylü, iyi mekteplerde de tahsil eylememişler, Türkçe'den başka bir lisan da bilmiyorlar. Yani bu durumda bir iyi aile çocuğu değilim. O halde Tıp Fakültesi'ne yanlışlıkla veya torpille girmiş olmalıyım. Yazınızda doğruları söylemişsiniz ama bu kısımda son kullanma tarihi çoktan geçmiş ve kentsoylu Türkleri köy kökenlilerin gözünde daha da ötekileştirmekten başka bir işe yaramayacak fikirler serdetmişsiniz. Zaten birileri tarafından "Anadolu'nun gerçek sahipleri", "bu milletin çocukları", "suyun öte tarafındakiler" gibi palavralar özellikle üfürülüyor, bir de siz "kötü aile çocukları" diyerek tuz biber ekin ki tam olsun. Neyse ki ülkeyi bir "kötü aile çocuğu"nun kurtardığını hala unutmamış olanlar var bu memlekette.

MKD: Bu yazıdan bunu ancak anlayabildinizse, helâl olsun size...

0
Anne ve babam kentsoylu değil köylü, iyi mekteplerde de tahsil eylememişler, Türkçe'den başka bir lisan da bilmiyorlar. Yani bu durumda bir iyi aile çocuğu değilim. O halde Tıp Fakültesi'ne yanlışlıkla veya torpille girmiş olmalıyım. Yazınızda doğruları söylemişsiniz ama bu kısımda son kullanma tarihi çoktan geçmiş ve kentsoylu Türkleri köy kökenlilerin gözünde daha da ötekileştirmekten başka bir işe yaramayacak fikirler serdetmişsiniz. Zaten birileri tarafından "Anadolu'nun gerçek sahipleri", "bu milletin çocukları", "suyun öte tarafındakiler" gibi palavralar özellikle üfürülüyor, bir de siz "kötü aile çocukları" diyerek tuz biber ekin ki tam olsun. Neyse ki ülkeyi bir "kötü aile çocuğu"nun kurtardığını hala unutmamış olanlar var bu memlekette. MKD: Bu yazıdan bunu ancak anlayabildinizse, helâl olsun size...