Tarabya’daki sitemizin bahçesinde iki kangal köpeği var: Efe ve Tarçın.

Taşındığımızdan beri bizimle beraber yaşıyorlar ve aslında onlar kardeş; tek yumurta ikizleri. Aslında safkan Kangal olan bu hayvanlar neredeyse fino kıvamına geldiler ve ne zaman çağırsam hemen uzanıp kendilerini sevdiriyorlar, okşatıp, resmen köpeklik yapıyorlar. Belki yakında ibadete de başlarlar…


Geçenlerde bir baktık ki garip, haz dolu sesler çıkarıyorlar.

Neslim bana, ben de ona baktık ve gülümsedik…

-Eh, evrimsel kodları çalışıyor, erken gelen baharla azdılar ve çiftleştiler. Bunda şaşılacak bir şey yok. Zâten Japonlar ve biz aynı köklerden geliyoruz ve ‘şaşı’ da ortak kelimemiz.

-Peki, sen de ben de psikiyatrız. Acaba bu kadar yakın bireyler çiftleşe çiftleşe dölleri bozulup, nesepleri gayrisahih hâle gelirler mi?

-Sanmam, çünkü erken patırdayan papatyalar, ağaçlar, fidanlar hep ölür karıcığım…

-Buradaki papatyadan kastın ne, acaba mecaz mı, yoksa Özal’ın çevresinde öbekleşen birtakım hâtunlar vardı, onları mı kastediyorsun?

-Gibi gibi desem yeridir karıcığım. Bunlar Semra, Tansu ve Uçuran çevresinde Mevlevî dervişleri gibi yörüngede dönerler, asla ‘asla’ demezlerdi.


-Peki, sonra ne oldu; sâhi, yarın Smyrina’ya yâni İzmir’e gideceğiz; sen de içgüveysinden hâllice oldun ama bir türlü bana neden Adnan Menderes’i ipe götürdüklerini tam olarak anlatmadın yahut anlatmak istemedin…

-Şöyle… Bu iktidarın yaptıklarına bir bakalım: Adnan Bey çok zarifti. Belagati, hitabeti, asaleti… velhasıl retoriği çok iyiydi ve çok güzel bir alethiası da mevcuttu.

-Sen de hep böyle anlaşılmaz şeyler söylersin, o da ne demek?

-Bir argümanda -şimdilerde tanıt da diyorlar- hatibin fikrini savunurken gösterdiği etik ve moral duruşun gücüne, inandırıcılığına söylenen şeydir bu. Ta kadim Mısır’dan, belki de Afrika’dan beri süregelen ve son zamanlarda bu hükûmet tarafından da sınavlarda gündeme getirilen münazara (debate) tekniğinde, haklı olduğuna bakmaksızın, en sıkı savunmayı yapan kazanır. Demek ki bunun temelinde söylediğine inanmak, bırakın gerçeği, Hakikati aramak dahi bir sine qua non (olmazsa olmaz) değildi.

-Hakikat ve gerçek arasındaki farkı açabilir misin?

-Bunu en iyi Hegel’de ve Gabriel Marcel, Kierkegaard ve diğer varoluşçu filozoflarda bulabiliriz. Marks ve Engels’in yaptığı da onun Zeist (Geist, Zeele, Spirit, l’Espri) nazariyesini tersyüz etmekten ibaretti aslında. Meselâ İbn Rüşt bir nakilciydi ve Kadim Yunan’daki bilgileri Batı’ya tanıtan bir ansiklopedistti ama kendisinin orijinal bir eseri yoktu. Fransız kökenli Jean–Paul Sartre de çok haysiyetli bir adamdı ve Legion d’Honneur’ü reddedecek kadar da vakurdu. Vahdeti Vücut anlayışını ilk olarak ortaya atan da İbn Arabi değil, onun perestişkârı olan Konevi idi. Sonradan bunu İbn. Sina’da, Mevlânâ’da ve pek çok diğer sufide görürüz. Zaman olarak en yenisi olmasına rağmen, yanlış olarak ismine Avicena veya Avicenna deseler de, tıbbın gerçek babası olarak o görülür ve 500 küsur sene Batı’da tıbbın temel kitabı olarak onun “Kanun” isimli eseri şerh edilmiştir”. Ben de aynı isimli bir dergi neşretmiştim ama elimde kalmadı sanırım…

-Şu anda CNN’Türk’te Hasan Celâl Güzel var; sanırım onu da tanıyorsun.

-Tabii ki. Kendisi, tabir-i caizse, Biga’da benim “torpilimdi” ve Çanakkale Valisi de evimi dahi teşrif etmişti. Sanırım hekimliğini de aziz arkadaşım Kardiyolog Murat Kınıkoğlu yapıyor. Hasan Bey Gazianteplidir; yoruldu artık. O zamanlar Özal’ın danışmanıydı. Sabah’ta yazıyormuş şimdilerde…

-Peki, bu kadar tahsili, terbiyesi, görgüsü ve Weltanschauung’u (dünya görüşü) güçlü bir insan nasıl olup da imamların ayaklarının altındaki bir tanrı imagosuna inanabilir?

-Bilemiyorum… Herhâlde çağımızın vebası veya virüsü bu... Diyalektik dahi bunu izah edemiyor ve netlik de, sınırlar da kayboldu. Belki de Güneş Taner’in de en çok sıkıntıya düşmesine yol açan bu zihniyet oldu ve o pırlanta gibi dimağ iyice içine kapandı.