Bunlar arasında ilk sırayı şunlar alıyor:

Cerebrin Saç Losyonu, Cortexin Ampul (Lomber Ponksiyon ile zerk edilecek), Aminofortin Burun Spreyi, Jewkillerohen Mikropallet Kapsül, David Kohenin Burun Spreyi, Akhenaton Tablet, Lithium Acetat Capsule, Ziktiret Capsül ve daha niceleri...


Peki, öğrenmek istemez misiniz kim bunların yok olmasının sorumlusu?

Mr. Psychophmacology mi?

Mr. A. R. Küçükusta mı?

Nayır!

*** 

FİTNECİ

Bu arketip Jung’unkiler arsında var mı bilemiyorum ama “kadınların içinde orospu vardır" diyen Oğuz Berksun’u esastan eleştirirken, usûlden hata yapmışım.

Ama öyle bir nev-i şahsına münhasır prototip vardır ki, Kâinatlar yatırıldığından beri tek vazifesi ortalığı karıştırmak, ona bina dil uzatmak, iftira atmak, bulamayınca atanı desteklemektir.

Bunların misyonu dekompansasyondur, bilmek değil, bölmek için yaratılmışlardır.

Meselâ Kürt değildirler ama onları desteklerler.

Oldukça câhildirler ama bunu kontrataklarla telâfi ederler; rüzgârı horozunu, meltem esse hemen tatlı tatlı o tarafa yatarlar.

Tek ve en önemli doyum yolları eleştirmektir.

Ne Youtube’da, ne de başka bir menbâda (kaynakları) resimlerini, haklarında yazılmış methiyeleri, ruznâme (gündem) bulabilirsiniz.

Sevenlerinden geçelim, sövenleri de yoktur.

İşleri güçleri nifak sokmaktır ama hiçbir orijinal (herhangi bir özgün düşünce) veya orijinel (kendine özgü bir yaratı) fikirleri olmadığı için, kederin rüzgârıyla Bolu Tüneli’nin dibine hicret edip, yirmi beş saat, haftada sekiz gün, usanmadan ve üşenmeden etraflarına çirkef saçarlar.

Erkek olanların daha meşinden kurşunlarına mukabil, dişilerin daha ince ince donanmış olmaları ve çarpıcı, tahrip edici etkileri farklıdır.

Adamı çileden çıkarıp, kanını doldururlar.

Telehipnozla ilgili olarak bir İzmirli gazeteci suâl eyler; onun işi gücü iki kutucukta en çok okunacak şekilde haber yaratmak ve güllaç kıvamında duyurmaktır.

Bu sansür döneminde bir NTV Radyo’ya, bir başka de dünya görüşünüzün uyup uymadığına bakmaksızın, televizyon kanalına çıkarsınız, “psikiyatrinin deli doktorluğu olmadığı” konusunda canlı yayına iştirak edersiniz.

Bu işin duayeni bizim Hallâc-ı Mansûr ve arkadaşlarıdır” dersiniz; kazanmış oldukları parayı da helâl edersiniz.

BİLİM – ETİK – DAYANIŞMA demekten “en-al Hakk” olmuş bu vatandaş, Türk(iye) Psikiyatri Derneği’nin de ölümsüz yöneticilerinden biridir, birisidir (bu dernek, Zafer Bayramı Kutlaması Mesajını dahi ünlem işaretiyle duyurmuştur beş bir yöne).

Eh, o derneğin bir Hipnoz, Hipnoterapi Bilimsel Çalışma Grubu ve bunun da Seçilmiş Başkanı vardır.

O da Mehmet Kerem Doksat’tır.

Babası da bu işi Türk Psikiyatrisine duhûl ettiren adamdır. Ondan öğrenmiştir.

İşte, ondan aparttığı, intihâlle çarpıttığı kitapla şöhret olup, kırk terde dikiş tutturamayıp da kendi kurduğu, kerameti kendinden menkûl merkezde bir de Onursal Başkan olan kesilip, hiçbirinden bir şey anlamadığı ama ona buna yazdırıp devamlı olarak yayımladığı ağaç katliamı kabilinden ucûbeleri “ders notları” diye pazarlayan bir Bakû’dendoçent ötesi unvanlı”, Vamıklı Volkanlı ağır ağabey de bataklıkta çırpınırken…

Pek Dikkatli bir asker de vatan savunması için çok değerli bir kitap neşretmişken…

Türkiye’de psikiyatr olup, bu işi de doğru dürüst uygulayabilen uzman sayısı 10 (on) kişiyi geçmezken…

Kalkar “ben tatmin olmadım, edin” der.

Tövbe tövbe!

Mizahla cevap verirsiniz, onu da anlamaz.

Hayatı bununla geçmiştir.

Boyu da, çapı da, vizyonu da dardır; duyguları yoktur.

Tek bildiği sürekli olarak eleştirmek ve ayar çekmektir.

Oradan buradan kopyalayıp pastaladığı şeyleri, sıkılınca da yazarını dahi karıştırdığı şiirleri gruba yazar. Artık Nazım olan Nâzım’ınbasit yaşayacaksın basit” dediği ama mazlum olmayan ve merhumla hiç alâkası bulunmayan şiiri yollar ikide bir.

Çünkü aynaya bakmaktadır.

Ne kırmızıçizgisi, ne mor lâlesi, ne de akı karası vardır.

Viyana’daki pencerede aportta bekleyip polisi arayan yalnız yaşlı kadınlardaki iki taraflı kol felcinden dahi mustarip değildir çünkü küçük damatlık giysileriyle süslenip, en üst ayardaki koltuğundan ahkâm keser.

20 sene önce de bir zenne bozuntusu “ben Kerem Doksat’la işbirliği yapıyorum” diye osurduğunda (atasözüdür), bizim kâzip imam hemen oraya bağlanır: “Demek ki bizim aramızda da mesleğini kötüye kullananlar var” diye ortalığın içine eder..

Telefon edersin, cyborg sesiyle fırça atar, faks yollarsın, on sayfa cevap döşenir.

Acaba bu eşref-i mahlûkat, bir otomatik cevap verememe makinesi midir?

Hayır, o evrimsel bir mucizedir:

Fitneci!

Bu mümtaz arketipal kişilik hakkında ve diğerleri hakkında daha epey şey yazacağım…

Devletlû'nun son lâflarına da ısrarla, inatla, fesatla yorum yapmayacağım.

Sâdece düşünüyorum da ("cogito ergo sum": Yeni bir Ergo Preparatı)...

Annemin ablasının oğlu ve mason olan öz babasının ablasının kardeşi olup, Selânik Dönmesi Işıl Yücesoy'un Kuzeni (vallahi öyle geçiyor; ben de Doksato'luyum. Demek ki dönme olabilirim) gelen Siyavuş bize geldiğinde Neslim'le aynı çatı altında yatarsa, Zeynep Hâtun da ona bakarsa, zâbıta bizi Râbıta'ya teslim eder mi!

Ajda konusuna daha sonra değineceğim ama Aida ile ve bir başka anahtar kelimeyle özete başlanabilir:

çok uzun olmak, mukallitlik, çok uzatmak, anlaşılamamak, gündemde kalmak için çok çabalamak

***

Bir subay çocuğu olan Ajda, Michael Jacksonlaşmaya , estetik ameliyat üzerine plastik operasyon yaptırmaya devam ettikçe, giderek hiçleşiyor. Lübnan Yahudi'si olup nedense ABG'ye sokulmayan Enrico Macias (ne kadar da Ömer Şerif'e benzer) gitarıyla artık baygınlık getiren ve kollektif hipnozla işi sevk ve idare etmeye devam etmese, acaba hem ritmini ve prozodosini bir türlü tutturamadığı "Aman Petrol" ile mi iz bırakacaktır?