Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

MENZİL TARİKATI

Ne şoke edici değil mi?

Bir türlü koalisyon kurulamadı ve CHP de, MHP de, AKP de anlaşamadılar. Bir devletin idaresiz kalması çok tehlikelidir. Sayın Kılıçdaroğlu telefonunu herhalde açamıyor koşuşturmaktan.

Bir hükûmet kurulsun da, nasıl olursa olsun. Kaosa (karmaşaya) ve anomiye (isimsizliğe) daha fazla dayanamayız

İncir’likte nükleer bomba hâlâ mevcut olmalı!


Bu coğrafyada ABD’nin müsaadesi olmadan, yaprak bile kıpırdamaz!

***

Ama başka bir konuyu paylaşmak istiyorum sizlerle…

Bir ilginç yer mevcut ki, oraya giden birkaç hastam ve tanıdığımdan sonra ele alıp, ne olduğunu mercek atına almak istedim (bilgileri Vikipedi ve internetteki diğer kaynaklardan toparladım; diğerlerini kendi tıbbî bilgimle yazdım:

Menzil Cemaati (veya Fecir Cemaati), Nakşibendî tarikatına bağlı olup, Türkiye’deki cemaatler arasında en fazla mensubu olandır.

menzil tarikatı üyeleri ile ilgili görsel sonucu

Menzil Cemaati Muhammed Raşit Erol" (1930-1993) tarafından kurulmuştur. Bugünkü önderleri Abdulbaki Erol’dur.

Adıyaman merkezli olup, Ankara ve İstanbul’da da mevcuttur, Ekonomik gücü, mensuplarının işlettiği firmalardan kaynaklanmaktadır.

Görüldüğü gibi, gene din ve ticaret bir arada!

***

İki ana kola ayrılır:

Adıyaman kolu

Ankara kolu

Tarihçe: “Menzil Tarikâtı” denilen aslında Nakşibendî yoludur (malûm, tarikât yol demektir). 

Büyük Veli Şah-ı Nakşibedi’nin belirlediği usullere göre eğitim gören talebelerin en büyük özelliği, sünnete sıkı bağlılık ve çokça Allahu teala’yı zikretmeleridir.

 ***

Tarih boyunca binlerce Büyük Zat bu yola intisap etmiş ve İslam dinine büyük hizmetleri olmuştur. Nakşibendiye’nin büyük önderi Şeyh Mehmet Kotku’nun vefatından sonraki bir kopuş sürecinden sonra, Adıyaman merkezli ve Menzil’de kurulduğu için bu şekilde adlandırılan cemaat ortaya çıkmış. Babası Nakşibendî büyüklerinden biri olarak anılan babası Seyyit Abdulhakim Hüseyni’den “el alarak” Muhammed Raşit Erol, bu cemaati kurmuş. Her yerden çok ziyaretçi gelmesi üzerine, 12 Eylül Askerî Yönetimi tarafından Gökçeada’da mecburi ikamete gönderilmiştir, fakat sağlık problemleri yüzünden Konsey kararı ile Ankara’ya yerleşip sonra da tekrar Menzil’e dönmüş.

***

12 Eylül’de idamla yargılandıktan sonra afla serbest kalan bazı eski Ülkücülerin de cemaate katılmalarıyla, Menzilciler Orta Anadolu, Ege, Akdeniz, Marmara ve hattâ Trakya bölgesinde de daha etkili olmaya başladılar.

***

Özellikle Menzil Şeyhi Erol’un Merhum Alparslan Türkeş’e karşı bayrak açan Büyük Birlik Partisi lideri, eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu (garip bir helikopter kazasında vefat etmişti; suikast de olabilir, kaza da ama zamanlaması pek ilginçti) ve eski Maraş Ülkü Ocakları Başkanı Ökkeş Kenger Şendiler gibi önemli siyasî şahsiyetler, onun müritleriymişler…

muhsin yazıcıoğlu ile ilgili görsel sonucu

Rakı da içebilenler MHP'de kalmış, daha radikal İslamî çizgisi olan BBP ondan kopmuştu...

***

Menzil Cemaati’ni diğerlerinden ayıran özellikleri şunlarmış:

Kurucusunun devlet yanlısı tutumundan dolayı etkisinin Güneydoğu’dan çıkıp, bütün Türkiye’ye yayıldığı taraftarlarınca öne sürülmektedir.

Bilgi edinmenin erkekler gibi kadına da farz olduğunu ileri sürmesi şartmış.

Anlatılanlara göre, burada Peygamber ve veli (ermiş) kılıklı adamlar dolaşıp, insanlar imana davet ediyorlarmış.

***

Benim epey hastam veya ahbabım burayla bağlantı kurdu ve hepsine de “ilaçlarını kes, gel” dediler ve eklediler: “her türlü madde bağımlılığını biz burada tedavi ediyoruz”! Şeyh de “tek el hareketiyle alkolü bıraktırıyormuş”!

Etrafta “Muhammed” deyince ağlayan, ağzından sadece Allah kelimesinin geçtiği bir yer. Maddiyata pek önem vermiyorlar, çoğu zaman ücret de talep etmiyorlarmış.

Bunların hepsi bid'attır (dinde olmayıp da uydurulan şeyler)

***

Bu tür yapılanmalara iştirak edenler aslında tamamen büyüsel düşünce altında hareket eden insanlardır.

Genellikle Sınırda Kişilik Bozukluğu, Şizofreni hastası ve muhtelif Madde Bağımlılığı olan kişiler gidiyorlar. O kadar ünlü kişi buraya müracaat ediyormuş ki, listeyi yazarsam başım belaya girebilir.

Merak eden https://www.google.com.tr/search?q=menzil+tarikat%C4%B1+%C3%BCyeleri&biw=1366&bih=639&tbm=isch&tbo=u&source=univ&sa=X&ved=0CDAQ7AlqFQoTCPbhq8eLoccCFQQYLAod8c4NeQ#tbm=isch&q=menzil+tarikat%C4%B1na+ba%C4%9Fl%C4%B1+%C3%BCnl%C3%BCler adresini tıklayıp baksın!

***

Artık Bilgi, Bilişim ve İletişim Çağındayız.

Neden Modern tıbbın veya bilimin (bilimle ilim arasında hiçbir fark yok bence; biri Türkçe, öbürü Arapça) gösterdiği yoldan sapar da, buralara teveccüh eder bu insanlar?

Zamanında René Guénon (Şeyh Abdülvahit Yahya adıyla da bilinir) gibi büyük Sufilerin ve filozofların da iştirak ettiği bu tür oluşumların tek bir amacı olabilir: İnsanları bir nevi hipnozla kendilerine bağlamak, sonra birtakım mertebelerden geçirerek devşirerek, kendi kulları hâline getirmek.

***

Ortalıkta velî veya peygamber suretinde dolaşan kişiler Fregoli ve Capgras Sendromlarına yol açabilir (birincisinde birileri aynen kopya şeklinde değişmişken, ikincisinde ise çok benzeyen ama esasının yerini almış bireyler söz konusudur).

Alkol terki tedavisi, hele acilse, tamamen tıbbî yolla yapılır ve Deliryum Tremens) titreyerek şuurun bozulduğu ve öldürücü seyir dahi gösterebilen klinik tablo ancak böyle düzeltilebilir.

/embed]

Rum fit: Rum içenlerde tanımlanmışsa da, her türlü alkollü içkiyi kullananda görülebilir.

Böyle bir hastayı günde damardan 60 mg haloperidol +40 mg diazepam ve serumlarla ancak 6 haftada kendine getirebilmiştik. Bütün bu dönemi de Acil Serviste geçirmişti. Böyle hastaları bağlamamak ve tatlılıkla meşgul etmek gerekir.

Alkole Bağlı Nöro-Psikiyatrik ve Dâhili Bozukluklar:

Mide Bağırsak Sorunları

Yutak Borusu Hastalıkları

Gastrit (mide iltihabı)

Ülser (mide veya ince bağırsak)

Pankreas İltihabı

Karaciğerde Yağlanma ve Büyüme

Hepatit

Siroz, Ösofagus (Yutma Borusu) Varisleri (patlayınca öldürücü olabilirler).

Beslenme Bozuklukları

Vitamin Eksiklikleri

Kansızlık (Anemi)

Bağışıklık Sisteminin Baskılanması

Sinir Sistemi Hastalıkları

Ellerde Ayaklarda Uyuşmaya, karıncalanma

Felç

Bunama

***

1- Ağızda Kanser

2- Yemek Borusu İltihabı (Osefajitis)

3- Yemek Borusu Kanseri (Osefajial Karsinom)

Yapılan birçok araştırmalar alkollü içkilerin, ağız, gırtlak ve yemek borusu kanserleri yanında, vücutta diğer kanser tiplerine de yakalanma riskini arttırdığını göstermektedir.

***

Meselâ, bira kadınlarda meme kanseri riskini, erkeklerde böbrek, mesane ve rektum kanseri (kalın bağırsakların son kısmı) riskini arttırmaktadır.

İster bira, şarap, isterse yüksek dereceli alkollü içkiler kullanılsın, bayanlarda meme kanseri riski %60, erkeklerde ve kadınlarda müştereken, habis bir deri kanseri olan malign melanom riski %50-70, Tiroid Kanseri riski de %100-150 nispetinde artmaktadır.

Yapılan çalışmalara göre, kanser riski taşımayan, emniyetli hiçbir içki seviyesi yoktur.

Az miktarlarda dahi kullanılan içki, zamanla kansere sebep olabilmektedir. İçki kullananların olduğunda görüldüğü gibi, sigaranın da içilmesi, bilhassa üst sindirim sistemi ve solunum yollarında içkinin yol açtığı kanser riskini daha da arttırmaktadır.

4- Müzmin Mide İltihabı (Kronik Gastrit): Ülser ve Bağırsaklarda İltihap. Alkol mukozalar (mide ve bağırsakların en iç sathı) için tahriş edici rol oynar. Zira alkol su çekici bir maddedir ve hücrelerdeki proteini çöktürmektedir. Temas ettiği belgelerin âdeta çıbanlaşmasına sebep olur, neticede de, midede gastrit ve ülsere, bağırsaklarda da iltihaba yol açar.

5- Hazımsızlık: İçkiyi devamlı kullanan şahıslar, müzmin olarak hazımsızlıktan şikâyetçidirler. Yani yediklerini sindiremezler. Zira alkol yemeklerin sindirim için lüzumlu olan enzimlerin (kimyasal maddelerin) tesirini baltalar.

Mide hazım fermenti olan pepsini ve pankreas sindirim fermenti olan tripsini tahrip eder. Ayrıca midede asidden zengin ifrazata sebep olur (hidroklorik asid). Sindirim enzimlerinin az salgılanmasına yol açar. Bunların neticesinde, hazımsızlık meydana geldiği gibi, mide ağrılarının ve midede ülserin teşekkülüne vesile olur.

6- Beslenme Bozukluğu (Malabsorbsiyon)

Bahsi geçtiği gibi, alkol besinlerin emildiği sindirim kanalının en iç tabakası olan mukozaları sertleştirir. Âdeta oraları kuru bir hâle getirir. Sertleşmiş olan mukozalardan, zaten tam olarak hazım olmamış olan gıdaların emilerek kana geçtiği zorlaşır.

Çeşitli gıdaların emilmesindeki zorluk, alkole müptela (addicted) olan şahıslarda vitamin eksiklikleri, bilhassa Bı vitamini eksikliği yapar. Bu sebeple Beriberi ve Pellegra adlı hastalıkların meydana gelişine yol açabilir.

Ayrıca alkol kullanan şahıs, daha önce bahsi geçtiği gibi kaloriyi alkolden almaktadır. Bu hâl şahsın diğer yemeklere olan iştahını keser. Hâlbuki alkol besleyici değere sâhip olmadığından, diğer gıdaları da tam alamayan şahısta beslenme bozukluğu meydana gelecektir.

7- Pankreas İltihabı (Pankreatit)

Had (akut) ve müzmin (kronik) tipleri olabilir. Kullanılan alkol miktarına bağlı olarak, pankreasın dış salgı yapan hücrelerinde zedelenmeler, bozukluklar olur. Uzun seneler ve devamlı alkol alanlarda pankreas iltihabı ve tam bir pankreas yetmezliği gelişir. Alınan gıdaların sindirimi ve bağırsaklardan emilimi sekteye uğrar. Vücutta vitamin eksiklikleri baş gösterir.

Pankreas yetmezliği sebebi ile zamanla Diyabet (Şeker Hastalığı) ortaya çıkar. Şiddetli karın ağrısı ve kilo kaybı ile kendisini hissettirir. Ölümle neticelenebilir.

ABD’de pankreas iltihabı vakalarının %65’i alkollü içki kullanmaya bağlıdır.

8- Alkole Bağlı Sarılık (Alkolik Hepatit)

Alkol ve hepatit B virüsü (HBV) enfeksiyonu, bütün dünyada en çok görülen karaciğer hastalığı sebepleri arasında yer almaktadır. Son senelerdeki bazı çalışmalar, sarılığa yol açan virüsün alkoliklerde daha çok görüldüğünü ve bunlarda alkolün kolayca karaciğer hastalığına yol açtığını göstermiştir.

Sarılığın belirtileri, ateş (vücut ısısının 3.5 Cº’nin üstüne çıkması, sarılık (derinin, göz diplerinin ve idrarın sararması) ve karın ağrısıdır.

Şahıs içkiye devam ederse, alkolden ileri gelen sarılık, ölümle neticelenebilir. Şahıs içkiyi keserse, şifa bulabilir. İçkiyi içmekte ısrar eden sarılık vakalarının, %10-20’sinde siroz gelişir.

9- Karaciğerde Yağlanma ve Siroz (Sonradan Karaciğer Kanserine de Yol Açabilir)

Alkol, karaciğerin glükoz deposunu azaltır, Oksijenlenmesini bozar. Karaciğer hücresi ise Oksijensizliğe karşı hassastır. Elektron mikroskopla yapılan araştırmalar, alkolün karaciğer üzerine zehirli (toksik) tesirle, karaciğer yağlanması ve neticede de siroz meydana gelmesine sebep olduğunu göstermiştir.

Son yıllarda yapılan çalışmalar, karaciğer hücrelerinde meydana gelen mikroskopik tahribat, daha çok alkolün hücrelerde yakılması ile meydana gelen aset aldehide bağlanmaktadır. Hâlâ Anadolu’da çok sık kullanılan bir hatalı tedavi yöntemi de, alkol müptelasının yediğine içtiğine karıştırarak, çaktırmadan Antabus (disülfiram)vermektir. Bu durumda bir nevi Serotonin Sendromu benzeri tablo gelişir ve hastada aset aldehid zehirlenmesi olur.

Kocasının yediklerine günde iki tablet Antabus (1000 mg/gün) katan bir câhil köy kadını, “kaş yaparken göz çıkarmak misali” az daha kocasının ölümüne yol açacaktı!

Alkoliklerde artan aset aldehid hücrenin ince yapısını tahrip eder, Fibroza (sertleşmeye) sebep olur.

***

Karaciğerde yağlanma görülen hastalar içkiyi keserlerse genellikle şifa bulurlar. Ama içkiye devam ederlerse, karaciğer sirozlu bir hâl alır. Sirozda, normal faaliyet gören karaciğer hücrelerinin yerini bağ dokusu (nedbe nesci) hücreleri almıştır. Karaciğer sertleşmiş ve normal faaliyetini göremeyecek hâle gelmiştir. Eriyebilen (soluble) kollajenin hâkim olduğu sirozlular çok iyi bir tedaviyle tamamen şifa bulabilir; erimeyen (insoluble) kollajen safhası ise genellikle Karaciğer Koması ve ölümle sonuçlanır.

Böyle bir hastaya “neden bu kadar içtiniz” diye sorduğumda, bana “unuttum” demişti; çünkü Alkolik Demans (Bunama) başlamıştı.

Şahsın karaciğeri büyür. İştahsızlık ve beslenme bozukluğu görülür. Peşinden sarılık ortaya çıkar. Karnında su toplanır (ascit).

Siroz sarılıkla beraber gelişebilir. Bu hastalar daha da ağırlaşırlar. Hastalar ya bir enfeksiyon ya kanama ya da karaciğerin iflas etmesi neticesi olurlar.

İçkiyi kesen hastalar kendilerini daha iyi hissederler. Karaciğerin fonksiyonları kısmen düzelebilir. Son bir çare olarak, iflas etmiş karaciğerin yerine yeni bir karaciğer naklinin yapılmasıdır. Ama herhalde karaciğerin bu hâle gelmesine sebep olan içkiden, baştan uzak kalmak, hiç heves etmemek en iyi çare olsa gerek.

Herhangi bir memlekette alkollü içki tüketimi artıyorsa, içkiye bağlı olan sirozdan olum nispeti de artmaktadır. Mesela memleketimiz için içkinin siroza sebep olma nispeti %10-15 olarak değişmektedir. Alkolün yaygın olarak kullanıldığı olduğu Batı memleketlerinde bu oran %50-75 arasında değişir. Alkoliklerde siroz görülme sıklığı, normal, içki kullanmayan şahıslardan yedi misli daha fazladır. ABD’de tahminen iki milyon kişide, alkolden ileri gelen karaciğer hastalığı bulunmaktadır. Gene ABD’de 900 000 kadar sirozlu hasta bulunmakta, bu hastaların 26 000 kadarı her yıl ölmektedir.

Ancak, ABD’de sirozlu vakaların en azından %40’ında, hattâ olduğu kere %90’ında önceden uzun yıllar içki içme hikâyesi vardır.

ABD’de konulan içki yasağı yıllarında sirozdan olum nispeti yüz binde on dörtten yediye, yani yarı yarıya inmiştir. Ancak yasak kaldırılınca bu oran tekrar aynı seviyeye yükselmiştir.

Son yıllara ait rakamlarda da ABD’de sirozdan ölüm nispeti yüz binde 14 civarındadır.

II- Solunum Sistemi ile Alakalı Bozukluklar

1- Ağız ve Yutak Kanseri (Orofaringeal Kanser)

Birçok çalışmada, alkoliklerde ağız ve yutakta, normal şahıslara göre daha fazla kanser olduğunu ortaya koymuştur. Ancak alkolizmin neden kansere sebep olduğu kesinlikle bilinmemektedir.

2- Gırtlak Kanseri (Larinks Kanseri)

Bu kanser tipi daha ziyade alkol nispeti yüksek olan, viski gibi içkileri tercih eden şahıslarda daha sık görüldüğü bilinmektedir.

3- Müzmin Solunum Yolları ve Akciğer Hastalıkları

Alkolik şahıslarda bu hastalıklar normal şahıslara göre daha fazla nispette bulunmakta olup, bu hastalıklardan olum nispeti alkolik şahıslarda oldukça yüksektir.

4- Akciğer Veremi

Alkolik şahıslarda, kotu beslenme ve bakımsızlık vs. gibi sebeplerin neticesinde normal fertlere göre daha yüksek oranda görülmektedir.

III- Dolaşım Sistemi ile Alakalı Hastalıklar

1- Alkole Bağlı Kalb Kası Bozukluğu (Alkolik Kardiyomiyopati)
Kalb kası bozukluğunda kalb adalesi normal yapısını kaybeder. Kalb adalesi buyur, zayıflar. Kalbin bizzat kendiside buyur, kalb yetmezliği ve neticede ölüm olur. Alkole bağlı kalb hastalığı, Batı’da iskemik olmayan (kan damarlarının tıkanması ile alakalı olmayan) kalb kası bozukluğunun en önemli sebebidir. Kalble alakalı vakaların %45’inin sebebidir.

Şayet hastada konjestif (kan veya su toplanması ile ilgili) kalb hastalığı veya kalb kası dejenerasyonu gelişmemişse alkol tamamen terk edildiği takdirde, kardiyomiyopatili hastaların takriben %30’unda iyileşme görülür:

Kalb adalesinin (miyokard) güçsüzleşmesini içeren herhangi bir kalb hastalığı kardiyomiyopati olarak adlandırılabilir. Bu, tamamı kalb adalesinin hasar görmesine ve kalb fonksiyonunun bozulmasına neden olabilecek birçok hastalığı içeren geniş bir terimdir.

Kardiyomiyopatinin bâzı türlerinde güçsüzleşmiş olan kalb adalesi incelir; diğer türlerinde ise anormal bir şekilde kalınlaşır. Bu durumlardan herhangi birinde ventriküller (karıncıklar) artık etkili bir biçimde kanı pompalayamaz. Kan, kalbde hareketsiz kalır ve bu da kanın pıhtılaşma ihtimalini arttırır. Pıhtılar serbest kalıp arteriyel emboliye (atardamar tıkanması) sebep olabilir. Ayrıca, abluka altında olan kalb adelesi, potansiyel olarak tehlikeli olan anormal kalb ritimlerine (ritim bozukluklarına) karşı daha açık bir hâle gelir. Sıklıkla Konjestif Kalb Yetmezliği gelişir.

Bazen kardiyomiyopatiye, kalp adalesinin iltihaplanması olan miyokardit neden olur. Genellikle bir enfeksiyon sorunun kaynağıdır. Coxsackie B virüsü ve ekovirüs, miyokarditin en sık rastlanan nedenleridir. Difteri (kuşpalazı da yol açabilir). Mantar zehirlenmesi, Chagas Hastalığı da sayılabilir.

Daha yakın zamanlarda yapılan araştırmalar, mutant (türeşik) bir Coxsackie B virüsü türünün miyokardite ve kardiyomiyopatiye neden olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. İnsan immün yetmezlik virüsü, Lyme hastalığı ve Ttypanosoma cruzi olarak adlandırılan tropikal bir parazit de sorumlu olabilir.

Lupus ve bir kalb naklinden sonra gelişen reddetme reaksiyonları gibi kronik enflamatuar (iltihaplı) hastalıklar da miyokardite neden olabilir.

Koroner arter hastalığı da, kalbin büyük bir kısmına kan akışının azalmasına (iskemik kardiyomiyopati) neden olarak kalıcı (sürekli) bir kalb kası güçsüzlüğüne yol açabilir. Bu, koroner arter hastalığı bir kalp krizinden dolayı herhangi bir kalb kasının ölümüne neden olmamış olsa bile meydana gelebilir.

Diğer kişilerde kalb kası hasarı, çok fazla alkol almaktan kaynaklanan toksik etkilerden dolayı meydana gelir (alkolik kardiyomiyopati). Bu, ömür boyunca aşırı alkol almadan veya 5 ilâ 10 yıldır bir sürede günde dört yahut beş alkollü içecek tüketmenin yarattığı kümülatif (birikici) etkiden kaynaklanabilir.

Genellikle alkolizme eşlik eden zayıf beslenmenin neden olduğu vitamin eksiklikleri de kalbi güçsüzleştirebilir. Erken safhalarında, alkolden uzak durarak alkolik kardiyomiyopati yok edilebilir. Ancak, hastalık ilerledikçe, kalb adalesi hasarı kalıcı bir hâl alır Restriktif (kısıtlayıcı) kardiyomiyopati bir diğer türdür. Kalb kası ya kalınlaşır ya da anormal hücreler veya diğer maddeler tarafından istila edilir.

En yaygın olarak görülen şekli, yüksek kan basıncına (tansiyona) veya yüksek dirence (kalb, bu yüksek dirence karşı pompalama yapmak zorundadır) neden olan diğer hastalıklara bir tepki olarak gelişebilen genişlemedir aortik stenozdur (ana atardamarda daralma).

***

Hipertrofik kardiyomiyopati olarak adlandırılan ve sıra dışı kalıtımsal bir hastalık, özellikle iki ventrikülün (karıncığın) arasındaki duvar olmak üzere kalb kasının kalınlaşmasına sebep olur. Şiddetli vakalarda, kasın aşırı kalınlaşması kanın kalbden dışarı akmasını engeller ve bayılmaya da hattâ âni ölüme sebep olabilir. Bu hastalık genellikle 40 yaşından önce gelişir ve 10 yaşındaki çocukları bile görülebilir. Birçok genç sporcunun ölümünden bu hastalık sorumludur.

2- Alkole Bağlı Yüksek Tansiyon (Hipertansiyon)

Yüksek tansiyon, miyokart enfarktüsü (kalb sektesi) ve beyin damarlarında kanamaya bağlı felçliler için önemli bir risk faktörüdür. Birçok araştırmalar alkol kullanılmasının yüksek tansiyona yol açtığını göstermiştir. Mesela, günde 3 veya 4 bardak içki içenlerde, içmeyenlere göre %50 daha fazla yüksek tansiyon olduğu; günde 6-7 bardak içki içenlerde de içmeyenlere göre %100 yâni tamamında yüksek tansiyon olduğu ispatlanmıştır.

Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) ve Hipertansiyonla Alakalı Milletlerarası Cemiyet, müşterek olarak, alkollü içkilerin hipertansiyona yol açtığını belirtmişler ve bu konuda alınması gereken tavsiyelerde bulunmuşlardır. (World Health Organisation - WHO, 1996).

3- Aritmiler (Kalb ve Nabzın Düzeninin Bozulması)

Normal kalb atışındaki bozukluklar uzun yıllar alkol kullananlarda görüldüğü gibi, ilk defa çok miktarda içki kullananlarda da ortaya çıkmaktadır. Bir çalışmada akut atriyal fibrilasyonlu (kulakçığın hızlı ve anormal kasılması) hastaların %63’ünde yüksek nispette alkol kullanma hikâyesi bulunmuştur.

4- Beyin Damarlarındaki Kanamalara Bağlı Felçliler (İnmeler):

Kan basıncının alkoliklerde artmış olması, beyinde kanamaya bağlı felçlileri ve ölümleri de arttırmaktadır. Felçten (inme: nuzül) ileri gelen ölümler, ABD’de uzun müddet devam eden hastalıklar içinde en önemli ölüm sebebidir.

5- Âni Ölümler

Alkolikler arasında âni ölümler normal kişilere göre çok daha yüksek nispette görülmektedir. Alkoliklerde görülen âni ölümler, kısmen alkol müptelalarında görülen aritmilere bağlanmaktadır.

IV- Ciltte Görülen Bozukluklar

1- Telanjiektazi: Deride kılcal damarların genişlemesinden ileri gelen kırmızı lekelerdir.

2- Rozasea: Yanaklarda ve burunlarda görülen, gül şeklinde sivilceye benzeyen deri hastalığıdır.

3- Kutanöz Ülserler: Deride yer yer görülen ülser arazları ve belirtileridir.

4- Rinofima: Burunda anormal büyüme ve kızarmadır. Bu durum havuçî burun diye de adlandırılır.

Müzmin alkolik bir şahısta, ağız tabanında görülen dilaltı kanseri ender değildir.

Kanserle alkol arasında bir irtibatın olduğu yapılan çalışmalarla daha açıkça görülmüştür.

Gırtlak Kanseri: Etilalkol nispeti fazla olan içkileri devamlı kullanan şahıslarda daha yüksek nispette görülür.

***

Görüleceği gibi, büyüsel yöntemlerle veya aldatmayla hastalık tedavi edilemez.

Hekimin de, kenti dert ve tasası ne(ler) olursa olsun, hastasını hep güler yüzle karşılayıp, öyle davranması icap eder.

Önümüzdeki senelerde, hem ülkemizde hem de bütün dünyada, bu tür kâzip (yalancı) tedavilerin ivmelenerek artacağı endişesindeyim.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 11 Ağustos 2015 Salı

Okumaya devam et
  6661 Hits
  0 yorum
6661 Hits
0 yorum

BEN NECİYİM?

Sevgili Mekâncılar,

Bakın çok kritik bir seçim yaklaşıyor ve gene büyük olaylar cereyan etmekte…


Bu işin böyle gitmeyeceğini, gidemeyeceğini ve eninde sonunda bir Millî Mutabakat Hükumeti kurularak, bu aziz vatanın sorunlarının ancak çözülebileceğini her ortamda yazdım, söyledim, duyurdum.


Bugün, kendimin ne olup olmadığımı bir özetlemek isterim, öncelikle bir Türk’üm ama safkan atlar gibi değil, Atatürk’ün tanımladığı şekilde: Kendimi Türk hissediyorum, hepsi bu.

Yoksa anneannem Çerkez’miş, Merhum Pederimin babası, yani büyükbabam Doksat’tan göç eden ve bir Türk’müş, anne tarafımdan (bir tevatüre göre) Arnavutluk da bulaşmış (emin değilim) vs.

Acaba dünyada saf ırk, etnik veya kültürel bir birlik kaldı mı ki?

Sanmam, belki Avustralya’da, Afrika’da veya diğer Kıt’alarda mevcuttur.

Bu bloğun ilk hâlinden bu yana fikirlerimde değişen bir şey de olmadı.

Hâlâ Türklüğümle gurur duyuyorum ama ırkçı olarak değil.

Dinlerin çoğunu tetkik ettim, sizlerle de paylaşıyorum zaman zaman. Hepsinde “ötekileştirme ve dışlama” var ve insan eliyle yazılmamış hiçbir metin yok!

***

Marks’ı sevdim, Bakunin’den hazzettim. Mao, Lenin, Brejnev kadar, Hitler, Mussolini ve İdi Âmin gibi liderlerden de hazzetmedim. Bunların hepsi de hastalıklı adamlardı.

Peyami Safa’dan, Necip Fâzıl’dan feyiz aldım ve Cemil Meriç’in sofrasını paylaştım.

Zamanında Halvetî Cerrahî Tekkesine gittiğim de oldu, bir sufiyle uzun uzun mektuplaştığım da, Ahmet Özhan’ı da tanıdım, Merhum Şeyhlerini de…

Çınar da hâlâ İzmir’de ama sanırım ya bana, ya da dünyaya küs. Açmıyor telefonunu. Uğur Dündar da artık orada ama telefonla ulaşamadım bir türlü, muhtemelen fazla dolaşıyorlar.

Komünist olamadım ama bir sosyal demokrasi düzeninin, yâni kimsenin diğerinin artık değerini sömüremeyeceği bir ütopyaya da hep inanmak istedim ama gelin görün ki, ne İslâm ülkelerinde, ne de dünyanın başka bir yerinde bu var, rastlayamadım.

***

Pek çok seyahat ettim, bu yakınlarda gene bir Almanya, yurt içinde de Mardin var ufukta. Oradaki Kadim Süryani Kilisesindeki dünyanın bilinen en eski İncil’ini elimle tuttum ve irkildim. Mistik bir hazdı hissettiğim, dinî değil. Kutsal olanla birleşme veya ona ulaşma gibi bir duyguydu.

Ama daha o zamanda bile PKK’lılar, bölgedeki Süryani azınlığa soykırım yapabilmek için katliam yapmaktaydılar…

Tekrar yaşamak görmek istiyorum oraları.

Belki de gene bir Diyarbakır, neden olmasın? Hâlâ arada bir belirtilerini yaşadığım Travma Sonrası Stres Bozukluğu belirtilerime de iyi gelir sanırım…

Orası hâlâ Türkiye Cumhuriyetinin sınırları içerisinde değil mi?

***

Neyse, epey genç yaşta evrimle tanıştım, o zaman çok daha popüler olan Tekâmül ile… Evimizde Fransızca olarak Darwin’in Türlerin Kökeni kitabı vardı ve lügat kullanarak bir şeyler anlamaya çalıştım ve paradigmamı daha Delikanlılık Çağını yaşarken keşfetmiştim. Düsturum EVRİM olacaktı.

Aslında daha Rahmetli Pederim’le yaptığımız seyahatlerde ve onunla katıldığımız pek çok panelde tekâmül konusunu tetkik edip, aramızda tartışmıştık.

Dostu ve Hocam Merhum Ayhan Songar’dan daha geniş ufku vardı. Ayhan Bey’in kitabında her şey anlatılır ama iş Darwin’e gelince, “sen git maymunlara bak, onun nesebini gör” diye kızardı. Ben de tahammül ve edeple sükût ederdim, öyle terbiye almıştık o zamanlar. Hoca denince sanki yarı-tanrı gibiydiler (onlar) ve ayağa kalkmamak, çanta taşımamak ve vizitte hazırda beklememek ayıptı.

...

Nedim Zenbilci zâten tam bir bilim adamıydı ve konunun aleyhinde tek kelime sarf ettiğini duymadım. Bilakis, bâzı Merkezî Sinir Sistemi tümörlerin “negatif evrimle” orta çıkabileceğini dahi düşünürdü. Politika ve gitar da onunla paylaştıklarımız arasındaydı. Eskiden araları gerginken, son dönemde araları sıcacık yerli kahve gibi olmuştu ve Peder, Nedim Hoca’ya göz dibi muayenesi için hasta yollardı; öğrenememişti bir türlü. Ben de inat edip çok iyi bellemişimdir konuyu ve hâlâ de icap ettiğinde bakarım.

Bir gün sormuştum: “Babacığım, neden bu tekâmül hep daha basitten daha mürekkebe (karmaşığa), neden ve niçin daha muhafazası kolay olandan, daha karmaşık ve anlaşılması güz, karmaşık, rafine ve bir o derecede de muhafazası güç olana cereyan etmiş ve etmekte” diye.

Bana “bunları bir kâğıda yaz, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ve Spor Enstitülerinde vereceğim konferanslarda bahsedeyim” diyebilecek kadar uzun görüşlüydü.

Sonra Aksel ve ekibiyle Kanyon Otelinde sırf Evrim tartıştık senelerce, nice konuk ve bilim adamı, konuk iştirak etti bunlara. Yer içer, sonra ciddiyetle konuk her kimse onu dinler, tatlılarımızı yerken de tartışırdı.

***

Celâl Bayar’ın Köşkü’ne girer çıkardım ama tanımadım yüz yüze. Neslihan da oradan koşar gelir, sohbet ederdik. 40 küsur senelik dostluk, dile kolay.

***

Turgut Özal askerdeyken kalkıp tek taraflı AB Antlaşması imzaladı, konfederasyondan bahsetti ve Papatyaları vardı.

Karısı da hayatta hâlen…

Fahri Korutürk’ü hiç tanımadım ama masaların altına gizlendiği anlatılırdı, herhâlde şüpheci bir tablo veya bunama hâli gelişmişti.

Kenan Evren konusunda kafam net artık: Kursağından haram lokma geçmemişti ama elinde Kur’ân’la dolaşarak bugünleri hazırları; vebali çoktur. Şahinkaya için iyi şeyler söylenmez…

Ben “hayır” reyi kullanmıştım hattâ. Ama işkence odalarında nasıl sağcıların solculara, solcuların da sağcılara işkence ettirildiklerini dün gibi hatırlarım. Alevileri Sünnilere, Sünnileri Alevilere düşürmüştü. Yâni barış bu yolla olamayacaktı, olmadı da!

İsmet İnönü Kürt kökenliydi ama namazını da kılan ve Atatürk’le azıcık itibar yarıştıran bir insandı.

Ne zaman ki Ulu Önder vefat etti, kendi suretini bastırttı paraların üzerine…

Abdullah Gül bir başka fenomen adamdı, sıyırdı kendini.

Bu seçimlerden koalisyon çıkacağı artık net!

Devletlû ve ekibini zor günler bekliyor.

***

Aradaki pek çok kimseyi geçiyorum…

Son dönemlerde ise Celâl Şengör, İlber Ortaylı, Selçuk Erez, Atâ Sakmar gibi hocalarla muhabbet etmekteyiz.

***

Celâl Ateist’tir ve 30.000 kitabı gözümle gördüm ben.

24 Mart 1955’te İstanbul’da doğmuş. 1973 yılında Robert Kolej’i bitirmiş. 1978’de State University of New York at Albany’den Jeolog olarak mezun olmuş ve aynı üniversiteden 1979’da yüksek lisansını bitirmiş.

1981’de İTÜ Maden Fakültesi Genel Jeoloji kürsüsünde asistan olarak görev yapmaya başlamış. 1982’de de State University of New York at Albany’den doktora almış.

1984 yılında Londra Jeoloji Cemiyeti’nin Başkanlık Ödülü’nü, 1986’da TÜBİTAK Bilim Ödülü’nü aldı.

İngilizce, Türkçe, Almanca seller sular gibidir, diğerlerini tam bilemiyorum.

Aynı yıl İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalında Doçent oldu. 1988'de Neuchâtel Üniversitesi Fen Fakültesi’nden Şeref Bilim Doktoru (Docteur ès sciences honoris causa) pâyesi aldı. Academia Europaea'ya 1990 yılında kabul edildi ve cemiyetin ilk Türk üyesi oldu. Aynı yıl Avusturya Jeoloji Servisi muhabir üyesi, 1991 yılında ise Avusturya Jeoloji Derneği şeref üyesi oldu. Yine 1991 yılında Kültür Bakanlığı’nın Bilgi Çağı Ödülünü kazandı.

1992 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalı’nda profesörlüğe yükseltildi. 1993 yılında Türkiye Bilimler Akademisi’nin en genç kurucu üyesi oldu ve Akademi konseyine seçildi. Aynı yıl TÜBİTAK Bilim Kurulu Üyesi oldu.

1994 yılında Rusya Doğa Bilimleri Akademisi üyeliğine, Fransız ve Amerikan Jeoloji Dernekleri şeref üyeliğine seçildi. Ayrıca kendisine Fransız Fizik Cemiyeti ve École Normale Supérieure Vakfı tarafından Rammal Madalyası verildi.

Şengör, 1997 yılında, Fransız Bilimler Akademisi tarafından yerbilimleri dalında büyük ödül (Lutaud Ödülü) ile taltif edildi. 1998 Mayıs ayı içerisinde, Collège de France'da misafir profesör olarak bir kürsü işgal etti. Burada “XIX. Yüzyılda Tektoniğin Gelişmesine Fransız Jeologlarının Katkısı” konulu bir ders verdi ve 28 Mayıs 1998'de Collège de France'ın madalyasını aldı. 1999’da, Londra Jeoloji Cemiyeti, kendisine Bigsby Madalyası'nı tevcih etti. 2000 yılının Nisan ayında Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi yabancı üyeliğine seçilen ilk Türk oldu. Rus Bilimler Akademisi’ne Fuad Köprülü’den sonra seçilen ikinci Türk’tür. 

Ayrıca, 2013 yılında Leopoldina Doğa Araştırıcıları Akademisi üyeliğine seçilmiştir. Şengör, jeolojide bilhassa yapısal yerbilim ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile ün yapmıştır. Şerit kıt'aların dağ kuşaklarının yapısına etkisini ortaya koymuş ve Kimmer Kıt’ası adını verdiği bir şerit kıt’a keşfetmiştir. Orta Asya’nın jeolojik yapısını ortaya çıkarmış, Kıt’a-kıt’a çarpışmasının ön ülkeleri nasıl etkilediği meselesini çözmüştür.

Yücel Yılmaz ile birlikte, Levha tektoniği içinde Türkiye’nin yerini değerlendiren ve atıf klasiği hâline gelen bir makale yazmıştır. Jeoloji ve tektonik konularında 6 kitap, 175 bilimsel makale, 137 tebliğ özeti, pek çok popüler bilim makalesi, tarih ve felsefe ile ilgili de iki kitap ve 300’e yakın deneme yazısı yayınlamıştır.

86 ülkenin Bilimler Akademisine üye olan Şengör'ün yayınlanmış 1826 makalesi vardır ve bu makalelere 12658 atıf yapılmıştır. Bunların 1997-1998 yılları arasında Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki “Zümrütten Akisler” köşesinde çıkmış olanları Yapı Kredi Yayınları tarafından 1999'da “Zümrütnâme” başlığı altında kitaplaştırılmıştır.

Fransa, İngiltere, Avusturya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde misafir öğretim üyesi olarak çalışmalarda bulunan Şengör, Collège de France dışında İngiltere'de Oxford (Royal Society Araştırıcı bursuyla), ABD'de California Institute of Technology (Moore Distinguished Scholar olarak) ve Avusturya'da Salzburg Lodron-Paris Üniversitesi’nde misafir profesörlük yapmıştır. Ayrıca pek çok uluslararası dergide editör, yardımcı editör ve yayın kurulu üyeliği yapmıştır ve yapmaktadır. Jeolojiye olan merakının nasıl başladığı, “Bir Bilim Adamının Serüveni” adlı kitapta (bende de mevcut, hem de ithaflı; gururla muhafaza ediyorum ve Asım’ın, Mozart’ın kafatasını ellemiş olduğunu oradan öğrendim),

Celâl’inben jeolojiyi küçük yaştan yâni Jules Verne’in Arzın Merkezine Seyahat kitabını okuduğum günden itibaren sevmeye başladım. Hemen arkasından Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ı okudum. Onu da okuduktan sonra kendi kendime, ‘Adam olmak demek, Jules Verne’in tarif ettiği gibi olmak demektir’ diye düşündüm. Bana jeolojiyi Jules Verne sevdirdi...” şeklindeki ifadeleriyle anlatılmıştır. Bir röportajında kendisine ait kütüphanesinde 30.000'in üzerinde kitabı olduğunu söylemiştir. Şengör 1986 yılında Oya Maltepe ile evlenmiştir. Tek çocuğu olan oğlu H. C. Asım Şengör 1989 yılında dünyaya gelmiştir. “Şengör Gayrimenkul Yatırım Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi” adlı bir şirketi de vardır.

Bizleri tanıştıran da, ortak dostumuz Dr. Ayhan Tokgöz’dür.

***

İlber Hoca’nın Hayat Hikâyesi de şöyle:

1969 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni ve Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin tarih bölümünü bitirdi. Viyana Üniversitesi Slavistik ve Orientalistik Bölümü’nde öğrenim gördü. Yüksek lisans çalışmasını Şikago Üniversitesi’nde Prof. Dr. Halil İnalcık ile yaptı. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde “Tanzimat Sonrası Mahallî İdareler” adlı tezi ile 1974 yılında Doktor, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfûzu” adlı çalışmasıyla 1979'da doçent oldu. 1982 yılında devletin akademik politikalarına tepki olarak görevinden istifa etti. Bu dönemde Viyana, Berlin, Paris, Princeton, Moskova, Roma, Münih, Strazburg, Yanya, Sofya, Kiel, Cambridge, Oxford ve Tunus Üniversitelerinde misafir öğretim üyeliği yaptı, buralarda seminerler ve konferanslar verdi.

1989’da Türkiye'ye dönerek profesör oldu ve 1989-2002 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde İdare Tarihi Bilim Dalı Başkanı olarak görev yaptı. Yerli ve yabancı bilimsel dergilerde 16. ile 19. Yüzyıllar arası Osmanlı  ve Rus tarihi ile ilgili makaleleri yayınlandı. 2002 yılında Galatasaray Üniversitesi’ne, iki yıl sonra ise Bilkent Üniversitesi’ne konuk öğretim üyesi olarak geçti. Şu anda Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Türk Hukuk Tarihi derslerini vermektedir.Galatasaray Üniversitesi Senato üyesidir. Ayrıca İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı Kapadokya Meslek Yüksekokulu Mütevelli Heyeti üyesidir. 2005 yılında Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı oldu. 7 yıl bu görevde kalan İlber Ortaylı, 2012 yılında yaş haddinden emekli oldu ve görevi Ayasofya Müzesi başkanı Haluk Dursun’a devretti. Ortaylı, Uluslararası Osmanlı Etütleri Komitesi yönetim kurulu üyesi ile Avrupa İranoloji Cemiyeti ve Avusturya-Türk Bilimler Forumu üyesidir.

0","height":"300"}[/embed]

Tarih Vakfı ve Âfet İnan ailesinin işbirliğiyle iki yılda bir verilen Âfet İnan Tarih Araştırmaları Ödülü’nün 2004 yılındaki sahipleri Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın da içinde bulunduğu jüri tarafından belirlenmiştir. 2009 yılında İzmir Kitap Fuarı’na katılmıştır. Millî Saraylar Daire Başkanlığı’nın Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlediği “Vefatının 150. Yılında I. Abdülmecit ve Dönemi Uluslararası Sempozyumu”’nda açılış ve kapanış oturumlarına katılmıştır.

Türkçe, ileri seviyede Almanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca ve Rusça; orta seviyede KırımTatarca, Slovakça, Rumence, Arapça, Farsça, Latince, İbranice, Antik Yunanca ve Yunanca bilmektedir.

Katıldığı bir televizyon programında bilgisayar kullanmadığını, başkalarının yanlış bilgilerle biyografisini yazdığını ve bundan büyük rahatsızlık duyduğunu dile getirmiştir.

Orta seviyede Sırpça, Hırvatça, Boşnakça, bildiği iddialarına, yine aynı televizyon programında bu üç dili bilmediğini sert bir dille yalanlamıştır.

Özel Hayatı

1981 yılında Mersin Eski Senatörü Dr. Talip Özdolay’ın kızı Ayşe Özdolay ile evlendi ve bu evlilikten Tuna adında bir kızı oldu. Daha sonra 1999 yılında eşinden boşandı.

Ortaylı, bilgisayar ve internet kullanmayı sevmemektedir. Herhangi bir sosyal medya sitesinde adına açılmış hesapların hiçbiri kendisinin değildir.İlber Ortaylı’nın ayrıca çocukluğundan beri büyük bir tutku ve özenle biriktirdiği minyatür otomobillerden oluşan büyük bir koleksiyonu vardır. 2004 yılında TRT 2’de başlayıp TRT Türk’te hafta sonları yayınlanan “İlber Ortaylı ile” adlı belgeseli sunmuştur.

NTV’de “İlber Ortaylı ile Tarih Dersleri” adında bir program yapmıştır. Bloomberg HT kanalında da “İlber Ortaylı ile Zaman Kaybolmaz” adlı bir program yapmıştır. Yeniden NTV’de 5 Kasım 2012 - 11 Mart 2013 arasında Gazeteci-Yazar Mehmet Barlas ile birlikte Her Zaman isimli bir tarih programı yapmıştır. 2000 yılından beri Pazar günleri Milliyet gazetesinde, aylık Atlas Tarih ve üç aylık Doğu Batı dergilerinde makaleler yazmaktadır. Bir dönem yayınlanan Popüler Tarih ve Tarih ve Toplum dergilerinde ve Habertürk gazetesinin Habertürk Tarih ekinde de makaleleri yayınlanmıştır. Hâlen Doğu Batı ve NTV Tarih dergilerinin danışma kurulu üyesidir. İlber Ortaylı, Milliyet Sanat’a verdiği bir röportajında, kitaplığında 30.000 civarında kitabı olduğunu ve bunların 5.000’ini Galatasaray Üniversitesi'ne bağışladığını ifade etmiştir.

Aldığı Ödüller

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Osmanlı Tarihinde Aile isimli eserinin yanı sıra, tarih alanında 1970’li yılların başlarından itibaren yaptığı çalışmaları, yayınladığı makaleler ve kitapları, tarih biliminin yaygınlaştırılması çabaları, tarihi her yaştan Türk insanına sevdirme konusundaki faaliyetleri, yurtdışındaki bilimsel etkinlikleri ve Türk tarihçiliğinin uluslararası alanda önemli bir ismi olması da göz önüne alınarak tarih dalında 2001 Aydın Doğan Ödülü'ne değer bulundu…2006 yılında İtalya’da Lazio bölge yönetiminin başlattığı ve her yıl devam etmesi öngörülen Akdeniz Festivali'nde, toplumsal ve kültürel tarih alanındaki “Avrupa ile Akdeniz arasında Lazio” ödülünün Prof. Dr. İlber Ortaylı'ya verilmesi uygun görülmüştür.

2007 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin imzasıyla Rusya Federasyonu tarafından Rus dilini ve kültürel mirasını yayan, ülkelerin ve halkların birbirlerine yaklaşmasını sağlayan kişilere verilen Puşkin Ödülü’ne Türkiye’den Ortaylı layık görülmüştür.

İlber Hoca’nın Türklerin Tarihi kitabında bir ibare mevcut: “Türkler olmadan bir dünya tarihi yazmak mümkün değil”.

İlber Hoca Müslümandır ama ortama göre yemesini de, içmesini de bilir ve olağanüstü hoş sohbetlidir.

Bakalım bu Haziran ayında bu Kare Ası bir araya getirip gene evimizde ağırlayabilecek miyiz?

***

Bu arada Işıl Ablam da iyi, Siyavuş toparladı, Birgül Anne pek sağlıklı değil.

Sevgili Doğan Canku ve Gülgûn Feyman’la da telefonlaştık, başarılar diledim.

Sayın Doğu Perinçek’le tam ilişki kuramadık (telefonu da, kendisi de çok meşgul belli ki). Dün İzmir’deki mitinglerine 10.000 kişi iştirak etmiş.

***

Kendimi şöyle tavsif veya tarif edebilirim:

Dinlere saygı duyan ama dindar olmayan,

Allah’a inanan ve Müslümanlığı bir aidiyet-mensubiyet göstergesi olarak gören,

İki kolu ve bacağı ile “Sağdan” feyiz alan ama kafası “Sola” dönük duran, Atatürk’ün anlattığı mânâda Nasyonalist, dünya görüşü olarak Merkez Sola yakın bir Sosyalizm anlayışını benimsemiş, inanç olarak da Panentesit bir kişiyim. Sağ vizyonla milliyetçi, sol söylemle de ulusalcıyım kısacası!

Komünist değilim ama komünist düşmanı hiç ama hiç değilim, olabileceğine inansan da benimserim de… Evrimde numunesi yok, eşyanın tabiatına aykırı!

Bakalım bu Bayram'da neler olacak, Sevgili Murat Akman ve Üstünballar, Yeşimler ve diğerleri…

Asım Dayım Ankara’da, İlkin Ağabeyim hasta mı ne, tam anlayamadım.

Hayat devam ediyor ve bizim Zeynep Hatun da eve geldi.

Evrimsel psikiyatri Temel Kitabı için her türlü katkıya açık olduğumu da tekrar hatırlatmak istiyorum.

TPD’nin bölüm yazarlığı sürüyor.

***

Sadun Boro vefat etmiş, çok üzüldüm.

tWLvd6c","width":"400","height":"300"}[/embed]

Tanışmıştık bir şekilde.

Allah rahmet eylesin.

Bir nev’i keşişti.

Hayırlı bir Cumartesi temennisiyle…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 06.06.2015

Okumaya devam et
  3261 Hits
  1 yorum
3261 Hits
1 yorum

PSİKOTERAPİ DENİNCE

İlgilenenler İçindir,

Psikoterapi, bireylerin duygusal ve davranışsal sorunlarının çözümünü, ruh sağlıklarının geliştirilmesi ve korunmasını amaçlayan tekniklerin genel adıdır. Psikoterapi her zaman sadece tek tek bireyleri konu almaz, zaman zaman incelenen bir ailenin tamamının etkileşimsel meseleleri, zaman zamansa incelenen bir çiftin birbiriyle olan ilişkisindeki bazı sorunların ruh sağlığı temelindeki kökleri olabilir. Ruh-zihin sağlığına dair sorunların psikolojik, sosyolojik veya somatik (bedensel) boyutları olabilir. Buradaki ruhun metafizik bir şey değil, beynin işlevleri olduğunu ısrarla vurgulamak isterim.


Terim, psiko (psyche’den) ve terapi (Tarabya ile akraba) formlarından oluşur ki, psiko Yunanca psukhē “ruh, zihin”den, terapi ise Yunanca therapeia “iyileştirmeden” türemiştir.

Psikoterapi, daha olgun ve uygun bir ruhsal denge sağlamak amacı doğrultusunda zihinsel ve duygusal bozukluk gösteren hastalarla düşünce ve duygu alışverişi kurularak yürütülen bir tedavi bilim ve sanatıdır.


 

Psikiyatrlar, Klinik Psikologlar, Psikolojik Danışmanlar ve Sosyal Hizmet Uzmanları psikoterapi yaparlar.

Yaşam koçlarının yaptıkları, önüne gelen kişi veya benzeri metafizik kökenli uygulamalar psikoterapi değildir!

Çok genel bir başlık altında söylemek gerekirse, duygusal çatışmaları çözümleyen, bu çatışmalardan doğan kaygı ve gerginlikleri, çökkünlükleri azaltan, ruhsal uyum düzeyini artıran, kişilerarası ilişkileri daha olgunlaştıran tüm teknik ve yöntemlere psikoterapi denilebilir.

Psikoterapi sürecinde terapist ile danışan / hasta arasında kurulan ilişki temel alınarak danışanın yaşadığı sorunlar üzerinde çalışılır. Sadece psikolojik rahatsızlık yaşayan kişiler değil, hayatının herhangi bir alanında tıkanıklık yaşadığını hisseden ve hayatını daha anlamlı bir şekilde sürdürmek isteyen herkes psikoterapi sürecine girebilir.

Psikoterapi, terapistin danışan adına neyin doğru olduğuna karar vermesi yahut nasıl değişeceğini söylemesi değildir.

Psikoterapist kendi kuramsal bilgilerini ve uygulama becerilerini kullanarak danışanın / hastanın kendisini tanıması, hayatına dair farkındalıklar yaşaması, daha sağlıklı ilişkiler kurması ve yeni çözüm yolları geliştirebilmesi için danışana ışık tutar.

Psikoterapi Türleri

Bütüncül Psikoterapi: Tüm psikoterapi tekniklerinin hangi hastaya ne zaman uygulanacağını ve bütünü izah etmeye yönelik bu terapi yöntemi farklı teknikleri entegre etmeyi sağlar. Esneklik sağlayan bu model evrensel uygulamalar için de uygundur ve pratiktir.

Dinamik Psikoterapi: Dinamik psikoterapi, yapıtaşı olarak Freud’un klasik Dürtü Kuramı ve sonrasında da, Ego Psikolojisi, Nesne İlişkileri, Kendilik Psikolojisi gibi diğer dinamik ekollerle devam etmiştir. Bu ekoller; psikopatolojilerin temelinde kişinin 0-6 yaş arasındaki dönemde yaşadıklarının olduğunu savunur ve Hipnoz, Serbest Çağrışım ve Rüyalar yoluyla bunları irdeler.

ed]

ed]

Son olarak KKTC'de verdiğim kurstan, herkesten izin alınmıştır.

Bilişsel Psikoterapi: Bilginin işlenmesi sürecinde temel kabullerdeki hatalardan kaynaklanan işlevi olmayan şematik kavramlar, zamanla olumsuz otomatik düşüncelere dönüşür. Sonuçta ortaya çıkan düşünsel, duygulanım ve davranış bozukluklarının tedavisi bilişsel psikoterapinin alanına girmektedir. Kognitif (Bilişsel) terapi olarak da adlandırılmaktadır. Şema Terapisi, Düşünsel Duygulanımcı davranış terapisi de bilişsel terapiden kaynaklanmıştır

Davranışçı Psikoterapi: Davranışta otomatik modelleme gibi öğrenmeler sonucunda ortaya çıkan bozukluklarda; duyarsızlaştırma, ödüllendirme gibi çeşitli teknikler yoluyla davranış değişikliği veya davranışın frekansında azalma gibi sonuçlar sağlamaya yönelik terapilerdir.

Bilişsel - Davranışçı: Klinik uygulamalar ve gözlemler psikoterapi süreci içinde, bilişsel-davranışçı yöntemlerin bir arada kullanılmasının etkili sonuçlar ortaya çıkarttığını olarak göstermektedir. Günümüzde sıklıkla bu iki metot bir arada kullanılmaktadır.

Varoluşçu Psikoterapi: Varoluşçu psikoterapi de önemli olan şimdi ve burada kavramlarıdır. Varoluşçular varolma yolunda kişinin en çok üzerinde durduğu 5 soruyu temel alarak bunlar yoluyla psikoterapiyi yapılandırmışlardır

Sistemik Psikoterapi: Palo Alto’dan Paul Watzlawick ve arkadaşlarının 1970’lerde geliştirdiği, matematik sistem teorileri, iletişim teorileri ve aile dizin çalışmalarının temelini oluşturduğu, 10-15 seans süreli ve bir ekip tarafından uygulanan psikoterapi yöntemidir.

Geştalt Psikoterapi Yaklaşımı: 1940’larda yıllarda Fritz Perls, Laura Perls ve Paul Goodman tarafından geliştirilmiş bir psikoterapi yaklaşımıdır. Geştalt kelimesi Almanca’da kendine özgü bir bütünlüğü olan şekil, örüntü anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım, her bireyin, doğuştan var olan potansiyellerini açığa çıkarabilme dürtüsüne sahip olduğu görüşünü benimser. Bireyin kendi özelliklerini ve potansiyelini fark edip, buna sahip çıkabilmesini ve kendisini gerçekleştirmesini amaçlar.

Hümanistik Psikoterapi: İnsanı öne çıkararak yapılan bir uygulamadır.

Kısa Psikoterapi: Genellikle gelip geçici ve süratli müdahale gereken durumlarda uygulanılır.

Krize Müdahale Terapisi: Bir hayat olayı yaşandığında, derhal yapılacak şeyleri kapsar.

Eşler Terapisi: Çiftlerin sorunları irdelenir.

Cinsel Terapiler: Cinsel işlev bozukluklarını ve uyum sorunlarını iyileştirmekte kullanılırlar…

Grup Terapisi: Herhangi bir yöntemin grup hâlinde tatbiki.

***

Aslında 400’den fazla psikoterapi bildirilmiştir ve ABD’den Türk kökenli Prof. Dr. Bayram (Byram) Karasu’nun da belirttiği gibi, bir aşama ve ustalıktan sonra, herkes kendi terapi stilini geliştirir. Hattâ işin içine spirituality yâni ruhanilik, hattâ çok ihtimamla din bile karışabilir ama kimin elinde: Bir üstadın tecrübesinde...

bed]

Günümüzde Bahailik’ten esinlenen Pozitif Psikoterapi’den tutun da, Mevlânâ Rahatlama Terapisi, homoseksüellerde Onarım Terapisi gibi birçok şey eklenmiştir.

***

Lâfı uzatmadan, hipnoz da dâhil, konuşarak yapılan bütün tedaviler telkine (suggestion) dayanır ve başka türlü şeylere bu isim verilmez.

Feng Shui, NLP gibi şeyler tarikatlar hâlinde yapılan uygulamalardır, terapi değildirler..

***

Son zamanlarda “bana veya hastama yeterince terapi yapılmamış” diyenleri gördükçe aklımıza bu geliyor.

Lâfla peynir gemisi yürümez” derler, doğrudur. Tabii ki basitçe nasihatten, sırtını sıvazlayarak “merak etme geçer” demeye kadar her şey terapi oldu ama şu bir olgu ki, psikiyatrik hastalıkların / bozuklukların %90’ından fazlasında diğer başta İlaç (Farmakoterapi) olmak üzere, EKT gibi, rTMS gibi bedensel terapi yöntemlerinin de tatbik edilmesi şarttır.

***

Hani demem o ki, doğru teşhis ve tedavide psikoterapiler tabii ki önemlidir ama sadece diğer bedensel yöntemler de ustaca beraber tatbik edilirse…

Hiçbir yöntem bir panacea yâni her şeye iyi gelen bir mucize değil!

Terapinin ne olup olmadığını iyi anlamamız dileğiyle…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 28.04.2015

Okumaya devam et
  2894 Hits
  1 yorum
2894 Hits
1 yorum

PİYASAYA YENİ İLÂÇLAR SÜRÜLDÜ, HEPİMİZİN YÜZÜ GÜLDÜ...

Bunlar arasında ilk sırayı şunlar alıyor:

Cerebrin Saç Losyonu, Cortexin Ampul (Lomber Ponksiyon ile zerk edilecek), Aminofortin Burun Spreyi, Jewkillerohen Mikropallet Kapsül, David Kohenin Burun Spreyi, Akhenaton Tablet, Lithium Acetat Capsule, Ziktiret Capsül ve daha niceleri...


Peki, öğrenmek istemez misiniz kim bunların yok olmasının sorumlusu?

Mr. Psychophmacology mi?

Mr. A. R. Küçükusta mı?

Nayır!

*** 

FİTNECİ

Bu arketip Jung’unkiler arsında var mı bilemiyorum ama “kadınların içinde orospu vardır" diyen Oğuz Berksun’u esastan eleştirirken, usûlden hata yapmışım.

Okumaya devam et
  5664 Hits
  3 yorum
5664 Hits
3 yorum

KÂİNATIN SIRLARI HAKKINDA veya GAUDI'den SELÂMLARLA

Bir kasırganın veya Tayfun’un en sâkin ve emniyetli yeri ortasıdır; orada dur ve Karma’yı bekle.


Bir otelin resepsiyonu en ortadaki ve güvenilir yerdir, orada sabret. Nasıl olsa seni odana götürecek bir mürşidin olur, gelip seni bulur.

Bir atomun en güçlü yeri çekirdeğidir ve tam ortadadır, bütün hükümler orada verilir ve Karmik plân tatbik edilir. Bozonlar, elektronlar vs. hepsi hâddini bilir. Hiç bulaşma.

Bir çorbanın en sâf hâli aslında sudur, en ortadaki içecektir; içine ne koyarsan ondan sudûr eder, yeter ki sıcaklığı iyi ayarlayabilesin…

Muhatabın çokbilmişse hiç ses etme, çünkü kabak gibi ortadadır; sen bir fazla malûmat sâhibisin; beynini kulaklarının altına çek ve gülümseyerek seyret.

Hakikat'in sesini işitirsen derhâl inan çünkü His Masters’ Voice asla aldatmaz, kuluna hile yapmaz, Avrupa’nın ortasındadır. Aksine iddialara sakın kanma!

En sâdıkâne kayıt Deutce Grmophone’dadır, onu tercih et ki, felsefenin anayurdu bütün varoluş sferini kaplasın; ortada Geist vardır.

CD’lerden uzaklaş, mümkünse taş plâk bul ve dinle. Onlar birdir, Vahdet’tir, Öz’dür ve ortada zor bulunurlar.

Nerede mübalâğa varsa sen daha fazla mütevâzı ol. Silindir gibi ezersin ve işin ortasına dalarsın.

Gevezeleri dikkatle dinle ve arada “ıhm, uhm” diyerek daha da körükle, âlemlerin esrârı o mübârek muhabbettedir, tam ortadadır.

Suskunlarla susarak konuş, ağzını gözlerine pırıltı görürsen aç. Cesedi dahi diriltirsin, üstelik de İsa’yı delirtirsin: Bütün semâvî dinlerin ortasında duran kişidir.

Çok susadın ve ağzın kuruyor; sakın sıvı içecek düşünme. Cehennem ateşinin tam ortasında cildini brozlaştırdığını farz et… Üşürsün.

Soysal Fobin mi var, en büyük hobin onunla bununla sokak ortasında konuşmak, helâda def-i hâcet eylerken hâl hatır sormak olsun.

Felç oldun, kıpırdayamıyorsun ama şuûrun açık. Tam ölümle hayat arasındasın. Hiç uğraşma, keyfini çıkar, daha hızlı dans edeceksin.

Aşırı hızlı veya aceleciysen, iyice koştur ki pilin çabuk tükensin, İyot gibi ortada kalırsın.

Trafikte sıkıştıysan, en iyi akan orta şerittir.

Okumaya devam et
  4030 Hits
  0 yorum
4030 Hits
0 yorum