Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

TARİHİN ARKA ODASINA ne OLDU?

Keyifle geçirmeye gayret ettiğim ama olup bitenlere çok üzülerek yaratıcılığımı zorladığım bir sırada, biraz önce, önüme bir haber düştü.

7 sene önce evinde Neslim’le bana (ördekleri hiç unutmam) evinde mis gibi yemekler ikram eden Murat Bardakçı ile tanıştık. Bilgisayarının önünden kalkıp bizi kapıda gülümseyerek karşılamıştı.

Bunu bilirim ama bilmem, isteyen araştırabilir.

Uzunca bir sohbetten sonra da yemekler gelmişti. Benden Enver Paşa’nın ruh hali hakkında bilgi veya bir tahlil (analiz) istemişti.

Evi İstanbul Boğazı'na tepeden bakardı ve bize çok iyi ev sahipliği yapmıştı. İçkiyi de pek sevmez ama ikramını da esirgemezdi. İthal ördekler enfes, sohbet muazzezdi ama o artık epey öncede kaldı…

Aradaki dönemde e-mailler veya telefonla haberleştik; Okan Bayülgen’in programında malum konuda bana bilgi verdi.

***

Erhan Afyoncu (hiç karşılaşmadık) ve Murat Bardakçı hazırlayıp birlikte sundukları “Tarihin Arka Odası” programını bırakmışlar.

***

Habertürk TV’de Cumartesi günleri ekranlara gelen ünlü tarihçi Murat Bardakçı’nın tarihçi yazar Prof. Dr. Erhan Afyoncu’yla birlikte hazırladığı “Tarihin Arka Odası” programında çarpıcı bir gelişme yaşanmış. Programı hazırlayan iki isim de programdan ayrıldıklarını açıklamış.

ed]

***

Murat Bardakçı ile Erhan Afyoncu, hazırlayıp birlikte sundukları “Tarihin Arka Odası” programını bıraktı.

Haber bu!


Hem Murat, hem de hiç tanışamadığım ama kültür birikimine hayranlık duyduğum Erhan Afyoncu, birden programı yayınlamayı kesmişler. Bazen günde 3 saat, bazen de 8.5 saat süren canlı yayında o kadar güzel tartışmalar cereyan ediyordu ki, samimiyetle üzüldüm.

***

Hangi tarih programı, hem de tahmin ederim ki çok iyi reytingler toplayarak (bazen fazla uzatıyordu Murat. Hele Prof. Dr. Nurhan Atasoy’a (şu “karı” kelimesini taşıyan şiir gibi) yaptığı şakalar biraz fazlaya kaçıyordu; bilmem okuyucu ne der?

ed]

Murat’ın, bu programına Erol Sadi Erdinç, Pelin Batu, Selin Barlas, Zeynep Özkartal, Prof. Dr. Nurhan Atasoy, Büyük Bilim Adamı Prof. Dr. Celâl Şengör ve Erol Sayan da iştirak etmişti. Unuttuklarım alabilir tabii ki…

ed]

***

Satın Erol Sayan’la bir sosyal cemiyetin ödül töreninde, bir keresinde de – yanılmıyorsam- Levent Tenis Kulübü’nde, arkadaşlarıyla muhabbet etmeye geldiğinde tanışıp selamlaşmıştık. Bir cemiyette de ödül alırken, sahneden seyretmiştim. Türklük âşığıdır ve derslerinde “efendiii” diye gürlediği, hatayı pek affetmediği rivayet edilir. 600’e yakın makamı ezbere bilmek hiç kolay değildir!

ed]

İlber Hoca döktürüyor!

***

Paranormal Fenomenlere ve Astral Seyahate meraklı, Hipnotik Transa girdiğinde Atatürk’le konuştuğunu duyduğumuz, gayet milliyetçi ve çağdaş kafalı bir insandır. Tamburîdir. Avni Anıl ve Prof. Dr. Aleaddin Yavaşça ile aynı dönemdendir (hepsiyle tanışma şerefine nail oldum). Aleeddin Bey’le sohbet etmişliğim de vardır çocukken; çok özel ve zarif bir kişi olduğunu, Kadın Doğum Hastalıkları uzmanlığından daha ziyade, Profesör unvanını da pek kullanmayarak, Türk Musikisine iltifat ettiğini sonradan öğrenecektim.

***

Erol Bey’in hayat hikâyesi de çok hoş: Çankırı endüstri Meslek Lisesi mezunu, 1961’de Ankara Radyosu sanatçı sınavını kazanmış ve Dr. Recai Özdil’den aldığı armoni aldığı armoni bilgisini bestelerine uygulamıştır.

bed]

***

Bestekâr İsmail Baha Sürelsan’ın (onu da, vefatından önce ziyaret etmiştik. Antalya’ya yerleşmişti, epey yalnız ama pek mesuttu, tam bir milliyetperverdi ve vatan âşığıydı. Hem tek hem de çok sesli müzikle ilgili çalışmaları vardı).

mbed]

Hâlen Ankara’da yaşayan Bestekâr, Güftekâr ve Ressam Dayım Asım Yücesoy da ondan epey feyiz almıştı. İsmail Baha Sürelsan, seneler yıllar kendi evinde sürdürdüğü akademik müzik çalışmalarına iştirak etti. Türk müziğindeki çoksesliliğin, müziğimizde zaten var olan “niseb-i şerifeler” (şerefli oranlar) yoluyla geliştirilecek teknikle olabileceği üzerinde durdu ve bu konuda ciddi çalışmalar yapmıştı. Çalışmalarına 1954 yılında başladı. 1964 yılına kadar Erkek Teknik

Yüksek Öğretmen Okulu öğrencilerine teorik musiki dersleri vermiş ve temel bilgiler yanında koro çalışmalarını da devam ettirmişti.

***

Türkiye’nin ikinci üniversite korosunu ODTÜ’de (1967) kurdu. Bu yıllarda, Millî musikimizin ses sistemi, makamların oluşmasında kullanılan elemanlarla, makam ve formların anlatımı, vuruşlarda disiplin ve perde adlarının kolay anlaşılır hale getirilmesi ve usûl şifresi çalışmalarına ağırlık verdi.

***

Erol Sayan, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda repertuar, buna ek alarak göreve ek olarak da ODTÜ’de Türk Musikisi dersleri vermektedir. Bestekârın, 156’sı TRT repertuvarında olmak üzere, değişik form ve makamlarda 310 civarında eseri bulunmaktadır.

/embed]

Bilhassa Mâhur Makamındaki besteleri oldukça başarılı bulunmaktadır. 1985 yılında TRT'nin düzenlemiş olduğu beste yarışmasında Ömrümüzün Baharı Birlikte Geçsin adlı eseri ile birincilik kazanmıştır.

***

Sayın Metin Akpınar’la ilk tanıştığım ve Çok Yönlü Sanatçı Kürşat Başar’ın düzenlediği (sunuculuk, gurmelik, hattâ canlı müzik performansı dâhil; yemekler ve içki de pek güzeldi) programlar çok güzeldi...

***

Aysun Kayacı da, sapsarı saçları ve tarih konusundaki bilgisinden -Tarih tahsili yapıyordu o sıralarda- bize bir şeyler fısıldayarak sofradan bir yerlere yetişmek için ayrılmak zorunda kalmıştı.  

***

Kürşat Başar da ilginç bir geçmişle anılabilir; bir makalesinden alıntı:

“…bu dünya yabancıları sevmiyordu, bilim kurgu filmlerinde bile uzaydan gelenleri yok ediyorlardı…

Ben olsaydım ne yapardım? Hiç bilmiyorum. Zor bir soru olabilirdi o şartlar altında galiba sanırsam herhal.”

“Evvvet, Orta Doğu ve Balkanlar’ın en süpersonik insanları, bir yazı ile daha karşınızdayım.”

“İşten çıktım saat altı gibi, eve geldim. Dedim bir şeyler okuyayım. Sonra gittim, gözüme ince bir kitap kestirdim. Okumaya başladım. Sonra bir baktım ki kitap bitmiş! Aman Allah’ımmm! Zaman ne ara geçti hiç anlamadım.”

“…televizyon hep açık, bu tuhaf kutuyu biz yalnız insanların hayatından çekip alsalar dünya birbirine girerdi herhalde…”

Seviyorum Kürşat Başar’ın tarzını sanırım, bunu anladım. Daha önce Başucumda Müzik‘i okumuştum. O da çok hoşuma gitmişti.

Bu kitabı okurken de nasıl diyeyim, hımmm, sanki Esaretin Bedelini izler gibi okudum. Konu alakasız yalnız, demeye çalıştığım öyle sakin sakin, o kadar güzel ve akıcı gitti ki kitap, bittiğini bittiğinde anladım. Çok zekiyim sanırım, hep ondan oluyor bunlar. Bittiğini bittiğinde anlamışım, yuh! Ben de bir bıçakla gölgemi kessem, bu lanetli ruhtan kurtulabilir miyim?

Bunlar İnternette bulduğum yorumlar, aman kimse benim fikirlerim zannetmesin…

}[/embed]

***

Bu sofistike programda karşılaştığım ve canlı yayında yan yana oturduğumuz, Türk Musikisinin yaşayan az sayıdaki ustalarından biri olan İnci Çayırlı’nın da iştirak etmişti (kendisiyle birkaç kere canlı yayına çıkmıştık), o programa da son verilmiş sanırım!

"}[/embed]

***

İnci Hanım, merhum annem gibi, Çamlıca Kız Lisesi’ni bitirmiş. Bestekâr Dayısı Fahri Kopuz’un teşvikiyle müziğe başlamış ve 1953 senesinde de, gene annem gibi, Çamlıca kız Lisesi’ni bitirmiş. 1954 yılında Bestekâr Dayısı Fahri Kopuz’un teşvikiyle müziğe başlamış ve 1953’te İstanbul Belediye Konservatuarı’na girmiş. Folklor Tatbikat Topluluğu’nda Sâdi Yâver Ataman’ın yanında çalışmış.

***

Hâlâ oğlu Timur Selçuk’un sesinden hayranlıkla dinlediğimiz Minür Nurettin Selçuk’la (Beyoğlu’ndaki eğitim merkezine gitarımı da alıp birkaç kere uğramıştım; sanırım yanımda Kadim Arkadaşım Adil Nevresoğlu da vardı) çalışmış. Popüler müzikte de altın plak almış.

00"}[/embed]

Yorumlar Timur Bey'e ait. Babası Osmanlıydı, o devrimci ama ortak vasıf: Demokrat ve Atatürkçü!

1988’den itibaren İstanbul Teknik Üniversitesi’nde de öğretim üyeliği yapmış. İnci Çayırlı Hanım, bestekâr dayısı Fahri Kopuz’un teşvikiyle müziğe başlamış ve 1953’te İstanbul Belediye Konservatuarı’na girmiş. Folklor Tatbikat Topluluğu’nda Sâdi Yâver Ataman’ın asistanlığını yapmış. Minür Nurettin Selçuk'un yanında çalışmış (insan hiç Kalamış'ı) unutur mu? 

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Türk Müziği İcra Heyetinde şef yardımcısı olarak görev yapmış. Yurtiçinde ve yurtdışında çok sayıda konser vermiş. Popüler müzik plakları da yapan sanatçı bu alanda bir de altın plak sahibi...

***

1977 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda öğretim üyeliği yapmaya başlamış. 1977_1985 arasında İTÜ Türk Müziği Korosunu yönetmiş.

1988’den itibaren İTÜ Musiki Topluluğu'nun genel sanat yönetmenliğini üstlenmiş, 1990 senesinde Bursa Devlet Korosu kurucu şefliğine getirilmiş. 1995'e kadar da bu görevini yürütmüş.

***

Murat Bardakçı ile Erhan Afyoncu’nun yıllardır hazırladıkları Tarihin Arka Odası programında Osmanlı Kültürüne ilişkin birçok konu bugüne kadar gündeme taşınmıştı. Bir dönem de 8.5 saatlik canlı yayınıyla gündeme gelmişti.

***

Erol Sadi Erdinç, Pelin Batu, Serlin Barlas, Zeynep Özkartal, Nurhan Atasoy, İnci Çayırlı, Prof. Dr. İlber Ortaylı (onunla da yakinen tanışırız; tam bir münevverdir) … gibi isimlerin de zaman içinde katkıda bulunduğu programa son verilmiş.

Tarihçi ve Gazeteci, Entellektüel Murat Bardakçı ile sanırım evvelki sene Tarih Profesörü olan Erhan Afyoncu’nun yıllardır hazırladıkları ve Habertürk TV’de yayınlanan Tarihin Arka Odası programında Osmanlı Kültürüne ilişkin birçok konu bugüne kadar gündeme taşındı. Program bir dönem de 8.5 saatlik canlı yayınıyla gündeme gelmişti.

Erol Sadi Erdinç, Pelin Batu, Selin Barlas, Zeynep Özkartal, Nurhan Atasoy, İnci Çayırlı gibi isimlerin de zaman içinde katkıda bulunduğu programa son verilmiş.

***

Geçenlerde Erol Sayan Bey beni telefonla aradı ve aynen “seninle Astral Seyahat konusunda Murat’ın programına çıkalım mı” diye sordu.

Tabii ki efendim, memnuniyetle dedim” ve mutabık kaldık.

***

Üzüldüm, çünkü gerçekten çok eğitici ve öğretici bir programdı.

Kafamda şu sorular dönüyor:

-Murat’ın programa katılan hemen herkesle girdiği gereksiz polemikler, kimseyi ayırt etmeden sergilediği muziplikler (sanırım bir tek Celâl tam aksini yapmıştı) ve çok uzun süren, bazen sabaha kadar süren programların süresi mi?

***

Yoksa “yukarıdan” bir talimat mı geldi? Çünkü bazen çok fazla malumat veriyorlardı…

Neyse, illaki TV’ye çıkmak mı lâzım?

Erol Bey’i ve istediği herkesi, telefonunu öğrenirsem de İnci Hanım’ı davet edip, bizim balkonda ağırlarız.

Bu arada Levent Kırca da gitti; ulusalcı, Atatürk'çüydü ama azıcık yalnızmış, yorulmuş belli ki,..

,"height":"300"}[/embed]

Eğer kabul ederlerse de, kameraya kaydedip Youtube’a yükleriz.

Çok sevdiğim, Adana'dan manzaralar:

,"height":"300"}[/embed]

Herkese iyi bir hafta başı diliyorum.

Bundan sonraki yazılarımda “Pazartesi Sendromu”, psikiyatrik bozukluklar ve benzeri konularla aranızda olacağım.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 18 Ekim 2015 Pazar

Okumaya devam et
  3271 Hits
  0 yorum
Etiketler:
tarihin arka odası osmanlı tarihi ilber ortaylı enver paşa emperyalizm
3271 Hits
0 yorum

Türkiye Cumhuriyeti’nin Tuzağa Düşürüldüğü Dönem


Bir ülkenin veya toplumun doğru karar vermesi ve geleceğini düzenlemesi için geçmişini doğru değerlendirmesi kaçınılmazdır. Bunun için de birbirini izleyen üç hususun yerine getirilmesi gerekir: Geçmişin arşivlenmesi, yaşananların geçmişle ilintisinin doğru kurulması ve geleceğe yönelik tasarımlar için bu bilgilerin dikkatle kullanılması.

Bütün bunların yerine getirilmesi ve uygulanması profesyonel olarak uzmanlaşmış kurumlar tarafından (başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere) yapılır ve bilimsel kuruluşlar da(bu cümleden olmak üzere üniversitelerin ilgili bölümleri başta olmak üzere) bu konuda çeşitli görüşler üreterek, geçmişte yaşananları, bugüne olan etkilerini değişik açıdan irdelerler.

Ancak demokratik düzenlerde -oylama ile hükûmetlerin değiştirilebildiği ülkelerde- halkın da bu gelişmelerden ucundan-kıyısından haberi olması gerekir. En azından orta eğitim ya da yüksek eğitimde genel anlamda, insanların, bu ülkenin geçmişteki bağlantıları ve kararlarından kabaca da olsa fikir sâhibi olması gerekir ki, seçimini doğru yapabilsin. Bilgisiz ve meraksız bir insan ile bir görme özürlünün seçeceği yolu doğrulukla bulması hemen hemen aynıdır. Geçmişini bilemeyenler gelecekleri konusunda doğru karar veremezler.

Buradan çıkaracağımız önemli bir sonuç da: Eflatun’un (Plato) Devlet adlı eserinde yazmış olduğu gibi, devleti idare edecek kişilerin bilgili, seciyeli ve ahlâklı, zeki insanlardan seçilmiş olma koşulunun çıkarılmasıdır. Buradaki yaklaşım, bugünkü demokrasi tanımına çok da uygunluk göstermez. Çünkü günümüzün demokrasi tanımlanmasının hiçbir yerinde yöneticilerin ahlâklı, bilgili ve iyi yetiştirilmiş olması gibi bir koşul mevcut değildir. Bir insanın ya da zümrenin yönetimi ele alması için, her ne yolu kullanırsa kullansın (açıkça yasalara ters düşmedikçe, hatta zamanımızda birçok ülkede yasalara, ahlâka ve mantığı ters düşse de) yeterli oy alması, bu zümrenin bu ülkenin geleceğini yönlendirmesi açısından yeterlidir. Batı demokrasisi ve özellikle Türk demokrasisi için bu tanım tümüyle geçerlidir. Ancak kuzu postuna bürünmüş kurtların egemen olduğu bir dünyada, kuzu rolünü üstlenmenin, daha doğru bir tanımla koyun rolünü üstlenmiş toplumların geleceği kurban olmasından öteye geçemeyecektir. Bu toplumlarda –bugünkü hâliyle tanımlanmış- demokrasi o ülkenin güdülmesi demek olacaktır.

Dünyada demokratik ülke kimliği taşıyan kaç ülkenin bağımsız olduğunu, kurtların izni olmadan bir adım bile atabildiğini düşünürsünüz? Böyle bir ülke yok. Dünyayı demokrasi ve insan hakları havariliği ile terbiye etmeye kalkışmış, özünde kendi demokrasisini bile belirli sayıdaki uluslararası şirketlerin güdümüne sokmuş birkaç ülkenin egemenliği söz konusudur. Ambargoyu da bunlar koyar, ticareti de bunlar yönlendirir, bir ülke işgal edilecekse bu ülkeyi de (koyunların askerlerini de yerine göre parasını da kullanarak) onlar işgal eder, bir yer devlet olarak tanınacaksa bu ülkelerin izniyle tanınır; hatta kuzu-koyun rolünü üstlenmişgüya bu demokratik ülkelerin hükümetlerini –şu ya da bu yolla halkını manipüle etmek suretiyle, olmaz ise gizli ya da açık askerî güç kullanarak seçtirir, devirir, değiştirir.

Bu ülkelerin geçmişten gelen iyi bir tarih ve siyaset bilgisi vardır. Geçmişi unutmazlar, geleceği de biriktirmiş oldukları bu bilgilerle çok kurnaz olarak tasarlarlar. Başarılarının sırrı da bu işleri yapacak kişileri özenle seçmeleri ve yetiştirmiş olmalarından kaynaklanır. Hâlbuki kendini demokratik ülke safında gören kuzu ülkeler, her seçim döneminde bu işleri izlemek ve duruma göre çözüm yolları üretmekle yükümlü olan kurumların en az üst düzey yöneticilerini A’dan Z’ye değiştirir, çok defa da, halkın oyları ile geldi safsatası ile kurtlar ülkesinin adamlarını iş başına yerleştirirler. Parazit vücuda ustalıkla yerleştirilir. Birçok tırtıl, vücudunun içine parazit sinek ve arılarla yumurta yerleştirildiğinin farkına varamaz; bu larvalar sinsi sinsi gelişir ve bir gün patlayarak etrafa saçılır. Tırtıl için yapacak bir şey yoktur; yolun sonuna gelinmiştir. Parazit arı, en uygun evreyi ve en uygun zamanı seçmede uzmanlaşmıştır.

Batı'nın stratejisi parazit stratejisidir: Sessiz, kurnaz ve sabırlı.

TÜRKİYE NE ZAMAN BATAĞA SAPLANDI?

Birçok insan, özellikle tarih bilincinden ve bilgisinden yoksun kesim (denebilir ki halkımızın çok büyük bir kısmı), şu son günlerde yaşanan tâlihsizce olayların nedenini son birkaç on yıla bağlamaktadır. Yumurtanın tırtılın içine ne zaman konduğunun farkında bile değildir. Esasında yaşadıklarımız, sancılarımız, kıvranmalarımız, yıllarca tırtılın içinde sinsi sinsi büyüyen larvaların, konukçuyu parçalama ve deşilme zamanının geldiğini işaret etmektedir.

Bundan sonra yararı olur mu olmaz mı onu bilemem; ancak buraya nasıl geldiğimizi görmek açısından, geçmişimizle ilgili önemli bir olayın ve bugün yarattığı sonuçları irdelemek istedim. Yakın zamanda yaşayacaklarımızın nedenini daha iyi anlama açısından, bu sürecin irdelenmesi -ne yazıkki- sâdece merakınızı giderilebilmesi için yararlı olacaktır.

Herkesin bildiği gibi, Almanya’nın çok çeşitli vaatleri, Osmanlı’nın hayâlperest, bir koyup bin alma peşinde olan paşa ve devlet adamlarının basiretsizliği sonucu Birinci Dünya Savaşına girdik ve büyük toprak yitirilmesi ile birlikte, bugün yaşamakta olduğumuz topraklarımızın, bugün politikacılarımızın akşam sabah yatıp kalkıp stratejik dostlarımız olarak ilân ettikleri devletlerin acımasız bir şekilde işgaline uğradık. Bu bataklıktan adı geçen ya da geçmeyen birçok vatanseverle birlikte Atatürk’ün engin devlet adamlığı görüşü ve askeri dehası sayesinde kayıplarla da olsa kurtulduk. Bunu ben ya da Kemalistler değil, Atatürk’le bizzat karşı karşıya gelmiş olan devletlerin o günkü devlet adamları da teslim etmektedir. Etmeyenler var mıdır? Vardır: Ülkemizdeki bilinen -çoğu da tutucu kesime mensup- kronik anti Kemalistler.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bu zorluğu aşmasında birçok ülkenin ve özellikle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri'nin önemli katkısı olduğu da bilinmektedir (bizzat Rusya Devlet Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada bu hususu vurgulamıştır). Doğal olarak bu tarihi yardım iki ülkenin yakınlaşmasını da sağlamış ve bazı anlaşmalarla bu dostluğun pekiştirilmesine gidilmiştir. İşte Türkiye’nin yazgısı (1924?) tarihinde yapılan bir anlaşma ve bu anlaşmanın sonuçları ile çizilmiştir. Birçoğumuzun belki hiç bilmediği ve duymadığı bu anlaşma ve bu anlaşmanın ihlallerinin başımıza açtığı dertleri burada dip not olarak ana hatları ile anlatmaya çalışacağım.

Niye bunu yapıyor diyebilirsiniz?

Belki bu yazıyı okuyan olur da, -okuyanlar için sanki çok geç kaldık diyebilirim- en azından çocuklarına, dostu düşmanı, geçmişteki basiretli ve basiretsiz devlet adamlarını tanıtır; Türkiye’nin bugün Avrupa ve Amerika kapılarında neden sürüm sürüm süründüğünü; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni 38 yıl geçmesine karşın neden en yakın bildiğimiz dost ülkelere bile tanıtamadığımızı; Amerika’nın neden Lozan Antlaşması’nı tanımadığını, her yıl 24 Nisanda Ermeni Soykırımı tasarısını Amerika Başkanı onaylayacak diye kırk doğurduğumuzu ve ödün üzerine ödün verdiğimizi; cumhuriyet tarihimizdeki Batı’nın ihanetlerini ve düşmanlıklarını; 1946 yılından sonra da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri’nin 180 derece dönerek Türkiye’ye karşı neden tavır aldığını; bölücülerin arkasında açık ya da gizli olarak neden hep -kurtuluş savaşını yaptığımız ülkelerin- durduklarını ve belki de bugün hiç kimsenin anlayamadığı Ergenekon Davalarının nedenini; Kozmik Oda araştırmalarının, orduya saldırıların, suikast ihbarlarının kaynağının neden Amerika olduğunu; Kontra Gerilla-Gladio olgusunun kimlerce başımıza sarıldığını; Bush denen başkanlarının Müslümanları neden şeytan olarak ilan etmesine ve Amerika Anayasasındaki hükümleri bile çiğneyerek bilmem ne adasında yüzlerce Müslümanı 5-6 senedir mahkemeye bir defa bile çıkarmadan inanılmaz kötü koşullarda tutmasına karşın, ülkemizin yöneticilerin hiçbir zaman bunları kınayan bir açıklama yapamadığını, hiçbir resmi geliri ve ticari faaliyeti olmayan, ayrıca Stratejik ortağı olan Türkiye’de mahkûmiyet giymiş birini, 138 dönümlük bir alanın içindeki malikânede neden özel korumaya almasının mantığını anlatabilme umuduyla kaleme alınmıştır.

Neden Balkanlar'dan Çin’e kadar, kuzey komşularımızdan Afrika’nın ortasına kadar bir ekonomik ve dayanışma birliği kurarak dünya devi olmadık da, batının şamar oğlanı haline dönüştük? Neden komşularımızla olması gereken dostluk bağlantılarını kuramadık ve ticari ilişkilerimizi geliştiremedik; onları stratejik ortaklarımızın insafına ve iznine bıraktık? Bunların hepsi 1940’lı yıllardaki basiretsizliğimiz ile başlar; benzer kadroyla da devam ettirilir. Birlikte olayları izleyelim.

Genç Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti arasındaki tarihi anlaşma ve ülkemize kurulan tuzak

Türkiye’nin kırılma noktalarından en önemlisi, Atatürk’ün ölümünden sonra, başa geçenlerin uyguladığı politikalardır. Doğan Avcıoğlu’nun Millî Kurtuluş Tarihi eserinde belgelerle anlattığı 1940’lı yıllardaki Türk-Sovyet ilişkisi önümüzü görmeye yetecek bilgilerle doludur. 1920’li yıllarda Sovyetlerin Milli Kurtuluş Savaşında bize verdikleri destekten sonra 20 yıl geçerliliği olan önemli bir anlaşma yapmışız (Ek-1). Bu anlaşmaya göre, her iki ülke bundan böyle komşuları ile yapacakları anlaşmaların geçerli olabilmesi için yaptıkları anlaşmaları birbirlerinin onayına sunacaklar. Bu, bize göre çok daha büyük ve etkili olan Sovyetler için aslında önemli bir özveri olmalıydı. Kitaba göre Sovyetler bu anlaşmaya harfiyen uyuyor. Ancak Atatürk’ten sonra İngilizler gelerek Sovyetlere karşı, Türkiye’nin yetkilileri ile gizli görüşmeler yapıyor. Bu görüşmeler Kafkaslardan Sovyetleri sıkıştırma için yapılacak hareketlerde gerekli yardımın tarafımızdan yapılmasını öngörüyormuş. Görüşmenin metnini İngilizler aynı gün Sovyetlere iletiyorlar. Sovyet idaresi hiç ses çıkarmıyor. Anlaşmanın süresi dolunca Büyükelçi Selim Sarper önderliğinde kalabalık bir heyet Moskova’ya gidiyor ve Mareşal Molotov’la (Vyaçeslav Mihayloviç Skryabin) masaya oturuyorlar ve Türk delegasyonu anlaşmadan çok mutlu olduklarını dile getirerek, uzatılmasını talep edince, Molotof, İngilizlerle yapılan görüşmelerin metnini, elçimizin önüne koyarak bizimkilere yolu gösteriyorlar. Delegasyon Ankara’ya ulaştıktan sonra, Sovyet'lerin, Kars ve Ardahan’ı istediği yönünde talepleri olmuş. Bunun gerçek olduğuna ilişkin birçok yayın olduğu gibi, bunun batılılar tarafından bizim onların kucaklarına oturmamız için bir tertip olduğu da söyleniyor (http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/151-sayi-196/420-bogazlar-kars-ve-ardahan-uzerine-abd-turk-dezenformasyonu).

Türkiye’nin eli ayağı tutuşuyor. Bunun üzerine NATO’ya girerek korunabilme amacıyla, o güne kadar bize oldukça uzak duran Amerika’nın ve her zaman olduğu gibi İngilizlerin ve Fransızların kucağına oturuyor ve bu güne kadar da kalkamıyor. Uzun zaman da kalkamayacağa benziyor.

Türkiye tuzağa düşmüş, yuları kaptırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, Milli Eğitim Politikamızı yönlendirmek için yetkili dört kişiden oluşan bir uzmanlar heyeti kurulmasını önermiş, bu uzmanların kararları iki iki çıkarsa Amerikalı uzmanın birinin oyunun iki olarak alınması teklifini getirmiş ve kabul ettirmiş.

Türkiye’yi kurtaracak proje olarak bilinen Köy Enstitülerinin kapatılmasını zorunlu kılmıştır.

NATO’ya girebilmek için mecburi din eğitiminin yapılmasını talep etmiştir.

Marshall Yardımı ile Türkiye’ye 180 milyon Dolar vereceğini, ancak bundan böyle bu yardımı denetlemek için hiçbir izin almadan gizli istihbarat elemanlarının, denetçilerinin, siyasi gözlemcilerin her yere girip çıkabileceklerini kabul ettirmiştir. Daha sonra Marshall gibi bir general olan, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılması kararını veren, 1948 yılında İsrail’in kurulmasını destekleyen, Soğuk Savaş dönemini başlatan ve CIA’yı kuran Truman devreye girerek TrumanDoktrini adı altında yarayı iyice derinleştirdi. Kongre’den, Yunanistan ile Türkiye için 400 milyon Dolar kullanma izni istedi. Kongre’nin 22 Mayıs’ta bu isteğini kabul etmesi üzerine Türkiye’ye 100 milyon, Türkiye’nin neredeyse sekizde biri olan Yunanistan’a ise 300 milyon dolar yardım yapılarak iki ülke arasındaki husumetin körüklenmesi sağlandı. Esasında Amerika Birleşik Devletleri, Fransa ve İngiltere, 1941-1944 yıllarında, Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için yaptıkları bütün girişimlerin sonuçsuz kalmasını bir türlü unutmamışlardı.

Rockefeller, dönemin ABD Başkanı Einshower’e 1956 yılında yazdığı mektubunda şöyle anlatıyor: Bu ülkelere yatırım yapan kapitalistlerimiz, teknik ve diğer uzmanlarımız az gelişmiş ülkelerin milli ekonomilerinin bütün dallarına girmeli, onları bizim çıkarlarımıza göre yönlendirmelidir.

Askeri yardım yapacağım diyerek (kredili ve hibe yoluyla) İkinci Dünya Harbinde elinde kalan, üretimi durmuş, yapıldığı fabrikalar kapanmış, miadı dolmuş araçları (hurdaları) bize vermiş; bunları Amerika’da teslim edeceği, taşımaya karışmayacağı koşulunu getirmiş; yedek parça için garanti vermediği gibi; gerekli olanlara da yüksek ücretler (en az 5-6 kat fiyatla) istemiş; bunlar yetmiyormuş gibi bu silah ve araçların kullanımını Amerika’nın iznine bağlamıştır. ABD ile 1945 yılında yapılan anlaşmanın ardından Türkiye tavizler vermeye başladı ve 27 Şubat 1946 tarihinde yapılan 10 milyon Dolarlık askeri anlaşma ile kazık kızağa kondu; yıl ve yıl kazık genişleyerek ve daha derinlere kadar girerek sonunda kalbimize kadar saplandı. Türkiye’deki (Kayseri’deki) o devrin en önemli uçak fabrikasını ve yeni kurulmakta olan askeri gereç ve teçhizat fabrikalarının kapatılması sağlandı.

Faiziyle geri ödenme koşuluyla gerek askeri ve gereksi ticari kredilerin, yayın yoluyla Türk halkına halka Amerika Hibesi olarak tanıtılma zorunluluğunu getirildi.

Ayrıca Türkiye 11 Mart 1947de IMF’ye, 14 Şubat 1947’de de Dünya Bankası’na üye oldu. Türkiye’nin yediği diplomasi kazığının bir benzeri de dünyayı sömüren bu iki kuruluşa üye olmasıyla başladı. Ürettiğimiz birçok malı hatta tavuk etini bile ithâl etmeyle batağa saplanmaya başladık.

Okumaya devam et
  6056 Hits
  0 yorum
6056 Hits
0 yorum

BAHAÎLİK ve "YENİ PEYGAMBER" FETHULLAH GÜLEN

Neler olup bitiyor diye pathique (pre-paranoyak), ve skeptic (kuşkucu) bir şekilde tecessüsle tefekkür ederken kafamda bir ampûl yandı ve kendisine ecnebi medyada "prophet" yâni peygamber dendiğinde kıvıran, "aman efendim estağfurullah" filân diyen "Fethullah Hocaefendi Hazretleri'nin" neden ve niçin emperyalizmce desteklendiği, oyunun altında ne yattığı ile ilgili bir aydınlanma yaşadım. Tabii ki bu tür ilhamlara hep şüpheyle bakmak lâzım ama taşlar fena hâlde yerli yerine oturuyor aşağıda anlatacaklarımı düşününce. Önce "Bahaîlik nedi"r mevzûunda internet mahreçli derli toplu bilgi arz edeyim:

***

http://www.dunyadinleri.com/Bahaîlik.html 12.05.2008 22:25

BAHAÎ DİNİ

1800'lerde İran'da Mehdi inancının uzantısı olarak doğan Babîliğin bağımsız dine dönüşmüş biçimi. Bütün dünyada inananları olan evrensel bir dindir. Bahaî tarihi, 1844'te Bab'ın (Seyyid Ali Muhammed) yeni bir çağın gelmekte olduğunu ve yeni bir Peygamber'in geleceğini ilân etmesiyle başlar. Bahaîliğin kurucusu ve peygamberi, lâkabı Bahaullah olan Mirza Hüseyin Ali, 21 Nisan 1863'te yeni dini ve yeni prensipleri Bağdat'ta sürgünde iken ilân etti.

Okumaya devam et
  10854 Hits
  0 yorum
10854 Hits
0 yorum

AKLİYE HEKİMLİĞİNDEN TABİPLİĞİNE, ORADAN DA SIHHİYE MEMURLUĞUNA TENZİL-İ RÜTBE.

Tabip kelimesi Arapça'dan geliyor ve tıp erbabı, tıp mütehassısı demek; tıpla akraba. Hekim de aynı kökenli ama "insanlardaki hastalıkları teşhis ve onları ilâçlarla veya bâzı araçlarla tedavi eden kimse" şeklinde bir nüansı var; hikmetle akraba.

 

Hakim (hâttâ daha doğru yazılışla hakîm) ise gene Arapça kaynaklı ve her şeyi bilen, bilge anlamlarında. Aynı zamanda sebep, gizli sebep, Allah'ın insanlarca anlaşılamayan amacı, eskimiş kullanımda özlü söz, vecize, gene eskimiş kullanımda fizik ve felsefe mânâlarını taşıyor. Menşei gene hikmet. Felsefe de "hikmet sevgisi" demek.

Sözü nereden açtığımı anlatayım. Rahmetli pederim nöropsikiyatr Prof. Dr. Recep Doksat vesilesi ve vâsıtasıyla çocukluğumdan beri bilimsel câmianın içindeyim. Gerek onun zamanında, gerekse kendi talebeliğim ve tahsilim süresince hep bir şeyi müşahede ettim: Seviye gittikçe düştü ve düşürüldü.

***

Bilhassa 11 Eylül 1980 darbesi ve askerlerin ezelî tabip düşmanlığı Kâinat Paşa'nın şu vecizesinde leblerden döküldü: "Bunlara (tıp doktorları) Türk Bayrağı'nın bir köşesinden tut desek, kaç para istiyorsun diye soracaklar". Çünkü o zamanlar doktorlar gerçekten çok iyi maaş alıyorlardı ve üniversite öğretim üyelerinin çoğu tam gün çalışırdı. Kazançlarıyla ev, araba alıp, çoluk çocuklarını rahat ettiriyorlardı ve huzur içerisinde bilimle iştigal ediyorlardı. Bu zihniyetle bütün tıbbiye fakirleştirildi. Akşam ne yiyeceğinin derdindeki adam bilimle uğraşamazdı ve kendini piyasaya vurdu. Tabip stagflâsyonu yaratıldı ve kalite muazzam düştü. Elitlerin çocukları artık tıbbiyeye teveccüh etmez oldu! Onlarca sene içerisinde hem talebe hem de hoca kalitesi düştü!

***

O eski zamanlar hoca da, talebe de azdı ve hocalar da hocaydı. Tıb fakülteleri tavşan gibi sağlık memuru "üreten" yüksek meslek okullarına tenzil edilmeden öncesinden bahsediyorum.

"İyi âilelerin" çocukları girerdi tıbbiyeye.

Ne demek iyi âileler? Kentsoylu, görgülü, iyi mekteplerde tahsil eylemiş, lisan bilen ve dünyâdan haberdar olan, gustosu olan âilelerin çocukları; yâni elitler. Cumhuriyet'in (şu birinci olanı) değerlerini Osmanlı âdâbıyla mezcedip yetişmiş insanlar.

Mezrasından, köyünden, kasabasından, şehrinden veya varoşlardan gelenler de vardı tabii. Fakat çoğunluk öbür gruptan olduğu için, ısrarla direnenler hâricindekiler budanırdı, yontulurdu, asimile olurdu ve tıbbiyeden musikîyle, edebiyatla, resimle ve başka entellektüel arayışlarla dolu olan kişiler mezun olurdu. Bunların da bir kısmı da kariyer yapar, hoca unvanına kavuşurdu. "Tıbbiyeden tabip dışında her şey çıkar" esprisi o zamanlardan kalmadır.

O zamanlardaki hocalar öğretmen yâhut belletmen değil, hocaydılar. Vakur, ciddi, asistanına veya talebesine sâhip çıkan, narsisizm katsayıları epey yüksek ama hürmet edilen adamlardı. Derse girdiklerinde ayağa fırlanırdı, çıt çıkmazdı. Bütün derslere hiyerarşiyi takiben herkes girerdi (kıdem sırasına göre ordinaryüs profesör, düz profesör, doçent, başasistan, asistanlar ve talebeler). İlk iki nesil hocaların ekserisi gerçekten de bu unvana lâyık insanlardı.

Sonra çoğalma ve çokluk başladı. Politik, ideolojik ve rekabete bağlı hizipleşmeler "start" aldı. Kendinden daha kaliteli adamı değil, daha yeteneksizi veya kişiliksizi yükseltme dönemine geçildi. Gene de, bu tuzağa düşmeyen epey ilim irfan yuvası vardı, şükürler olsun ki hâlâ var.

Bu arada Türkiye'yi ve Türklüğü berhava etmeye kararlı olan Batılı dostlarımız ve an büyük müttefikimiz ABD hem eğitimimizi hem de öğretimimizi istilâ için adım adım modus operandi uyguladılar.

Dört bir yanda müstemleke mektepleri açıldı: Amerikan, Fransız, Alman ve İtalyan liseleri. Elitler evlâtlarını buralara yollar oldular. Kendi harsının en önemli zamkı olan lisanıyla düşünmeyen, "Gâvurca tefekkür eden nesiller" türedi. Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkacakken, gayrı-muasır medeniyet bizim üzerimizden geçmeye başladı.

Bu arada sağlık sisteminde halka inmek sloganıyla dağa taşa sağlık ocakları kurulup mecburî hizmetle mesleğe karşı ilk antipati başlatıldı; bu işin mimarı olan Nusret Fişek bir yandan da "nüfus kontrolü" hizmetini verdirtti. Tipik bir centilmendi ve kendini de pek sevdirdi ama aslında bir vazifeyle gelmişti; ucu bugünlşere uzanacak olan...

Oyun çok sinsice idi ama gören gözler hemen ikaz etti; rahmetli pederim Recep Doksat "bu iş sâdece Türk bölgelerinde yapılıyor, Kürtler'e tatbik edilmiyor; Türkiye'nin 70 sene zarfında en büyük mes'elesi Kürt mes'elesi olacaktır" dedi diye, şimdilerde "ulusalcılıktan" yanına varılmayan Cumhuriyet gazetesinde kafatasçı faşist diye mimlendi.

 

Hemzaman olarak, yabancı lisanda tedrisat ihâneti üniversitelere de taşındı. İnanılmaz gücü, serveti ve mâhiyeti belirsiz dokunulmazlığı ile İhsan Doğramacı namlı bir kişi Amerikanca eğitimi memlekete bir soktu, pîr soktu!

Dr. Benjamin Spock'tan aparttığı kitabının aslında apartılmamış olduğuna oy çokluğu ile karar verilerek itibarı yüceltildi ve devlet nişanları verildi. Hâlen bu kişinin kurduğu üniversitelerin mensupları diğerlerinin hepsine tepeden bakıyorlar. Bu yabancı lisanda tedrisat benim fakültemde de sürüyor ve mecburen ders veriyorum. Tabipler arasına da nifak sokulmuş oldu çünkü "düz tıbbiyeliler" ile bunlar arasında muazzam kalite farkı var tabii olarak!

 

Bir yandan Öztürkçe diye diye lisan berhava edildi. Bunun da mimarları serseri ruhlu bir uydurukçu ile söz konusu üniversitenin birkaç monosemptomatik takıntılı "öğretmeni" idiler. Çok da muvaffak oldular. Doğru dürüst Türkçe konuşana ânında "gerici" denir oldu. Cemil Meriç "aydın olamazdı" çünkü uydurukçaya ve kâzıp şöhretlere karşı çıkmıştı! Attilâ İlhan gibi Komünist ama Türkçü ve Türkçe'yi oldukça doğru istimâl edenler marjinal ilân edildiler. Artık 50 yaşıma gelmeme rağmen bana da bu yafta yapıştırılmak istendi ama hayat tarzımı, kişiliğimi görenler bir yerlere oturtamadılar.

Hâlbuki mâziden istikbâle, oradan da âtiye giden yolda kaybolmamak için hâli kurtarmamız gerektiğini savunan bir kültür milliyetçisinden ibâretim.

***

Şimdilerde zâten devlet üniversiteleri öldürülüyor. Belli ki diğer bütün sahalarda olduğu gibi, bu konuda da gerekli adımlar atılıyor. Talebeler öğrenciliğe tenzil edildi, hocalar da öğretenliğe, hâttâ belletmenliğe. Tıbbı öğrenmek için değil, TUS'u kazanmak için tahsil eyliyorlar. TUS'u kazananların da ekserisi mesleği iyi öğrenmeyi değil, bir an evvel piyasaya çıkıp para kazanmak için gün saymaktalar.

***

Hazin Muhasebe (tabii ki istisnâlar kâideyi bozmaz)

    • Üniversiteler kötü yüksek meslek okullarına dönüştü; neredeyse kasabalara yapılıyorlar ve hocaları da, talebeleri de nasıl yetişiyor, karışık!
    • Bilgi ve bilişim çağında psikiyatri belletmenlerinin hemen hepsi standardize edilmiş DSM ve / veya ICD sistemlerini anlatıyorlar; hâlbuki bunlara ulaşmak artık çocuk oyuncağı. Hocalık malûmatfuruşluk olmaktan çıktı, her an tekâmül eden bilgiyi takip edip kendi tecrübeleriyle yoğurarak vermek hâline geldi, farkında olan az.
    • En fazla 200 kelimelik bir bilim dili faşizmi birkaç dergi hâriç her yeri istilâ etti; dünyânın en muhteşem yazısını gönderseniz, lisanınızdan dolayı ânında reddediliyorsunuz.
    • Yabancı lisanda tedrisat kendi harsında düşünmeyi öldürdü. "İlk defa Tanı ve Tedavi Alan Şizofreni Hastaları" diye makaleler iç bulandırıyor çünkü yazar İngilizce düşünüp Türkçe yazdığını sanıyor (doğrusunun "İlk Defa Tanı Konan ve Tedavi Edilen Şizofrenler" veya "şizofren hastalar" olması gerekir).
    • Yabancı lisanda neşriyat mecburiyeti bir fetişizm hâlini aldı ve psikiyatrimizi de vahşi kapitalizmin hizmetine sonuna kadar sundu.
    • Hele Kanıta Dayalı Psikiyatri kavramı en san'atkârâne tıb dalı olan psikiyatriyi zanaata tenzil eyledi.
    • Eskiden önce tabip, sonra tecrübe ve paylaşımla hekim olunurken, artık doğrudan doğruya sözüm ona psikiyatri ihtisası yapmış sıhhiye memurları maâlesef artmakta.
    • Pastadaki pay arttıkça etik ve saygı da azaldı, doçent veya profesör unvanlı şarlatan bile çıkabilir her ân; belki var da yeterince farkında değil bâzıları.

Peki, bunlar düzelir mi?

Evet!

Dayanışma ve sağduyu ile, hizipleşmeden ve Guruluk taslamadan kaynaşırsak, içimizdeki çürük elmaları da tasfiye edersek aşarız.

   Yoksa, memleketin her kurumunda olduğu gibi, batarız!

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 23 Ağustos 2007 Perşembe

Okumaya devam et
  4434 Hits
  3 yorum
4434 Hits
3 yorum

BAKIN DANANIN KUYRUĞUNA!


http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=88798,5

Yahudiler 'Ermeni soykırımı' diyecek!

Yahudi karşıtlığıyla mücadele eden ADL (İftirayla-İnkârla Mücadele Birliği), 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını destekleme yönünde karar aldı.

ABD'deki en önemli Yahudi kuruluşlarından Anti-Defamation League (ADL-İftirayla/İnkârla Mücadele Birliği), 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarına yönelik tutumunu değiştirerek, söz konusu iddiaları tanımaya karar verdi. ADL, ABD Temsilciler Meclisi'nde bekleyen 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını yansıtan tasarının geçmesine ise karşı olmayı sürdürdüğünü bildirdi. ADL Başkanı Abraham Foxman, tutumlarını yeniden gözden geçirdiklerini ve Ermeni olaylarının, sonuçları açısından 'soykırım' anlamına geldiğini iddia etti.

Okumaya devam et
  3493 Hits
  0 yorum
3493 Hits
0 yorum
    Geri