Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

HER DEVRİN ADAMLARI

Sevgili Mekâncılar,

57 senede o kadar çok ilginç tipler gördüm ki bu Pazar biraz onlardan bahsetmek isterim size.

Öncelikle, lisanımı fazla eski bulanlara kusura bakmayın diyerek başlamak isterim söze…

Bir kısım insan vardır popülerdir ve kendisini herkes tanır.

Bazıları popülisttir, cambaz gibidirler, mecradan mecraya, kanaldan kanala atlarlar.  

Devir kimin devriyse ona göre şekil alırlar.

Kalemleri de, haysiyetleri de pek mühim değildir,

Su gibidirler, hani kendileri rüzgâra hangi yönden eserse ona göre şekil alırlar ve gerçekten bir şahsiyetleri olup olmadığı da tartışılır.

Bakarsınız filanca muktedirdir, hemen onun yanında yer alırlar,

Ertesi gün devran değişir, gün gelir ve muktedir değişir.

A, bir bakarsınız adam hâlâ makbul ve muteberdir çünkü fırıldak gibi döner, daldan dala atlar.

Herkesin telefonlarını bilir, illaki basın sektöründendir ve aralarında büyük bir dayanışma mevcuttur. Bunların ulaşamayacakları da yoktur.


Aralarında kurdukları şebeke sayesinde herkese anında ulaşırlar ama renkleri belli değildir, istediklerini yaparlar.

Bir gün Paralelci olurlar, öbür gün başta safta yer tutarlar.

Ertesi gün iklim değişir, saf değiştirirler ve bakarsınız gene Muktedir gibi görünen ama öyle olamayanı tutarlar.

Bütün her yerde görebilirsiniz onları veya seyredebilirsiniz, çünkü renkleri yoktur ve akan suya göre renk değiştirirler.

Bukalemun gibidirler, derhal renk değiştirirler. O derece ki, beyaz gibi tamamen renkten mahrum bir format dahi kazanabilirler.

Bir kısmı da derhal satın alınıverirler çünkü tek ilahları da, Kâbeleri de paradır, bastırınca alırsınız karşılığını.

Bazıları ise hiç kendilerinden taviz vermediklerini iddia ederler ama aslında sadece kendilerini düşünen tiplerdir ve sınır tanımazlar ortalarda gözükmekten.

Bir kısmı ise renksiz ve şaşkındır, iki câmi arasında bî-namaz vaziyette dolaşır dururlar.

Ona perestiş, buna anam, gelene kral, gidene paşa derler ve asla pes etmezler.

Her şeyi bilirler, her konuda ve her yerde rastlanabilecek kadar da ucuzdurlar.

Herkesin bir fiyatı vardır” denir ya, bunlarınki ya pek ucuzdur ya da çok pahalı.

Bencileyin gibilerin ise maalesef parada gözleri yoktur.

Tek derdimiz hayatta kalıp ölünceye kadar mesleğimizi icra etmektir.

Meselâ cebinizde bütün sektörlerden hemen herkesin whats’up grubundan telefon listesi mevcuttur.

E-Maillerde de numaralılar ektedir.

Diyelim ki tanımadığınız da yoktur ve her saman bir “alo” mesafesi kadar yakındırlar size.

Nedense bir kısmı açar, bazısı açmaz çünkü burnu Kaf Dağı kadar havadadır.

Kendisini dev aynasında görür ve ukala yahut ulaşılmaz sanır.

Hâlbuki bir insanın en berbat sonu –ki buna vefat da dâhildir, telefonu açtığında o “la” sesini veren aparatı tutup da çevirdiğinizde veya tuşladığınızda, muhatap bulamamaktır.

Allah kimseleri Abraham Germ Well’in icadından mahrum etmesin ve telefonsuz, dostsuz ve insansız bırakmasın.

Demin bir hastam aradı, demek ki hayattayım, bir varoluş duyumsaması oldu bu.

Daha epey arayıp soracak dost, akraba ve tanıdık var.

Fakir Kerem der ki hayat kısa, hem de belki yarın öleceğiz, belki 500 sene sonra.

Âlem Mars’a gitmeye çalışırken hâlâ her tarafta sinek vızıltıları dolu ve kimse kimseyi kolayından aramaz oldu.

Bakın gökteki yıldızlara ve sayın, acep kaç adetler?

Bazıları hâlâ âdetle adeti de karıştırırlar ve kimseler yüz vermemeyi bir özellik sanırlar.

Demem o ki lâfım ortayadır ve kimseleri bilerek hedef almadım ve derdim de muhbirlik değil, ibretlik bir şeyler yazmaktır.

Ölümün belki bir başka tanımı da “alosuz” kalmaktır.

Şükür ki hâlâ arayanımız ve aradıklarımız var, hem gitar akordu için de bire birdir: La sesi verir.

Dün, Güler’le, David Russell’ın konserine gittik. Okşadı gitarı ama pek basmadı, galibe o da yaş almış bencileyin ve Lütfi Kırdar’daki salonun dörtte üçü boştu.

Onun da telefonunu alabilmek isterdim ama bis olarak Grand Jota’yı çaldı ve pek çok da alkış topladı.

Gene de Julian Bream’in performansını yakalayamadı trompetli kısımda.

Rafi Ağabey pek ortalarda değil, Büyükada’dan aradı geçen gün ve çağırdı, “gitara başla Keremciğim, sakın bırakma” dedi bana.

Neslim de ben de hayattayız ve pek memnunuz çalışmaktan.

Bakalım bugünkü nasip kime, evimizde kiminle paylaşacağayız aşımızı, ikramımızı, kime “merhaba” diyeceğiz gene…

Belki de Tahir gelir bugün, bir ihtimal de maziden bir dost zıplar yuvamıza.

Hani, ümitsiz kalmayın ama herkese de cevap verin arandığınızda.

Belki de bu çağrılar bittiğinde hayatın anlamı kalmayacaktır…

Rabbim kimseleri telefonsuz ve Alosuz bırakmasın.

Şimdi tekrar üst kata çıkacağım ve yardım edeceğim can yoldaşıma.

Birgül Anne daha iyi, Siyavuş da komadan çıktı.

Neslihan da azıcık dertliymiş galiba.

Üzüntü yok, dert yok, elinizde bu teknoloji harikası oldukça her yere ulaşırsınız.

Bakın keyfinize, birazdan arayacaklarımız da cabası.

Ha, Esra Ceyhan henüz kızakta, programlara başlamadı.

Ayşe Özgün gene canavar gibi esip gürlemeye başladı.

İclal ise psikiyatr rolü oynamakta, hâlbuki “artık sadece şiir seslendireceğim” demişti geldiğinde.

Pınar Afşar sanırım Salı’ya kaldı.

Belki bir Şamdan’a gider, Sevgili Mehmet Tuna ve Ailesini de görürüz., vazgeçilmez mekânımızdır orası. Aslı da büyümüş anlaşılan.

Neyse, daha fazla kafanızı şişirmeyeyim ve sizi bu muhteşem eserle baş başa bırakıp karıma yardım için kalkayım.

Nice Pazar günlerine…

Not: Daha mitingler sürmekte ve Sayın Doğu Perinçek de gelmek bilmiyor.

]

Reyimin rengini daha sonra açıklarım.

Dilerim hep “Alo”lu kalın ve hep arayıp soranınız, sanatla iştigaliniz size yoldaş olsun.

Dilerim ki herkes sevgi ve saygı ile kalsın.

Bu arada aşkın ve zıddının formülünü de çözdüm:

Aşk,                                                 Nefret        

Saygı,                                              Nobranlık

Sahicilik,                                         Sahtekârlık

Sevgi,                                               İlgisizlik

Sadakat,                                          Aldatma

Bağlılık                                            Cambazlık her anlamda

Fedakârlık.                                      Karşılıklı olunca kâfi!

İnadına, ısrarla Atatürkçüyüm ben, Neslim de, Kızım da, ailemin bütün fertleri de öyledir umarım. Herkese kefil olunamıyor bugünlerde…

Alperciğim, sana da hediye bu Dostum:

ed]

Not: Bu aralar pek nâhoş şeyler oluyor, onlara ayrıce değineceğim...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 24.05.3015

Okumaya devam et
  3267 Hits
  0 yorum
3267 Hits
0 yorum

BİR DÂHİ DAHA ÇEKİP GİTTİ: KURTULUŞ TÜRKGÜVEN

Yaş 18, Adana'da Baraj Yolu'nda 6.5 Durak'taki Divan Apartmanı'nda ikamet ediyoruz (Adana'da Baraj Yolu'nda seneler zarfında o kadar yerleşim arttı ki, ¼ duraklar dahi teşekkül etti). Babam, Çukurova Tıb Fakültesi'nin Psikiyatri Kliniği'ni kurmuş, bir alay mücadele içinde çırpınıyor. Divan Apartmanı da Fakülte'nin öğretim üyelerinin lojmanı olarak komple tutulmuş.

Biz yedinci kattayız, en üst kat ve çatı da yok.

O zamanlar 70 kiloyum çünkü Taekwon do'daki sıkletim bu. Günlerim fakülte, dojoda antrenman yapmak ve klâsik gitar çalmakla geçiyor. Çoğu akşamı tavanda antrenman yaptıktan sonra güneşi meditasyonla batırıp, gitarımı elime alıp etüd yaparak kapatıyorum.

Karşımız açık ve başka şehirlerden gelecek dostlara "Baraj Yolu'nu bulun, birkaç kilometre gidin, soldaki yedi katlı modern bina bizimki" diye târif ediyoruz. O zamanlar öyle çünkü.

Sonra, Baraj Yolu'ndaki ikinci büyük (bizimkinin iki misli) apartmanı tutup da tam karşımıza dikiyorlar! İyi mi? İyi, iyi, anlatacağım.

Okumaya devam et
  5177 Hits
  3 yorum
5177 Hits
3 yorum

ÂRAFTAKİ BİR SAN’ATÇI: HASAN CİHAT ÖRTER

Sevgili Mekâncılar,

öncelikle bu satırları tamamen kendisinin talebi ve müsaadesiyle yazdığımı bilmenizi istiyorum. Kimin mi? Başlıktaki ismin, yâni Hasan Cihat Örter’in. Aşağıdaki e-mektubu (elektronik posta mesajını) bana yolladı; ben de ona kaç zaman önce yazmaya söz verdiğim yazımı klavyeye alıyorum. Kendisini görmemişseniz, aşağıdaki fotoğraflarından cemâli ve cevheri hakkında intibâlarınız oluşur sanırım:

 

Önce hiçbir noktasına dokunmadan e-mektubu sunuyorum (benim yorumlarımla karışmaması için onunkileri boyuyorum ve ne imlâsıyla, ne de lisanıyla oynadım):

KÜLTÜREL VE MÜZİKAL AYDINLANMA ÇAĞRISI
‘KÜLTÜR’ ve ‘SANAT’ FESTİVALLERİNDE NE YAPILMAK İSTENİYOR….!

Siz değerli ‘GÖNÜL DOSTLARIMI’ ‘KÜLTÜR’ ve ‘SANAT’ festivallerinde bizlere sunulan popüler kültür ve popüler müziğe hayır demeye çağırıyorum…. Müziği sâdece eğlenceden ibaret kabûl eden, sanat etkinliği adı altında popüler kültür ikona’larını, gerçek sanat ve bu toprağın müziği yerine içi boşaltılmış sanat ve kültür festivallerini bize sunan dostlarımızı eleştirmeye çağırıyorum…… Ülkemizdeki medya ve müzik yozlaşmasının getirdiği yeni ve yabancı değerlerle halkımız “gerçek değerlerini, sanatını, kültürünü, sanatçılarını, kendi gerçeklerini? tanı(ya)mamaktadır. Kendisine her sunulanı “sanatçı? olarak algılamaktadır.Oysaki sanatçı sıfatının arkasında rezillikler, ahlaksızlıklar ve edepsizlikler teşvik edilmekte ve bizlere örnek olarak sunulmaktadır.Böyle bir ortamda estetik zevkimiz, kültürümüz , değerlerimiz bize yabancı ve uzak değer yargılarıyla değiştirilmektedir.Kendi tarihini kültürünü bilmeyen, değerlerinden kopuk, dilinin, kültürünün, değerlerinin farkında olmayan bir gençlik yetişmektedir. Küreselleşen günümüz dünyâsında kültürler ve medeniyetler birbirlerinden etkilenmekte hakim kültür ve medeniyetler diğerlerini tahakkümü altına almaktadır. Avrupa Birliğine girme çabamız( ki bence bunun mücadelesi verilmelidir) kültürel bütünlüğümüzü kazanmadığımız kültürel aydınlanmamızı gerçekleştirmediğimiz sürece bizim için bir hüsranla sonuçlanacaktır. İstanbul’un ‘2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti’ seçildiği bu günlerde kendi kültürel değerlerinin daha iyi tanıtıldığı ve anlatıldığı bir Türkiye’mizde ‘Dünyâ Kültür Başkenti’ olmaya aday, yüzlerce ilin ve ilçemizin kendi değerlerine sahip çıkmasını ve bunları uygun platformlarda dile getirmesini önemsiyorum. Siz değerleri inisiyatif sahibi dostlarımdan bilimde, sanatta, kültürde, şiirde, edebiyatta, hatta, ebruda, resimde, mimaride, kendi değerlerimizin festival ve etkinliklerde öncüllenmesini, sâdece eğlenceden ibaret popüler kültür ikona’larına prim verilmemesini canı gönülden istirham ediyorum. Ülkemizde yaşanan müzikal yozlaşmaya kültürel dejenerasyona karşı kültür ve sanata gönül verenlerin, bilim adamlarının, inisiyatif sahibi siyasilerimizin, eğitim ve öğretim görevlilerimizin, ve ülkemizin aydınlık yarınlarını emanet edeceğimiz ve bir dip dalga gibi gelen büyük bir umutla beklediğim üniversite gençliğimizin, hatta sorumluluk hissi duyan herkesin Türkiye’de yaşanan bu gerçeğe karşı ‘müzikal ve kültürel aydınlanma’ mücadelemde yanımda olmaya davet ediyorum. ‘Sanatçı toplumun dilidir’….. tüm sanatçı dostlarımı toplumun dili olmaya davet ediyorum. Yanlışlıklar karşısında üstümüze düşen sorumlulukların bilincinde olmamız gerektiğine ve doğrular için halkımız adına mücadele vermemiz gerektiğine inanıyorum. Bize ‘gerçek sanatçı’ payesini veren halkımıza karşı birikimlerimizin paylaşılmasının ‘Sırça köşklerde kabuğuna çekilmekle’ olmayacağını hatırlatmak istiyorum. Allahaısmarladık, Hoşça kal, dostça kal, Eyvallah, Güle Güle, yerine bye bye diyenler çav çav diyenler sizi rahatsız ediyorsa, Tarhananın yerini hamburgerin çizburgerin alması canınızı sıkıyorsa, tele volelerin, gelin kaynanaların, biri bizi gözetliyorların, pop starların bu ülkenin kültür değerleriyle örtüşmediğini düşünüyorsanız aynı mücadeleyi yapıyoruz demektir. Kendi kültürümüzden uzaklaştığımızda kendimiz olmaktan çıkıyoruz. Bir milleti millet yapan kültürüdür, medeniyetidir, sanatı ve dilidir. Konfüçyüs diyor ki ;?bir milletin dilini bana verin size ayrı bir medeniyet yaratayım?.Toplumdaki bozulma önce dilde başlıyor. Sokaklardaki yabancı isimler dolaşmaya başladığınızda sizde Londra’ymışsınız hissi uyandıracak. Benim genç kardeşim bir tişört gıymış- muhtemelen anlamını bilmiyor –çünkü bilse küfür içerikli yazılı tişörtüyle dolaşmayacak… güler misiniz ağlar mısınız? Dünyânın 100 e yakın ülkesinde konserler vermiş, sanatıyla ülkesini temsil etmiş, 2000 e yakın beste 200 e yakın belgesel ve film müziği, 21 albüm yapıp 9 kitap yazmış, 20 ye yakın enstrümanı virtüözite derecesinde çalan, Sony İnternational ve EMI gibi dünyânın saygın firmalarına yaptığı albümlerle ilk Türk sanatçısı olarak girmiş bir kardeşiniz olarak beraberce yapabileceğimiz çok şeyin olduğu inancındayım.

Hasan Cihat Örter
Besteci, Gitarist,Aranjör,Yazar
Uluslar arası Müzik Sanatçısı

www.hasancihatorter.net

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Şimdi de yukarıdaki web mekânındaki mesajı aynen kopyalayıp pastalıyorum (gene ne imlâsıyla, ne de lisanıyla oynadım):

HASAN CİHAT ÖRTER (Composer, Guitarist, Arranger)

ULUSLARARASI MÜZIK SANATCISI

24 Ekim 1958 yılında İstanbul’da doğdu. Çok küçük yaşlarda harika çocuk olarak piyano ve keman ile tanişarak müziğe basladi. Daha sonra 5 yaşında klâsik gitar ile tanışti ve ilk ciddi derslerini 7 yaşında Prof. Antonio Doumesitch’den aldı ve bu derslere 5 yıl devam etti. Bu arada Jazz gitar ile de ilgilenmeye başladı ve 12 yaşında küçük orkestralarda çalarak profesyonel oldu.

Üsküdar Musikî Cemiyeti’nde Emin Ongan’ın Türk Müziği Derslerine katıldı, makam ve nazariyat dersleri aldı (1970-1972). Bağlama üstadı Şemsi Yastıman ile Türk Halk Müziği araştırmasına yönelik çalismalar yaptı ve bağlama üzerine sentezler geliştirdi. Lise eğitiminden sonra Boston Üniversitesi Berklee Müzik Akademisi’nden burs kazanarak Amerika’ya gitti “New Talend Of Succes” (1976 – 1979) Buradaki Kompozisyon ve Armoni derslerini tamamladıktan sonra dört yıllık okulu iki yılda üstün derece ile bitirdi ve Okulun isteğiyle Prof. Gordon Delamont’un ögrencisi olarak Belçika Kraliyet akademisi Liege Konservatuarı’nda Yüksek kompozisyon dersleri aldı (1979-1980) burada Türk müziği üzerine master ve doktorasini yaptı. (Türk müziği çok sesli denemeler.) Tezleri kitap olarak sunuldu. Istanbul Teknik Üniversitesi Ve Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarları Rektörlüklerince; TÜRK MÜZIĞİNE HİZMET ETMIŞ ÖNCÜ BÜYÜKLERİMİZ ÖDÜLÜNE LAYIK GÖRÜLMÜŞTÜR.

Ülkesine vatani vazife dolayısıyla döndü ve daha sonra burada Büyük orkestra çalısmaları ve stüdyo çalısmalarında bulundu. (Festival, Eurovision Orkestralari). Bu arada reklam, belgesel film ve tiyatro müzikleri yapmaya başladi. 1989 yılında kurulan Kent Orkestrası’na kadrolu sanatçı olarak girdi ve 8 yıllık hizmetten sonra kendi isteği ile ayrıldı (1998).

1994 yılında Dr. Ahmet Kurtaran’ın ricası üzerine Modern Folk Üçlüsüne girdi, orada gitar çalıp vokal müziği yaptı ve bu grubun aranjörlüğünü üstlendi. 1995 yılında da Amerika da Uluslararası Houston Jazz Festivali’ne bu grup ile katıldı. Hârbiye Açık Hava Konseri ve (MFÜ. 1996) Ayni Grup ile 7 Şehirde Konserlere katıldı. Aynı yıl Uluslararası Akbank Jazz Festivali’nde grubuyla çaldı (1995 Ak sanat Kültür Merkezi).

Kıbrıs 1. Girne Altın Zeytin yarışmasında Beste ve Şarkıcılık dalında 1. oldu. ve 1993 yılında ilk albümü olan ANADOLU EZGİLERİ KLASİK GİTARA ADAPTASYON’u çıkardı (Kent Plak -EMI). Bu albüm INSPIRATION serisinden bütün dünyâda satılmaya başladı ve Sanatçı, dünyânın en büyük plak firmalarından E.M.I Klâsik kataloguna girdi ve ALTIN PLAK aldı. Bu kompozisyonları daha sonra araştırmalar ve denemeler halinde kitap olarak çıkardı. (Hayatım Gitarım ve Müziğim 1995 Pan Yayıncılık). Bu kompozisyonların tamamı 2000′e yakındır. Daha sonra tüm dünyâ kadınlarına ve çalışan kadınlara adadığı KADIN’IN SENFONİLERİ albümünü yaptı. (Kent Plak 1995). 1996 yılında MODERN FOLK ÜÇLÜSÜ İSTANBUL ŞARKILARI albümünü yaptı. (Yapı Kredi Kültür Hizmetleri) . 1997 yılının sonunda RE-FORMATION (TÜRK MÜZIĞİ SAZ ESERLERİ NEW-AGE) albümünü yaptı. 1997′nin sonunda bu albümün Landon Southern Cross stüdyolarından re-mixi çıktı. 6.Albüm, (INSPIRATION RE-MIX). Sony Music European Catalogue’a girdi. USA Bill board dergisi Hasan Cihat Örter’ i albümleri 30 ülkede satılan ilk Türk Sanatçısı ilan etti. Türk Jazzında birinci sıraya koydu (1998). 1999′da, MEKTUP FİLMİ SAUND TRACK (1998 RAKS), RE-FORMATION 2 (ANADOLU ESİNTİLERİ NEW-AGE/Sony Music) albümleri bütün dünyâda satışa sunuldu.

AŞK VE HÜZÜN (Ezgi Medya-2002). GİTARIN SESSİZ ÇIĞLIĞI (Genç Müzik 2003), (öğrencisi Yavuz ÇETİN’in anısına), İKİ DERVİŞİN AŞK YARASI (Seyhan Müzik 2004), İSTANBUL’DA MODERN OYUN HAVALARI (Seyhan Müzik 2004) albümlerini yaptı. Bütün dünyâda sevgi barış ve hoşgörünün hakim olması temennisiyle yaptığı, DÜNYÂNIN GÖZYAŞLARI ‘EMI’ den ÜSTAD mahla’sıyla (2004) çıktı. En çok sevilen eserlerinden oluşan KLASİKLER 1-2-3 ve Şimdiye kadar yaptığım 18 albüm ve 2000 e yakın bestemin içinde en muhteşem olanı diye nitelediği the humanity: Symphony Of Kabe And Hicret’ albümü sanatçının kendi firmasından çıktı. 2005 yılı sonunda sözlerini Akın Ok’un yazdığı 13 eserden oluşan SENDEN YANAYIM (Artvizyon) albümünü ile dinleyicilerinin karşısına çıktı. 2006′da perdesiz gitar eserlerinin yer aldığı FRETLESS SONGS albümü ve HERKES GİTAR ÇALABİLİR adlı 2 vcd ve 1 kitapçıktan oluşan görsel eğitim seti sanatseverlerle buluştu.

“Bizim Sazımız – Bizim Cazımız, Ne Var ? Ne Yok ?” TRT programına orkestrasıyla canlı müzik yaparak katıldı. Sürgündeki Devlet, Menderes, Kızıl Güneş, Sultan Galiyev, DÜNDEN BUGÜNE (TGRT), KIBRIS BELGESELİ (SHOW TV), KIBRIS BELGESELİ SOUND-TRACK CLIP, CUMHURİYET BELGESELİ, OSMANLI’NIN DOĞUSU (TRT 2), FATİH VE FETİH (TRT 1), DOĞDUĞUM TOPRAKLAR (TRT), SON TANIKLAR (TRT), SUMMER UNIVERSITY 2003-ISTANBUL TANITIM MÜZIKLERİ (42 ÜLKE-72 ŞEHİR)… gibi 200′e yakın belgesele özgün ve jenerik müzikleri yaptı. Cemal Reşit Rey Gençlik Festivali, Uluslararası Gitar Festivali (C.R.R. Ocak 2001, 2002, 2003, 2004, 2005) İstanbul Müzik Şenliği, 1995 Akbank Jazz Festivali gibi birçok uluslararası festivalde çaldı.

TRT 2′de MÜZİK VE BİZ adlı programı hazırlayıp sundu. Program 4 yıl sürdü. Aynı zamanda STV’ de 3 yıl canlı olarak benzeri daha önce yapılmamış “GECEYİ ÖRTEN MÜZİK” programını yaptı. Amcası Rembetiko uzmanı Erol ÖRTER (Buzuki Erol) ile BUZUKI EROL-EROL ÖRTER adı altında piyasaya sunulan kitabın hazırlanmasına katkıda bulundu ve rebet şarkılarını aranje etti, notasyonladı. Sanatçı yapmış olduğu sanatsal çalışmalarla 3000 e yakın ödül almıştır.

İKİ SATIRLIK ŞİİRLER (Birun Yayinevi-2000), SANATÇI (Bemol Müzik 2002), SAZ ESERLERİ (Bemol Müzik 2003), MÜZİKLE TEDAVİ VE ARAŞTIRMALAR (Bemol Müzik 2003), ANADOLU’DAN KLASİK GİTAR ÇEŞİTLEMELERİ (VCD’li) (bemol muzik 2004), doktara tezi olan MÜZİK ve TERAPİ (CD’li) (Mephisto, 2005) Hasan Cihat Örter ‘ in önemli kitaplarıdır.

Ayrıca sanatçının TCDD DEVLET DEMIR YOLLARI BESTESİ, TRAFİK CANAVARI İLE MÜCADELE DERNEĞİ BESTESİ, POLİS KOLEJİ MARŞI, ELAZIĞ 8. KOLORDU MARŞI, BEŞIKTAŞ SPOR KLUBÜ MARŞI, ÜSKÜDAR BESTESİ, ÜMRANİYE BESTESİ, TC 80. YIL MARSI, ÖZTÜKLER MARŞI, ORDU GİTAR FESTİVALİ BERTESİ, ORDU İLİ BESTESİ, ŞİLE BESTESİ gibi marş besteleri de vardır.

Bandırma Belediye başkanlığınca “FAHRİ HEMŞEHRİLİK BERATI” verilmiştir. Yine Türkiye’de ilk defa “FAHRİ AVUKATLIK BELGESİ” alan sanatçıdır. Belge Ordu baro başkanı Sn. Av. Kenan Çebi ve Ordu Barosunca kendisine sunulmuş, Ordu valisi Sn. Kemal Yazıcıoğlu tarafından avukatlık cüppesi giydirilmiştir (2005).

Sanatçımızın adı yaşarken sokağa verilmiştir. Oturduğu Üsküdar Salacaktaki “ISKELE ARKASI SOKAK” adı değiştirilerek, “BESTEKAR HASAN CİHAT ÖRTER SOKAĞI” olmuştur. (Üsküdar Belediye Meclisinin 4. Seçim Dönemi 5. Seçim Yılı 1. Olağan Toplântılarının 25.06.2003 günü 7. Birleşimince okunarak komisyondan geldiği şekli ile kabülüne oybirliği ile karar verilmiştir.)(İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisinin, 4. Seçim Dönemi, 5. Toplântı Yılı, Temmuz Olağan Toplântılarının 01 Ağustos 2003 tarihli 9. birleşiminde okunarak; Raporun aynen ve Oybirliği ile kabûlü kararlastırılmıştır. Ali Müfit GÜRTUNA, Büyükşehir Belediye Başkanı.)

Sanatçı A.B.D., Rusya, Hollanda, Belçika, İngiltere, Fransa, Yugoslavya, İspanya, İtalya, Almanya, Hindistan, Azerbaycan, Afganistan, Japonya, Çin, Hindistan ve Kıbrıs gibi pek çok ülkede konserler vermiştir.

Bestelerinin aranjörlüğünü de kendisinin yaptığı sanatcımız aynı zamanda eserlerindeki bütün enstrumanların icracısıdır. Ülkemizde daha çok gitarist olarak bilinen Üstad Hasan Cihat Örter bütün enstrumanları virtiözite derecesinde çalabilmektedir.

Halen çalışmalarını Üsküdar salacakta müzeye çevrilen ve aynı zamanda home studio olan evinde yürütmektedir. Üstad Hasan Cihat ÖRTER Yurtdışı ve yurtiçi konserlerinden vakit buldukça; ülkemizdeki müzikal yozlaşmaya, magazinel medyaya, tele-voleye, kültürel dejenerasyona karşı “Müzik ve Aydınlanama” seminerleri vermektedir..

***

Görüldüğü üzere, bu virtüözün ciddi bir lisan virtüözüne ihtiyacı var!

Hasan’ın konserine gittik bir ay kadar önce karım Neslim’le beraber… Altunizâde Belediyesi’nin Sanat Merkezi’nde protokolde yerimiz ayrılmıştı karımla bana. Giriş ücretsizdi. Kendisini hep televizyonda seyretmiştim, tanışıp ahbap da olmuştuk ama ilk defa sahnede, canlı kanlı seyredecektim ve Allah için, epey heyecanlıydım.

Önce mekân şaşırttı bizi. Havasız ve sıcaktı, arada çalıştırılan küçük klimalar salondaki kalabalığın hava kirliliğini bertaraf etmekte yetersizdi. Sonra da dinleyiciler şaşırttı. Kadınların hemen hepsinin tesettüre uygun giyinmiş olduklarını, erkeklerin de aynı tâifeden olduğunu fark ettik. Önlere doğru düşe kalka gittik ve yerimize otururken ilginç kıyafetli, diğerlerinden farklı bir hanımefendi “hoş geldiniz hocam” diye kollarını açarak bana doğru geldi ve yanaklarımdan bus eyledi; “ben artık Reiki üstâdıyım Allah’ın izniyle” dedi ve bizi yerimize oturttu. Vallahi patlıcan oturtması gibi de olduk. Neslim şık bir dizüstü etek giymişti, ben de “casual sport” takılmıştım; felâket sırıtıyorduk yâni! Önce, televizyonlarda dinlediğim müziğin dinleyicisi bu insanlar mıydı, sonra da bu kadar sıcak ve havasız bir ortamda nasıl gitar çalınır, nasıl teller akort tutardı (meselâ John Williams 21 C°’den soğuk, 24 C°’den sıcak ısıda konser vermez)! Neyse, bekleyip görecektik… Gâliba iman gücüyle bunları aşacaktı.

Programda belirtilenden epey sonra sahneye çıktı Hasan. Nev-i şahsına münhasır kıyafeti ve duruşuyla sahnede devleşti ve alkışlara “Eyvallah” diyerek ve derviş selâmıyla mukabele etti. Parmaklarında sanırım gümüş yüzükler vardı. Tecessüsüm her an daha da artıyordu; ne olmaktaydı, ne olacaktı!

Önce uzun bir “intro” yaptı. Kendisinden sürekli olarak “Fakir Üstâd” diye bahsediyordu. Yâni kastettiği (tabii ki şuûröncesi olarak) biraz paraya ihtiyacı olduğu mu diye düşünmedim değil. Hangi mantıkla bir insan kendisini mânevî mânâda hem “fakir” hem de “üstâd” olarak görür diye düşünmenin âlemi hiç yok bu arada. Hasan Cihat düşünüyor işte; herkes de kabûllenmiş ki çılgıncasına alkışlıyorlar.

Daha sonra aldı gitarı eline. Belli teknikleri çok iyi, özellikle kalından inceye çok hızla çıkıyor, akorlara çok hâkim. Tonaliteye de öyle, pek az hatalı akorunu işittim konser boyunca. Fakat Hasan’ın çaldığı gitarın adı yok! Flâmenko desen değil, klâsik desen hiç değil, caz desen değil, folk ise zâten değil de değil. Sağ eli sol eline göre oldukça zayıf ve sesin rengini çok zorluyor. Gereksiz pizzicatolar, bâzen de çok sert apuoyandolarla basıyor tellere. Gitarı tepesine çıkarıp bakmadan yaptığı legadolarda ise sol eli müthiş.

Bu arada, salona girmek çıkmak serbest; ayakta kalan ve muhtemelen çoğu üniversite talebesi olan gençleri sahnede yerlere çöktürüyor Hasan ve hem sürekli kendini överek, hem de bol konuşarak gitarına devam ediyor. Bu memlekette değerinin bilinmediğini ve bütün Batı âlemi kendisine hayranken, popülist medyanın kendisinin hakkını vermediğini söylüyor ve türbanlı, kotlu dinleyiciler çılgınca alkışlıyorlar; “peki bu ne" diye aklımdan geçmiyor değil.

Elektroniğin verdiği imkânları sonuna kadar kullanıyor. Klâsik müziğe alışkın kulaklarım zaman zaman uğulduyor ve sıkılıyorum. Aynı temalar elektronik oyunlarla sürekli olarak tekrarlanıyor. Zâten bestelerinin çoğu birbirine benziyor, sanki tema ve varyasyonlar gibi, belki de öyle bir tarzı kendisi uygun görüyor. Arada klâsik tarzdaki birkaç bestesi gerçekten çok güzel, büyük keyifle dinliyoruz.

Sonra bir Klâsik Türk Musikîsi üstâdı salonu teşrif ediyor; programı müsait olmamasına rağmen Hasan’ı kırmamış ve gelmiş, hemen akabinde de şehirlerarası seyahate çıkacakmış. Hasan “ben Flâmenko’yla size refakat edeyim, siz de güzelim sesinizle bir gazel okuyun üstâdım” diyor. O da kırmıyor. Üstâdın (Türk Musikîsi’ninki olanı) sesi de, üslûbu da, yorumu da muhteşem ve dakikalar geçtikçe coşuyor, şahlanıyor ve… Hasan gitarıyla eşlik etmeye başlıyor; son senelerde çok moda olan Flâmenkocu ile İlâhîci-Gazelhân atışmalarına özeniyor belli ki. Ama olmuyor, çünkü Hasan Flâmenko çalamıyor. Çaldığı Flâmenko’dan mülhem ama asla o olmayan bir şey. Zâten, Doğan Canku ve Pepe Romero da dâhil, İspanyol Çingenesi olmadan lâyıkıyla Flâmenko çalınabileceğini düşünmüyorum. Meselâ Doğan Canku’nun tekniği çok iyi, enstrümanına son derecede hâkim ve sâdece gitarı virtüözite seviyesinde çalıyor (bunda bile şahsî bir iddiası yok) ama asla bir Montoya, Sabicas veya Paco de Lucia değil; olamaz da! Bağrı yanık ozan olmadan saz öyle sâhici çalınabilir mi? Bu da onun gibi bir şey.

Bu arada, Paco’nun yorumundan Rodrigo’nun ünlü Aranjuez konçertosunu dinlediğinizde, eğer klâsikçi olarak kulak kabarttıysanız isyan edersiniz ama özgün bir yorum meraklısı yâhut Flâmenkocuysanız “helâl olsun” dersiniz.

link][/embed]

Aklıma takılıyor, medyanın her plânda mahvetmekte olduğu müzik dünyâmızın kurbanı olmamakta sebatkâr bir şekilde kararlı iki üstâdın daha web mekânlarını ziyaret ediyorum: Doğan Canku ve Fatih Erkoç.

*** 

Doğan Canku’nun web mekânı oldukça mütevâzı: http://www.dogancanku.com ile girince gene hiç dokunmadan kopyalayıp pastaladığım şu yazı çıkıyor:

Doğan Canku’nun cemâli ve cevheri hakkında intıbâlarınız oluşur diye gene onun web mekânından bâzı resimlerini pastalıyorum (bu arada, Hasan Cihat ile birlikte çekilmiş bir fotoğrafını en azından ben göremedim):

Doğan Canku1947 yılında Kütahya’nın Tavşanlı kazasında doğdu. Henüz konuşmayı dahi bilmediği 2,5 yaşında EY DÜN DAN adlı ilk bestesini yaptı. İlk müzik nosyonlarını amatör bir müzikolog olan babası Şeref Canku’dan aldı.

Okumaya devam et
  14225 Hits
  0 yorum
14225 Hits
0 yorum