Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

BEYAZ YAKALI PSİKOPATLAR

Bugün, İstanbul’daki bir restoranın çocuk oyun alanı kimyasal saldırının hedefi oldu. 3 yaşındaki Y.K.’nın yüzünün büyük bölümü yandı, bir gözünü kaybetti.

İstanbul Ataşehir’de yaşayan Avukat Işıl G. ile Doktor Cenk K., geçtiğimiz Cumartesi akşamı, 3 yaşındaki oğulları Y.K.’yı da yanlarına alarak akşam yemeğine gittiler. Bir süre önce boşanan ikili oğullarını, İstanbul’da birçok şubesi bulunan lüks restoranın birinci katındaki çocuk Oyun Alanına bıraktı. Kendileri ise ikinci kata çıktı.

***

Ancak ilerleyen saatlerde kimliği belirsiz 35-40 yaşlarında bir erkek restorana girerek, birinci kata çıktı. Çocuk oyun alanına girmek isteyen saldırgana, görevli kadın engel oldu. Kadının arkasını döndüğü sırada hızla içeri dalan adam, yanında getirdiği kimyasal maddeyi çocukların üzerine fırlattı. Ardından da sırra kadem bastı.

***

BİR GÖZÜNÜ KAYBETTİ

Saldırıda yüzüne kimyasal madde isabet eden Y.K. hemen hastaneye kaldırıldı. İlk müdahalesinin ardından Kartal eğitim ve Araştırma Hastanesi Yanık Ünitesi'ne sevk edilen küçük çocuğun sağ gözünü kaybettiği ortaya çıktı.

Kimyasal madde isabet eden ve kıyafetleri ile ayakkabılarında yanıklar oluşan E. E. ile B. Ö. isimli çocuklar ise tedavilerinin ardından taburcu edilmiş.

embed]

Bu şahsın, çocuğun teyzesinin kocası olduğu anlaşıldı. Ne kadar masum hâli var değil mi?

Kezzaplı saldırgan teyzenin eşi çıktı

İKİ AMELİYAT GEÇİRDİ

Olayı anlatan Y.’nin teyzesi Seçil A., “Kimseyle husumetimiz yok. Kim olduğunu bilmediğimiz biri oyun alanına gidip elindeki maddeyi fırlatmış. Yeğenimin hayati tehlikesi yok, ancak sağ gözü fonksiyonlarını kaybetti. Yüzünün büyük bir bölümü yanık. İki ameliyat geçirdi” demişler feryat figan ederek.... Yeğeninin estetik operasyon da geçireceğini kaydeden teyze Seçil A., şöyle devam etmiş: “Sanırım birkaç ameliyat geçirecek. Ömür boyu bu olayı hatırlatacak yüzünde bir iz ile yaşayacak”...

***

KAMERALAR BAKIMDAYMIŞ

Cumartesi akşamlarının en yoğun saatler olduğunu söyleyen restoran yetkilisi Galip Okutucu da şunları söyledi: “Oyun salonunda görevli arkadaşımız yaralanan çocuk ağlayınca yüzünü yıkayıp ilgilenmiş. Sonra dadısı gelip çocuğu öyle görünce apar topar götürmüş. O gün restoranımızda kameralar aktif halde değildi. Çünkü yenileme aşamasındaydık”.

Ataşehir İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri, şimdi her yerde 1.60 boylarında olan 35-40 yaşlarındaki saldırganı arıyormuş.

***

Korkunç, değil mi?

Hem de kameralar bakımdayken, ne garip tesadüf!

Beni pek çok kanaldan ve gazeteden aradılar; hepsine de şunu söyledim: Bunu yapan bir Antisosyal Kişilik Bozukluğu vakası, genel anlamda bir Psikopattır!

***

Bunlar çok yakışıklı ve aldatıcı olabilirler, size veya çocuğunuza nazikçe ve gülümseyerek de yaklaşabilirler.

Antisosyal kişilik bozukluğu veya diğer adıyla sosyopati, psikopati ile alâkalı bir bozukluktur (düzensizliktir).

Bir sosyopatı, bir psikopattan ayıran özellik, altta yatan patolojidir, yani semptom farklılığıdır.

Psikopati, sosyopatiye göre daha ağır bir bozukluk olup, sosyopatide görülen semptomlara ilâveten özellikle ahlâka aykırı davranışlar ihtiva eder.

Sosyopatiye sosyal çevrenin sebep olduğu düşünülmektedir. Antisosyal Kişilik Bozukluğuna (ASKB) sahip olan insanlar, halk arasında yaygın olarak “sosyopat” olarak adlandırılırlar. ASKB, bir kişilik bozukluğudur; bir akıl hastalığı değildir.

Sosyopati, Antisosyal Kişilik Bozukluğu olarak isimlendirilen psikiyatrik hastalığın gayri resmî adıdır. Antisosyal Kişilik Bozukluğu, aklî bir bozukluk olup, Amerikan Psikiyatri Derneği’nin Teşhis ve İstatistik Rehberinde şöyle tarif edilmektedir: “Teşhis için temel özellik, çocukluk veya ilk ergenlik çağında başlayıp yetişkinlik çağında da devam eden, diğer insanların hakları ile ilgili daimî bir umursamazlık ve ihlâl seyridir

"300"}[/embed]

HitlerAlman bile değildi (Polonya doğumluydu) ve Sınırda Kişilik Bozukluğu ile Antisosyallik arasında gidip gelirken, sonunda tamamen Paranoid Psikoz içine girmişti! Polonya'ya girdiğinde. zamanında kendisini kabul etmedikleri için, Güzel Sanatlar Fakültesini top ateşiyle yerle bir etmişti. Sonunda nereye gitti bilinmez, Metresi Eva Braun da kayboldu, bilinmez, bütün yakı nerededir bil yakınlarıyla beraber, üzerine tonlarca benzin döktürttü ve bütün yakınlarıyla beraber, üzerine tonlarca benzin döktürerek intihar etti!

Stalin: Yüz binlerce kişiyi katlettirdi. Biseksüeldi ve bilhassa küçük kızlara düşkündü. Yani Pedofilikti.

"300"}[/embed]

"300"}[/embed]

İyi de, bu kişilerin cezai ehliyetleri de tamdır!

16 yaşından önce yakalanırsa Davranım Bozukluğu denir.

Hastalığın temel özellikleri olarak sayılan hususlar, hilekârlık ve manipülasyondur (etrafını çok iyi gözükerek kandırma ve yalan söyleyerek kandırma).

Bu sebeple, teşhisi koyarken, muayene edilen ferdin haricindeki kaynaklardan malzeme (delil) toplamak zaruridir. Ayrıca kişi, 18 veya daha büyük yaşta olmasına ilâveten belgelenmiş 15 yaş öncesi davranış bozukluğu hikâyesine (tarihçesine) de sahip olmalıdır.

***

Antisosyal Kişilik bozukluğunun Kıstasları:

Spitzer, Endicott ve Robbins (1978) tarafından geliştirilmiş bulunan kıstaslardan alınmıştır.

DSM-IV’ün geliştirilmesi esnasında araştırma verilerine aşırı derecede önem verildiği, fakat empati yokluğu, sathî câzibe ve kendi kıymetini yapay olarak şişirme, çok parlak ve baştan çıkarıcı davranma gibi daha geleneksel psikopatik özelliklere yeterince önem verilmediği yollu bir endişe vardı. Fakat yazarlar tarafından yürütülen saha çalışmasının ön verileri, Hare ve diğerleri (1992) tarafından geliştirilen Psikopati Kontrol Listesinden alınan bazı psikopati özelliklerinin güvenilir bir şekilde ölçülmelerinin zor olduğunu göstermiş, bu sebeple de teşhis kriterlerine dâhil edilmemişlerdir. Merhametsizlik bir örnektir. Bunlar daha bebekken hayvanlara işkence eder, ergenlikte de çeteler kurarak insanlara, mekânlara… saldırırlar.

***

Antisosyal şahıs, suçluluk veya merhamet duygusu izhar edebilir yahut özürler ve akla uygun hâle getirmeler (rasyonalizasyon) beyan edebilir. Fakat bizzat suç teşkil eden fiillerin tarihçesi, çok az merhamet veya suçluluk duygusu izlenimi verir.

Teşhis için, aşağıdakilerden en az üçünün bir şahısta toplanması gerekir.

-Mükerreren olarak gözaltına alınmayı gerektiren fiilleri işlemek suretiyle belirlenmiş, hukuka uygun davranışları tespit eden sosyal kurallara uymamak,

-Çok sık yalan söylemek, takma isimler kullanmak veya şahsî menfaat yahut zevk için diğer insanları kandırmak fiilleri ile belirlenen hilekârlık,

-Fevrîlik (âni tepki gösterme: itkisellik) veya ileriyi (geleceği) plânlayamamak,

-Mükerrer fizikî dövüşmeler ve saldırılar ile belirlenen sinirlilik ve saldırganlık,

-Kendisinin veya başkalarının emniyetine yönelik ihmali (tedbirsizlik) umursamazlık,

-Tutarlı iş davranışını devam ettirme (aynı işte uzun süre çalışma) veya malî mükellefiyetlerini ifada mükerrer başarısızlık tarafından belirlenen daimî sorumsuzluk,

-Başka bir kimseye zarar verme, kötü davranma veya malını çalma hususunda umursamaz olmak yahut bu fiilleri akla uygun hâle getirmek için, eylemi yapan kişi tarafından belirlenen merhametsizlik.

Antisosyal Davranış, sadece “Şizofreni” nöbeti veya “Manik Epizot” esnasında meydana gelen türden olmamalıdır.

Cinsiyet Farklılıkları

DSM–IV’ün, Amerikan Psikiyatri Derneği tarafından 1994 yılında yapılan baskısına göre, ABD’de Antisosyal Kişilik Bozukluğu teşhisi, yaklaşık olarak bütün erkeklerin % 3’üne ve kadınların %1’ine konmuştur.

Antisosyal Kişilik Bozukluğu olan şahısların ortak özelliklerinin bir kısmı şunlardır:

-Yalan söyleme veya hırsızlık yapmada ısrar,

-Ceza adaleti sistemi ile mükerrer problemler yaşama,

-Diğer şahısların haklarını veya sınırlarını (mülkî, fizikî, cinsî, hissî, hukukî) ihlâl etme eğilimi,

-Alkol veya uyuşturucu madde suiistimali,

-Saldırganca, sıklıkla şiddetli davranış; kavgaya karışma eğilimi,

-Daimî olarak endişe, sinirlilik ve moral bozukluğu hissetme (disfori).

***

Daha basitçe anlatmak isterim: Yasaların suç, ahlâkın ayıp, dinlerin günah olarak tanımladığı her şeyi yapabilir böylesine şiddetli sosyopatlar!

ABD’de, önceki kıstaslara, yani DSM-III-R kıstaslarını kullanan Millî Hastalık Süreçleri Çalışmasında (The National Comorbidity Survey) tarafından elde edilen bulgular, erkeklerin % 5,8’i, kadınların ise % 1,2’sinin bu bozukluğun hayat boyu devam etme riskine sahip olduklarını göstermektedir. Yukarıda belirtildiği üzere, DSM–IV’e göre, Antisosyal Kişilik Bozukluğu teşhisi, yaklaşık olarak bütün erkeklerin % 3’üne ve tüm kadınların % 1’ine konulmuştur.

***

Hapishanelerde, bu oranın %75’e kadar yüksek olabileceği tahmin edilmektedir. Klinik ortamlardaki yaygınlık tahminleri, örneklenen nüfusun hâkim özelliklerine bağlı olarak, %3 ile %30 arasında değişmektedir.

Hastalığın yaygınlığı, pek çok şiddetli fâilleri ihtiva eden hapishane insanları gibi seçilmiş nüfuslarda daha da yüksektir. Benzer şekilde, ASKB’nun yaygınlığı, alkol veya diğer uyuşturucu madde suiistimali tedavi programlarındaki hastalar arasında, genel nüfusta olandan daha yüksektir. Bu da, ASKB ile alkol veya diğer uyuşturucu madde suiistimali arasında bir bağlantı ve bağlılık olduğunu göstermektedir. David Korten tarafından yürütülen bir araştırma, bu özelliklerin, mühim şirketlerin tepe yöneticileri arasında yüksek oranda olduğunu göstermektedir.

***

Antisosyal Kişilik Bozukluğu, madde suiistimali hastalığı hâriç olmak üzere, bütün DSM–IV Eksen I hastalıkları ile negatif korelasyona sahiptir.

***

Antisosyal Kişilik Bozukluğu, en kuvvetli korelasyona, Gözden Ge4çirilmiş Psikopati Kontrol Listesi ile ölçülen psikopati ile sahiptir. DSM–IV–TR’de sunulduğu üzere, Amerikan Psikiyatri Derneğinin resmî duruşuna (tavrına) göre, “psikopati” ve “sosyopati”, antisosyal kişilik bozukluğunun fersude (modası geçmiş) eş anlamlılarıdır. Dünya Sağlık Örgütü de, ICD–10’da psikopati, sosyopati, antisosyal kişilik, asosyal kişilik ve amoral kişilik kavramlarını “sosyal olmayan kişilik bozukluğu” (dissocial personality disorder) kavramının eş anlamlıları olarak kullanmak suretiyle benzer bir tavır sergilemektedir.

***

Nasıl Kuşkulanabiliriz?

Her ne kadar, Antisosyal Kişilik bozukluğu 18 yaşından önce resmen teşhis edilemese de, bu hastalığın, MacDonald Üçlüsü olarak bilinen üç işaretçisi, bazı çocuklarda bulunabilir.

Bunlar: Normalden uzun bir süre devam eden yatak ıslatma, hayvanlara eziyet ve piromani, dipsomani gibi kontrol dışına çıkıp kendini kaybetmedir

Bu belirtilerisergileyen çocukların ne kadarının büyüyünce Antisosyal Kişilik Bozukluğu geliştirecekleri bilinmemektedir. Fakat bu belirtiler, teşhis konulmuş yetişkinlerin hayat hikâyelerinde sıklıkla bulunmaktadır.

Kaç sayıda çocuğun, bu semptomlara sahip olduğu hâlde Antisosyal Kişilik Bozukluğu geliştirmediği bilinmediği için, tahminî değer (diğer bir ifadeyle, bu semptomların gelecekteki Antisosyal Kişilik Bozukluğunu tahmindeki faydası) net değildir. Bu üç özellik, Akıl Hastalıkları IV–TR Teşhis ve İstatistik Rehberi’nde (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders IV-TR) “davranış bozukluğu” ismi altında yer almaktadır.

***

Antisosyal Kişilik Bozukluğunun belirtilerini sergileyen bir çocuğa, başlarda ya “davranış bozukluğu” ya da “Karşı gelme- Karşıt Olma Bozukluğu(oppositional defiant disorder) teşhisi konulabilir. Fakat bu çocukların tamamının yetişkinliklerinde Antisosyal Kişilik Bozukluğu geliştirecekleri söylenemez.

***

Sebepleri

ASKB’nun sebepleri bilinmemektedir. Biyolojik ve genetik faktörlerin rol oynayabileceği sanılmaktadır. Fakat hastalık ile biyolojik faktörler arasındaki istatistiksel ilgileşim zayıftır, bu da pek çok uzmanı aksi yönde bir kanaate yöneltmiştir.

Antisosyal ebeveyne sahip olma gibi ailevî bir hikâye, hastalığı geliştirme bahtsızlığını arttırmaktadır. Mayo Kliniği’nin web sitesine göre, çocukluktaki ev (yuva), okul ve sosyal çevredeki (meselâ mahalledeki) bir takım çevre faktörleri de katkı yapabilir. Meselâ aşırı cezalandırıcı bir ev veya okul ortamı gibi...

***

Robins (1966-67), Antisosyal Kişilik Bozukluğuna sahip olan bireylerin babalarında, diğer kişilerin babalarına kıyasla, daha fazla sosyopatik özellikler ve alkolizm vakası bulmuştur.

Böyle bir ailede, diğer ailelere kıyasen, erkeklerin daha fazla Antisosyal Kişilik Bozukluğu vakasına sahip olduklarını, kadınların ise daha fazla Somatizasyon Bozukluğu sergileme eğiliminde olduklarını bulmuştur.

Evrimsel açıdan da, Bowlby (1944), Antisosyal Kişilik Bozukluğu ile hayatın ilk beş yılındaki ana mahrumiyeti arasında bir bağlantı görmüştür.

***

Zaten, Evrimsel açıdan erkekler Antisosyal, kadınlar da Histriyoniktir ama bu o kişinin işlevselliğini, toplumsal uyumunu, pek çok alanda etrafla sorunlar yaşamasını ama bunları da yutturmayı bilmesini dikkate alırsak, yani adaptasyonu bozuyorsa, o zaman tehlikelidir. Çoğu da ceza almadan ve teşhis konmadan aramızda yaşarlar. Trait (eğilim, çizgi) ve state (davranışın kendisi) ve Nurtür (kültür) bu işi belirler.

***

Glueck ve Glueck (1968), bu kişilik bozukluğunu geliştiren çocukların analarının tutarlı disiplin uygulamama ve şefkat göstermeme eğiliminde olduklarının işaretlerini ve alkolizm ve fevriliğe yönelik anormal bir eğilim bildirmiştir. Bu faktörlerin tamamı, tutarlı yapıya ve davranış sınırlarına sahip istikrarlı ve fonksiyonel bir ev oluşturma hususundaki başarısızlığa katkıda bulunmaktadır.Evlât edinme konusundaki araştırmalar, hem genetik katkıların ve hem de çevre katkılarının hastalığın gelişmesindeki rolünü desteklemektedir.

 

***

İkizler hakkındaki araştırmalar da, yetişkinlerdeki antisosyal davranışın genetik olarak intikal edebilirliği hususuna işaret etmektedirler ve genetik faktörlerin yetişkinlerde antisosyal çocuklar veya ergenlerden daha önemli olduğunu göstermişlerdir. Zira bu son kategori araştırmalara göre, Antisosyal çocuklar veya ergenlerde, paylaşılan çevre faktörleri daha önemlidir (Lyons ve diğer, 1995).

Bütün bunlar bir tarafa…

Bilimsel kıstaslar böyle de!

Empati yapalım ve düşünelim.  

Birisi sizin 3 yaşındaki çocuğunuzun suratına kezzap atsa ve bir gözünün kör olmasına yol açsa, ne yapardınız? Sakince oturup polisin ve sağlık ekiplerinin gelmesini ne dereceye kadar bekleyebilirdiniz?

***

Ya, maazallah, bir de ırzına geçseydi?

Veya bir bankacı gibi gelip sizi dolandırsaydı.

Bir politikacı olarak çok büyük vaatlerde bulunup tutmasaydı ve zimmetine para geçirse veya halka zulüm uygulasaydı?

Bankacı olarak, herkesi dolandırdıktan sonra kaçsaydı?

Acaba kolluk kuvvetlerini mi beklerdiniz, yoksa içinizdeki canavar uyanıp, “kısasa kısas”  diyerek, kendiniz mi intikam alırdınız?

Her tarafımız “hemşerim gettolarıyla” dolu; kimin ne olduğu belli mi?

Lütfen http://www.akdenizgocder.org/raporlar/bilgiuniversitesi_gocarastirmaraporu.pdf yazısını da indirip okuyun. Etnik terör de bunu arttırıyor.

Bunun belli bir şlaç tedavisi de yoktur. Duygudurum Dengeleyicileri, antipsikotikler, antikonvülsan maddeler verilebilir de, alırlar mı?

Hele cinsel bir saldırıda da bulunsaydı, şu hâlâ tartışılan Kimyasal Kastrasyonun (yüksek dozda erkeklik hormonunu ortadan kaldıran iğneler yapmak) uygulanmasını iter miydiniz?

ABD’de ise, hiç gözünün yaşına bakmıyor, idam ediyorlar bunları…

Sağlık ve esenlik dileğiyle…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 28 Ekim 2015 Çarşamba

 
Okumaya devam et
  3619 Hits
  1 yorum
3619 Hits
1 yorum

UNUTULMAYACAK BİR KAATİL!

Adolf Hitler 

 

Bu da KAVGAM!

Adolf Hitler

Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi Başkanı

Görev süresi
29 Temmuz 1921 – 30 Nisan 1945

Yerine geldiği

Anton Drexler

Yerine gelen

Martin Bormann

Almanya Şansölyesi

Görev süresi
30 Ocak 1933 – 30 Nisan 1945

Yerine geldiği

Kurt von Schleicher

Yerine gelen

Joseph Goebbels

Almanya Devlet Başkanı
Führer und Reichskanzler

Görev süresi
2 Ağustos 1934 – 30 Nisan 1945

Yerine geldiği

Paul von Hindenburg

Yerine gelen

Karl Dönitz

Kişi bilgileri

Doğum

20 Nisan 1889(1889-04-20)
Braunau am Inn, Yukarı Avusturya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu

Ölüm

30 Nisan 1945 (56 yaşında)
Berlin, Almanya

Vatandaşlığı

7 Nisan 1925'e kadar Avusturya vatandaşı, 25 Şubat 1932'den sonra Alman vatandaşı.

Milliyeti

Avusturyalı

Partisi

Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi

Diğer siyasi
bağlantıları

Alman İşçi Partisi (1919-1920)

Eşi

Eva Hitler

Mesleği

Politikacı, asker.

İmzası

Askeri hizmeti

Takma adı

Böhmischen Gefreiter
(Bohem Onbaşı)

Bağlılığı

Almanya

Branşı

Deutsches Heer (Alman Kara Kuvvetleri)

Hizmet yılları

1914-1920

Rütbesi

Onbaşı

Birimi

16. Bavyera Yedek Piyade Alayı

Çatışma/savaşları

I.                    Dünya Savaşı

Ödülleri

Birinci Sınıf Demir Haç
İkinci Sınıf Demir Haç
Gazi Nişanı


Tek bebeklik fotoğrafı

Adolf Hitler (d. 20 Nisan 1889, Braunau am INN - ö. 30 Nisan 1945, Berlin), Avusturya asıllı Alman politikacı, siyasi lider, teorisyen ve devlet adamı.

1919 senesinde Alman İşçi Partisi’ne (Deutsche Arbeiterpartei; DAP) üye olmasıyla başlayan politik hayatı, bu partinin 1920 senesinde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Patrisi’ne (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei; NSDAP) dönüşmesiyle devam etti ve 1921 senesinde ise Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin lideri oldu.


Uzun süreli bir siyasal mücadelenin sonucunda, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin 1933’te iktidara gelmesiyle, Almanya Şansölyesi (Başbakan) ve 1934’den ölümüne kadar Almanya Devlet Başkanı olarak görev yaptı. Devlet başkanı olduğu dönemde şansölyelik ve cumhurbaşkanlığı makamlarını birleştirerek “Führer und Reichkanzler” unvanını kullanmıştır.

Okumaya devam et
  3732 Hits
  0 yorum
3732 Hits
0 yorum

AFC eski Şansölyesi Helmut Schmidt’in Berlin’de düzenlenen SPD Kurultayı’nda 4 Aralık 2011 tarihinde yaptığı “Avrupa’da ve Avrupa ile Almanya” başlıklı Konuşması

Değerli Dostlar, Sayın Bay ve Bayanlar,

Konuşmama şahsî bir notla başlamama izin verin. Sigmar Gabriel, Frank-Walter Steinmeier ve partim, benden konuşma yapmamı rica ettiklerinde, tam 65 yıl önce eşim Loki ile birlikte SPD Hamburg/Neugraben teşkilâtı için dizlerimiz üzerine çökerek, davet afişleri hazırladığımızı hatırladım. Ancak şunu da itiraf etmeliyim: Parti politikası bakımından yaşım itibariyle zaten ümitsiz bir durumdayım. Uzun bir zamandan beri öncelikle Avrupa’nın kaçınılmaz olan bütünleşmesi çerçevesinde ulusumuzun görevleri ve rolüne büyük önem vermekteyim.


Aynı zamanda, bu kürsüyü, ülkesinde yaşanan derin felâketin ortasında bize ve Avrupa’daki tüm insanlara hukuk devleti ilkesine uygun, liberal ve demokratik bir yönetim konusunda yön verici bir örnek sunan Norveçli komşumuz Jens Stoltenberg paylaşabiliyor olmaktan memnuniyet duymaktayım.

Çok yaşlı bir adam olarak doğal olarak, ister tarihte geriye doğru, ister beklenen geleceğe doğru olsun,  uzun zaman pencereleri şeklinde düşünüyorum. Buna rağmen, geçenlerde tarafıma yöneltilen son derece basit bir soruya net bir cevap veremedi. Wolfgang Thierse bana şunu sormuştu: “Almanya ne zaman artık normâl bir ülke olacaktır?” Bunun üzerine ben şu cevabı verdim: “Yakın bir tarihte Almanya “normâl” bir ülke olmayacaktır”. Zira korkunç, ancak eşitsiz tarihî yükümüz buna engel teşkil etmektedir. Ayrıca, çok küçük ancak çok farklı uluslardan oluşan kıt'amızın ortasında yer alan demografik ve ekonomik ağırlığımız da bir engeldir.

Böylece “Avrupa’da ve Avrupa ile Almanya” başlıklı karmaşık konuşmama başlamış durumundayım.

Avrupa Entegrasyonun Saikleri ve Kökenleri

Avrupa’daki 40 ulusal devletin birkaçında – İtalya, Yunanistan ve Almanya gibi – ulus bilinci çok geç ortaya çıkmışsa da, sürekli olarak kanlı savaşlar yaşanmıştır. Avrupa tarihinin bu bölümü – Orta Avrupa’dan bakıldığında – merkez ile periferi arasındaki sonsuz mücadeleler dizisi olarak görülmektedir.

Avrupa’nın merkezinde yer alan devletler ve halklar, zayıf olduklarında periferide yer alan komşuları zayıf durumundaki merkeze saldırmışlardır. En büyük tahribat ve insan kaybı 1618-1648 yılları arasındaki Otuz Yıl Savaşı sırasında meydana gelmiştir. Bu savaş esas itibâriyle Alman topraklarında yaşanmıştır. Almanya o zamanlar yalnızca Almanca konuşulan bölgelerde kullanılan coğrafi bir kavramdan ibaretti. Daha sonra XIV Lui’nin komutasında ve daha sonra Napolyon’un komutasında Fransızlar geldiler. İsveçliler yalnızca bir kez geldiler. İngiliz ve Ruslar ise defalarca geldiler.

Ancak, hânedanlıklar veya devletler Avrupa’nın merkezinde güçlü olduklarında yâhut kendilerini güçlü hissettiklerinde periferiye saldırdılar. Yalnızca Orta Asya ve Kudüs’e değil, aynı zamanda Doğu Prusya ve Baltık devletlerine yönelik Haçlı Savaşlarında buna örnektir. Yakın çağda, Napolyan’a karşı verilen savaşlar ile Bismarck döneminde 1864, 1866, 1870-71 yılında verilen savaşlar da benzer örneklerdir.

Aynı durum, 1914-1945 yılları arasında yaşanan İkinci Otuz Yıl Savaşı için de geçerlidir. Özellikle Hitler’in Nordkap’tan Kafkasya, Girit, Güney Fransa ve Libya-Mısır sınırındaki Tobruk şehrine kadar uzanan saldırıları için de geçerlidir. Avrupa’nın, Almanya’nın provokasyonu sonucu uğradığı felâket Avrupalı Yahudilerin ve Alman ulusal devletinin felaketini de kapsamaktadır.

Daha önce ise Polonyalılar, Baltık ulusları, Çekler, Slovaklar, Avusturyalılar, Macarlar, Slovenler ve HırvatlarAlmanya’nın kaderini paylaşmışlardır. Biz Almanlar diğer ulusların bizim merkezi gücümüz altında acı çekmelerine neden olduk.

Daha 20. Yüzyılın ilk yarısında ulusların bilincinde çok büyük bir rol oynamış olan toprak talepleri ile dil ve sınır anlaşmazlıkları günümüzde fiilen büyük ölçüde anlamsız hale gelmiştir. Her halükarda biz Almanlar için.

bed]

Almanya’nın bütün komşu ülkelerinde yaşayan insanlar ve dünyanın her yerinde yaşayan Yahudilerin periferide yer alan ülkelerde Alman işgali sırasında meydana gelen Holokost ve utanç verici suç fiillerini hatırlıyor olmalarının biz Almanlar açısından belirleyici önemi hâiz olduğu düşüncesindeyim. Biz Almanlar, komşularımızın tamamında Almanya’ya karşı daha birçok kuşak boyunca sürecek olan gizli bir şüphenin mevcut olduğunun yeterince bilincinde değiliz.

Dünyaya gelecek olan Alman nesilleri de bu tarihî yükle birlikte yaşamak zorunda kalacaklardır. Bugünkü nesil de şunu unutmamalıdır: Bu şüphe Almanya’nın gelecekteki gelişiminden duyulan ve 1950 yılında Avrupa entegrasyonunun başlatılmasına neden olan şüphedir.

Churchill, 1946 yılında Zürich’teki büyük konuşmasında Fransızlara Almanlarla anlaşmaları ve onlarla ortaklaşa bir şekilde Avrupa Birleşik Devletleri kurması çağrısında bulunduğunda, iki saike sâhipti. Bunlardan birincisi Sovyetler Birliği’nin tehdit kaynağı olarak görülmesiydi. İkincisi ise, Almanya’nın büyük bir Batılı birliğe dâhil edilmesiydi. Zira Churchill uzun görüşlü bir kişi olarak Almanya’nın yeniden güçleneceğini tahmin etmişti.

Churchill’in konuşmasından dört yıl sonra 1950 yılında Robert Schuman ve Jean Monnet’in Batı Avrupa’daki ağır sanayinin birleştirilmesine ilişkin Schuman Planı’nı hazırlamaları da aynı saik temeline, Almanya’nın bağlanması temeline dayalıdır. 10 yıl sonra Konrad Adenauer’e barışmak için elini uzatan Charles de Gaulle de aynı saik çerçevesinde hareket etmiştir.

Bütün bunlar, Almanya’nın gelecekte güçlenmesinden duyulan endişeden kaynaklanan gerçekçi yaklaşım doğrultusunda gerçekleşmiştir. 1950-1952 yıllarında Batı Avrupa’daki sınırlı entegrasyonun temelinde, 1849 yılında Avrupa’nın birleşmesi çağrısında bulunmuş olan Victor Hugo’nun idealizmi veya bir başka idealizm yer almıyordu. Avrupa ve Amerika’da o zamanlar görev yapan devlet adamları (George Marshall, Eisenhower, Kennedy, Churchill, Jean Monnet, Adenauer, de Gaulle, Gasperi ve Henri Spaak’ın adlarını anmak istiyorum) Avrupa idealizmi temeline değil, Avrupa tarihine ilişkin bilgilerin temeline dayalı olarak hareket etmişlerdir. Bu devlet adamları, Almanya’nın yer aldığı merkez ile periferi arasındaki mücadelenin devam ettirilmemesi için gerçekçi bir bakış açısıyla hareket etmişlerdir. Avrupa entegrasyonunun kökeninde yatan ve hala taşıyıcı unsur olan bu saiki anlamamış olan bir kişi Avrupa’da hâlihazırda yaşanmakta olan büyük krizin çözülmesi için mutlaka gerekli olan ön şarta sahip değil demektir.

1960’lı, 1970’li ve 1980’li yıllarda, Almanya’nın ekonomik, askeri ve siyasi ağırlığı arttığı ölçüde, Batı Avrupalı devlet adamları Avrupa entegrasyonunu Almanların tekrar güç politikası uygulamaya başlamalarına karşı bir sigorta olarak gördüler. Margaret Thatcher veya Mitterand veya Andreotti’nin 1989-90 yıllarında iki Alman devletinin birleşmesine karşı çıkmalarının nedeni Avrupa kıt'asının merkezinde yer alan güçlü bir Almanya’nın ortaya çıkmasından duyulan endişedir.

Burada, bâzı hâtıralarımı dile getirmek istiyorum...

Monnet’in Pour les Etats-Unis d’Europe” adlı komitesine dâhil olduğum sırada Jean Monnet’i dinlemiştim. 1955 yılıydı. Jean Monnet benim için Avrupa’nın adım adım entegre edilmesine ilişkin konsepti nedeniyle hayatımda tanımış olduğum en uzak görüşlü Fransızlardan biridir.

Ben o zamandan bu yana, idealizm nedeniyle değil, Alman ulusunun stratejik çıkarı nedeniyle Avrupa entegrasyonunun ve Almanya’nın dâhil edilmesinin bir yandaşı oldum ve öyle kaldım. (Bu durum beni o zamanlar büyük saygı duyduğum Parti Genel Başkanı’mla bir tartışmaya girmeme neden olmuştu. Bu tartışma Kurt Schumacher için çok önemsizdi, ancak 30 yaşında savaştan geri dönmüş bir kişi olan benim için çok ciddiye aldığım bir tartışma olmuştu.) Bu tartışma benim 1950’li yıllarda dönemin Polonya Dışişleri Bakanı Rapacki’nin plânlarını kabûl etmeme neden oldu. 1960’lı yılların başında, Batı’nın resmî nükleer stratejik intikam stratejisine karşı bir kitap yazmama neden oldu. Bu strateji o zamanlar olduğu gibi bugün de dahil olduğumuz NATO tarafından güçlü Sovyetler Birliği’nin tehdit edilmesi için kullanılmıştı.

Avrupa Birliği Gereklidir

De Gaulle ve Pompidou 1960’lı yıllar ile 1970’li yılların başlarında Almanya’yı dâhil etmek için Avrupa entegrasyonunu ilerlettiler. Ancak kendi devletlerini ne pahasına olursa olsun dâhil etmek istediler. Giscard d’Estaing ile benim aramdaki karşılıklı iyi anlayış Fransa ile Almanya arasında bir işbirliği döneminin başlatılmasını ve Avrupa entegrasyonunun ilerletilmesini mümkün kıldı. Bu dönem 1990 yılı ilkbaharından sonra Mitterand ve Kohl tarafından başarılı bir şekilde devam ettirildi. Avrupa topluluğunun üye sayısı 1950/1952 yılından 1991 yılına kadar adım adım 6 üyeden 12 üyeye çıkarıldı.

O zamanlar AB Komisyonu Başkanı olan Jacques Delors tarafından gerçekleştirilen kapsamlı ön çalışmalar sayesinde Mitterand ve Kohl 1991 yılında Maastricht’te ortak para pirimi Avro’yu oluşturdular. Yeni para birim bundan on yıl sonra 2001 yılında kullanılmaya başlandı. Bunda Fransa’nın aşırı güçlü Almanya’dan, bir diğer ifadeyle aşırı güçlü Alman Mark’ından duyduğu endişe rol oynadı.

Avro, aradan geçen zaman içinde, dünya ekonomisinin ikinci önemli para birimi hâline geldi. Bu Avrupa para birimi içeride ve dışarıda Amerikan Doları’ndan daha istikrarlı bir durumdadır. Aynı zamanda Alman Markı’nın son on yılındaki istikrarından daha istikrarlıdır. “Avro krizi” hakkında yazılan çizilenler medyanın, gazetecilerin ve politikacıların düşüncesizce saçmalamalarından başka bir şey değildir.

Ancak, dünya, 1991-1992 yılındaki Maastricht Anlaşması’ndan sonra devasa bir şekilde değişmiştir. Doğu Avrupa’daki ulusların özgürlüğüne kavuşmasına ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüne şahit olduk. Çin, Hindistan, Brezilya ve diğer “üçüncü dünya” olarak adlandırılmış olan “gelişmekte olan ülkelerin” yükselişi fenomenine şahit oluyoruz. Aynı zamanda dünyanın büyük bir bölümündeki reel ekonomiler “küreselleştiler”. Bir diğer ifâdeyle, dünyanın neredeyse bütün devletleri birbirine bağımlı hâle geldiler. Özellikle küresel mâli piyasalardaki aktörler tamamen kontrol dışı bir güce sâhip oldular.

Ancak, aynı zamanda ve neredeyse hiç hissettirmeksizin, dünya nüfusu 7 milyara yükseldi. Ben doğduğum sırada dünya nüfusu 2 milyardı. Bütün bu devasa değişiklikler Avrupa halkları, devletleri ve onların refahını çok büyük ölçüde etkiledi.

Okumaya devam et
  3282 Hits
  1 yorum
3282 Hits
1 yorum

FAŞİZM ÇEŞİTLERİ ve “ÖTEKİLER”…

Dün Yeniçağ gazetesinden Özcan Yeniçeri derli dolu bir makale neşretti, iktibas ediyorum (http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=13101):


Fasces...

“LİBERAL FAŞİZM”

Yazının başlığı olan “Liberal Faşizm” kavramı bize âit değildir. Zâten o yüzden de tırnak içinde gösterilmiştir. “Liberal Faşizm” Jonah Goldberg tarafından yazılmış, Pegasus Yayınları arasında da Türkiye’de de yayımlanmış bir kitaptır. Kitapla ilgili ilginç birkaç da değerlendirme var. Bunlar şöyledir: “Tek bir grubun başkalarını, hayatlarını biçimlendirebilme hakkına sâhip olduğuna inandığı zorlama elitist ahlâkî kesinliği görürüz. Kralların kutsal haklarını bireysel özgürlük haklarına dönüştürdük”. “Liberallerin bugün Avrupa faşizminden beslenen doktrinsel ve duygusal köklerinin olduğu savunuluyor. Uzun süre prim verilmeyen faşizmin diğer bir çağın ruhuna sızıp kemikleşebileceği düşüncesi insanları şok edecek” . “Faşizm sâdece soldan beslenmekle kalmayıp, Liberal faşist gücün günümüzde yetkilere sâhip olanlar ve hâttâ tutkulu muhafazakârlar arasında da varlığını sürdürdüğünü göstermektedir” vb.

Yafta ve amacı!

Geçmişte sosyalistlerin görüşlerine katılmayan hemen herkesi “Faşistlik” veya “Nazilik’le” suçladıkları bilinmektedir. Hâttâ sosyalistlerin kendileri gibi düşünmeyen eski dâvâ arkadaşlarını bile “sosyal faşistlikle” suçladıkları çok görülmüştür. Onlar bütün eşitlikçi ve emekten yana görüşlerin yalnız kendi tekellerinde olduğuna ciddi ciddi inanırlar.

Sosyalistlerin bu konuda “ya bizdensiniz ya da düşmandan (yâni sistemden) yanasınız” ilkesini esas alırlar. Onlar için “gri” alan yoktur. Sosyalistlerin yerini günümüzde biraz sanal, çokça da banal bir “Liberal” anlayış almıştır. Liberaller de tıpkı bir zamanın sosyalistleri gibi “Faşist” ve “Irkçı” yaftalarla görüşlerine karşıt olanlara hakaret etmektedir. Her iki grubun da kendilerini meşrû göstermek için kendileriyle aynı görüşü paylaşmayanları ahlâk dışı, daha az insan, takıntılı ve fanatik olarak göstermek amacıyla bunu yaptıkları açıktır. Bu nedenle karşıtlarını politik olarak mahkûm etmek için  “faşist”, “Nazist” ve “ırkçı” kavramlarını bol bol kullanırlar. Aslında bu kesim belki de farkında olmadan her karşıt görüşte olanı “faşist” diye yaftalayarak bir bakıma “faşizme” meşrûiyet de kazandırmış olurlar. Olgunun tartışılacak birden çok yönü vardır. Sonuçta Jonah Goldberg, Liberal Faşizm adlı kitabında “bilinçli olarak üretilen yalanların yerine şaşırtıcı ve aydınlatıcı araştırma açıklamalarla ve faşistlerin aslında Liberaller olduğu” tespitinde bulunmaktadır.

İnsanlık ve Liberallerin Suçları!

Kuşkusuz sorun, Liberalizm veya sosyalizm değil, insanın doğasıdır. Baskıcı, tepeden inmeci ve insanlık dışı tavırlar, yalnızca belirli kavram veya dünya görüşüne özgü değildir. Her değerin her zaman karşıtıyla özdeşleşme eğiliminden söz edilebilir. Kaldı ki hiç kimse insanlık adına olumlu görülen kavramların tekeline de sâhip değildir.

Öte yandan, günümüzde soldan sağa, sağdan sola savrulmaların yoğunluğu da ideolojik yargıların geçirgenliğini ispatlar. Nazizm veya komünizm denilince insanın aklına totalitarizm, soykırım, sürgün ve kamplar gelmektedir. Ancak tablo Liberal demokratların işledikleri insanlık suçları bakımından Nazi veya komünistlerden hiç de geri kalmadıklarını göstermektedir. Sonuçta atom bombasını da insanlara karşı demokrasi ile yönetilen bir ülke kullanmıştır. Vietnam, Irak veya Afganistan’a yağdırılan bombalar da aynı zihniyetin ürünüdür.

***

Bu derli toplu yazıyı iktibas etmemin sebebi basit:

Türkiye öyle bir kaosa sokuldu ki, kavramlar muğlâk, kafalar karmakarışık ve bilgi sâhibi olmadan fikir sâhibi olup da, üstüne üstlük ahkâm kesmek vak’ayı âdiyeden oldu. Maâlesef en sık yaşananı da “kendinden” olmayanı “ötekileştirmenin” en kolay yolu da ona “faşist” demek hâline geldi

Hâttâ bu Faşomani bir entellektüel olan ama aydın (münevver: nurlanmış) olmayan, bilhassa da Atatürk’le Hitler’i veya Mussolini’yi aynı kefeye koyan kişilerin ortaklaşa bir hücum stratejisi hâkline geldi…

ed]

Okumaya devam et
  5959 Hits
  0 yorum
5959 Hits
0 yorum

İSTANBUL’DA UFO ve YENİÇAĞ KONGRESİ

13.06.2009 14:58 itibâriyle Anadolu Ajansı’ndan pek mühim bir haber geldi: İstanbul’daki UFO ve YENİÇAĞ Kongresi!

Önce haber:

***

Kongreyi düzenleyen Ufolog Haktan Akdoğan, Kumburgaz’da çekilen UFO görüntülerinin en şüpheci olanları bile ikna ettiğini söyledi.

d]

İki dâhi bir arada...

4. Uluslararası UFO ve Yeniçağ Kongresi’nin açılışında konuşan Akdoğan, UFO’larla ilgili tarihin her dönemine âit arkeolojik, mitolojik, sanatsal ve daha birçok alanda kanıtlar bulunduğunu savundu.

Akdoğan, özellikle UFO’ların özellikle 1. ve 2. Dünyâ Savaşları sırasında savaş uçağı pilotlarınca çok gözlemlendiğini ve Adolf Hitler’in bile bu konuda araştırma yapmaları için bilim adamlarını görevlendirdiğini anlattı.

“Dünyâ dışındaki varlıkların, atom silâhı ve kimyasal silâhların geliştirilmesi nedeniyle dünyâdaki teknolojik gelişmeleri kaygıyla izlediklerini” ileri süren Akdoğan, UFO gerçeğini herkesin kabûl etmesi gerektiğini söyledi.

Akdoğan, “Türk Hava Kuvvetleri ve MİT bünyesinde UFO masası var. NASA’da da çok önemli bilgiler mevcut. UFO konusunda gizlilik politikası artık bitirilmeli. Dünyâda yaşayan 6 milyar civarında insan başka gezegenlerde zeki varlıklar olduğu gerçeğini bilmeli” diye konuştu.

2001-2004 arasında ciddi bir “UFO dalgası” yaşandığını savunan Akdoğan, CIA’nın MİT’ten 2003’de UFO’larla ilgili görüntüleri resmî olarak istediğini iddia etti.

Okumaya devam et
  6964 Hits
  0 yorum
6964 Hits
0 yorum