Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

KIRMIZI SAÇLI KADIN ve ORHAN PAMUK FENOMENİ

Önce Nobel Edebiyat Ödülü konusunda bir ilke imza atan beynelmilel yazarımız Orhan Pamuk’u bir tanıtayım. Ben kendisini Nişantaşı’ndaki Hünkâr Lokantasında gördüm. Pek arkadaşı veya dostu olmayan, münzevî bir adam izlenimi bırakmıştı. Anlayabildiğim kadarıyla ya Yahudi ya da Sabetayist bir aileden geliyor.

Bunun bence hiçbir mahzuru olmadığı gibi, memnun da ediyor çünkü son dönemde böyle muharrirler de, vatandaşlarımız da çok azaldı. Gerek Sabetayistler, gerekse Yahudiler arasında artan bir yurtdışına gitme eğilimi başladı ve çok üzülüyorum. Bu gruplar kültürü taşımayı en iyi bilenler arasındadır. Genellikle de duygularını bastırır ve gülümserler. Birlerce senenin göçebeliğinin ve uğradıkları korkunç soykırımın getirdiği adaptasyonlardır bunlar. Rahşan Ecevit de Sabetayisttir; bir de şu meşhur affı Merhum Bülent Bey’e yaptırtmasaydı!

***

İyi de, Orhan Pamuk’un sonuçlarını gayetle öngörerek, alacağı tepkileri ağzının suları akarak bildiği dikkat çekme maksatlı cümlesi: “Türkiye’de 30.000 Kürt öldürüldü 1 milyon da Ermeni” şeklindedir. Ne gerek vardı kardeşim buna? Bal gibi yalan bu!

Daha önce de caminin şerefesine “balkon”, müezzinin ezan okumasına “zaman”… diyerek ahbabım Prof. Dr. İlber Ortaylı tarafından kendi kültürüne aşina olmadığı tespit edilmişti. Vakit ve zaman farkını müdrik değil herhalde ki aslında Amerikanca düşünüp, pek de doğru olmayan bir Türkçe ile yazıyor. İslam konusundaki birikimi yetersiz... Hâlbuki piyasada İncil de, Kur’ân mealleri de, Tevrat da mevcut. Herhalde pek okumadan, daha çok yazmayı seviyor.

Bu tür tavırlar sergilemeye, “aydınım elitistim, süper yazar, acayip iyi okurum ve yazarım” şeklindeki tarzının kişisel bekası açısından devam da edeceği kesin. Çok yazıyor ve kitapları da bol bol satıyor.

***

Geçenlerde Avrupa ülkelerine, “insan hakları ihlalleri konusunda Türkiye’ye karşı daha sert tavır almaları” çağrısında bulunmuş. Türkiye’de düşünce ve basın özgürlüğüne yönelik baskıların endişe verici olduğunu belirten Pamuk, “kendim için değil ama ülkem için, laik arkadaşlarım için korkuyorum” demiş.

Hollanda Televizyonu’nda yayınlanan “Nieuwsuur” (Haber Saati) adlı programı, kitabı “Kafamda Bir Tuhaflık” üzerine Orhan Pamuk ile bir söyleşi gerçekleştirmiş.

İstanbul’daki bir bozacının öyküsünü anlatan kitabın kahramanı Mevlüt, “ben sadece bozacıyım. Politika okumuş insanların işi. Politikaya karışmam” diyormuş. O eserini henüz okuyamadım ama Türkçeye de iyi derecede vâkıf olmama rağmen, ben bu büyük yazarımızın ne dediğini hiçbir zaman tam anlayamadım!

Basın Özgürlüğü

Pamuk ise kahramanı Mevlüt’ün aksine ülkedeki politikaya ilişkin kaygılarını ve görüşlerini paylaşmış.

Ünlü yazar, Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik baskılara ilişkin gelişmelerin endişe verici olduğunu söylemiş. Türkiye’deki gazetecilerin korku içinde olduğunu söyleyen Pamuk’a göre, özellikle hükumeti eleştirenler işten çıkarılıyor, tehdit ediliyor ve gazeteleri kapatılıyor.

Son yıllarda İslamcı hükumetimiz Liberal yüzünü kaybediyor” diyen Nobel ödüllü yazar, hükumetin giderek otoriter ve baskıcı hâle geldiğini, gazetecileri hapse attığını ve gazeteleri yasakladığını söylemiş.

***

Laik Türkler İçin Korkuyorum

Pamuk, Türkiye’nin geleceğine ilişkin endişelerini şu sözlerle dile getirmiş:

“Kendim için korkmuyorum, ülkem için korkuyorum. Arkadaşlarım için korkuyorum, laik, kültürlü Avrupa yanlısı Türkler için korkuyorum” diyor. Ünlü yazar, Türkiye’deki demokrasi geleceği konusundaki kaygılarına Avrupa’nın destek çıkacağını ümit ediyormuş. Pamuk, AB liderlerine bu konuda kendisine destek olmalarını ve Türkiye’deki demokrasinin onları da ilgilendirdiğini söylemeleri çağrısında bulunmuş. Avrupalı liderlerin insan hakları ve basın özgürlüğü konusunda Türkiye’yi uyarmaları gerektiğine de işaret etmiş.

Mülteci Krizi

Bu sebeple Almanya Başbakanı Angele Merkel ve diğer Avrupalı liderlerin sadece mülteci sorununu değil, Türkiye’deki demokrasi ile ilgili sorunları da dile getirmeleri gerektiğini vurgulamış. Avrupa Birliği’nin mülteci krizini ele alış biçimini de eleştirmiş.

Avrupa’nın kendi etrafında duvarlar örerek, kendi değer yargılarını aşındırdığını savunmuş. Türkiye’nin bu konudaki tutumundan da övgüyle söz ederek, “bu noktada hükumeti hiçbir konuda suçlayamam. Türkiye’nin mültecilere yaklaşımı her türlü övgüyü hak ediyor” demiş.

İşte bu sözler “ne şiş yansın ne de kebap” nevinden değil mi?

Her taraf Suriyeli ve Arap dolu… Suriyeliler aç bî-ilaç, dileniyor ve fuhuş yapıyorlar. Araplara ise en güzel yerler, mekânlar âdeta hediye ediliyor.

***

7 Haziran 1952 doğumlu Orhan Pamuk, tam ismi ile Ferit Orhan Pamuk 2006 senesinde Nobel Ödülünü kazanan en genç kişilerden birisi. Ailesi Kafkas göçü ile Gördes Manisa’ya yerleşmişler. Daha sonrasında ailesiyle Gördes’ten İzmir’e gitmişlerdir. Orhan Pamuk İstanbul’da Nişantaşı semtinde dünyaya gelmiş.

***

Ferit Orhan Pamuk (Haziran 1952, İstanbul) birçok başka edebiyat ödülünün yanı sıra 2006 yılında Nobel Edebiyat kazanarak bu ödülü alan en genç kişilerden biri olmuş. Kitapları altmış üç dile tercüme edilmiş, yüzü aşkın ülkede yayımlanmış ve 13 milyon baskı yaptı. 2006 yılında TIME dergisi tarafından dünyanın en etkili kişisinden biri seçilen Pamuk, Nobel ödülünü alan ilk Türk vatandaşıdır. Yani hiç tahsili olmayan Fethullah Gülen ve onun tahsilli müridesi Elif Şafak kadar etkili bir insan!

Orhan Pamuk, bir süre Taraf gazetesinde makaleler de yazmıştır.

Hayatı

Yazarlığa 1974 yılında başlamış. 1979 yılında ilk romanı olan Karanlık ve Işık ile katıldığı Milliyet Roman Yarışmasında birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaşmış. Bu romanı 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları adıyla yayımlanmış. 1983 yılında bu kitapla Orhan Kemal Roman Ödülüne layık görülmüş.

Pamuk’un daha sonra yazdığı kitaplar da çok sayıda ödül kazanmış durumda. İkinci romanı olan Sessiz Ev 1984 yılında Madaralı Roman Ödülünü kazandı. Bu romanın Fransızca tercümesi de 1991 yılında Prix de la Découverte Européenne ödülüne hak kazandı. 

1985 yılında yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale ile 1990 yılında ABD’de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü kazandı ve yurt dışında tanınmaya başlandı.

Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımlanan Kar kitabını, Türkiye’nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır. Kar romanı Amerika Birleşik Devletleri'nde 2004 yılında “yılın en iyi 10 kitabından biri” olarak gösterilmiştir. Yıllar geçtikçe Orhan Pamuk’un Türkiye dışındaki ünü artmaya devam etti. 1998 yılında yayımlanan Benim Adım Kırmızı 24 dile çevrildi ve 2003 yılında İrlanda’nın ünlü International IMPAC Dublin Literary Award ödülünü kazanmış.

Romanlarının dışında, yazılarından ve söyleşilerinden seçmelerin ve bir hikâyesinin yer aldığı Öteki Renkler (1999) ve Ömer Kavur’un yönettiği Gizli Yüz adlı filmin senaryosu (1992) vardır. Bu senaryo, 1990 yılında yayımladığı Kara Kitap romanındaki bir bölümden yola çıkılarak yazılmıştır.

***

Orhan Pamuk, ABD’de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının “Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler” başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri oldu. 2007 Mayıs’ında yapılan 60. Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliği yapmıştır.

Nobel Ödülü

Orhan Pamuk 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak kazanan ilk Türk olarak tarihe geçmiştir. Akademi’nin 12 Ekim 2006 günü saat 14:00 civarında yayınladığı, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü “Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan” Orhan Pamuk’a verilmiştir denmiş. Pamuk 7 Aralık 2006’da, İsveç Akademisi’nde Babamın Bavulu başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe yaptı, Türkçe bilmeyen seyirciler ellerindeki tercüme metinden konuşmayı takip etti, birçok televizyon kanalı konuşmasını canlı yayınladı.

Orhan Pamuk ödülünü 10 Aralık 2006’da Stockholm Konser Salonu’nda düzenlenen ödül töreninde İsveç Kralı 16. Carl Gustaf’ın elinden aldı.

***

Romancılığı

Orhan Pamuk'un romancılığı postmoden roman kategorisinde değerlendirilmektedir.

Eleştirmen Yıldız Ecevit,Orhan Pamuk'u Okumakadlı kitabında onun avangard (sanatkârane isyan ve sivil itaatsizlik) romancılığını değerlendirmektedir. Özellikle Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı’dan yola çıkarak bize kendisini ve olayların gelişimini anlatır. Aynı şekilde edebiyat tarihçisi Jale Parla da Don Kişot'tan Günümüze Roman adlı kapsamlı eserinde, Benim Adım Kırmızı’dan hareketle Orhan Pamuk’un eserlerini karşılaştırmalı edebiyat bağlamında irdeler. Parla’ya göre Pamuk, Türk romanının aldığı önemli dönemeçlerin sahibi olan bir yazardır.

Doğu-Batı sorunsalıyla estetik düzeyde hesaplaşmaya yönelen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarlardan biridir. Pamuk, bu sorunsalı kültürel ve felsefi yönleriyle edebiyatına taşımış, özellikle Kara Kitap’ta bu tema bağlamında önemli, çok katmanlı bir edebî metin örneği sergilemiştir.

***

2016 yılında okurlarıyla bir araya gelen Orhan Pamuk, niçin yazdığı sorusuna: “Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum, demek ki mutlu olmak için yazıyorum” diye cevap vermiştir.

Pamuk, bir sohbetinde ise kendi romancılığı için: “Ben edebî ilhama inanıyorum. Bir akşam uyurum, bir sabah kalkarım ki bir roman gelmiş, yukarıdan bana yollanmış. Hop, üç günde yazı yazıp verebilirim” ifadelerini kullanmıştır.

Eleştiriler

Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanması değişik tepkilerle karşılaştı.

Ödülün Pamuk’a Türkiye tarihi ile ilgili demeçleri dolayısıyla verildiği iddiasında bulunuldu- ki, ben de aynı kanaatteyim.

Orhan Pamuk, Nobel ödülünü almadan on ay önce 19 Aralık 2005 Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan Erol Manisalı’nın “Orhan Pamuk Nobel’i Garantiledi” başlıklı yazısı Pamuk’un ödülü almasının ardından popülerleşti ve Orhan Pamuk’un Nobel’i hakkındaki olumsuz eleştiriler bu yönde gelişti.

***

TRT’de Banu Avar’ın hazırlayıp sunduğu “Sınırlar Arasında” adlı belgeselin Pamuk’un Nobel ödülünü almasından bir gün sonra yayımlanan bölümünde Pamuk, Nobel ödülleri ve İsveç ile ilgili olumsuz eleştiriler yer aldı.

Demirtaş Ceyhun hazırladığı imza metninde Orhan Pamuk’un kitaplarını “Amerikan patentli postmodern romanlar olarak” adlandırmış ve “Nobel ödülünün Pamuk'a verilmiş bir ücret” olduğunu söylemiştir. 

Basında o zamanki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Orhan Pamuk’u kutlamadığına dikkat çekildi. Ödüle yabancı basından olumsuz eleştiriler de gelmiş, ödülün siyasî sebeplerden dolayı verildiği belirtilmiştir.

Orhan Pamuk’un eserlerinde Atatürk hakkında kullandığı üslup ve yazıları da kimi eleştirilere uğradı.Bir kısım edebiyatçı Orhan Pamuk’un eserlerindeki bazı bölümlerin diğer yazarlara ait başka eserlerden fazlasıyla esinlendiğini savunmakta (intihal de denebilir), özellikle bazı romanlarındaki belli kısımların diğer kitaplardan neredeyse tamamen alıntı olduğunu öne sürmektedir. 

***

O zamanki Hürriyet Yazarı eski ahbabım Murat Bardakçı 26 Mayıs 2002 tarihinde tarihinde belgeleri ile yazarı sahtecilik ve intihal ile suçlamıştır.

Murat Bardakçı’ya göre, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı, hikâyesi ve anlatım şekli ile Amerikalı Yazar Norman Mailer’in Ancient Evenings adlı romanının bir kopyasıdır. Ayrıca suçlamalara göre Orhan Pamuk’un Beyaz Kale adlı romanı Mehmet Fuat Carım’ın Kanuni Devrinde İstanbul isimli eserinden birebir pasajlar içermektedir. Orhan Pamuk günümüze dek bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamıştır.

***

Orhan Pamuk’un Sri Lanka’da düzenlenecek olan Edebiyat Festivaline katılması Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters sans frontières) tarafından eleştirildi. Örgüt, Orhan Pamuk’u ve festivale katılmak isteyen diğer edebiyatçıları Sri Lanka’daki baskıları meşru hale getirmekle suçladı.

Orhan Pamuk Davası

Yazar Orhan Pamuk, Das Magazin adlı haftalık İsviçre dergisine verdiği bir röportajda, “bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. Benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi” açıklamasında bulununca hakkında TCK’nın 301. maddesinden ‘Türklüğe hakaret’ davası açıldı.

16 Aralık 2005’te ilk duruşması yapılarak ilk duruşması yapılan Pamuk davası Adalet Bakanlığı’ndan beklenen yazı gelmediği için 7 Şubat 2006 tarihine ertelendi. Şişli Asliye Ceza Mahkemesi, bu tür davalar için Adalet Bakanlığı’nın yazılı izninin gerektiğini belirterek izin verilip verilmediğinin sorulması için bakanlığa yazı yazılmasına karar verdi ve duruşmayı da 7 Şubat 2006'ya erteledi. Duruşmanın ertelenmesi kararına AB yetkililerinden tepkiler geldi. Dava günü Şişli Adliyesi önündeki Pamuk ve yabancı yetkililere yönelik protesto gösterileri, Türkiye ve dünya basınında önemli yer tuttu.

AB - Türkiye Karma Parlamento Eş Başkanı Joost Lagendijk “hükümet, Parlamento’ya değişiklik yasası getirebilir. Yapılacak şey budur. Türkiye’nin imajına büyük bir zarar vermiştir. Avrupa’da kötü bir imaj doğmuştur. Ünlü bir yazar hakkında dava açarsanız, dışarıda milliyetçiler bu yazarı dövmek için arabasına saldırırsa, burada ciddi bir sorun vardır” dedi.

AP (Avrupa Parlamentosu) Türkiye Raportörü Camiel Eurlings de, hükümetin yazar Orhan Pamuk davasını düşürmesi gerektiğini belirterek, hükümet reform taahhüdüne sadık kalmalı şeklinde konuştu.

Türkiye ile AB arasında ciddi gerilime neden olan Orhan Pamuk’un hakkındaki dava 22 Ocak 2006 tarihinde düştü.

Adalet Bakanlığı, Şişli İkinci Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderdiği yazıda, Yeni Ceza Yasası gereği izin yetkisi olmadığını hatırlatarak, Pamuk'un yargılanması için Adalet Bakanlığı’nın izin verdiğine ilişkin belge bulunmadığını bildirdi. Mahkeme bu gerekçeyle davanın düşmesine karar verdi.

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un yeni kitabı “Kırmızı Saçlı Kadın” Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı. Kitapta, 30 yıl öncesinde İstanbul yakınlarındaki bir kasabada geçen aşk hikâyesi anlatılıyor.

1980’lerin ortasında geleneksel usulle kuyu kazan Mahmut Usta ile çırağı “küçük bey” Cem zorlu bir arazide su ararlarken, kasabanın hemen dışındaki sarı çadırda esrarengiz bir tiyatrocu kadın her gece eski masal ve hikâyeleri yeniden anlatmaktadır. Roman, bir yandan genç kahramanın aşk, kıskançlık, sorumluluk ve özgürlük duygularıyla derinden tanışmasını hikâye ederken, diğer yandan medeniyetler üzerinden babalar ve oğullar, “otoriterlik” ve birey olma konularını tartışıyor.

Kırmızı Saçlı Kadın’da okur, Batı’nın ve Doğu’nun iki temel efsanesi Sophokles’in Kral Oidipus’u (babayı öldürmek) ile Firdevsî’nin Rüstem ve Sührab’ıyla (oğulu öldürmek) yeniden karşılaşıyor. Orhan Pamuk’un romanları 63 dile çevrildi ve Türkiye’de 2, dünyada toplam 13 milyon sattı. Pamuk, dünyada edebiyat ve roman sanatı konularında verilen önemli pek çok ödülü kazandı. Benim Adım Kırmızı ve Kar adlı romanları tarihte en çok çevrilen ve en çok okunan Türkçe kitaplar oldu.

***

Orhan Pamuk, 2005’de Prospect Dergisi tarafından dünyanın 100 entellektüeli arasında gösterildi ve 2006 yılında Time Dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçildi. 2008’de aşk, evlilik, dostluk, mutluluk gibi konuları bireysel ve toplumsal boyutlarıyla işlediği Masumiyet Müzesi adlı romanını yayımladı. 2012 yılında İstanbul’da açtığı Masumiyet Müzesi ise Avrupa’nın En İyi Müzesi ödülünü kazandı.

2015’te Ulusal Düşünce (Kanaat) Liderleri İndeksi’ne göre dünyanın en etkili düşünce önderleri arasında dördüncü sırada gösterilen Pamuk’un önceki romanı Kafamda Bir Tuhaflık, 42 dile tecüme edildi.

Kırmızı Saçlı Kadın

Son kitabı Kırmızı Saçlı Kadın’ı aldım ve iki kere okudum.

Önce eki arkadaşım Murat Bardakçı’nın yazısını iktibas edeyim:

“Önce bir-iki haftadan bu yana hemen her yerde, hattâ ATM’lerde bile reklâmı yapılan, bahsi daha açılır açılmaz hayranlık krizlerine girilen ve yüceltile yüceltile göklere çıkartılan bir romandan aynen aldığım şu paragrafı okuyun: “...Bir dönem skandal ve cinayet haberlerini öne çıkaran gazeteleri Oidipus ve Rüstem benzeri hikâyelere çok rastladığım için okudum. İstanbul’da iki çeşit hikâye okur tarafından çok seviliyor, ucuz gazetelerde çok yayımlanıyordu. Birincisi; oğlu askerde, hapiste, uzaktayken babanın, genç ve güzel geliniyle yatması, olayı fark eden oğulun babayı öldürmesiydi. Çok işlenen ve sayısız çeşitlemeleri olan ikinci cins cinayet ise, cinsel açlık içindeki oğulun, bir cinnet anında zorla anasıyla yatmasıydı. Bu oğulların bazıları kendilerini durdurmaya veya cezalandırmaya çalışan babalarını öldürüyordu. Toplum tarafından en çok nefretle karşılanan oğullar bunlardı: Ama toplum onlardan babalarını öldürdükleri için değil, zorla analarıyla yattıkları için nefret ediyor, adlarını bile anmak istemiyordu. Baba katili bu oğulların bazıları bir pisliği temizleyerek nam yapmak isteyen hapishane ağaları, kabadayılar veya kiralık katil adayları tarafından öldürülüyordu. Bu cinayetlere devlet, hapishane yönetimi, gazeteciler, hatta toplum karşı çıkmıyordu...”

Okuyanın âsâbını lâçka eden, özellikle de “ana-oğul” bahsine gelince artık ikrah ettiren bu ifadeler hangi romanda mı geçiyor?

Başlıktan zaten anlamışsınızdır: Orhan Pamuk’un yere-göğe konamayan son kitabında,“Kırmızı Saçlı Kadın”ın 114. sayfasında!

Tamam, kayınpederin geline tecavüze kalkışması maalesef nadiren de olsa yaşanan hadiselerdir ama bu rezaletlerin haberleri gazetelerde hiçbir şekilde yer almaz ve yayınlanmamalarının başta gelen sebebi de, yazılmalarının kanunen yasak olmasıdır. Üstelik aynı yasak sadece bizde değil, birçok Avrupa ülkesinde de mevcuttur. İsmini vermeyeyim, Avrupa’nın en çok okunan yazarlarından birinin birkaç sene önce yayınladığı kitabında benzer bir hadiseyi değil yazması, üstü kapalı biçimde de olsa ima etmesi yüzünden hapse düşmekten son anda kurtulmuş olduğunu edebiyat çevreleri gayet iyi bilirler.

Hele diğer iddia! Çocuk annesine tecavüz edecek, bunu fark eden babasını öldürecek, sonra hapse düşecek, orada öldürülecek, hadise basına aksedecek, gazetelerin üçüncü sayfalarında çarşaf çarşaf yazılacak ve hemen herkes “herifi gebertmekle aman ne iyi etmişler, ellerine sağlık” diyecekler, İstanbul gazetelerinde bu haberlere sık sık rastlanacak, üstelik okur da bunlara bayılacak!

***

Neredeyse kırk senelik gazeteciyim, ucuz yahut pahalı hiçbir gazetede “oğulun anası ile yatmasını” ve ardından gelen cinayetler zincirini konu alan tek bir haber bile görmedim; üstelik bu hadiselerin “ucuz gazetelerde çok -Nobelli yazar herhalde ‘sık sık’ demek istiyor- yayınlandığına” da hiç tesadüf etmedim!

Gazetelerde böyle bir sapıklıklar silsilesine tesadüf eden varsa buyursun, göstersin!

İlgi çekmek ve romanın kurgusunu güçlendirmek maksadıyla yazılan iğrenç bir hayâlin, yani“anaoğul ilişkisi” ve arkasından gelen cinayetler zinciri palavrasının neticesini hayâl edebiliyor musunuz? Bu roman da senelerdir devam eden bildiğimiz pazarlama çabalarının neticesinde mutlaka yabancı dillere tercüme edilecek, yayınlandığı memleketlerde tabiî ki bol bol reklâmı yapılacak ve yabancı okuyucunun hatırında öncelikle malûm iddia kalacak: Oğulların annelerine tecavüz edip babalarını öldürmelerinin ve hain evlâdın da hapishanede ortadan kaldırılmasının Türkiye’de sık sık rastlanan, sıradan bir hadise olduğu! Başlıkta kullandığım “Çüş” ibaresi için affınızı rica ediyorum... Aslında daha değişik bir başlık düşünmüştüm ama arkadaşlar “Ana-oğul üzerine kurulu böylesine menfur bir hayâlin başlıkta kullanılması bile yakışıksız olur” dediler ve dolayısı ile “Çüş” ile yetinmek zorunda kaldım.

Ama bu “Çüş”ün yanına arzu ederseniz “Yuh”, “Ohaaaa!” vesaire gibi ünlemler de koyabilirsiniz. “Kırmızı Saçlı Kadın”daki bu utanç verici hayâli yorumlamakta zaten bu ünlemler ile daha nice sıfatlar bile kifayetsiz kalır”.

***

Üslûp benim değil, Murat Bardakçı’nın. Gene fazla saldırganca…

Gelelim kitaba…

Bir kere, Kral Oidipus Trajedisi bütün psikoloji ve psikiyatri kitaplarında anlatılır ve Sigismund Freud’un uyarlamasıdır.

Meğer Orhan Bey yazar olmak istemiyormuş ama jeoloji mühendisi ve müteahhit olmuş.

Bir sabah babası eve gelmemiş. Bunu öğleden sonra okuldan dönünce annesi söylemiş. Gözlerinin altı şişmiş, ağlamışmış. Babasının siyasî şubeye götürüldüğünü sanıp çok korkmuş. Yani mutlaka bir işkence bahsi geçmiş.

Saha 17 yaşında olduğu için içkili mekânlara almıyorlarmış ama kırmızı saçlı bir kadına âşık olmuş.

Jules Verne de okurmuş. Edgar Alan Poe da; yaş 17!

38. sayfada malum trajediyi anlatmış.

Kerhâne gibi yerlere uğramış ama hoşlanmamış ve ilk rakısını da bu arada içmiş. S. 130.

Hikâyesini pek dürüstçe anlatmadığını 18. Sayfada okumak mümkün.

Kitabın sonu muğlâk, kadına kavuşuyor mu anlayamadım.

Özeti 17. sayfadan bir iktibasla kesiyorum; Nobel’li yazarın Türkçesine bakın: “ Tekstilci Hayri Bey bu kıraç topraklarda bir kumaş yıkama ve boyama fabrikası kurmak istiyordu. Yurtdışına ihracat büyük konfeksiyoncuların çok talep ettikleri bu iş için bol suya ihtiyaç vardı”! Lisana bakın!

***

Sayın Orhan Pamuk askerlik yapmış mı?

Bu aziz vatanın hangi bölgelerini dolaşmış? Nişantaşı haricinde nerelere gitmiş? Türkiye’yi ve dinleri, felsefeyi ne kadar biliyor? Mitolojiye hâkim mi?

Evli mi, bekâr mı? Aşk hayatı nasıl? Evi nasıl bir yer, kaç kitabı var?

Nobel'den aldığı paraları neye harcıyor?

Bildiklerim çok da, yazmamam daha edeplice olur…

Bilmem başka söze gerek var mı?

Herkese barış ve saadet dolu bir hafta diliyorum…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 10 Temmuz 2016 Pazar

Okumaya devam et
  3310 Hits
  0 yorum
3310 Hits
0 yorum

TÜRKLÜĞÜN GURURU PROF. DR. AZİZ SANCAR

Nobel Tıp Ödülünü kazanan Prof. Dr. Aziz Sancar ile sadece Türkiye değil, Türk Dünyası da gurur duymaktadır. Başarı yolunda şartlanmış, azimle ve Israrla çalışanın, yaptığı işten manevi tat alanın varamayacağı hedef yoktur. Milliyetçi camiadan daha nice Aziz Sancar’lar çıkacaktır; yeter ki gençlere iyi rehberlik yapılabilsin. Genç insana tepeden bakılmasın ve küçümsenmesin. Her meslekte en yukarılara tırmanma heyecan ve azmi onlara aşılanabilsin. Sadece iç politika girdabında nice kabiliyetler yok olup gitmektedir. Yurt dışında ve yurt içinde yüksek lisans ve doktora yapan gençlerimize zaman ayıralım ve onlara rehberlik yapabilecek olanlarla gençleri buluşturalım.

Maalesef yurt dışında bazı üzücü örneklerle karşılaştık. Az da olsa bazı derneklerimizde gençlere gerekli sıcak ilgiyi göstermek ve mesafe alabilmelerini sağlamak yerine, onlara olmayacak görevler yükledik. Kaliteli ve donanımlı bir çevre ile değil; sadece hamaset ve duygusallıkla onları tanıştırdık. Kendilerine sohbetlerde ve toplantılarda tatminkâr bilgi ve tecrübeyi kazandırdığımız pek söylenemez. Başarılı birçok çalışma mutlaka yapıldı; ama bu faydalı hizmetleri genelleyemedik. Derneklerimizle tanışan gençlerin bir kısmı aradığını bulamamanın verdiği moral bozukluğu içine girdiler. Maalesef sadece yetişkinler değil, gençler de ülke de birlikte kaybetti. Gerçekler acı da olsa onları örtmeye çalışmak yanlıştır. Ancak bu olumsuzlukların giderilememesi de söz konusu olamaz.

Günümüzdeki ortam maalesef idealist, ülkü ve millî heyecan sahibi ve başarı arzusuyla dolu olanları adeta tırpanlamaktadır. Birçok kuruluş verdikleri burs yoluyla gençleri etkilemektedir. Mezuniyet sonrası iş bulamama endişesi, gençleri millî kimliği reddedici kuruluşların kucağına itmektedir.

Bu durum Prof. Dr. Aziz Sancar gibi gurur verici değerlerin ortaya çıkışını engellemektedir.

***

Bir dönem Nobel kazanan Pakistanlı Prof. Dr. Abdüsselam Aydınlar Ocağı Genel Merkezini ziyaret etmişti. Kendisiyle çok faydalı görüşmeler yapmıştık. Bu ilim adamı ilim ile dinin bütünlüğü konulu bir hutbeyi Süleymaniye Camiinde dinlemişti. Bundan büyük bir mutluluk duyan Abdüsselam inançlı bir ilim adamının önündeki kapıları aça aça başarıya ulaşabileceğini ve zirveye tırmanacağını belirtmişti. Manevi tat alan bu ilim adamı kâinatın yaratılışı ile ilgili gerçekleri fark edebilecekti. Nobel Ödül töreninde bazı Yahudi ilim adamlarıyla tanışır. Bunların nasıl ve neden başarılı olabildiklerini düşünür ve sorar. Yahudi ilim adamları başarı yolunda din adamlarından çok büyük baskılar gördüklerini anlatırlar. Onlara göre eziyet çekmiş olan Yahudi kavmi ancak herkesin görevini en iyi şekilde yapabilmesi ve başarıyla şartlanmasıyla ayakta durabilirdi. Prof. Dr. Abdüsselam ilmi çalışmanın bir ibadet gibi sürdürülmesinden yanaydı.

Bu benzeri örnekleri düşünerek bugünün gerçeğini hesaba katmalıyız. Kısır çatışmaların, birbiriyle uğraşmanın ve hizipçiliğin faydası olamaz. Herkesin yeni bir durum değerlendirmesine ihtiyacı vardır. Milliyetçi gençler ve aydınlar nasıl olmaları gerekiyorsa öyle olmalıdırlar. Olur, olmaz tiplere ve örneklere özenilmemelidir. Birilerinin malzemesi olunmamalıdır. Ülkemizdeki değişme idealizmden sapmaları doğurmuş fırsatçılığı, menfaatçiliği ve “ben” merkezliliği öne çıkarmıştır. Birçok kesim bundan etkilenmiştir. Dayanışma ve işbirliğinde gönül birliği içinde olma çizgisi yerine; hısım-akraba, hemşerilik ve etnik duygular geçmemelidir. Türk Milletine mensubiyet şuuru esastır. Oyunu kurallarına göre oynamaktan vazgeçmemeliyiz. Parti yönetimi ile dernek yönetimini de birbirine karıştırmamalıyız. Yeri geldiğinde herkes ülke çıkarları için fedâkarlık yapabilmelidir. Kibir, gurur ve kendini beğenme başarının önündeki engellerdir. Topluma kapalı oluş siyaset dâhil her alanda başarısızlığı getirir. Siyasetin özü sosyal ilişkidir. İstişareden kaçınılmamalıdır.

Kendisi DNA ve evrim konularına büyük katkılar yapmıştır. Tabii ki Yahudilere danışacaktı. Bunun ne mahzuru olabilir ki)

Prof. Dr. Aziz Sancar örneği başarı yolunda herkesi düşündürmeli ve örnek olmalıdır. 

MKD: O bir Mardinli, o bir Tütklük âşığı, ne mutlu ona.

Eminim ki "ne mutlu Türk'üm diye" de haykırmıştır. Helâl olsun Hocam. Gözlerin dolu sizi seyrettim buralardan...

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL – İstanbul - 21 Aralık 2015 Pazartesi

Okumaya devam et
  2480 Hits
  0 yorum
Etiketler:
2480 Hits
0 yorum

MARS’TAKİ SU

Mars’ta su var mı yok mu diye senelerce, belki de çok eski medeniyetlerce tartışıldı. Tabii ki var ve H20 nerede mevcutsa, orada da hayat var demektir. İyi de, bu suyun katı, sıvı, buz veya sıkışmış özellikte mi, yoksa çok aşırı derecede zehirli olduğu anlaşıldı mı? Net değil şimdilik…

***

Diyelim ki bu su tam da dünyadaki gibi; içindeki Karbon ve Silisyum oranı aynıydı ve aynen –iddia edildiğine göre- orada da evrim Karbon Monoksid veya sülfir oksid gibi havada üreyemeyen bir ortamda (niş: niche) ilkel bakterilerce veya Archea denen ve bütün gök taşlarında bulunan, hiç eskimeyecek olan Panspermi kuramına göre, sürekli olarak kuyruklu yıldızların arkasındaki kuyruktan dünyamıza ve bütün kâinata yayılan organik moleküllerce başarıldı…

***

Mavi ve kırmızı algler de gelişmişti. 75 milyon sene önce Mars’ta da bir Kızıl Okyanus vardı ve düşen bir dev gök taşı sebebiyle müthiş miktarda Azot gazı patlamış, büyük depremlere yol açmış ve hayatın %99’u orada da ortadan kalkmıştı.  

***

Farz edelim ki Uzaylılar tarafından taşınılan ve özellikle Güneş’e olan açısı ve dönüş sür'ati benzer taşıdığı için, özellikle burası seçildi ve Hem Mars’a, hem de dünyaya hitap eden Uzay istasyonları kuruldu. Bu uzaylılar da nedense genellikle ABD veya İzmir tarafında görülür. Hâlbuki çoğu ya silindir, ya tabak ya da puro şeklindedir ve hep de onların bizden daha ileri seviyede olduğu düşünülür.

***

Diyelim ki Galaksimizin tam ortasındaki kocaman Karadeliğin içinden geçip, öbür taraftan canlı çıkmak mümkün hâle getirildi…

Diyelim ki bir solucan deliğinden geçildi ve öbür tarafta Küçük Yeşil Adamlar çıktılar ortaya ve Teksas’taki bir Kanun Koruyucusunun (ranger) evinin önüne park ettiler.

***

Diyelim ki bunlar Nükleer Savaşın ve kanserin, AIDS’in, sarkomun ve her türlü hastalığın (Psikiyatrik Bozukluklar dâhil) çaresini biliyorlardı ama konuştukları lisan bir tuhaftı!

Diyelim ki bu garip koca kafalı ve göreceli olarak vücutları ufalmış, telepatiyle anlaşan ve üremek için tamamen sanal cinsel ilişki kullanan, maddeyi ve mânâyı aşmış ama ağzını açıp konuşamayan varlıklar hiç üreme ihtiyacı da duymuyorlar ve televizyon, radyo veya facebook gibi mecralara sahip değildiler.

***

Diyelim ki bunlar ölümsüzdü ve Tanrı diye bir şeyin varlığı yahut yokluğu konusunda hâlâ kafaları karışıktı ve “acaba her şeyi izah edecek tek bir güç var mı” diye şaşkındılar.

Diyelim ki bunların artık felsefeye (hikmet aşkına) de ihtiyaçları kalmamıştı ve bir Panecea (deva-i kül: her şeye iyi gelen ilaç) da icat etmişleri. Belki de hepsi imana gelecekti veya Andromeda’da Kilise kuracaklardı.  

***

Ama gelin görün ki, ne de olsa Pax Americana (şimdi her yeri bombalatan barışçıl güç) oraya da ulaşmıştı. Şimdilik kendi hâline bırakmışlardı ama Uzay Gemileri de her yere mevzilenmişti.

***

Ayrıca, hep step dansı yaparak ve gaz çıkararak anlaşıyor, hiç kelâm kullanmıyorlardı.

***

Diyelim ki bunlardan biri Teksas’taki bir çiftliğe indi ve kendi lisanıyla (step dansı yaparak ve gaz çıkararak) bunları anlatmaya çalıştı fakat çiftliğinde içtiği viskiden şuuru bulanmış bir Amerikalı da “bu deli mi” diye bağırarak, mavzerini kaptığı gibi, zavallıyı alnından vurdu! Önceden de aralarında şöyle bir sohbet geçmişti: “Dost musunuz”? “Yes man (evet adamım); öyle sayılırız”. “Peki, ben bunu nereden anlayacağım, İngilizce biliyor musunuz”?

***

Şimdi düşünelim, acaba Gamov’un 1978’de iddia ettiği gibi, bunlar vardı ama öyle zırt pırt gidip gelmeleri pek güçtü.

Ben şimdi soruyorum; bu kadar iyi bilinen bir tarihsel süreç ve hakkındaki kuramlar oldukça iki bilinirken, neden bütün dünyanın gündeminde Mars’taki su var?

***

Burada her gün şehitler verilirken ve analar ağlarken, bu mu kaldı üzerinde tartışılacak konu?

Hâlâ iktidar kurulamamış, o buna, bu şuna kafa tutmakta. Üstelik Digiturk de Katar Şeyhine satılmışken! Acaba Arabistan mı hücum edecek yoksa merhametten içimize taş düşen mülteciler mi burayı istila edecek?

Çok baskı var üzerimizde ailecek, D Smart’a geçin filan diyorlar. En kötü ihtimalle, bahçedeki uydu antenlerinin örtülerini çıkarırız ama bu “aptal kutusu” olmadan da yaşamayız.

***

Bu arada, Kürt kökenli olup da, tam keşişlere veya filozoflara (hikmet arayan kişilere) yakışan bir Türk ilk defa, hem de evrim kuramını da, tıbbı da, her şeyi de alt üst edecek bir kişi ilk defa Nobel aldı. Eğer ABD’ye bir gidebilirsem bu yakınlarda, kendisine dostlukla elimi uzatacağım; “helâl olsun Aziz Bey, sizi en derin kardeşlik ve sevgi duygularımla kucaklıyorum” diyeceğim. Beyin göçünde, hele bu devirde, asimile olmaksızın, tamamen kendi gayretiyle bugünlere geldiği için de alnından öpeceğim.

ed]

Tam bir dâhi ve ve sanırım feylesof; üstelik Meslekdaş...

***

Mardin doğumluymuş, hasar görmüş DNA üzerinde çalışıyormuş ve ekibi de 2 (iki) kişiymiş. Yaşayan hücrelerin onarımı konusunda çalışmış. Bakalım 2.8 Milyon TL’lik ödülü ne yapacak?  

***

Ne zaman, hangi hükumet krize girse ve ortalıkta iç savaş benzeri bir tablo patlasa, böyle şeyler gündeme gelir.

Uyanık ve dikkatli olalım, tıpkı eski günleri yaşıyoruz.

Ben bütün bu senaryoyu burada yazdım ve elimden gelen her yerde anlattım.

Bir Tweet de benden Efendim.

ed]

Oralarda da her türlü Psikiyatrik Bozukluk mevcutsa, ne yaparız yahu?

***

Bu arada, bir gök cismi veya serseri şekilde dolaşan bir uydu da her an tepemize çıkacak ve deprem de ha oldu, ha olacak!

Ha, sanırım orada Şizofreni hastaları var ama ithal etmiş olabiliriz, bilmem ne dersiniz?

Tedbir aldınız mı?

Sevgim ve saygımla…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 11 Ekim 2015 Pazar

Okumaya devam et
  2762 Hits
  0 yorum
2762 Hits
0 yorum

DEMİREL de GİTTİ!

Sevgili Mekâncılar,

Karmaşık duygular içerisindeyim.

Çoban Sülü lâkaplı bir büyük devlet adamı daha ebediyete intikal etti.

Kendisiyle çok küçükken, bir Karadeniz gezisinde ailece tanışmıştık ve yolunu kesmiştik ama ne koruma bir şey demişti, ne de polisleri.

Hepimizin ismini sormuştu.

Ezbere de bilmişti.


Mütevazı adamdı ve sınıf atlamanın da simgesiydi. Aslında çok da iyi rakı içermiş meğer...

Sadettin Bilgiç vasıtasıyla Merhum Pederim "Kürt Meselesinden" bahsettiğinde, "yollar yürümekle aşınmaz" demişti ve sıkı da bir kazık yemişti!

1. MC Hükumeti döneminde de, Alparslan Türkeş'le ortaktı, tanımıştım onları...

SÜLEYMAN DEMİREL MASON MUYDU?

O da kendisine Anıt Mezar Yapılmasını vasiyet etmiş...

***

Bugün karmakarışık duygular içerisindeyim. Hem İzmir’de güzel bir düğüne katıldık, Hanzade Tanyalçın damadın ayağına bastı (Görkem Gökşin)…

***

Hem de TED Ankara Koleji Balosunda çok eğlendik.

Çok elit ve şık insanlardan müteşekkil bir câmiadır.

İkisini de facebook’a yükledik.

Fatih Pestilci, Nigar, Murat,... hepsi balodaydı, bol bol dans ettik. Ziya ve Çağla yoktular. Sadi gene gülmekten kırdı geçirdi Neslim'le beni.

Bir arkadaşımız (Memo Diriker) vefat etmiş ona üzüldük.

Benim de bu koalisyon işine kafam takıldı…

***

Baykal’ın kaseti ne olacak?

Devletlû hâlâ işin başında ve Sözcü’ye göre dört sene sonra gidecek de, imam nikâhı ve dünya kadar yasak geldikten sonra bu tahribata kim engel olacak.

ed]

Mitingden...

ed]

ed]

Altın kaplı helâ polemiği, bize ne?

***

Biz buralarda rahatız, yeyip içiyoruz ama memlekette asayiş hâlâ yerinde olacak mı?

Düşünün, “atı alan Üsküdar’ı geçti” atasözümüzü…

***

AB’den dışlandık, KKTC’de çok sevimsiz gelişmeler var.

Halkın ciddi bir kısmı kendisini muhalif olan bir lider var karşımızda.

***

Demirel de gitti ve masonluğu artık tartışılmayacak.

Kısa bir süre önceki fotoğrafı

demirel mason ile ilgili görsel sonucu

1965'teki kırılmanın mimarıydı

Türkiye şapkasız kaldı

Şapkasıyla, işretteki yeteneğiyle ve babacanlığıyla simge olmuştu

ed]

Gül mü yoksa Kılıçdaroğlu mu belli değil.

ed]

Bütün bunlar hiç de iç açısı değil ve HDP mi işin içinde olacak?

MHP ne yapacak?

Vatan Partisi barajı dahi aşamadı!

Mursi de Saddam'la aynı akıbete uğradı...

ed]

***

Diyelim ki “Sayın Apo” serbest bırakıldı ve Nobel de verildi.

Mursi’ye olanı gördük!

ABD, kendi liderlerini yaratıp, kendi ayarladığı adamlara infaz ettirir.

ed]

ed]

***

Tarih tekerrürden ibarettir ama eğer ondan ders alınırsa ancak.

Korkarım bu işin sonunda memlekette taş üstünde taş kalmayacak

Saray da tarihe karışacak, kim bilir ama bir gerçek var ki, ne Gezi Ruhu kaldı, ne de eski mücadeleci insanlar.

TED’li arkadaşlara soruyorum, istemiyorlar.

Şoförlere soruyorum, muhalifler.

Sokaktaki adamın ekserisi istemiyor?

Nasıl oluyor da bu parti hâlâ muktedir?

Pastadan pay alanlar kim?

Yandaşlar nasıl olup da bu kadar AVM yapabildi?

Her şeyin bir sonu vardır ve herkes de bir gün gelir ölür.

Yetmedi mi artık, artık görelim ne olacağını ama bu memlekette Atatürk’ü unutturacak babayiğit hâlâ anasının karnından doğmadı.

***

Dilerim bu Ramazan pek az kanlı, az kurbanlı ve nispeten daha fazla canlı, usulüne uygun geçer.

***

Geçenlerde Babalar Günü vardı, bir tek şoförüm aradı.

Bir çeşit eksiklik kapladı içimi…

***

Beykent’te iki adaya daha “Klinik Psikolog” unvanı verdik ama inanın ki çok iyi değiller.

Akademik dünyada saygı, sevgi yetmez.

Kılık kıyafet gibi teamüller de vardır ve en son katıldığımız jürideki delikanlıya da bunu anlattık.

Kılık kıyafet mühimdir.

Kefenin de astarı yoktur.

Devletlû da bir gün gider, hepimiz öyle değil miyiz?

Mersin’de ne olmakta?

Bugünlerde at izi it izine karıştı, dikkatli olun.

Metroda veya takside her şey gelebilir başınıza!

Hayırlı bir Çarşamba diliyorum.

Bu arada, tedbil-i mekânda ferahlık vardık diyoruz ve Ağustos sonunda, 25 senelik POLİMED’i Fulya’daki yere nakledeceğiz.

Altında Dönerci var, karşısında da oto yıkama bölgesi.

İsteyen ter, içer, arzu eden orada oturur ayran içer.

Arzu eden de alttaki bardan demlenir.

Hayırlısı, şimdi çalışma zamanı ama sevgiyi ve saygıyı unutmayalım!

Mutlu ve umutlu bir Çarşamba diliyorum.

Muazzez İlmiye Çığ daha neler anlatıyor, onu da paylaşırım.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 17 Haziran 2015 Çarşamba

Okumaya devam et
  3080 Hits
  0 yorum
Etiketler:
3080 Hits
0 yorum

Bir Cümlede 4 Hata: Nobelli Yazarımız!

Adana Seyhan'da düzenlenen bir konferansta konuşma yapan Prof. Dr. İlber Ortaylı, NOBEL ödüllü Orhan Pamuk için ilginç bir tesbitte bulundu. Ortaylı, bir dinleyicinin Pamuk'la ilgili sorusu üzerine şunları söyledi.

Kaleme aldığı bir eserde şöyle bir ifâde geçiyor: "İmam ikindi namazı saatinde caminin balkonuna çıkarak ikindi ezanını okudu." Bu toplumun gerçeklerini, inançlarını bilen her insan bilir ki, bir kere namazın saati olmaz, vakti olur. Saat ayrı, vakit ayrı bir kavramdır. Câmilerde balkon yoktur, minârenin şerefesi vardır. Ezanı da imam okumaz, müezzin okur, o da şerefeye çıkmaz, içeriden okur. Bu örnekle de sâbittir ki kişiler kendi içinden çıktıkları toplumu bilmeden bir şeyler yapmaya çalıştıklarında doğru şeyler yapmazlar, yapamazlar."

İlber Ortaylı'nın söyledikleri sâdece bir cümle için! Bir de bu hayırlı vatan evlâdı numûnesinin "Türkler bir milyon Ermeni'yi, otuz bin Kürt'ü öldürmüşlerdir" vecizesini ağzını burnunu yamultarak söyleyişini hatırlayın...

ed]

Helâl olsun benim Pamukçuğuma, yakışır ona her güzellik. Yakında Eskimolar'ın buzdolaplarını nasıl kullandıklarından bahseden yeni bir romanı da çıkıyormuş. Bu sefer de, Con Ahmet'in devr-i dâim makinesini "Erke Dönengeç" diye yeniden icat eden mütekâit paşalarımızla beraber OSCAR vereceklermiş.

Okumaya devam et
  4044 Hits
  1 yorum
Etiketler:
4044 Hits
1 yorum