Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

DÜŞÜNCE ve DUYGULAR

Sevgili Mekâncılar,

Başımıza gelen olumsuz olaylara bir tepki olarak ortaya çıkar. Ancak söz

konusu sıkıntının önemli bir kaynağı olayın kendisi ise başka bir kaynağı

da duruma ne şekilde baktığımız, olayları ne şekilde algıladığımız yani

olaylara olan bakış açımızdır ve sonunda ne şekilde idrak ettiğimizdir.

***

Hayata bazen olumlu bazen de olumsuz açıdan bakarız. Söz konusu bakış

açımız baktığımız yerde ne gördüğümüzü etkileyen önemli bir veridir. İçinde

bulunduğumuz şartların olumlu mu olumsuz mu olduğu tabii ki önemlidir.

***

Ancak çeşitli durumlarım olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğunu belirlerken

kullanabileceğimiz tek veri değildir. Çünkü olaylara, durumlara ve genel

olarak hayata ne açıdan baktığımız da orada ne gördüğümüzü belirleyen

verilerden başka bir tanesidir.

 

*** 

Bu verileri değerlendiren, çevremizdeki olayları, durumları yorumlayan, onları

anlamamızı sağlayan ve bakış açımızı oluşturan beynimiz, yani daha genel

olarak bilişşel sistemimizdir.

*** 

Bu bilişsel sistemimiz, şimdiye kadar tecrübe ettiklerimizin oluşturduğumuz

kalıp düşüncelerden ibarettir.

 ***

Bu sefer öncelikle bakış açımızın olayları ve durumları değerlendirmemizi

nasıl etkilediğini değerlendirip, bu bakış açımızın duygu, düşünce ve

davranışlarımızda hangi yollarla ortaya çıktığını göstermek istiyorum, son

olarak da gerçekçi düşünmenin yöntemleri üzerine tavsiyelerde bulunacağım.

***

Olayları ve durumları yorumlayan bilişsel sistemimiz yani beynimizin her an

en doğru ve en gerçekçi yorumu yapmıyor olabilir. Bazen beynimiz de hata

yapar.

 

***

Herhangi bir durumu veya olayı yorumlamamızı sağlayan bilişsel sistemimiz

zaman zaman duruma ilişkin ipuçlarını gerçekte olduğundan farklı

değerlendirip durumu gerçekte olduğundan farklı algılayabilir, sonra da idrak

edebilir.

***

Bilişsel sistemimiz mükemmel değildir. Zaman zaman yorumlama hataları

yapabilir. Bütün bunların üzerine bir de içinde bulunduğumuz

duygudurumunun verileri eklenince bazı durumlarda somut şartları yeterince

nesnel olarak değerlendirememek oldukça doğaldır.

***

Ancak olumlu duygular genel olarak bize çok zarar vermezler.

***

Bu tür duyguların çok fazla etkisinde olduğumuzda, gerçeği, olduğundan bir

parça farklı algılıyor ve idrak ediyor olsak da düşünsel ve fiziksel olarak

gücümüz, enerjimiz yerinde olduğu için durumu hâlâ net olarak

değerlendirebiliriz ve çözüm ihtimallerin üretebilecek halde oluruz.

 

Oysa olumsuz duygular bizi düşünsel ve fiziksel olarak da olumsuz etkiler.

***

Moralimiz bozuk olduğunda daha kolay yorulur, kendimizi daha güçsüz

hissederiz. Enerjimiz daha azdır. Durum her ne ise onu düzeltecek çözüm

önerilerini üretmek bile başlı başına bir güç gerektirir, fakat bazen o gücü

içimizde bulamayız. Resmin tamamı yerine olumsuz olan tarafına kilitlenmek,

durumu düzeltmek için düşünme ve çözüm üretme yetimizi kısıtlar zaman

zaman.

***

 

Kendimizi çökkün ve olumsuz hissettiğimiz anlarda aklımızdan da olumsuz

düşünceler geçer. Bunlar akla gelen, o duygu hali sona erdiğinde unutulan

küçük sloganvari küçük cümlelerdir.

***

Genellikle kendimizle ve dünyaya bakış açımızla ilgili tarzımızı yansıtırlar ve

en önemlisi her zaman gerçekçi olmazlar.

***

Mübalağalı, durumu gereğinden fazla kişiselleştiren, çok fazla genelleyici ve

çeşitli gerçeklik saptırmaları ihtiva eden cümleler olabilirler.

***

“Bugün yolda arkadaşım bana selam bile vermeden geçip gitti. Onu kıracak

bir şey yapmış olmalıyım.”

***

“Bu sınav çok kötü geçecek. Ödevlerim de iyi gitmiyor. Ben bu bölümde

okuyacak kadar akıllı biri değilim.”

***

“Bu korkunç bir hata! Bu işi doğru dürüst yapmayı asla öğrenemeyeceğim...”

 

Hatta bazen canımız çok sıkkın olduğunda kendi kendimize, arada bir de olsa

şöyle mırıldanıyor olabiliriz:

 

“Kimse beni sevmiyor.”

“Herkes beni yargılıyor.”

“Elime aldığım her şeyi berbat ediyorum.”

 

***

Veya “çok güçlü olacağım ve kimseden yardım istemeyeceğim”, “bu çarpık

düşüncelere sahip olduğum için aptal sayılırım”.

 

***

Bunlar bizi engelleyen, moralimizi daha da bozup olayları serinkanlılıkla

değerlendirme ve çözüm bulma yollarımızı tıkayan düşüncelerdir.

***

Sıkıntımız arttıkça bu tür olumsuz düşüncelerin sıklığı da artar ve bu tür

düşünceler arttıkça onlara daha fazla inanmaya başlayabiliriz.

***

Hayatımızda olan olaylar hakkında bu tür düşüncelere sahip olmamızın çok

çeşitli sebepleri olabilir.

***

Bazen tesadüfen olumsuz olaylar üst üste gelir ve bizde durumun kötü

gideceğine ilişkin bir izlenim bırakır.

 

***

Daha sonra bunlar sorgulanmaksızın kabul edilen düşünceler haline gelip bizi

engelleyici, çözüm yollarını tıkayıcı bir hal alabilir.

 

İşte bu bir kısır döngü (daire-i fâside) halinde gitgide artan bir olumsuz ruh

halini beraberinde getirebilir. 

***

Düşünce, duygu ve davranışlarımız bir bütün halindedir. Her biri bir diğerini

etkiler. Olumsuz bir duygudurumu içerisinde olduğumuzda aklımızdan geçen

olumsuz düşünceler moralimizin daha da bozulmasına neden olur.

*** 

Moralimizin bozulması ise çoğunlukla durumu düzeltmeye yarayacak yapıcı

davranışlar yerine canımızı sıkan ve durumu bizim için daha da zorlaştıracak

davranışlar içine girmemize sebep olabilir.

***

Ortaya koyduğumuz olumsuz davranışlar bazen olumsuz olayların başımıza

gelmesine de sebep olabilir.

***

Düşünce - Duygu - Davranış

Durum hakkında alternatif düşünceler üretmek aynı durumu daha gerçekçi

değerlendirmeye ve yapıcı davranışlar üretmeye yardımcı oluyor.

***

Bu var olan durumun daha somut ve nesnel bir değerlendirmesini yapmaktır.

Yani bir anlamda resmin tamamını görebilmek için çaba sarf etmektir.

***

Çünkü yoğun duygular içerisinde olduğumuzda nesnel değerlendirme

yapamadığımız zamanlar olabilir, var olan durumu olduğundan çok daha

abartılı olarak yorumluyor olabiliriz. 

***

Kendinizi doyumsuz hissettiğimiz anlarda aşağıdaki yöntemler işimize

yarayabilir:

 

DUYGUYU BELİRLEMEK

İçinde bulunduğumuz duygudurumunu belirlemeye çalışmak.

“Öfkeli veya üzüntülü müyüm?”

“Yoğun bir kaygı mı yaşıyorum?” Bunun için egzersizler yapmak çok önemli.

Her şeyden bağımsız sadece o ana inerek o duyguyu belirlemek, farkındalık

sağlamak, olumsuz düşüncelerden kurtulmak için en büyük adımlardan biridir.


***

DÜŞÜNCELERİ KAYDETMEK

 

Olumsuz düşünceleri mümkün olduğu kadar çabuk bir kenara yazmak

genellikle işe yarar. Çünkü zaman geçtiğinde unutulma ihtimalleri yüksektir.

“O anda aklımdan neler geçiyordu?”

 

Durumun tanımını yapmak olumsuz düşünceleri hatırlamakta çoğunlukla işe

yarar.

 

“O anda neredeydim?” “Ne yapıyordum?” “Yanımda kim(ler) vardı? Bu

insan(lar) benim için ne ifade ediyor?”

***

SORGULAMAK

 

Düşüncelerin gerçekçiliğini sorgulama aşamasıdır. “Bu düşündüklerim ne

kadar gerçekçi?” “Böyle düşünmek bana ne katıyor?” “Bana faydalı

düşünceler mi yoksa daha olumsuz hissetmeme mi yol açıyorlar?”

*** 

ALTERNATİF DÜŞÜNCE GELİŞTİRMEK

 

Daha gerçekçi, faydalı ve duruma uygun düşünceler bulmak.

 

“Daha keyifli olduğum bir anda ne düşünürdüm?”

 

“Güvendiğim bir arkadaşıma bu düşüncemi söylesem bana ne derdi?” “Aynı

şeyi sevdiğim bir arkadaşım bana anlatsa ona ne derdim?” “Ne tür düşünce

hataları yapıyorum?”

***

Düşünce Hataları

Aşırı genellemek

Ya hep ya hiç şeklinde düşünmek (kutuplaştırmak).

Olumsuzlukları büyütmek (olumsuz süzgeç)

Olumluyu geçersiz kılmak

Karşımızdakinin zihnini okumak

Hatalı falcılık yapmak

Duygusal mantık yürütmek

Me’li ma’lı şeklinde düşünmek

Etiketlemek

Kişiselleştirmek

Felâketleştirmek

Olumsuz duygularımızla başa çıkmayı öğrenmek başlangıçta kolay

olmayabilir.

 

***

Çektiğiniz güçlük cesaretinizi kırmasın. Olumsuz düşünceleri yakalamak ve

alternatif fikirler üretmek herhangi bir beceri gibidir. Zaman alır.

***

Düzenli bir şekilde alıştırma yaparak alışkanlık haline gelip zamanla

hızlanabilir.

***

OLUMSUZ DÜŞÜNCELERİNİZE MEYDAN OKUMANIZA

YARDIMCI OLABİLECEK SORULAR

 

Durumu yeterince değerlendirmeden acele sonuçlara mı varıyorum?

Böyle düşünmek beni nasıl etkiliyor?

Bu düşüncenin avantaj ve dezavantajları nelerdir?

Küçük bir olumsuzluğu genel bir doğruymuş gibi mi değerlendiriyorum?

Tek bir olumsuz olaydan hareketle durumun kötü olduğuna ilişkin çıkarımlar

mı yapmaya başlıyorum?

***

Ya hep ya da hiç şeklinde mi düşünüyorum?

Olumlu olan tarafları göz ardı mı ediyorum?

Cevabı olmayan sorular mı soruyorum?

Sadece benim bakış açımın mı doğru olduğunu varsayıyorum?

Durumu ve olayları kabul etmek ve başa çıkmaya çalışmak yerine sadece

söyleniyor muyum?

***

Elimde yeterli veri olmadan karşımdakinin ne düşündüğünü tahmin etmeye mi

çalışıyorum?

0"}[/embed]

Olayların olumsuz gideceğine ilişkin peşin hükümlerim mi var?

Gerçeği duygularımdan yola çıkarak mı bulmaya çalışıyorum?

Kendi kendime koyduğum mükemmeliyetçi kuralları gerçek ve değişmez

olgular olarak mı varsayıyorum?

***

Durumumu değiştirmek için elimden bir şey gelmeyeceğine mi inanıyorum?

Benim hatam olmayan bir durumdan dolayı kendimi mi suçluyorum?

Her şeyi çok kişisel olarak mı değerlendiriyorum?

***

Mükemmel olmaya mı çalışıyorum?

Deneyip görmek yerine falcılık mı yapıyorum?

Durumu net olarak görüp değerlendirmeye çalışmak yerine sadece

isimlendirmeye mi çalışıyorum?

***

Bütün bunlardaki ortak amaç farkındalık sağlamak.

***

Yaşadığımız durumu sağlıklı değerlendirebilmemiz için, o an tablonun

tamamına bakarak değerlendirme yapmamız gerekiyor.

***

Bunun için de olabildiğince an’a odaklanmak ve gerçekçi olmayan

düşüncelerimizi sorgulamakta fayda var.

Bir de hepimizin asla unutmaması gereken bir gerçek var:

Eski dostlar düşman olmaz. 60 küsur yaşındayım ve artık hiç kuşkum yok.

Eski dost sizi mutlaka bulur, dostluklar paha biçilmez şeylerdir.

Daha iyi, iyinin düşmanıdır.

Böyle bir dostum bana şöyle demişti: “Dost zaten vardır, muhit ise edinilir”

Dostluklar gül gibidir beslenilmek isterler.

Hep dostlukla, bilimle ve evrimle kalın. 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya- 24 Ağustos 2017

Okumaya devam et
  1320 Hits
  0 yorum
1320 Hits
0 yorum

MİNİK SERÇE'YE SELÂM OLA

AŞK BİR HASTALIK MIDIR?

Eğer Hitler döneninde yaşıyor olsaydınız ve adınız da Prof. Dr Eguen Minkowsky olsaydı, tabii ki evet.

Psikosomatik Psikiyatrinin kurucusu Prof. Dr. Eugen Minkowsky bir gece karısıyla berber sabaha kadar uyuyamaz. Şiddetli kâbuslar görür.

eugene minkowski ile ilgili görsel sonucu

 

Vakit sabaha karşıdır ve Führer’in adamları kendisine sarı kaplı bir zarf yollamışlardır. Perişan olur. Hepimizin bildiği gibi sarı kaplı zarflar hemen daima kötü bir haberin muhatabına iletilmesi için gönderilir.

***

 

Acaba sevgili karısıyla götürülüp sabun mu yapılacaklardır veya gaz odalarında Dr. Josef Mengele kendilerini ziyarete gelip üzerlerinde dünya tarihin şahit olduğu en korkunç deneyleri yapacak ve bundan aldığı sadistçe hazzı tatmin etmek için eldivenlerini takıp ağzına da bir puro alıp keyfine mi bakacaktır. Gaz odalarına mı götürülecek yoksa sabun mu yapılacaklardır!

Gitmeleri gereken yön sol taraf olanlar, böyle gitti işte ölüme. Hem de öyle bir ölüm ki, ya yanarak ya da kimyasal gaz dolu bir odada nefes dahi alamayarak. 

Ne yargılama oldu ne de mahkeme önüne çıkarıldılar. 

Bu kararın arkasında ise, sola geç ya da sağa geç cümlesi ile binlerce insanı öldürmeye gücü yeten kişi, yani Joseph Mengele vardı. 

Nam-ı diğer Ölüm Meleği.

Ölüm Meleği: Joseph Mengele

Mengele, aile ilişkileri bakımından oldukça zor günler geçirerek büyüyen bir çocuk. Babası, sert ve disiplinli bir adam olan Mengele, babasını soğuk, uzak ve sadece işiyle ilgilenen bir adam olarak tarif eder. 

Ne kadar sevgi ve şefkat görmemiş olsa da, yaşadığı köyde nazik ve güler yüzlü bir çocuk olarak tanınır ve özellikle dakikliği ve davranışlarıyla, herkesten bol bol övgü alırdı. Giyimine özen göstermeye de erken yaşta başlamıştı, özel dikilmiş takım elbisesinin yanında, taktığı beyaz eldivenler de onun simgesi haline gelmişti. Auschwitz’den canlı çıkmayı başaranların dediğine göre onu diğer doktorlardan, beyaz eldivenleri sayesinde ayırıyorlardı. 

Auschwitz toplama kampındaki esirler üzerinde dehşet verici deneyler yapmadan önce Dr. Josef Mengele, antropoloji üzerine çalışmalar yapan çok ünlü bir antropolog idi. Mengele’ nin Afrika’yı gezip insan kanı ve virüs numuneleri topladığı, hayatı boyunca tek hayalinin farklı ırkların kanları arasındaki farklılığı kanıtlayan faktörleri belirlemek olduğu bilinir. Tüm bu çalışmaların sonunda da ırka özel veba yaratan Mengele’nin bulgularının, tel raptiye projesinin parçası olarak ABD’ye geldiği ve CIA’nın Nazi istediği bilim adamlarını affederek, Mengele’nin araştırmasını paylaşmak şartıyla onlara yeni kimlikler verdiği de ilginç bir detaydır.

Ölüm Kampı: Auschwitz

“Auschwitz diye bir yer var ve oraya giden insanlar ya hemen ya da bir süre sonra öldürülüyorlar. Ama mutlaka öldürülüyorlar…’’ 

İşte bu cümle birçok Yahudi’nin kulağına defalarca çalınmıştı. 

dört gündür aç, susuz, banyo yapmadan hatta temiz hava bile göremeyen, yük trenleriyle tıklım tıklım taşınan onlarca insan, Auschwitz’in ortasındaki istasyona ulaşmıştı. Harp boyunca Nazilerin Yahudi ırkını kurutma kampanyasından hayatta kalmayı başarmış son Yahudi topluluk olan Macaristan Yahudileri yeni kurbanlardı. Burası, yani Auschwitz, Polonya´nın Güneydoğusunda bulunan Yahudi sorununun en verimli çözüldüğü noktaydı. SS askerleri mahkûmları rampadan aşağı doğru sürüyordu, onları yönetense oradaki delilik, eziyet ve ölümün içinde tamamen aykırı duran bir SS subayıydı.

 ***

Yakışıklı bir yüzü ve nazik bir gülümsemesi vardı, kusursuz dikilmiş üniforması, özenle temizlenmiş ve ütülenmişti. Elinde bir kırbaç vardı ama onunla insanlara vuracak yere, sadece yön gösteriyordu, sağa veya sola doğru… 

Mahkûmlar farkında bile olmadan bu yapılı askerin zararsız hareketi ile seçiliyordu… Hâlâ çalışabilecek olanlar ile hâlsiz düşmüş olup, hemen gaz odası veya fırınlara gönderilecekler ayrılıyordu. Sağa gidenler şimdilik yaşamaya devam edecekti, sola gidenler ise yargılama veya mahkeme olmadan, sadece bir şöyle bir bakışla ölüme mahkûm edilmişti.

Bu kararı veren, oradaki bütün mahkûmların kaderine karar veren bu kişi Dr. Josef Mengele idi yani Ölüm Meleği.

***

Auschwitz toplama kampında, insanlar üzerinde yaptığı deneylerle “ölüm meleği” olarak tarihe geçmiş bu adamın, yaklaşık iki milyon insanın ölümünden sorumlu olduğu sanılmakta. Sadece Yahudiler üzerinde değil, eşcinseller, çingeneler, geri zekâlılar ve zihinsel engelli insanların üzerinde de deneyler yapan âri Alman  ırkından olmayan Almanları Nazilerin zihniyetindeki forma sokmak için de çalışmışlığı vardır. 

Bunların dışında Mengele, çocukların üstünde basınç testi, hadım etme (uyuşturmadan testislerini kesme), karşı direnç, ilaç testi gibi deneyler yapmıştır. Laboratuvar götürmek için şekerle, çikolatayla kandırdığı çocukları deney sonrası bildiğin parçalayarak öldüren, Auschwitz’de bir koğuşta başlayan bit salgınını da gaz ile çözüp hâlledip, bitlenen 750 kadını bitleriyle birlikte öldüren bir Nazi doktoruydu.

Renkli gözlü çocukların gözlerine bir takım kimyasallar enjekte ederek deneyler yapan, doğum yapmış kadının memelerini bantlayarak, bebeğin beslenmeden kaç gün yaşayabileceğini görmek isteyecek kadar da cani ruhlu bir doktordu.

                                                  ***

Mengele’nin vahşi deneylerine maruz kalan çocuklardan biri olan İzak Ganon’un, yıllar sonra ağzından çıkan şu sözler, kan donduran nitelikte “Mengele içeri girdi. Narkoz yapmadan karnımı yardı ve tek böbreğimi keserek eline aldı. Böbrek onun elinde başı kesilmiş bir tavuk gibi kıvranıyordu. Ben ise acıdan avazım çıktığı kadar bağırıyordum”. 

***

İzak’ın denek olarak kullanılmaya zorlandığı tek olay bu değildi. En sonunda gaz odasına gönderildi ve kapasitesi 200 olan gaz odasının önünde, elinde 201 yazan kâğıt sayesinde o kampta ölmekten kurtuldu. Fakat kız kardeşleri ve annesi kendisi kadar bahtlı değillerdi… 

***

Auschwitz´den canlı çıkan bir diğer mahkûmun anlattığına göre, bir olayda gene böyle bir çukur açılmış ve çevreleri ateşe verilmişti. 10 tane kamyonla çocuklar getirilmiş, bunları doğruca alevlerin gittikçe daralttığı çukurların içlerine attırmıştı, dışarı tırmanmaya çalışanları bir subay sopayla tekrar içeri itiyordu. Hoess (Auschwitz´ın kumandanı) ve Mengele ise gayet memnun bir tavırla seyrediyorlardı…

***

Suçsuz binlerce mağdur ve mağdurelerine uyguladığı psikolojik ve bedensel işkencelerin sayısı ve büyüklüğü her ortaya çıkan yeni olayla gittikçe artıyor. Psikoanalist Dr.Tobias Brocher düşüncelerine göre, acı vermekten değil, ölüm ve hayat arasında karar veren yetkili kişi olmaktan, bu güce sahip olmaktan zevk alıyordu. Bu aslı astarı olmayan yorumlar sebebiyle Psikanaliz de bir dindir.

***

 

Tıpkı komünizmin her türlüsü gibi... Çünkü deney öncesi şartları mutlak doğru olarak kabul edip, deney sonrası sonuçları ona göre yorumlarlar (a priolerini a fortiori olarak kabul edip, a posteriori yorumları buna göre yapmak)

Mesela Marksizm’de (karısı çocukları veremden ölürken) yazdığı das Capital’de hep aslında şuurdışı veya yarı bilerek Museviliğin bir ideolojiye istihalesi (dönüşümü) vardır. Engels ise orta hâlli bir burjuvaymış. Hani acaba bir "Platonik aşk" mı vardı?

                                                 ***

Dr. Josef Mengele 17 Ocak 1945’te Rus ordusunun Almanya’ya girmesiyle Auschwitz’den kaçtı, Arjantin’e yerleşti ve neredeyse unutuldu. 

17 Ocak 1985´te Auschwitz’den canlı kurtulan birkaç kişinin orayı ziyaretleri ve hatıraları sayesinde tekrar gündeme geldi. Bir anda bütün Dünya televizyonlarında ona dair haberler ve görüntüler gösterilir oldu ve herkes yaşanan vahşeti öğrendi. Arama çalışmaları yeniden başlatıldı. 31 Mayıs 1985´te Mangele’nin eski bir arkadaşı ve Avrupa’daki bağlantı noktası olan, Hans Sedlmeyer’in evine yapılan baskın sırasında yazdığı birkaç mektup ele geçirildi. Brezilya´da olduğu öğrenilmişti, yetkililere haber verildi ve bir hafta içinde yanında kaldığı aile ve mezarı bulundu. 1979´da boğularak ölmüştü. İskeletinin adlı tıpta incelenmesi sonucunda gerçekten o olduğu ortaya çıktı. 

Dr. Mengele’nin mazlum ve mazlumeleri uzun süre onun öldüğünü inkâr edip, savaşta ve sonrasında eziyetini çektikleri bu kişiden intikam alma zamanının gelmesini bekliyorlar ama Mengele uzun zaman üzerinde hâkimiyet kurmaya çalıştığı şeye yenilmişti – Ölümün kendisine.

***

Bu felaketten de beter tarihi olaydan, tam aksi bir konuya geçmek istiyorum. Aşkın çeşitli tanımları yapılmıştır. En çok yanlış anlaşılanının başında şehvet yani azgınlık gelir. Bazıları buna ihtiras yahut tutku da der.  Mevlânâ ile Şems’in aşkı hâlâ tam çözülemediği için fazla üzerinde durmayacağım ama sansüre uğramamış bir Mesnev-i Şerif okursanız, kararı siz vereceksiziniz. Çok şaşırabilirsiniz çünkü İnsan’ın maymundan evrimleştiğini de, çeşitli tasavvufi incelikleri de yazar.

Şehvet, feromonlar denen evrimsel olarak gelişmiş ve bütün canlılarda ama özellikle memelilerin koltuk altları, cinsel bölgeleri civarında bulunan ve eustrus (azgınlık) dönemlerinde bütün canlıları azdıran kokulardır.

***

Amerikan hastanesini çok iyi tanırım. Onca hastamın arasından sıyrılıp Amerikan Hastanesi’ne gidip Şato gibi malikânesinde ikamet eden birisini de orada tedavi etmiştim ve bütün ailesini büyük birkaç beladan kurtarmıştım.  İstanbul küçük, nasıl olsa karşılaşırız.

***

Bu sefer de kadim dostum ve İstanbul’un tartışmasız en güzel gece kulübünü işleten Mehmet Tuna ve Şehnaz Tuna’yı ziyaret ettim.

Güvenlik tedbirlerini a o kadar arttırmışlar ki, hasta başına götürmek için götürdüğüm çiçeği rehin(!) alıp beni de epey rica ettikten sonra hasta yanına aldılar.

Eh, ben asansörle odaya çıktım, çiçek aşağıda; acaba içinde bomba mı arıyorlardı acaba?

Oturup on dakika kadar konuştuk. Hasta ziyareti kısa olur ve Mehmet’i çok iyi gördüm. Vefakâr karısı Şehnaz –ki bir dönem benimle psikolog olarak çalışmıştı yanındaydılar.

***

Magazinden takip ediyordum da, kulaklarımla işitince çok memnun oldum. Meğer İzmirli Sezen Aksu koskoca yalısını onlara tashih etmiş ve “gelirim, beraber program yaparız, para filan da istemem” demiş.

***

Minik Serçe lâkaplı bu hanımın bu evrimsel açıdan altruistik (özgeci), kişisel açıdan fedakârlık numunesini hele bu dönemde kimseler kolay kolay yapmaz. Birkaç selfie de çektik ama Mehmet işini seven ve otoriter bir iş adamıdır. Hoşlarına gitmeyeceğini düşünerek bunları paylaşmayacağım.

***

Helâl olsun Sezen Hanım’a. Bizim gittiğimiz yerler zaten bellidir, gece kulübü olarak Türkiye’nin İstanbul şehrinde bir tek oraya giderdik; gene ilk uğrayacağımız mekân bu şato gibi Şamdan olacak.

***

Bir yanda Karun gibi zengin hükümranların, öbür yanda kömür parası ve vefat etmiş insanları yerine oy kullanacak insanları yaşadığı bir ülke olduk. Biz Türkiye’yi kongre veya turizm için yapacağımız ziyaretler dışında terk etmeme kararı aldık.

***

Burası Türkiye’dir ve mozaik değil, aşure olarak kalacaktır. Buna hâlâ inanıyorum.

"}[/embed]

Herkese ümit, millî duygularla dolu yürek ve kucak dolusu sevgilerimi sunuyorum. Ne mutlu böyle dostlarımız var.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 15 Şubat 2017 Çarşamba

Okumaya devam et
  2141 Hits
  0 yorum
2141 Hits
0 yorum

DOĞMAMIŞ BEBEĞE MEKTUPLAR

Yavrum,

Elbet bir gün doğacaksın ve ilk nefesini alacaksın.

Annenden ve babandan gelen yumurtalar senin istikbâlini oluşturacak bir şekilde buluşacak.

Sanma ki onlar gökten zembille gelecek, mutlaka bir yerden temin edilmiştir.

Karma inancına göre her bir şey önceden belirlenmiştir ama kaderini büyük ölçüde kendin tayin edeceksin.

İki yumurtadan biri illâki erkek veya dişi olacaktır; tabii ki bilinmeyen bir donörden de alınmış olabilir veya sen onları hiç tanımamış olabilirsin.

Öncelikle bunlar döllenecek ve büyümeye başlayacaksın.

Bu dönemdeyken canlı mı yoksa cansız mı olduğunu sorgulama çünkü ta en baştan beri hayatiyetini koruyacaksın.

Önce rahmin içerisinde gelişecek ve büyüyeceksin.

Orası senin en güvenli limanın olacak.

Sevmeyi, sevilmeyi ve örselenmeyi ilk defa orada fark edip, yaşayacaksın.

Deniz suyu ile aynı kıvamdaki bu doğal ortamda kendini büyük bir huzur içinde bulacaksın. Annenin kanından gelen kanla besleneceksin ama eğer ikizseniz veya daha fazlası, belki de birbirlerinizi tekmeleyecek ve rekabet edeceksiniz.

O zaman henüz idrak yoktur ama algılayacaksın ki, tabiatta rekabet vardır...

Adalet bir noktaya kadar işler!

Epey sıkıntılı günler yaşayacaksın. İçinde bulunduğun orta seni o derecede mutlu edecek ki, aklında hiçbir kötülük veya suiniyet yer alamayacak.

Anne tarafından gelen ve babadan alınan yâhut bir tüpte buluşan bu şeyler zâten en baştan canlı olacak ve o zamandan itibaren fark edeceksin ki, neyin nereden geldiğinin bir ehemmiyeti kalmayacak. 

Evrenin basit bir parçası olduğunu fark edeceksin.

O dönemlerdeki huzuru hep arayacaksın ve derinlerde bir yerde, aslında canlı olduğunu fark edeceksin.

Bu huzurlu ortamda yüzecek, parmağını emecek ve daha altıncı aydan itibâren bir şeyleri görüp işitmeye, annenin kalbini dinleyerek huzur duymaya başlayacaksın.

Okumaya devam et
  3398 Hits
  0 yorum
Etiketler:
3398 Hits
0 yorum

İNSANIN KADERİNİ TAYİN EDEN EN ÖNEMLİ ŞEY HANGİSİDİR?

Değerli Mekâncılar,

Son zamanlarda bu soruya kilitlenip kaldım:

Marks mı haklı?

Freud mu doğru söylemekte?

Kuhn mu Hakikati yakalamış…

***

Yâni, Homo türlerinin tarihini üretim ilişkileri mi belirler,

Her şey seks midir?

Yoksa, sırf bilimsel değil, her alanda âni sıçramalarla değer yargıları mı değişir?

Günümüze kadar bütün filozoflar, mütefekkirler, sanatçılar, sufiler... bu sorunun cevabını aramışlar ama bir türlü bulamamışlar...

Dinlerin sayısı 5000 küsur. Hangisi Hakikatin köşesinden yakalayabilmiş?

Şamanlar mı, Mormonlar mı, Kızılderililer mi, Pigmeler mi, Ferrarisini Satan Bilgeler mi?

Bu konu çok kafamı kurcalamakta...

Paralel evrenler var mı?

Süper ebeveynler var mı?

Hıncal Uluç okuyarak Nuray Sayar'a perestiş etmek mi

Yoksa Gökçe'leri bağrına basmak mı?

Mars'a gitmek ahmaklık olmaz mı?

Acaba ultra-elit birileri çoktan uzayda kolonileşti de, haberimiz mi yok?

Gökdelenler bir gün Babil Kulesi gibi olabilir mi?

UFO (Unidentified Flying Object) ile IFO (Identified Fucking Object) arasındaki fark belli mi?

Bunlar her şeyi bilir de söylemez mi?

***

Bugün İstanbul'dayız Neslim'le. Gece tayyareye binip İzmir'e uçacağız.

İki gün arka arkaya hipnoz kursu vereceğim ve sepetimdeki taşları en iyi şekilde paylaşabilmek için çabalayacağım.

Kolay değil; bakalım bizim Çılgın Armağan kaç kişiyi ayarlamış, ne kadar ve hangi sürede performans gösterebileceğimi bilmiyorum. 

Okumaya devam et
  3698 Hits
  2 yorum
3698 Hits
2 yorum

KÂİNATIN SIRLARI HAKKINDA veya GAUDI'den SELÂMLARLA

Bir kasırganın veya Tayfun’un en sâkin ve emniyetli yeri ortasıdır; orada dur ve Karma’yı bekle.


Bir otelin resepsiyonu en ortadaki ve güvenilir yerdir, orada sabret. Nasıl olsa seni odana götürecek bir mürşidin olur, gelip seni bulur.

Bir atomun en güçlü yeri çekirdeğidir ve tam ortadadır, bütün hükümler orada verilir ve Karmik plân tatbik edilir. Bozonlar, elektronlar vs. hepsi hâddini bilir. Hiç bulaşma.

Bir çorbanın en sâf hâli aslında sudur, en ortadaki içecektir; içine ne koyarsan ondan sudûr eder, yeter ki sıcaklığı iyi ayarlayabilesin…

Muhatabın çokbilmişse hiç ses etme, çünkü kabak gibi ortadadır; sen bir fazla malûmat sâhibisin; beynini kulaklarının altına çek ve gülümseyerek seyret.

Hakikat'in sesini işitirsen derhâl inan çünkü His Masters’ Voice asla aldatmaz, kuluna hile yapmaz, Avrupa’nın ortasındadır. Aksine iddialara sakın kanma!

En sâdıkâne kayıt Deutce Grmophone’dadır, onu tercih et ki, felsefenin anayurdu bütün varoluş sferini kaplasın; ortada Geist vardır.

CD’lerden uzaklaş, mümkünse taş plâk bul ve dinle. Onlar birdir, Vahdet’tir, Öz’dür ve ortada zor bulunurlar.

Nerede mübalâğa varsa sen daha fazla mütevâzı ol. Silindir gibi ezersin ve işin ortasına dalarsın.

Gevezeleri dikkatle dinle ve arada “ıhm, uhm” diyerek daha da körükle, âlemlerin esrârı o mübârek muhabbettedir, tam ortadadır.

Suskunlarla susarak konuş, ağzını gözlerine pırıltı görürsen aç. Cesedi dahi diriltirsin, üstelik de İsa’yı delirtirsin: Bütün semâvî dinlerin ortasında duran kişidir.

Çok susadın ve ağzın kuruyor; sakın sıvı içecek düşünme. Cehennem ateşinin tam ortasında cildini brozlaştırdığını farz et… Üşürsün.

Soysal Fobin mi var, en büyük hobin onunla bununla sokak ortasında konuşmak, helâda def-i hâcet eylerken hâl hatır sormak olsun.

Felç oldun, kıpırdayamıyorsun ama şuûrun açık. Tam ölümle hayat arasındasın. Hiç uğraşma, keyfini çıkar, daha hızlı dans edeceksin.

Aşırı hızlı veya aceleciysen, iyice koştur ki pilin çabuk tükensin, İyot gibi ortada kalırsın.

Trafikte sıkıştıysan, en iyi akan orta şerittir.

Okumaya devam et
  4030 Hits
  0 yorum
4030 Hits
0 yorum