Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

YENİ BİR HAFTAYA BAŞLARKEN

Sevgili Mekâncılar,

Dün bir hastam geldi ve hayati bir ilaç olan Biperiden’in ve Zuklopentiksol’ün piyasada bulunmadığını söyledi.

Bu ilaçları şimdiki bilgilerimize göre böyle hastanın ömür boyu bunları kullanması gerekiyor.

Neyse ki bunlar muayenehanede bulunuyor ve hastaya yapılması gerekiyordu, kendi ellerimle kalçadan yaptım.

***

Geçmiş senelerde, terör uzmanı Sayın Ercan Çitlioğlu ve sevgili Metin Akpınar ile katıldığım, adını benim koyduğum “Muhabbet” isimli kaliteli bir televizyon programımız vardı. Son senelerde, sürekli ekonomik-politik ve siyasi tartışma programlarında gerçekleşen yoğun tartışma ortamlarından dolayı, ne yazık ki eski televizyon programlarının tadını alamaz olduk. Sevgili Metin Akpınar’ı da buradan hasretle yad etmiş oldum. Son zamanlarda kendisine telefonlarından ulaşamıyorum maalesef.

***

Hitler ciddi bir Paranoyaktı ve çoluk çocuk demeden altı milyon Yahudi’nin canına kıymıştı.  Eşcinsel yaveri Goebbels de hoparlörlerden “Hakikat nedir, tekrar edilen şeydir” diye bağırıyordu.

***

ABD Başkanı Trump azledilirse hiç şaşırmayacağım çünkü ağır derecede Narsisistik bir adam. Kendisini pek önemli sayıyor ve her tavrıyla “ben ne kadar büyüğüm” diye böbürleniyor.

***

Sevgili Karım Neslim Güvendeğer Doksat’ın Doçentlik unvanını kazanmasıyla Polimed daha da güçlendi.

***

Karaköy’deki cami çok ilginç…Hem Ezan-ı Muhammedi okunurken hizmete ara veriyorlar, hem de hemen yakınında her türlü yeme içmenin servis edildiği keyifli mekanlar var.

***

Ne yazık ki toplumsal histerik bir tepkiyle, vatandaşlarımızdan bazılarının internetten Siyanür getirtip intihar ettiklerine dair haberlere ulaşıyoruz medyada. Bu durum son derece hazin ve acı verici. Toplum ruh sağlığımız adına mutlaka bir şeyler yapılması gerekiyor.

***

Kadim Refikim Halit Kakınç da Sultan Galiyev ve Millî Komünizm diye bir kitap yazmış, ilk fırsatta alıp okuyacağım.

***

 

Benim Psikanaliz Yanılgısı kitabımı, diğerleri gibi, kitabevlerinden veya internetten temin edebilirsiniz.

***

Bu sabah bir beyin fırtınasıyla aklıma dökülenleri sizlerle paylaşmak istedim.

En güzel rejim demokrasidir. Ne mutlu Türk’üm diyene…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 16. 12. 019

 

Okumaya devam et
  10 Hits
  0 yorum
10 Hits
0 yorum

DOÇENTLİK TEBRİĞİ

Sevgili Mekancılar,

Sevgili eşim, Dr. Neslim Güvendeğer Doksat’ın doçentliğini kutladık dün akşam. Her anlamda çalışkan, akıllı, güzel ve özverili olan değerli eşimin hak ettiği bu güzel unvanından dolayı kendisini can’ı gönülden kutluyor ve kendisiyle gurur duyuyorum.

Bu yolda ilerlerken kendisine destek ve yol gösterici olan ve arayıp tebriklerini ileten bütün dostlarımıza sonsuz  teşekkürlerimizi sunuyorum.

Bundan sonra, Üniversitedeki akademik hayatımıza ve Doksat Psikiyatri Merkezi’ndeki çalışmalarımıza çok daha büyük bir şevk ile devam edeceğiz.

Herkese mutlu hafta sonları, selamlar ve sevgiler…

Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat, 14.12.2019-Tarabya

Okumaya devam et
  72 Hits
  0 yorum
72 Hits
0 yorum

YILDIZ KENTER'İN İLGİNÇ HAYAT HİKAYESİ

Sevgili Mekâncılar

Atatürkçü bir aydın daha hayatını kaybetti.

Onu tanımayan bir Türk bulunur mu bilmiyorum. Gelmiş geçmiş en büyük Türk tiyatro oyuncularından biri. Sıradışı bir kadın.

Olağanüstü yetenek. Onun yüzünde, hayatın, yaşanmışlığın, birikimin izleri var. Yıldız Kenter’in annesi, babası kimdi, çocukluğu nasıl geçti, hangi şartlarda yetişti, neleri aştı da Yıldız Kenter oldu? İşte Yıldız Kenter’in, hayatının Yıldız Kenter olmadan önceki bölümünü anlattığı  müthiş bir öykü…

***

“Ahmet Naci Bey kim?

Rönesans prensi gibi yetiştirilmiş bir adam. Ailesi, varlıklı ve aristokrat. Dedesi Bağdat kadısı, babası Galip Bey, Ayan azası. Çamlıca’da bembeyaz saçaklı, işlemeli tavanlı muhteşem bir köşkte yaşıyor ve ailesi bu genç adamı, iyi bir tahsil alsın diye İskoçya’ya Glasgow’a yolluyor…

Olga Cynthia’nın kim?

– Londra’da bir davette tesadüfen Ahmet Naci Bey’in yanında oturan çok güzel bir İngiliz kadın. Yanındaki genç adama bakıyor ve gülümsüyor. Belli etmemeye çalışmasına rağmen, Ahmet Naci Bey’in dişinin ağrıdığını anlıyor. Anlamamaya olanak yok zaten, yüzü arı sokmuş gibi şişmiş. Olga, dişi apse yapan bu adamı görür görmez âşık oluyor.

***

Sonra ne oluyor?

– Olga Cynthia, Hyde Park’ta ata bindiğini söylüyor, Ahmet Naci Bey de ertesi sabah soluğu Hyde Park’ta alıyor. Birlikte at biniyorlar, yemeğe gidiyorlar. Gözlerini birbirlerinden alamıyorlar. Ahmet Naci Bey de Olga’ya vurulmuş durumda. Bu İngiliz kadından kopmak istemiyor. Aksi gibi, tahsilini de tamamlamış, ülkesine dönüp, hariciyeci olarak çalışması gerekiyor. Ne yapsa? İmkânı olsa onu cebine koyacak, Türkiye’ye götürecek. “Yeri ve zamanı olmayabilir ama benim karım ve çocuklarımın annesi olur musun? Benimle evlenip, Türkiye’ye gelir misin?” diyor.

***

Çok heyecanlı. Olga ne cevap veriyor?

– Çığlık atıyor. “Çok isterim ama ne yazık ki imkânsız!” diyor.

Neden? O da âşık değil miydi Ahmet Naci Bey’e?

– Evet, ama Jack var!

  • Jack de kim?

– Olga Cynthia’nın ailesinin, gezginci bir tiyatro kumpanyası var. Annesi, babası da oyuncu. Babası ölünce, annesi bir başka adamla Avustralya’ya kaçıyor. Olga’yı da anneannesine bırakıyor. Anneanne de 16 yaşındaki bu kızla nasıl başa çıkacağını bilemiyor. İyisi mi onu evlendireyim diyor. Kader bu ya, harbe giden koca dönmüyor ve geride 16 yaşında hamile bir genç dul bırakıyor. Jack, Olga’nın minik oğlu…

***

Eeeee?

– Eeee’si, Ahmet Naci Bey, Olga’ya sıkı sıkı sarılıyor, “Hiç sorun değil” diyor, “Hiçbir yere bırakmıyorum sizi. Geliyorsunuz. Hemen şimdi. Sen, ben ve oğlumuz, Türkiye’ye gidiyoruz… ” İşte, annemle babamın Türkiye’ye geliş hikâyesi budur! Ve tabii üvey abim Jack’in…”

***

YARISI YAVRUMUN YARISI, YARISI YILAN YAVRUSU

“Bu aşk öyküsü, o yılların Türkiye’sinde nasıl karşılanıyor?

– İşgâl yılları. Ruslar, İngilizler, Yunanlılar, İtalyanlar ülkeyi bölmeye çalışıyorlar. Zor ve karışık zamanlar. Herkesin herkese şüpheyle baktığı yıllar. Bizimkiler Orient Express’le Sirkeci’ye geliyorlar. Vapura biniyorlar ve Üsküdar’a geçiyorlar. İngiliz annemin, nefesi kesiliyor İstanbul’un güzelliği karşısında. O Boğaz’a bakmaya kıyamıyor. Savaş da neymiş, o dünyanın en mutlu kadını, sevdiği adamın peşine takılıp gelmiş. Onun için müthiş bir macera. Faytona binip Çamlıca’ya babamın ailesinin yaşadığı köşke geliyorlar. Dantela gibi saçakları olan beyaz bir köşk. İşte kâbus, o köşkte başlıyor…” 

***


“Neden?

– Çünkü babamın ailesi annemi istemiyor. “Bu gávur karıyı da nereden buldun getirdin?” diyor. Hatta Nedim Abim doğunca, babaannem, abimi “Yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılan yavrusu!” diye seviyor.

Anneniz bu zorluğu nasıl aşıyor? Bunalıma girmiyor mu?

– E biraz zor oluyor tabii. Ama her şeye göğüs geriyor. Hatta sevdiği adam uğruna kara çarşafa bile giriyor. Müslüman oluyor ve Nadide ismini alıyor. Londralı Olga Cynthia, oluyor Bandırmalı Nadide…

Pardon ama o nasıl oluyor, Bandırma nereden çıkıyor?

– Nüfus idaresindekiler, “Dini Müslüman, adı Nadide, bunun doğum yeri Londra olamaz, yanlış yazmışlardır, olsa olsa Bandırma’dı r” diyorlar.

Sonra ne oluyor? 

– Babam Ahmet Naci Bey, Lozan’da İnönü’nün özel kalem müdürü oluyor. İyi tahsil görmüş, gelecek vaat eden bir genç. Kim bilir memlekete daha ne faydaları dokunacaktı ama maalesef mümkün olamıyor.

Hayırdır şimdi ne oluyor? 

– Yeni bir kanun çıkıyor: “Hariciyecilerin karısı yabancı olamaz.” Bu kanun, bizim hayatımızın dönüm noktası oluyor, hayatımızın içine ediyor. Gerçi İsmet İnönü, babama şöyle pratik bir formül öneriyor: “Resmen boşan, ama birlikte yaşa.” Öyle yapan dışişleri mensupları var. Ama babam bunu, aşkı uğruna memleketini, ailesini terk eden karısına bir hakaret olarak algılıyor, “Hayır efendim” diyor, “Mesleğimden vazgeçerim ama karımdan vazgeçmem.” İstifa ediyor. Ivır zıvır işler yapmaya başlıyor, gazetelerde tercümanlık filan. Sonra Ankara’da Ziraat Bakanlığı’nda iş buluyor. Ama esas olarak, mesleğinden olunca babamın hayatı kayıyor. Tabii bizim de…

Bunun sonuçları ne oluyor?

– Fakr-u zaruret. En son ben doğmuşum Çamlıca’daki köşkte. Ama bütün eşyalar zaten satılmış. Beni saracak bez yok, çarşaflar yırtılıyor filan. Sonra köşk de satıldı. Ben kendimi bildim bileli fakirdik. Ama ne yoksulluk. Gözümü kapatıp geçmişi düşününce, hep aynı kare geliyor gözümün önüne, bir evden bir başka eve taşınıyoruz, daha ucuz diye. Bir araba tutulur, İngiliz anne öne sürücünün yanına oturur, arkaya da, soba boruları, tel dolaplar filan, tıngır mıngır yeni eve gideriz. Ankara’da ve İstanbul’da hep fakir semtlerde yaşadık. Aile nüfusu da artıyor. Annem güya Türk kadınlarını eleştiriyor, “Aman bunlar da tavşan gibi doğuruyor!” diye. “Ama anne biz de 6 kardeşiz” diye hatırlattığımızda susup, duymazlığa geliyor.”

***

“Bu arada nasıl bir aileydi sizinki?

– İngiliz gâvur ana, her daim sarhoş bir baba…

Ama sevgi dolu bir aile… Fakirdik ama mutluyduk. Babam, içmediği zamanlarda inanılmaz iyi bir insandı.

Müthiş bir centilmen.

Evimiz dağınıktı, annem tertiple düzenle pek ilgilenmezdi. Zaten bütün bu sefaletimize rağmen, evde hep bir yardımcı vardı, nereden nasıl bulunurdu, onlara para ödenir miydi bilmiyorum. Hepsi de bizim evimizde yatarlardı. Ama ev, zaten yol geçen hanı gibiydi. Hastaneden çıkartılmış, 2 çocuklu kadın, sokakta dilenen bir nine, zerzavatçı, Mösyö Dörö diye bir kaçak Fransız, Cok diye İskoç, bir de üstüne sokak kedileri, köpekleri… Garip bir aileydik. Etraftan tuhaf bakarlardı. Bir gün hiç unutmuyorum, yine kavga ettiler, babam hepimizi evden kovdu. Sarhoştu. Annem de topladı bizi, babamın arkadaşlarından birinin evine gittik. E orada kalacak halimiz yok ya, akşam geri döndük tabii. O da ne! Bütün komşular pencerede, ne oluyor diye bir baktık, babam var olan üç beş parça eşyamızı toplamış, kapının önüne yığmış. Komşular soruyor, ne oluyor diye . Evde badana var da diyoruz, babamızı korumaya çalışıyoruz.”

 

***

***

–“ Babam, aşkının bedelini çok ağır ödedi, kendini içkiye vurdu. Bir de tabii şu var: Güçlü biri değildi, zaafları vardı. İnsanın 6 çocuğu varken, bulduğu üç beş kuruşu içkiye harcaması normal bir şey değil. Ayıkken parayı kitaplardan birinin içine saklardı, sonra nereye koyduğunu unuturdu. Biz bulurduk, o parayla yemek isterdik, üzerimize atlardı, boğuşurduk, parayı elimizden alır, sobaya atardı, bize kızdığı için. Bir başka sefer, yine onun elinden para kapmak istiyoruz, üzerine çıkıyoruz filan, annem bu sefer, “Sevgilimi, kocamı rahat bırakın! Sizi terbiyesiz çocuklar!” diye bize saldırıyor. Annem, hayatı boyunca Naci’sini korudu, bizden bile…

Babanızla ilişkiniz böyle kavgalı dövüşlü müydü?

– İçmediği zamanlar mükemmeldi. Dünyanın en iyi babasıydı. İnanılmaz şefkatli, bilgili, araştıran, yardım eden. Ve 6 ay içmediği zaman olurdu. Sıradışı bir alkolikti. Ama sonra bir başlardı, tut tutabilirsen.”

***

“Anneniz, “Böyle bir ortamda çocuk yetiştirilmez. Onları alıp gideceğim” demedi mi hiç?

– Asla. Bir gün bile demedi. Hatta İngiliz Sefareti’nden birtakım adamlar geldi eve. Sivri burunlu ayakkabı giyen birtakım şık adamlar geldiler. Güya bizi kurtaracaklar. Bizi İngiltere’ye yollamak istediler, eğitimimizi İngiliz devleti üstlenecek, sosyal güvencemiz olacak…

Annem, onları eve bile sokmadan gönderdi. Babamı görmelerini de engelledi, çünkü babam içeride sarhoş yatıyordu. “Ben gitmek istemiyorum. Benim çocuklarım Türk. Babaları da Türk. Onlar burada, babalarının yanında büyüyecekler.. .” dedi. Annem de babam da, her zaman aklını kullanan insanlar değildi. Ama bazen aklı kullanmamanın da bir güzelliği vardır. Babam, annemi boşayabilirdi. O yapmadı, bunu gurur meselesi haline getirdi, kendince annemi onore etti. Annem de ona, İngiliz hükümetine sırt çevirerek karşılık verdi.”

Peki, bu kadar zor durumda olan bir aile, nasıl ayakta kalabildi?

– Bir tek cevabı var: Aşk.”

KIZIM LEYLA

“Kızınız Leyla şu anda nerede?

– Kenya’da. Leyla, Cambridge’de iki fakülte bitirdi, hariciyeci oldu. Sonra evlendi. Kocası da hariciyeciydi. Aynı yerlere göndermiyorlardı istifa etti, Büyükelçi karısı şu anda. Fakat merkeze geldikçe, Bilkent Üniversitesi’nde ders veriyor. Yarın Türkiye’ye geliyor. Bir ameliyat geçirecek. Kanser de. İyi olacak inşallah (Ağlamaya başlıyor…)aba aç kapıyı diyoruz, açmıyor. Bulaşık kapları, domatesler ve tuzluklarla birlikte biz de bekliyoruz, kapının önünde….

Bütün bunlar sizi nasıl etkiledi?

– O kadar doğal geliyordu ki. Bizim ailede olur. Nasıl olsa, babamın sarhoşluğu geçer, kapıyı açar. Babam alkolik diye hiç utanmadım. Tuhaf bir şekilde normal kabullendim. Sarhoş-marhoş babamızdı, başımızın üzerinde yeri vardı."

***

Roketeler bursuyla Amerika’ya gidecektim. Gitmeden önceki akşam, babamla kavga ettik. İçkisi yüzünden. “Birkaç sene yokum. Üç beş arkadaşımı veda yemeğine çağırmak istiyorum. Ne olur bu akşam içmesen baba” dedim. Acayip sinirlendi. “Cehennemin dibine kadar yolun var. Git, gelmez ol. Gelecek olursan da beni bulma inşallah” dedi. Bu sözler kıymık gibi battı yüreğime. Kavgalı ayrıldık. Ama sonra güzel bir mektup yazdı: “Aklım orada diyorsun, yüreğim buruk. Af diliyorsun sonra da. Anam suratlı kızım, sen de biliyorsun ki, af dilemesi gereken benim. Diliyorum da nitekim. Ama ne olmuş yani, bağırdık, çağırdık, attık içimizdeki pisliği, arındık. Bitti.

Hayyam’dan bir dörtlükle kapatıyorum yavrum bu bahsi: Neylersem bu benim iç kavgalarımla/ Pişmanlığım, kendi düşmanlığımla/ Sen bağışlasan da, ben yerim kendimi/ Neylersem bu yüz karam, bu utancımla…” Ne yazık ki canım babam, bu mektubu yazdıktan sonra öldü. Çok gençti, 61 yaşında. Yanında olamadığım için çok pişmanlık duydum.”

***

“Anneniz peki?

– Zatürree gibi bir şey oldu, iyileşti. Tekrar yatağa düştü, hastaneye kaldırdık. O gün oyunum vardı. Gece geldim hastaneye, “Anneniz iyi” dediler, yanında kalmak istedim, ama ertesi gün de iki oyunum vardı, tiyatrodan arkadaşlarım “İyiymiş, hadi gidelim” dediler. Uydum onlara, sabah 04:00’te telefon çaldı. “Annenizi kaybettik” dediler. Çok fena oldum. Ne annemin ne babamın ölümüne yetişebildim.

Bakınca geriye, takdir edilmeyi beklediğim anlarda tokat yediğimi hatırlıyorum.”

“Ailenizin lisanı neydi? İngilizce mi konuşulurdu, Türkçe mi?

– Genellikle Türkçe. Ama araya İngilizce girerdi. Ve annemin kendince İngilizce ‘den Türkçe’ye çevrilmiş bir dili vardı. Asla gözlük dedirtemezdiniz, gözlükler derdi; pantolon da demezdi, pantolonlar ve zeytinler. Türkçeyi de çok güzel bir aksanla konuşurdu. Zaman zaman da sen ve sizi karıştırırdı, “Sen çok terbiyesiz bir çocuksunuz!”

Bunca gürültünün arasında nasıl okudunuz?

– Ortaokuldayken her sene ikmale kaldım. Geride durmayı tercih eden bir çocuktum. Konservatuvara girdikten sonra açıldım, parlak bir öğrenci oldum. Ablam Güner’in çok güzel sesi vardı, konservatuvara girmek istedi, bırakmadılar onu. Ben girebildim, babam annemden gizli kaydettirdi.

Anne niye izin vermiyor?

– Orada okuyan kızlara fahişe dendiğini duyuyor. “Ben çocuklarıma orospu dedirtmem!” diyor. Bazı konularda çok tutucuydu. Şükran’la gizli evlendim ben.”

***

“ – En az anlaştığı çocuğu bendim ama ölünceye kadar benimle yaşadı annem. Bazen onu sinir etmek için, “Senin bir sürü çocuğun daha var. Niye onların yanına gitmiyorsun? ” derdim. “Onları seviyorum ama sana güveniyorum” derdi.

En çok hangi çocuğunu severdi?

– Ablam Güner’i. Sonra da en küçük bebeği Müşfik’i. Güner, raşitikti. Cumhuriyetin birinci yılında 29 Ekim’de annemi Ankara’da hastaneye kaldırmışlar. Ve babama sormuşlar “Anneyi mi kurtaralım çocuğu mu?” Anneyi, demiş babam. Karnını yarmışlar ve Güner’i çıkarıp bir faraşın üzerine koymuşlar. Annem de hep anlatır, Tanrım koru o küçük bebeği diye nasıl dua ettiğini. Ama faraşta yaşamış ablam. Ona çok zaafı vardı. Güner’i bir gün yatağa yatırdılar, çikolatalar, şekerler, çekirdekler filan. Güner de böyle yatıyor. Sonradan öğrendim ki, Güner regl olmuş, annem ona bir kutlama yapıyor. Ben de o günü bekliyorum, ben de yatağa yatacağım, çikolatalar, şekerler. O gün geldi, ben tuvaletten bağırıyorum, “Anneeeee geeeeeel” Kapı da kilitli. “Geldim aç kapıyı” dedi. Heyecan içinde açtım, beni de kutlayacak diye. Bir tokat. “Bir daha kapını kilitleme!” diye. Şimdi bakınca geriye, heyecanla takdir edilmeyi beklediğim anlarda tokat yediğimi hatırlıyorum.

Kardeşlerden kaç tanesi hayatta?

– Dört tanesi. Ablam Güner, ben, Müşfik ve Mahmut.

Peki, Jack ağabeyiniz?

– O 14 yaşındayken Türkiye’yi terk ediyor. Annem sonra onun izini Güney Afrika’da buluyor. Geri geliyor. Sonra eşi ve çocuklarıyla bizi hep ziyaret etti. Ama o da artık hayatta değil.”

***

“Yaşlandıkça annenize mi benzediniz?

– Evet, hem de nasıl! Görünüşüm benziyor bir defa. Ve başka bir dolu şeyim. Günden güne daha da çok ona benziyorum. Ben boş ev severim, ıvır zıvır sevmem. Fakat son zamanlarda, evimde birtakım ıvırlar zıvırlar fark etmeye başladım. Aynen annem gibi, bir dolu şeyi oraya buraya koyuyorum. Ben de bu duruma şaşırıyorum. Hepimiz özümüze dönüyoruz, aslımıza rücu ediyoruz. Bir de tabii, annemin yaşama inanılmaz bir bağlılığı vardı. “Aslan gibi ölmektense, köpek gibi yaşamayı tercih ederim” derdi. Ben de öyle diyorum…”

Okumaya devam et
  248 Hits
  0 yorum
248 Hits
0 yorum

MEMLEKETİM VE GENÇ BİLİM ADAMLARI

Sevgili Mekâncılar,a

Alman Max Plank –Humboldt ödülünü ilk kazanan bilim adamı olan Profesör Dr. Ufuk Akçiğit, Merkez bankası için bir çalışma yaptı.

“Türkiye ekonomisinin ciddi bir potansiyel taşıdığını, kendi modelimizi geliştirmeliyiz, birçok ekonomi tetkik edildiğinde, ulusal şampiyon şirketleri süperstar şirketlerin varlığı dikkat çekiyor. Biz, süperstar şirketin nasıl yaratılacağının  modelini geliştirmenin peşindeyiz.” Dedi.  Akçiğit, kazandığı 1.5 milyon Avroluk fon fon ile,  Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinin sonuçlarını tetkik edecek…

***

Türkiye’de güzel şeyler oluyor hayat devam ediyor.

Artık daha huzurlu ve mutlu olmamamız için bir engel kalmayacak çünkü genç bilim adamlarımız birçok bilimsel yeniliklere  imza atıyor dünyamızda.

***

 Prof. Dr. Uğur Akçiğit, Koç Üniversitesi Ekonomi bölümü mezunu ve halen, Chicago Üniversitesinde  öğretim üyesi olarak görev yapıyor.

***

Kızım Ayşe Cânan Doksat’ın da mezun olduğu Koç Üniversitesini bitiren bu büyük bilim adamı hâlen Danimarka Bilim ve Teknoloji Bakanlığına, Uluslarası Para Fonuna ve Chicago Merkez Bankasına danışmanlık yapıyor. Aynı zamanda, çok tanınmış bir bilim adamı ve bu da bir Türk’e verilen çok önemli bir ödül.

Ek olarak bizim Merkez Bankamız için de araştırma yürütüyor ekibiyle. Nüfusumuzun artmasının ciddi bir tablo olduğunu gündeme getirmiş. Türkiye ile ilgili çalışmaları da tamamlanınca, ilgili kurumlara ciddi bir veri tabanı sağlayacağını düşündüğünü iletmiş.

Biz de kendi modelimizi geliştireceğiz dedikten sonra eklemiş: “Büyüme hikâyelerini etkileyen pek çok faktör var. Büyümeye bütünsel olarak bakmak lâzım. Bizim için en önemli şey “hâlâ ayakta duran ekonomimiz. Memleketin gelişmesi için biz kendi hikayemizi yazacağız”.

***

Bu genç bilim adamı daha sonra Vehbi Koç büstünün önünde poz verip gülümsemiş ve “memleketimizi iyi günlerin beklediğine dair” bir umut ışığı yansıtmış bizlere.

***

Evrimsel Psikiyatri, Rumuzdaki Fırtınalar ve Psikiyatri Tarihi 1, Atatürk, Anababaca gibi kitaplara yakında yenileri eklenecek.

***

Bu memleket için her şey daha güzel olacak.

***

Şimdi sizi merhume Ayten Alpman’ın seslendirdiği harikulâde bir melodiyle baş başa bırakmak istiyorum.

 

 Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 27 Ekim 2019

Okumaya devam et
  1043 Hits
  0 yorum
1043 Hits
0 yorum

NÂZIM HİKMET RAN

Sevgili Mekâncılar,

Şimdi sizlerle Vatan ve Atatürk Hayranı bir şairden bahsetmek söz etmek istiyorum. Herkes tanır onu: Nâzım Hikmet Ran (1902-1963 Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği).

***

nazım hikmet görselleri ile ilgili görsel sonucu

Ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle gördük

ve yanan gözlerimizle durduk

                           bu dünyanın Teşrinlerde

***

İzmir 918 Teşrinlerinde

İzmir 919 Mayısına

ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar, Mayıs ortasında kadar

       (yani kırma mevsimi yani arpalar biçilip

                   yani araçlar, kırma mevsimi

                            yani arpalar biçilip

                                      buğdaya başlanırken)

                                                        Yuvarlandılar…

***

Adana

         Antep

                   Urfa

                            Maraş:

Düşmüş düşüyorlardı

Antepliler şilâhşor oldu

Uçan turnayı gözünden

kaçan tavşanı ard ayağından vururlar

Ve Arap kısrağının üstünde

Uçan turnayı ard ayağından vururlar

Ve Arap kısrağının üstünde

Taze yeşil Selvi gibi ince uzun durdular

Antep sıcak

***

         Antep Çetin yerdir

         Antepliler silâhşor olur

         Antepliler yiğit kişilerdir

         Belki rahatsızdı, belki rahattı

         (bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular)

         Onun atı, silâhı, toprağı yoktu

         Boynu böyle çok gibi ince

                   ve böyle kocaman kafalıydı

***

Antepliler silâhşor olur

Uçan turnayı gözünden

Kaçan tavşanı ard ayağından vururlar

Ve Arap kısrağının yeşil Selvi gibi üstünde dururlar

Antep sıcak

         Antep çetin yerdir.

Antepliler silâhşor olur

Antepliler yiğit kişilerdir

Karayılan

         Karayılan olmazdan önce

Antep köylüklerinde ırgattı

Belki rahatsızdı, belki rahattı

(bunu düşünmeye vakit bırakmıyorlardır)

yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi

ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar

“Yiğitlik” atla, silâhla, toprakla olur

Onun atı, silâhı yoktu

Boynu yine böyle çöp gibi ince

    ve yine böyle kocaman kafalıydı

         Karayılan

         Karayılan olmazdan önce…

Gâvurlar Antep’e girince

Antepliler onu

         korkusunu saklayan

                  bir fıstık ağacından

                            alıp indirdiler.

Altına bir at çekip

         Eline bir mavzer

                   verdiler.

Antep çetin yerdir

Kırmızı kayalarla

         Yeşil kertenkeleler.

Sıcak bulutlar dolaşır havada

         İleri geri…

***

Antepliler düz ovada sıkışmışlardı

Gâvur şarapnel döküyordu

Toprağı kökünden söküyordu

Gâvur tutmuştu tepeleri

akan Antep’in kanıydı

Düz ovada bir gülfidanıydı

Karayılan’ın

         Karayılan olmadan önceki siperi

Bu fidan öyle küçük

Kokusu ve kafası öyle büyüktü ki onun

Namluya tek fişek sürmeden

         Yatıyordu yüzükoyun

Antep sıcak

         Antep çetin yerdir

Antepliler silâhşor olur.

Antepliler yiğit kişilerdir

Fakat gâvurun topu vardır

Ve ne çare kader

         Düz ovayı Antepliler

                   gâvura bırakacaklardı

***

Karayılan olmazdan öne

         umurunda değildi Karayılan’ın

           kıyamete dek gâvura verseler Antep’i

Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar

Yaşadı bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.

Siperi bir gülfidanıydı onun

ak bir taşın ardından

kara bir yılan

         çıkardı kafasını

Derisi ışıl ışıl

         Gözleri ateşten al

                   dili çataldı

Birden bir kurşun gelip

                 kafasını aldı

***

Karayılan olmazdan önce

         Umurunda değildi Karayılan’ın

                   Kıyamete kadar gâvura verseler Antep’i

Çünkü onu düşünmeye alıştırrmadılar.

Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi

ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.

gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun

Siperi bir gülfidanıydı onun

ak bir taşın ardından

kara bir yılan

çıkardı kafasını

Derisi ışıl ışıl

         Gözleri ateşten al

                   Dili çataldı

Birden bir kurşun gelip kafasını aldı

Hayvan devrildi kaldı

***

Karayılan

Karayılan olmazdan önce

kara yılanın encamını görünce

haykırdı avaz avaz

         ömrünün ilk düşüncesini:

“İbret al, deli gönlüm,

Demir sandıkta saklansan bulur seni

ak taş kara yılanı bulan ölüm…”

***

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

bir tarla sıçanı kadar korkak olan

fırlayıp atlayınca ileri

bir dehşet adı Anteplileri

         seğirttiler peşince.

***

Gâvuru tepelerde yediler

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

bir tarla sıçanı kadar korkak olana:

“Karayılan” dediler…

ve biz bunu böylece duyduk.

Ve çetesinin başında yıllarca namı yürüyen

         Karayılan’ı

         ve Anteplileri

         ve Antep’i

         aynen işittiğimiz gibi

            destanımızın birinci bâbına koyduk”

***

Biz ki İstanbul şehriyiz,

seferberliği görmüşüz:

Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin, vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi

                                                        ***

                   bir de ittihatçılar

                   bir de uzun konçlu Alman çizmesi

                   91’ten 18’e kadar yedi bitirdi bizi

***

Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker,

Erimiş Altın pahasına gazyağı

ve namuslu, çalışkan fakir İstanbullular

sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarda

yedikleri mısır koçanıydı ve arpa

                   ve süpürge tohumu

ve çöp gibi kaldı çocukların boynu

velâkin Tarabya’da, Pötişan’da ve Adada Klüpte aktı Ren şarapları su gibi

***

ve şekerin sahibi kapladı Miloviç’in yorganına bin Liralıkları

Bir de sakallı halifenin

bir de Vilhelm’in bıyıkları…

***

Biz ki İstanbul şehriyiz,

güzelizdir,

dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.

Öfkeli büyük şair: “Ey bin kocadan arta kalan, bilmem neyi bâkir”

demiş bize…

***

ve bir başkası yekpare Acem mülkünü feda etmiş bir sengimize.

Biz ki İstanbul şehriyiz

işte arz ederiz hâlimizi

         Yüce Türk halkının yüce katına

***

Mevsim yazdır, 919’dur.

Ve teşrinlerinde geçen yılın

Dört düvele teslim ettiler bizi

         Gözü kanlı düvele

         anadan doğma çırılçıplak

         ve kurumuştu

         ve kan içindeydi memelerimiz

***

Biz ki İstanbul şehriyiz,

Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan

         ve bir de Yunan,

***

bir de zavallı Afrika zencileri

         yer bitirir Afrika zencilerini

         yer bitirir bizi bir yandan,

bir yandan da kendi köpek döllerimiz:

         Vahdettin Sultan

         ve damadı Ferit

         ve İngiliz muhipleri

            ve mandacılar

***

919 Temmuzunun 3’ünü günü

         pek mütevazı bir mektep salonunda

         in’ikad etti Erzurum kongresi

***

Erzurum kışı zorludur balam

         Tandırında taze tezek yakar Erzurum

Buz tutar yiğitlerin bıyığı

         ve geceleyin karlı ovada

         kaskatı kesilmiş

                   donmuş görürsün karanlığı.

***

Erzurum kışı zorludur balam

         Tandırında tezek yakar Erzurum

Buz tutar yiğitlerin bıyığı

         ve geceleyin karlı ovada

         kaskatı kasılmış karlı ovada

         kaskatı kasılmış,

                   donmuş görürsün karanlığı

***

Erzurum’da kavaklar balam

         Erzurum’da kavaklar tane tane,

kavaklarda tane tane yapraklar

ve terden ve toz dumandan sinekten geçilmez

         Erzurum’da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar

***

Erzurum’un düzdür, topraktır damı

Erzurum’un güzelleri giyer balam

         incecik ak yünden ehram

Yürek büker balam

         Erzurum’lu türkülere

Halim selimdir Erzurum’un adamı

***

Velâkin dönmesin gözü bir kere!

Erzurum’da on dört gün sürdü kongre

orada, mazlum milletlerden bahsedildi

         bütün mazlum milletlerden

ve emperyalizme karşı dövüşenler onların

Orada, bir Şurayı Milliye’den bahsedildi

İradeyi Millîye’ye müstenit bir Şûrayı Millîye’den

         “Bütün aksamı vatan bir küldür” denildi

                   Manda ve himaye…”

***

Buna rağmen,

İstanbul’da birçok hanımlar, beyler, paşalar,

Türk halkından kesmişlerdi umudu.

Yağdırıldı telgraflar Erzurum’a:

         “Amerikan mandası altına girelim” diye.

***

“İstiklâl diyorlardı, şâyanı arzu tercihtir, ama,

bugün bu, diyorlardı mümkün değil.

Birkaç vilayet diyorlardı kalacak elde,

Şu hâlde diyorlardı, şu hâlde,

Memaliki Osmaniye’nin cümlesine şamil,

Amerikan mandaterliğini talep etmeyi

         memleket için en nafi

         bir şekli hâl kabûl ediyoruz.”

***

Fakat bu şekli kabûl etmedi Erzurumlu,

Erzurum’un kışı zorludur balam

Buz tutar yiğitlerin bıyığı,

         Erzurum’da kaskatı, dimdik ölür adam

         kabullenemez yılgınlığı…

***

İstanbul’da hanımlar, eyler paşalar

tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler,

çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri

         ve biçare telgraf telleri

         devretmek için Amerika’ya Anadolu’yu

         şöyle diyorlardı Erzurum’dakilere

         “Bizi bir başımıza bıraksalar,

         Tarafgirlik ve cehalet

            ve çok konuşmaktan başka müsbet

            bir hayat kuramayız.

***

İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.

Filipin gibi vahşi memleketi adam etti Amerika

Ne olacak,

Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,

sonra yeni dünyanın sayesinde

istiklâli kafasında ve cebinde taşıyan

         bir Türkiye vücuda geliverir.

***

Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına

         nasıl bir idare kurduğunu

         Avrupa’da görmek ister.

Hem artık işi uzatmaya gelmez, çok tehlikeli anlar yaşıyoruz,

Sergüzeşt ve cidal devri geçmiştir.

Türkiye’yi geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.

***

Dört Eylül 1919’da toplandı Sivas Kongresi,

         ve sekiz Eylül’de kongrede bu sefer yine ortaya çıktı Amerikan Mandası.

Ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günlerdi o günler.

Ve İstanbul’dan gelen bazı zevat

sapsarı yılgınlıklarıyla beraber ve ihanetleriyle birlikte

Bir de Amerikan gazeteci getirmişler.

Ve Erzurum’dan ve Sivaslılardan ve Türk Milletinden çok

İşte bu Mister Bravn’a güveniyorlardı.

***

Bu zevata: “İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!” denildi.

Fakat ayak diredi efendiler: “Mandanın istiklâli ihlâl etmeyeceği muhakkak iken” dediler, “herhâlde bir müzaherete muhtacız diyorum ben” dediler.

***

“Hem zaten” dediler, birbirine mâni şeyler değildir İstiklâl ile Manda ve esasen” dediler.

“Müstakil kalamayız böyle bir zamanda. Memleket harap

         toprak çorak

         borcumuz 500 milyon

         varidat ise 15 milyon ancak

ve Allah muhafaza buyursun!

***

İzmir kalsa Yunanistan’da ve harbetsek

düşmanımız vapurla asker getirir, biz Erzurum’dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz? Mandayı kabul etmeliyiz hemen” dediler.

“Onlar dretnot yapıyorlar biz yelkenli bir gemi bile bile yapamıyoruz.

         Hem İstanbul’daki Amerikan dostlarımız; mandamız korkunç değildir, diyorlar.

Cemiyeti Akvam nizamnamesine dâhildir, diyorlar”.

Ve böylece bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat.

Sivas, mandayı kabul etmedi fakat “hey gidi deli gönlüm” dedi.

“Akıllı, mutlu, sabırlı deli gördüm, ya istiklâl ya ölüm!” dedi.

***

Kambur Kerim de böyleydi aynen,

Adapazarlıydı Kambur Kerim.

Seferberlikte ölen babası marangozdu.

Seferberlik denince aklına Kerim’in,

çok beyaz yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü,

***

Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp

         kaz gütmek

         mektep kitapları

         ve bir de saçları altın gibi sarı

         fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.

***

335’de Kerim Eskişehir’e gitti

         Mektebe, teyzelerine ve dayısına…

Dayısı şimendiferde makinistti.

Düşman elindeydi Eskişehir,

Kerim on dört yaşındaydı, kamburu yoktu.

Dümdüz fidan gibi

         ve dünyaca meraklı bir çocuktu.

***

Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi, Kerim’e ekmek vermediğinden teyzeleri, (çok uzun saçlı ihtiyar iki kadın)

Hintli askerle dost oldu Kerim.

Bunlar “şaşılacak şey”. Türkçe bilmeyen ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak, avuçlarının üstü esmer, içi ak ve tel örgülerin üstünden,

Kerim’e bisküviti kutularla atan amcalardı.

***

Kocaman bir ambarları vardı, Kerim içinde oynardı.

Ambara nohut çuvalları, bakla kuru üzüm,

         “şaşılacak şey” katırların yemesi.

***

Ve sonra cephane sandıklarıyla silâhlar.

Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim’e “Ambardan silâh çalıp bana getir, gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim”.

Ve ambardan silâh çaldı Kerim,

bir tane daha

beş

on…

***

Aldattı Hintli dostlarını, Zeybekleri daha çok sevdiğinden.

Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amalar gitti.

Kerim geçirdi onları istasyona kadar.

Ertesi gün Lefke Köprüsünü atıp,

         Zeybekler geline Eskişehir’e

         Dayısı Kerimi elinden tutup

        verdi onlara.

Ve işte o günden sonra bugüne kadar kahraman bir türküdür ömrü Kerim’in.

***

Eskişehir’den alıp onu “Kocaeli Grubu” Paşasına götürdüler.

Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.

Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi.

         Sığırtmaç olmayı –zaten bilgisi vardı bunda–.

Kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi, gizlenmeyi ormanda…

Ve bütün marifetiyle Kerim

kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak ve “geçmiş olsun” dedikleri zamanı şaşarak düşman içine geçip getirdi haber

götürdü haber.

***

Onu namlı bir “Kaptan” gibi saydı çeteler

bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o,

ve bir fidan gibi düz, bir fidan gibi cesur, bir fidan gibi vaat eden bir çocuğun sevinçle oynadığı bu müthiş oyun sürdü 1937’ye kadar.

***

Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir, yüksekte kalır.

Gökyüzü giderek durgun bir hâl aldı, hafif bir yağmur ıslanmamıştı yerde yapraklar.

Karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim’in.

Solda ilerde tepenin eteğinde ateş yanıyordu: “Tekneciler” diye anılan gâvur çeteleri olmalı, dallardan damlalar düşüyordu Kerim’in yüzüne.

***

Dallardan damlalar düşüyordu Kerimin yüzüne.

Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığı giriyor. İpsiz Recebin yanından dönüyordu Kerim.

Nâatlar götürmüş, kâatlar getiriyor.

Birden bire durdu beygir, heykel gibi –teknecinin ateşini görmüş olacak– sonra birdenbire dörtnala kalktı, şaşırdı Kerim.

***

Künye: Özgün Yayınlarından İstanbul’da yayımlanan kitabi internetten zorla bulabildik, tek nüshaydı. İnan Dağılım, Molla Fenari Sokak, 33, Cağaloğlu İstanbul. Sümer Matbaası, Ekim 1973, İstanbul.

***

Şimdi, Kadim Dostum Adlî Tıp Profesörü Profesör Hamit Hancı’nın şimdilik ara verilen Anadolu Tıp Günlerinde o güzel ve davudi sesiyle mikrofondan okuduğu, buram buram Atatürk ve vatan-millet sevgisi kokan kısmını sizlerle paylamak istiyorum…

***

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.

Bilekler kan içerisinde

dişler kenetli

         ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benzeyen bu toprak, bu Cehennem, bu Cennet bizim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim.

***

Seneler önce bir vesileyle Prof. Dr. Erdal Işık, ben, Prof. Dr. Sunar Birsöz, Prof. Dr. Mesut Çetin ve bazılarımızın eşleriyle Nâzım Hikmet’in Moskova’daki mezarını ziyaret ettik.

O zamanlar Prof. Dr. Mustafa Kemal Sayar da dâhil hepimiz mezarının başında “Fatiha” okuyacaktık, Arapça bilmediğim için Türkçe okudum ve bir baktım Prof. Dr. Mustafa Kemal Sayar sadece öyle durmakta.

***

“Hayrola” diye sorduğumda, “Ağabey, ne diyeyim, Ateistti, belki ruhu rahatsız olur” demişti.

***

Nâzım Hikmet bu memleketin de, Ulu Önder’in de hayranıydı ve Darwin’in kuramını da biliyordu. Hatta isim babam Peyami Safa ile de tanışırlardı.

***

Bu memleket her badireyi atlattı, şimdiki puslu havalar da dağılacaktır.

***

Atatürk’ün yapıcı ve onarıcı bir dâhi olduğunu anlatacağım (asla Diktatör değil) kitabım da ve zaten hazır olan Evrimsel Psikiyatri Kitaplarım da büyük ölçüde bitti.

***

  1. Doğum günümü kutlayan herkese şükranlarımı sunuyorum.

Bu arada kadim Dostum Banu Zorlutuna da bir kayıp yaşadı.

Herkes bir gün ölecek, hiç sonsuza kadar yaşayanı gördünüz mü?

***

Hangi yayınevinden basılacaklarına sonra karar vereceğim.

Ne mutlu Türk’üm diyene…

***

Ölürken herkesin içindeki Tanrı Arketipi devreye girer…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 17 Ağustos 2019 Cumartesi

 

 

 

 

 

 

 

Okumaya devam et
  2041 Hits
  0 yorum
2041 Hits
0 yorum