Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

CARL GUSTAVE JUNG /ARKETİPLER VE “KİMSE İNANÇSIZ GİTMEZ”

Sevgili Mekâncılar,

Jung’a göre, bizler dünyaya geldiğimizde bir boş sayfa (tabul arasa) ile dünyaya gelmiyoruz. Evrimsel olarak bizimle gelen kodlarımız mevcut. Bu kodlarımız kollektif (ortaklaşa) bilinçdışımızda yer almakta  olup,  evrimsel olarak insanların birikmiş deneyimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Arketip, psikolojide algılamamızı örgütleyen, bilinç içeriklerini düzenleye, değiştiren ve geliştiren yapılar olarak tanımlanmaktadır. İşte bu arketipler hem ruhsal örgütlenmemizi hem de toplumsal bilinçdışımıza tesir etmektedirler.

Bazı arketipler şu şekilde tanımlanabilir:

Jung’a göre, bizler dünyaya geldiğimizde bir boş sayfa (tabul arasa) ile dünyaya gelmiyoruz. Evrimsel olarak bizimle gelen kodlarımız mevcut. Bu kodlarımız kollektif (ortaklaşa) bilinçdışımızda yer almakta  olup,  evrimsel olarak insanların birikmiş deneyimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Arketip, psikolojide algılamamızı örgütleyen, bilinç içeriklerini düzenleye, değiştiren ve geliştiren yapılar olarak tanımlanmaktadır. İşte bu arketipler hem ruhsal örgütlenmemizi hem de toplumsal bilinçdışımıza tesir etmektedirler.

Bazı arketipler şu şekilde tanımlanabilir:

Animus – Bu arketip kadınlarda bulunan evrensel ve bilinçdışından gelen erkeksiliği ifade etmektedir.

Anima – Bu arketip ise erkeklerde bulunan evrensel ve bilinçdışından gelen kadınsılığı ifade etmektedir.

Persona – Dış dünyaya uyum sağlamak için taktığımız toplumsal açıdan kabul edilebilir benlik ‘maskesi.’

Gölge – İnsan doğasının görülmeyen ve öfkeyi barındıran tarafını ifade eden arketiptir.

Jung, yaşamış olduğu derin bir dissosiasyon (çözülme) neticesinde, ego-self eksenini yarmış olup, kollektif bilinçdışındaki tanrı arketipini keşfetmiştir. Bundan sonra, evrimsel psikolojide Jung Tanrı kavramının en temel arketip olarak self (kendilik) kavramına denk düştüğünü ileri sürmüş olup, tanrıya inanır mısınız sorusuna, “inanmaya ihtiyacım yok, biliyorum” cevabını vermiştir.

Sonuç olarak, kimse bu dünyadan inançsız gitmez, çünkü hepimizin içinde Tanrı arketipi mevcuttur.

Selam ve sevgilerimle

Mehmet Kerem Doksat, 18.08.2019, Tarabya

Animus – Bu arketip kadınlarda bulunan evrensel ve bilinçdışından gelen erkeksiliği ifade etmektedir.

Anima – Bu arketip ise erkeklerde bulunan evrensel ve bilinçdışından gelen kadınsılığı ifade etmektedir.

Persona – Dış dünyaya uyum sağlamak için taktığımız toplumsal açıdan kabul edilebilir benlik ‘maskesi.’

Gölge – İnsan doğasının görülmeyen ve öfkeyi barındıran tarafını ifade eden arketiptir.

Jung, yaşamış olduğu derin bir dissosiasyon (çözülme) neticesinde, ego-self eksenini yarmış olup, kollektif bilinçdışındaki tanrı arketipini keşfetmiştir. Bundan sonra, evrimsel psikolojide Jung Tanrı kavramının en temel arketip olarak self (kendilik) kavramına denk düştüğünü ileri sürmüş olup, tanrıya inanır mısınız sorusuna, “inanmaya ihtiyacım yok, biliyorum” cevabını vermiştir.

Sonuç olarak, kimse bu dünyadan inançsız gitmez, çünkü hepimizin içinde Tanrı arketipi mevcuttur.

Selam ve sevgilerimle

Mehmet Kerem Doksat, 18.08.2019, Tarabya

Okumaya devam et
  1288 Hits
  0 yorum
1288 Hits
0 yorum

O FOTOĞRAFIN GERÇEK HİKÂYESİ

Sevgili Mekâncılar,

Sayın Sinan Meydan'ın Sözcü Gazetesindeki fotoğrafını sizinle paylaşmak istiyorum:

 

"08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 1/8 O fotoğrafın gerçek öyküsü 8 Temmuz 2019 Yazarlar 627 PAYLAŞIM Atatürk Türkiye Cumhuriyeti'ni, halkı dinleyerek, halkla konuşarak kurdu. Anadolu'da halk, yüzyıllar sonra ilk kez ayağına kadar gelip kendisini can kulağıyla dinleyen halkçı bir liderle karşılaştı… İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun makam odasına astığı “köylüyü dinleyen Atatürk” tablosu hakkında gerçek dışı bazı iddialar ortaya atıldı. Bu konuda öyle ileri gidildi ki, Türkiye gazetesinde bir köşe yazarı, o fotoğrafın 1924'te Erzurum'un Korucuk Köyü'nde çekildiğini ve fotoğrafta Atatürk'ün konuştuğu kişinin de Fetullah Gülen'in Halil dedesi olduğunu iddia etti. İşte bugün, İmamoğlu'nun makam odasındaki o tablonun - tamamen belgelere dayalı- gerçek öyküsünü anlatacağım. Bu öykü, aynı zamanda halkın dertleriyle dertlenen bir liderin; halkçı Atatürk'ün öyküsüdür. HALKI DİNLEYEN LİDER “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek cumhuriyeti ilan edip saray saltanatı yerine halkın saltanatını kuran Atatürk, radikal devrimlerini yapmadan önce ve sonra devlet adamları, komutanlar, gazeteciler, aydınlar ve halkla konuştu. Örneğin 1923'te cumhuriyeti ilan etmeden önce, 1924'te halifeliği kaldırmadan önce, 1925'te şapka devrimini yaparken, 1928'de harf devriminden sonra, 1930'da ve 1931'de Serbest 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 2/8 Cumhuriyet Fırkası denemesinin ardından, Halkevlerini kurarken ve devletçi kalkınmadan önce birçok ili kapsayan yurt gezilerine çıktı. Devlet adamları, komutanlar, gazeteciler, aydınlar ve halkla konuştu. Halkın düşünce ve görüşlerine kulak verdi. Halkın sorunlarını dinledi. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'ni halkı dinleyerek, halkla konuşarak kurdu. Anadolu'da halk, yüzyıllar sonra ilk kez ayağına kadar gelip kendisini can kulağıyla dinleyen halkçı bir liderle karşılaştı. Atatürk'ün 1930-1931 inceleme gezisi 1929 Dünya Ekonomik Buharını, -daha 6 yıl önce, bir bağımsızlık savaşıyla kurulup yokluk ve yoksulluk içinde ayakta durmaya çalışanTürkiye Cumhuriyeti'ni çok olumsuz etkiledi. Ekonomi hiç de iyi değildi. Halkın şikayetleri artmıştı. İşte o koşullarda Atatürk, hem tek parti CHP'yi dengelemek hem bir demokrasi denemesi yapmak hem de halkın nabzını yoklamak için 12 Ağustos 1930'da arkadaşı Fethi Okyar'a Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı (SCF) kurdurdu. 5 Ekim 1930'da yapılan belediye seçimlerinde CHP 480, SCF 22 belediye kazandı. Fakat rejim karşıtlarının SCF'de toplanmaları üzerine 17 Kasım 1930'da SCF kapatıldı. Atatürk, SCF'nin kapatıldığı o gün bir yurt gezisine çıktı. O geziye katılanlardan Ahmet Hamdi Başar, Atatürk'ün geniş kapsamlı o gezisinin “özel bir amacı” olduğunu söylüyor: “Serbest Fırka olayı, ülkede yönetimden memnun olmayanların çokluğunu ortaya koymuştu. Her taraftan şikayetler yükselmekteydi… İşte işlerin iyi gitmediğini ve müdahale etmek gerektiğini anlayan Atatürk, uzman bir heyetle, 1930 Kasım'ında, Ankara'dan Kayseri'ye doğru yola çıktı.” (1) Cumhurbaşkanı Atatürk, 17 Kasım 1930 Pazartesi günü saat 21.08'de özel trenle Ankara'dan hareket etti. 18 Kasım'da Kayseri, 20 Kasım'da Sivas, 21 Kasım'da Tokat, 22 Kasım'da Turhal ve 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 3/8 Amasya, 24 Kasım'da Çarşamba, 26 Kasım'da Samsun, 27 Kasım'da Trabzon, 1 Aralık'ta İstanbul, 19 Aralık'ta Tekirdağ, 20 Aralık'ta Kırklareli, 22 Aralık'ta Edirne ve 26 Aralık'ta İstanbul'u ziyaret etti. Atatürk,  6 Ocak 1931'de Ankara'ya döndü. Atatürk'ün inceleme gezisi, 23 Aralık 1930'daki irticai ayaklanma Menemen Olayı nedeniyle yarım kaldı. Atatürk yarım kalan inceleme gezisini 26 Ocak – 2 Mart 1931 tarihleri arasında İzmir, Balıkesir, Aydın, Denizli, İçel, Mersin, Adana, Malatya ve Konya'yı ziyaret ederek tamamladı. (2) Atatürk'ün raporları Atatürk, o inceleme gezisinde gittiği her yerde halkın sorunlarını dinledi. Sonra bu sorunlara ayrıntılı çözüm önerilerini içeren raporlar hazırlattı. Atatürk, halkın şikayetlerini TBMM tutanak yazıcılarına tek tek not ettirdi. Bu notlar gezi sonrasında Atatürk'ün gözetimi altında temize çekildi. Bu notlarla hazırlanan raporlar Başbakan İsmet İnönü'ye ve diğer yetkililere ulaştırıldı. 20 Mart 1931 tarihli Milliyet Gazetesi, Atatürk'ün bu seyahate ait ilk raporlarını hazırlayarak CHP'ye verdiğini yazdı. (3) Atatürk'ün inceleme gezisi sonrasında hazırlattığı o raporlardaki bazı bölümler şöyle: – Fare tahribatına uğramış bölgeler belirlenerek tohumluk yardımı yapılmalı. – Halkın elindeki traktörlere yeterli miktarda gaz verilmeli. – Tohum ıslah istasyonları fikrinin uygulanmasına kadar “yerli tohumların kalburlanması” gibi pratik yollara başvurulmalı. – Trakya'da kuşyemi ve kendir ıslah edilip çoğaltılmalı. – Sivas'ın kuzeyi ile Tokat, Amasya, Samsun ve Trakya vilayetlerinde 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 4/8 fare, Samsun ve Edirne'de de çekirge mücadelesi yetersizdir. – Kayseri'de sığırlarda görülen vebayıbakari ile mücadele yetersizdir. – Amasya elmalarının, Sürmene zeytinlerinin hastalıklara karşı korunması gereklidir. – İktisat Vekâleti, zararlılarla ve hastalıklarla yeni ve canlı bir zihniyetle mücadele etmeli. – Hububat piyasası için tedbir alınmalı. – Tütün üreticilerini memnun etmek için inhisar memurlarının dikkatli olması gerekir. – Trabzon halkı bir tütün ve sigara imalathanesi açılmasını istiyor. Trabzon'da marangozluk, kunduracılık zanaatları epey ileridir. Trabzon ve civar sahil çocukları için Trabzon'da bir sanayi okulu açılmalı. – Vergi düzenlemesi yapılmalı. Çift hayvanlarından vergiyi kaldırmak pek çok fayda sağlar. Kazanç vergisi alınırken iş sahipleri zarara sokulmamalı. – Gümrük işleri halledilmeli. – Sanayide ipek ve pamuk dokumacılığına önem verilmeli. – Öğretmenlerin emekli maaşları aksatılmadan ödenmeli. – Millet mekteplerinde okuma yazma öğrenenler öğrendiklerini unutuyormuş. Bu nedenle okuması kolay küçük kitaplar basıp halka ücretsiz dağıtılmalı. – Ülkedeki hastanelerin sorunları çözülmeli. – Halkın faiz yükü altında ezilmemesi için gerekli önlemler alınmalı. – Halkın şikayetleri kayıtsızlıkla karşılanmakta, bu da CHP'yi zayıf düşürmektedir. – Ülkede okul ihtiyacı devam etmektedir. – Köylerde “ev sanayi” kurulabilir. – Edirne'de kasırgadan yıkılan cami ve minareleri tamir edilmeli. – Ergene Nehri düzenlenmeli ve kanal inşa edilmeli. – Keşan ile İbrice arasındaki yol ıslah edilip iskele inşa edilmeli. – Samsun'da askeri hastane olarak kullanılan ilkokul binaları Milli 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 5/8 Eğitim Bakanlığı'na verilmeli. – Tütün ve çimentoda Ruslarla rekabet etmek için gereken önlemler alınmalı. – Cumhuriyeti ve Rejimi Koruma Kanunu çıkarılmalı. – Hapishaneler iyileştirilmeli. – Eğitim uygulamalı olmalı. – Yeni Hıfzıssıhha Kanunu'na göre fabrikalarda bulunması gereken doktor ve hastane işleri kontrol edilmeli. – Yeterli miktarda süt damlası, doğum evleri, çocuk yuvaları ve kreşler açılmalı. – Zeytin ağaçlarını aşılayanları tapu harçlarından muaf tutmuştuk. Bunu başka ağaçlar için de yapmalıyız. Zeytinyağcılığımızı geliştirecek önlemler almalıyız. Ayçiçeği yağı da üretmeliyiz. İncirlerimizi hastalıktan korumalıyız. – Bir çul ve çuha fabrikası gereklidir. – Akdeniz'le Mersin arasında 20 civarında deniz fenerine ihtiyaç vardır. – Ziraat Bankası'na kredi borcu olan çiftçinin borçları 10-20 seneye yayılmalı. – Çiftçiye bazı tarım aletleri ve bir miktar arazi verilmeli. – Köylülerimiz, kendi ürettikleriyle doyabilmeli, kendi tezgahının basit bez ve abası ile giyinebilmelidir. İdeal olarak köylümüz dışarıdan mümkün olduğu kadar az şey satın almalıdır. – Balıkçıların sorunları çözülmeli. – Satış kooperatifleri kurulmalı. – İşçilerin hakları korunmalı, bir İş Kanunu çıkarılmalı. – Petrol işi kısa zamanda halledilmeli, sondaj çalışmalarına başlanmalı. – Mensucat fabrikaları kurulmalı. – Uşak Şeker Fabrikası kurtarılıp güçlendirilmeli. (4) 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 6/8 30 Kasım 1930 tarihli Akşam Gazetesi, o fotoğrafın Amasya'da (22 Kasım) çekildiğini yazıyor. O fotoğraf 1924'te değil 1930'da çekildi Atatürk, 17 Kasım 1930'da Ankara'dan başladığı inceleme gezisinde 21 Kasım 1930'da Sivas'tan Tokat'a geçti. Atatürk, 10.30'da Tokat Belediye Meydanı'nda törenle karşılandı. Halkla buluştuktan sonra belediyeye çıktı. Öğle yemeğinden sonra Tokat ilinin sorunları hakkında belediye başkanından bilgi aldı. Atatürk, ertesi gün, 22 Kasım 1930'da, Turhal'a geçti. Turhal'da büyük bir kalabalık tarafından coşkuyla karşılandı. Aynı gün saat 12.30'da Turhal'dan Amasya'ya geçti. Atatürk Tokat'ta iki sorunla karşılaştı. Bunlardan ilki, bazı tütün üreticileri ellerindeki eskimiş tütünlerin inhisar idaresince satın alınmasını istiyordu. Atatürk üreticileri dinledi. Ancak bu tütünlerin 1927-1928 yıllarında ait eskimiş ve ekonomik değeri olmayan tütünler olduğunu öğrenince bu isteği kabul etmedi. İkincisi, bölgedeki fare tahribatı nedeniyle üretici zarar etmişti. Atatürk, hükümetten, gerekli incelemeler yapıldıktan sonra zarar edenlere gerekli ilaçların ve tohumların gönderilmesini ve üreticilerin Ziraat Bankası borçlarının yarısının ertelenmesini istedi. (5) Atatürk gittiği her yerde olduğu gibi Tokat'ta ve Turhal'da da halkın şikayetlerini dinledi. Köylülerle sohbet etti. İşte Ekrem İmamoğlu'nun makam odasındaki o “köylüyü dinleyen Atatürk” fotoğrafı, 21 Kasım 1930'da fotoğrafçı Cemal Işıksel tarafından Tokat'ta çekildi (6) O zamanki Hakimiyeti Milliye, Akşam ve Cumhuriyet gazeteleri o fotoğrafın “Amasya”da çekildiğini yazıyor. (7) Ancak hem Cemal Işıksel'in kitabında, hem de birçok Atatürk albümünde fotoğrafın Tokat'ta çekildiği belirtiliyor. Diyelim ki, o fotoğraf 21 Kasım 1930'da Tokat'ta değil de 22 Kasım'da Amasya'da çekildi. Ne değişir? Arada sadece bir gün fark 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 7/8 var. Gerçek şu ki, o fotoğraf kesinlikle 1924'te Erzurum'da çekilmedi. O fotoğrafın 1924'te çekilmediğini anlamak için derin tarih bilgisine de gerek yok. 1924 yılına ait bir Atatürk fotoğrafına bakmak yeterli. Ayrıca Atatürk, 1930/1931 inceleme gezisinde Erzurum'a gitmedi. Atatürk'ün o fotoğrafta dinlediği köylü de Fetullah'ın dedesi falan değil. Bu komik bir bir yalan. Ayrıca Atatürk'ün dinlediği tek kişi de o köylü vatandaş değil, Atatürk aynı gezide gittiği her ilde yaşlı genç, kadın erkek daha onlarca insanı dinledi. Demem o ki, Türkiye'de “tarih” hiç olmadığı kadar siyasete malzeme yapılıyor. Öyle ki, siyasi amaçlarla çok bilinen bir Atatürk fotoğrafı bile çarpıtılıyor ve o fotoğraf hakkında şeytanın aklına bile gelmeyecek uyduruk bir hikaye yazılıyor. Yalanlarını yüzlerine vurduğumuz uydurukçular ise utanma duygularını kaybetmişler, yeni yalanlar üretiyorlar. ★★★ ÖNERİ: Fatmagül Demirel'in “Cumhuriyet Kurulurken Hayaller ve Umutlar” adlı kitabını mutlaka okuyun derim. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan ilginç anketler, toplumsal dokumuza ışık tutuyor."

"KAYNAKLAR:  1- Ahmet Hamdi Başar, Atatürk'le Üç Ay ve 1930'dan Sonra Türkiye, 2. bas, Ankara, 1981, s.21. 2- Gürbüz Tüfekçi, Atatürk, Seyahat Notları (1930-1931), İstanbul, 1998, s. 67. 3- Atatürk'ün Bütün Eserleri (ABE), C. 24, s. 315. 4- Tüfekçi, age, s. 25-132. ABE, C.24, s. 315-392. ABE, C.25, s.23-65. 5- Abdullah İlgazi, “Atatürk'ün Tokat Gezileri”, Atatürk Araştırma 08.07.2019 Sinan Meydan: O fotoğrafın gerçek öyküsü – Sözcü Gazetesi https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/o-fotografin-gercek-oykusu-5218661/ 8/8 Merkezi Dergisi, S.52, C. XIII, Mart 2002. 6- Cemal Işıksel, Atatürk, Gazi Mustafa Kemal, Ankara, 1969, s. 67. 7-  Cumhuriyet, 29 Teşrinisani 1930. Akşam, 30 Teşrinisani 1930. Tümünü gör Yazarın Diğer Yazıları Abdülhamit siyasetinin ilk kurbanı: KIBRIS 1 Temmuz 2019 Sarayın değil milletin dediği olur! MİLLETiN AZiM VE KARARI 24 Haziran 2019 İstanbul'a ihanetin tarihi 17 Haziran 2019"

Ne mutlu Türküm diyene...

Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat, 08.07.2019

 

Okumaya devam et
  1180 Hits
  0 yorum
1180 Hits
0 yorum

DEMANSİYEL SENDROMLAR ve TEDAVİSİ

Sevgili Mekâncılar,

Alzheimer Hastalığı eskiden asla tedavi edilmez sanılırdı.

Hâlbuki bu melun hastalın hakkında ilk kitabı yazanlardan birisi de, sanıyorum ki, benim: Cerrahpaşa Yayın birliği: Demansiyel Sendromlar ve Tedavileri.

O zamandan bu yana bu hastalığın tanı ve tedavisinde çok yol alındı: Tanı için;  soyut düşünce Bozukluğu, yeni bilgi öğrenmede belirgin bir sorun olması ve hafıza ve muhakemede belirgin sorunların olması çok önemlidir. Bilişsel muayeneyi en hızlı şekilde değerlendirmek için "mini mental state" testi uygulanır.  Bu testte sorulan bazı sorular şu şekildedir:

1) Mesela,  son beş Cumhurbaşkanının adı sorulur ve hastadan (eğer öğrenim durumu üniversite veya en azından üniversiteyse).

2) Yüzden yedişer yedişer geri sayabilmesi istenir.

3) Kısa ve uzun süreli hafıza sorgulaması yapılır.

 

***

Diğer Klinik Değerlendirme Unsurları Arasında:

4) Günbatımı (sundowning) belirtisi: Gece görme ve işitme yetilerini gittikçe kaybeden hastanın bunamayla beraber ortaya çıkan deliryumlara girmesi.

5) Yalancı bunamadan ayırt etmek için  (yalancı bunama: psödodemanstan ayırt edilmesi. Yani, kişinin bunama belirtilerine sebep olabilecek depresif belirtilerinin olup olmadığının ayırt edilmesi.

6) Kısa süreli bilişsel hesapların yapılamaması: Hastalar bilişsel kayıplarından çok şikâyet eder.

7) Özgün dönemlere özgü hafıza bozukluklarının bulunması ve bunları hatırlayamayan hastanın olmadık şeyler söylemesi: Konfabülasyon.

8) Bu nedenle biz Polimed’de gelen hastadan WAIS, Benton, MMPI ve Rorschach testleri yanı sıra demansiyel tabloya eşlik edebilecek diğer hastalıkların ayırıcı tanısını yapabilmek amacıyla;

-Tam kan sayımı

-Sifiliz (frengi için) serolojik testler; (TPI, FTA testler dâhi).

- AIDS Testleri.

-Standart metabolik testler

-Serum B12 ve foik asid düzeylerinin bakılması

-Tam idrar tahlili

-Siyelografi (Akciğer filmi)

-Tam idrar tahlili istiyoruz

- Eğer gerekiyorsa Uyku EEG’si çekilerek hastanın beyin işlevselliğini ölçüyoruz.

-Bilişsel işlevlerdeki  bozulmayla  ve duygudurumun bozulması arasındaki ilişkiyi de ek olarak değerlendiriyoruz.

***

En Bellirgin Demansiyel Sendrom Alt Tipleri:

-Kişi 65 yaşının üzerindeyse Alzheimer tipi bunama.

-Pick Hastalığı (prionlar yapar)

-Huntington hastalığı (kalıtımsal yönü mevcuttur)

-Cruetzfeldt Jakop hastalığı.

-Fronto-Temporal Demans

-B 12 ve kriptokoksik menenjitten ayırıcı tanının yapılması

-Depresyonun demans sendromunun tanınması

-Huntington Hastalığı

-Sarkoidozis

-Adams Hakim Sendromu (Normal Basınçlı Hidrosefali)

-Kızamık aşısı olmayanlarda görülen subakut sklerozan panensefalit

-GABA sisteminin uyarılması,  anjiotensin dönüştürücü enzim, PO Maddesi, Pick Demansı, ağrı kesiciler, antikonvülsanlar, antidepresanların bir kısmı, alkol kötüye kullanımı, kanda Alüminyum yükselmesi, Damarsal nedenlere bağlı demans, Mülti-enfarkt demanslar diğer etiyolojik özellikler arasında sayılabilir.

 İstenen Ek Tetkikler

-Gerekiyorsa Uygu EEG’si ve Manyetik Rezonans Görüntüleme tetkiklerinin istenmesi

-Gerekiyorsa Bilgisayarlı Tomografi

 

 

-Değerlendirmede  iyi öykü almak, hastalığın belirtilerinin fonksiyonel mi yoksa organik mi olduğunu değerlendirmek çok önemlidir.

-Göz dibi (fundoskopi) muayenesi yapılmalıdır.

-Yaşlı yaşlı (65 üzeri hastalarda) antikolinerjik yan etkisi olan ilaçlardan kaçınılması hafıza fonksiyonlarının korunması açısından çok önemlidir.

 

TEDAVİSİ

-Kolinesteraz enzimini bastıran ilaçlar: Donezepil (Aricept), Rivastigmin (Exelon Patch), galantamin (Reminyl),

-Memantin (Alzant).

- 2015 yılında bir aşı da icat edildi ama maalesef yüksek oran beyin ve beyincik yangısına neden olduğu için piyasadan çekildi.

-Tarihteki en tanınmış vaka Rahibe Teresa’ydı ve otopsisinde yoğun olarak senil plaklar, tau proteini yüksek bulunmuştu.

Herkese dostluk ve bilim dolu günler diliyoruz.

Neslim ve Kerem Doksat – 30. 06. 2019- 30 Haziran Pazar

Okumaya devam et
  1155 Hits
  0 yorum
1155 Hits
0 yorum

ÇAĞDAŞ BİR ATATÜRK MEDDAHI: SUNAY AKIN

SUNAY AKIN: Çağdaş bir ATATÜRK MEDDAHI

Kelimelerin hayata kattığı anlamı keşfeden, hayallerinin peşinden koşan şair, Sunay Akın’ın hayat hikâyesidir…

Oyuncak Müzesi’ne adım attığınızda sizi karşılayan bir naif yürek vardır. İşte o naif yüreğin adı, Sunay Akın. Özellikle bir okul öğrencilerini getirmişse, onları önüne katar ve dört katın tüm oyuncaklarını çocuklarla birlikte gezer. Tüm hayalini döktüğü bu müze, onun insan sevgisinin en gerçek örneği. İşte bu biyografi de aslında tüm bu sürecin hikâyesi...

                                               ***

Mükemmel örnek bir anne ve tam zamanında bulduğu gerçek aşk ile hayatını şekillendiren, kurduğu hayallerle yolunu çizen bir örnek insan o. Şair, yazar, söz cambazı… Hepsinden de öte, özgürlüğü keşfettiği için mutlu olan ve mutluluk dağıtan biri. Öyle ki, bir gün “Özgürlüğü elinden alınmış çocuğa ‘büyük’ denir” diye uğurlamaya başladı seyircilerini Sunay Akın. Çünkü o, özgürlüğü keşfetmişti.

Özgür ruhunu martılara eş tuttuğun bir ömrün olsun güzel adam…

                                              ***

Doğum günün kutlu olsun… 

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Sunay, 12 Eylül 1962’de, Trabzon Maçka’da, Tülay Hanım ve Tuncay Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona “Şükrü Sunay” adını verdi. Dünyaya geliş serüvenini aslında en iyi kendisi anlatacaktı yıllar sonra. İlk görüşte aşkın tatlı meyvelerinden biri olarak dünyaya gelmenin tarifi, ancak bu kadar güzel yapılabilirdi.

İşte şöyle anlatacaktı Sunay bu serüveni: “Ben kendimi Terzi Tuncay’la anlatıyorum. Trabzon’un en ünlü terzisiydi Tuncay Bey. Herkes ona elbise diktirmek isterdi. Bir gün 17 yaşında bir genç kız girdi dükkâna, yanında annesiyle. Kız, bordo renkli bir ceket diktirmek istiyordu. Terzi Tuncay, siparişi kabul etti. Çünkü kız çok güzeldi. Kızı yalandan yere provaya çağırdı; hem de kaç kez. Terzi Tuncay, bu güzel genç kıza aşık olmuştu. Uzun süren provalardan sonra o bordo ceket dikildi. Üç tane düğmesi o bordo ceketin; işte ben ortanca düğmesiyim”.

Sunay’a göre, bu aşkın nişanesiydi bu ceket. İşte bu sebepten naifliğine yaraşır bir hareketle bu ceketi hep evinde saklayacaktı…

Sunay, ortanca düğmeydi. İlk düğmeye Kutay, son düğmeye de Yüksel adını vermişti ailesi. Sunay’ın çocukluğu 10 yaşına kadar Trabzon’da geçti. Ailesi, çocuklarının daha iyi bir eğitim alabilmesi için İstanbul’a taşınmaya karar verdi. İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde okudu ve yükseköğrenimini İstanbul Üniversitesi Fiziki Coğrafya Bölümü’nde tamamladı.

Kitap kurdu bir çocukluk

Sunay, annesi sayesinde adeta bir kitap kurdu olarak büyüdü. Bu günlerine gelişindeki en önemli katkı, kuşkusuz annesine aitti. Çünkü Tülay Hanım, her okul dönüşünde çocuklarını en güzel elbiseleri içinde, en bakımlı haliyle beklerdi ve haftanın bir günü mutlaka kitap almaya giderlerdi. Komşuları bile biliyordu artık bu rutini.

Tülây Hanım, çocuklarına kitap sevgisi aşılamak için tıpkı bir düğüne gider gibi özenli ve süslü oluyordu. Bu, Sunay’ın çocukluğuna dair hatırladığı en canlı ve en güzel anısıydı. Yıllar sonra bunları paylaşırken, “Bunu yapan annem, ilkokul mezunuydu” diye bitirecekti anısını…

İlk şiiri

Sunay, öyle çok kitap okuyordu ki, sonunda kalemi de eline almıştı. İlk şiirini yazdığında henüz 7 yaşındaydı. Anne ve babasının odasındaki elbise dolabındaki boş duran tek askılığa yazmıştı şiirini. “Üşümüyor musun?” diye sesleniyordu yalnız askıya. Tutku dolu ruhu işte ilk o zaman, oracıkta çıktı açığa…

1984’te de bir şiiri ilk kez yayımlandı. O da sobanın içinde kütürdeyen odunu anlatıyordu. Sunay, nasıl başladıysa, öyle duygu yüklü devam etti. Benzetmeleri hep ilgi çekecekti.

İlk şiir kitabı

İlk şiir maceralarını, ilk şiir kitabı heyecanı takip etti. 1989’da yayımladığı ilk şiir kitabının adı “Makiler” oldu. Ona, bu adı Cemal Süreya vermişti.

                                               ***

 

Ardından “Antik Acılar”, “Kaza Süsü”,”62 Tavşanı” şiir kitapları geldi.

Şiir, Sunay’ın ruhunun en büyük ihtiyacıydı demek tam yerinde bir saptamaydı. Konu şiirse, Sunay, kabına sığamıyordu. 1989’da, “Yeni Yaprak Dergisi’ni işte bu heyecandan aldığı cesaret ile çıkardı. Sonra 1990’da çıkardığı dergiye de “Olmaz” adını verdi.

Orhan Veli’nin izinde

***

Sunay’ın şiir adına güçlü bir refleksi vardı. Anlık olaylara dayanan ve genellikle kısa şiirler yazıyordu; tıpkı Orhan Veli gibi. Orhan Veli’nin sürdürücüsü olacaktı…

Yumuşak, lirik bir tonu vardı şiirlerinin. Özellikle inceden yergilerinde o kadar rahattı ki…

Belki Orhan Veli’nin sürdürücüsüydü; ancak bir yandan Cemal Süreyya’mın da etkisindeydi. Bu şiirlerde de, dil oyunları yapıp küçük alaylarla şaşırtıyordu.

Şiirleriyle hep ilgi çeken Sunay, özel şairlerin izinde yürüttüğü yolculuğuna ödüllerle başlamıştı aslında. 1987’de Noktalı Virgül eseri ile “Halil Kocagöz Şiir Ödülü”; 1990’da da, Makiler şiiri ile “Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü”ne layık görüldü.

İlk ve sonsuz aşk

Sunay, ilk aşkını tattığında 19’undaydı. Üniversiteye başlayalı birkaç ay olmuştu. Bir sonbahar akşamüstünde, arkadaşı Gülay ile otobüs durağına doğru yürürken Gülay, durakta bekleyen sırtı dönük iki kızı gördü. Tanımıştı arkadaşını; “Belgin” diye seslendi. O an, dünyasını güzelleştireceğinden habersiz, bu güzel kıza bakakaldı Sunay. Uzun sarı saçları ve bej pardösüsüyle Belgin de gülümseyerek karşılık verdi bu bakışa. Gözlerindeki ışıltı, adeta büyülemişti Sunay’ı. 17’sindeydi.

***

Sunay Akın’ın yıllar sonra dile getireceği gibi onlarınki mahalle kültürüyle beslenmiş bir aşktı. Nasıl zordu aşklarını yaşamak ve nasıl da lezzetliydi. 26 Ocak günü, Edebiyat Fakültesi’nin koridorunda Sunay, arkadaşlık teklif ettiğinde Belgin, kabul edeceğini, ama hiçbir yere gidemeyeceklerini, sadece okul, otobüs ve vapurda görüşebileceklerini söylediğinde bile her şeye değerdi işte. Her gün okuldan Belgin önde, Sunay arkada çıktılar; otobüs durağında buluştular. Otobüsten önce Belgin, sonra Sunay indi. Yine Belgin önde, Sunay arkada iskeleye yürüdüler. Vapurda yan yana oturmak ne büyük şanstı…

***

Bu düzen böyle 4 sene devam etti. Nihayet bu güzel aşkı evlilikle taçlandırdılar. Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde evlendiklerinde ise, Sunay 23, Belgin 21 olmuştu. Onları kutlamaya gelen davetliler arasında Cemal Süreya da vardı.

Bu evlilikten Ozan ve Ilgın adını verdikleri iki çocukları oldu. İlk aşkları, sonsuz aşkları olmuştu…

Başka hayaller peşinde

Tuncay Bey, İstanbul’a geldiklerinde büyük oğlu Kutay ile birlikte bir inşaat şirketi kurmuştu. Oğullarının geleceğini düşünüyor, zamanı gelince şirketin başına onlar geçsin istiyordu; ama gel gör ki, Sunay’ın aklı, kitaplar yoluyla dalıp gittiği hayallerdeydi. Sürekli kitap okuyor, araştırmalar yapıyor, bambaşka planların gölgesini takip ediyordu.

Zaman geçti, Sunay evlendi, çocuğu oldu. Bazı günler oğlu Ozan’ı da yanına alıp gitti şirkete. Odasına girer girmez kapıyı kapatıyor, yeşil kanepesine uzanıp kitaplarında uzun bir yolculuğa çıkıyordu. Ozan’a da ufacık boyuyla masa başında inşaatçılık oynamak düşüyordu.

***

Gündüz ofiste kitaplara dalan Sunay Akın, geceleri de sabahlara kadar dört duvarı kitaplarla çevrili odasında hiç durmadan daktilo başında oluyordu. Belgin, hep destekçisi oldu. Yine de sabahın dördünde yükselen daktilo sesi, onu delirtmiyor değildi.

Sunay’ın hayalleri bambaşkaydı. Onun yolu başka, yokuşları başkaydı. Sadece kendi çocuklarını değil, ülkesindeki her bir çocuğun geleceğini dert ediyordu. İşte bugünün Sunay Akın’ı aslında bu hayalden doğdu. O, sadece bir şair olmayacaktı. Haftanın bir gecesi evindeyse, altısını Türkiye’yi gezerek, Anadolu’daki çocuklarla buluşarak hayalinin çıkış noktasını keşfetmeye hazırlanıyordu…

Hedefine adım adım

Türkiye’yi, dünyayı gezdi Sunay; gezdikçe de ülkesindeki eksikleri ve yapabileceklerini not alıyordu. Hepsinin sonunda fark etti ki, ülkesinin bir hafızası yoktu. Çocuklar, kendisini var eden tarihindeki değerlerin farkında değildi. Her şeyi sadece bilgi olarak biliyor; ama hiçbirini tanımıyordu. Çünkü eksik olan şuydu; okumuyordu.

***

Madem onlar okumuyordu, “Öyleyse ben okurum, anlatırım” fikriyle düştü yollara bu kez. Ülkemizi karış karış gezdi; hikâyelerini anlattı.

Babası yeni binaların inşası için bir inşaat şirketi kurmuştu; ancak Sunay, çocuklara yeni bir gelecek inşa etmenin peşine düşmüştü. Her şey önce bir hayal, sonra da gerçek oluveriyordu. Rol model aldığı annesinden gördüğü ne varsa, üstüne katacak ve o da aktaracaktı. Gülen yüzü, yumuşacık sesiyle, her çocuğa bir bellek oluşturmanın peşine düştü. Henüz yeni başlamıştı; ne çok şey vardı yapacağı…

Oyuncak Müzesi

Sunay, bundan yirmi yıl önce iş seyahatlerinden birini Almanya’ya yaptı. Nürnberg’de gezdiği oyuncak müzesi, bugüne dek kurduğu hayallerin karşılığı gibi duruyordu karşısında. Çünkü orada gezerken gezdiği sadece bir müze değildi. O, aslında çocukluğunda, geçmişinde kurduğu her bir düşün içinde gezintiye çıkmıştı.

Bir antikacıdan beyaz oyuncak atını aldı, bindi ve ülkesine döndü. Çocukların beyaz atlı prensi olmak için attığı ilk adımdı bu.

***

Eve döndüğünde bavulunu açmaya başladı Sunay’ın. Yıpranmasın diye gazete kâğıdına sarılmış beyaz at ile ilk o zaman karşılaştı Belgin. “Bu antika oyuncakla ne yapacaksın?” diye sordu şaşkınlığını gizleyemeden. Sunay kararlılıkla, “İstanbul’da bir oyuncak müzesi açacağım. İşte bu da o müzenin ilk oyuncağı” dedi ve başladı yolculuk…

Sonra gazete yazıları, kitapları, tiyatro gösterileri, radyo ve televizyon programından kazandıklarıyla antika oyuncaklar almaya devam etti. Öyle ki birkaç sene sonra evine sığmaz oldu bu oyuncaklar. Sonra anne ve babasının boş bir odasına yerleştirmeye başladılar. O gün, o odada İstanbul Oyuncak Müzesi doğdu aslında. Bundan sonra her yeni oyuncak aldığında anne ve babasının kapısını çaldı.

Sonra o kapı, en anlamlı olacak tarihte, 23 Nisan 2005’te kapılarını gelip görmek isteyen herkese açtı. Bu müzeyi kurmak için yaşadığı tüm süreci ise sorulduğunda şu cümlelerle anlatacaktı:

“Oyuncak müzelerinde düşlerin ve hayallerin tarihi var. İnsan önce hayal eder sonra gerçekleştirir. Her şey hayallerle başlar. Ben bunu gördüm ve çok etkilendim. Sonra oyuncağın tarihini araştırdım. Oyuncakla ilgili kitaplar okudum. Kütüphanelerde araştırmalar yaptım ve ülkeme bir oyuncak müzesi kazandırmak istedim. Bir sanatçı, yazar olarak; gösterilerimden, sahne oyunlarımdan, kitaplarımdan, yaptığım televizyon programlarımdan kazandığım her şeyle de gördüğünüz bu oyuncakları satın aldım”.

 

İnsanın hayalini kurduğu şeyi plana dökmesi, dünyaya geliş amacını keşfettiğinin en güzel göstergesi kuşkusuz. Kız Kulesi’ne duyduğu hayranlık, çocukların geleceğine duyduğu kaygı, oyuncak müzesi ve daha yapacağı birçok çalışmanın ışığında bir Sunay Akın geçiyor bu dünyadan…

***

Bana gelince, sağlığım yerinde ve turp gibiyim. Beykent’teki derslere ve sınavlara devam ediyorum.

***

Babalar Gününde kızım elimi öptü ve makûl bir harçlık verdim.

***

Herkese sağlık ve bilim dolu günler diliyorum…

Mehmet Kerem Doksat – 22. Cumartesi – Haziran 2019

SUNAY AKIN: Çağdaş bir ATATÜRK MEDDAHI

Kelimelerin hayata kattığı anlamı keşfeden, hayallerinin peşinden koşan şair, Sunay Akın’ın hayat hikâyesidir…

Oyuncak Müzesi’ne adım attığınızda sizi karşılayan bir naif yürek vardır. İşte o naif yüreğin adı, Sunay Akın. Özellikle bir okul öğrencilerini getirmişse, onları önüne katar ve dört katın tüm oyuncaklarını çocuklarla birlikte gezer. Tüm hayalini döktüğü bu müze, onun insan sevgisinin en gerçek örneği. İşte bu biyografi de aslında tüm bu sürecin hikâyesi...

                                               ***

Mükemmel örnek bir anne ve tam zamanında bulduğu gerçek aşk ile hayatını şekillendiren, kurduğu hayallerle yolunu çizen bir örnek insan o. Şair, yazar, söz cambazı… Hepsinden de öte, özgürlüğü keşfettiği için mutlu olan ve mutluluk dağıtan biri. Öyle ki, bir gün “Özgürlüğü elinden alınmış çocuğa ‘büyük’ denir” diye uğurlamaya başladı seyircilerini Sunay Akın. Çünkü o, özgürlüğü keşfetmişti.

Özgür ruhunu martılara eş tuttuğun bir ömrün olsun güzel adam…

                                              ***

Doğum günün kutlu olsun… 

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Sunay, 12 Eylül 1962’de, Trabzon Maçka’da, Tülay Hanım ve Tuncay Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona “Şükrü Sunay” adını verdi. Dünyaya geliş serüvenini aslında en iyi kendisi anlatacaktı yıllar sonra. İlk görüşte aşkın tatlı meyvelerinden biri olarak dünyaya gelmenin tarifi, ancak bu kadar güzel yapılabilirdi.

İşte şöyle anlatacaktı Sunay bu serüveni: “Ben kendimi Terzi Tuncay’la anlatıyorum. Trabzon’un en ünlü terzisiydi Tuncay Bey. Herkes ona elbise diktirmek isterdi. Bir gün 17 yaşında bir genç kız girdi dükkâna, yanında annesiyle. Kız, bordo renkli bir ceket diktirmek istiyordu. Terzi Tuncay, siparişi kabul etti. Çünkü kız çok güzeldi. Kızı yalandan yere provaya çağırdı; hem de kaç kez. Terzi Tuncay, bu güzel genç kıza aşık olmuştu. Uzun süren provalardan sonra o bordo ceket dikildi. Üç tane düğmesi o bordo ceketin; işte ben ortanca düğmesiyim”.

Sunay’a göre, bu aşkın nişanesiydi bu ceket. İşte bu sebepten naifliğine yaraşır bir hareketle bu ceketi hep evinde saklayacaktı…

Sunay, ortanca düğmeydi. İlk düğmeye Kutay, son düğmeye de Yüksel adını vermişti ailesi. Sunay’ın çocukluğu 10 yaşına kadar Trabzon’da geçti. Ailesi, çocuklarının daha iyi bir eğitim alabilmesi için İstanbul’a taşınmaya karar verdi. İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde okudu ve yükseköğrenimini İstanbul Üniversitesi Fiziki Coğrafya Bölümü’nde tamamladı.

Kitap kurdu bir çocukluk

Sunay, annesi sayesinde adeta bir kitap kurdu olarak büyüdü. Bu günlerine gelişindeki en önemli katkı, kuşkusuz annesine aitti. Çünkü Tülay Hanım, her okul dönüşünde çocuklarını en güzel elbiseleri içinde, en bakımlı haliyle beklerdi ve haftanın bir günü mutlaka kitap almaya giderlerdi. Komşuları bile biliyordu artık bu rutini.

Tülây Hanım, çocuklarına kitap sevgisi aşılamak için tıpkı bir düğüne gider gibi özenli ve süslü oluyordu. Bu, Sunay’ın çocukluğuna dair hatırladığı en canlı ve en güzel anısıydı. Yıllar sonra bunları paylaşırken, “Bunu yapan annem, ilkokul mezunuydu” diye bitirecekti anısını…

İlk şiiri

Sunay, öyle çok kitap okuyordu ki, sonunda kalemi de eline almıştı. İlk şiirini yazdığında henüz 7 yaşındaydı. Anne ve babasının odasındaki elbise dolabındaki boş duran tek askılığa yazmıştı şiirini. “Üşümüyor musun?” diye sesleniyordu yalnız askıya. Tutku dolu ruhu işte ilk o zaman, oracıkta çıktı açığa…

1984’te de bir şiiri ilk kez yayımlandı. O da sobanın içinde kütürdeyen odunu anlatıyordu. Sunay, nasıl başladıysa, öyle duygu yüklü devam etti. Benzetmeleri hep ilgi çekecekti.

İlk şiir kitabı

İlk şiir maceralarını, ilk şiir kitabı heyecanı takip etti. 1989’da yayımladığı ilk şiir kitabının adı “Makiler” oldu. Ona, bu adı Cemal Süreya vermişti.

                                               ***

 

Ardından “Antik Acılar”, “Kaza Süsü”,”62 Tavşanı” şiir kitapları geldi.

Şiir, Sunay’ın ruhunun en büyük ihtiyacıydı demek tam yerinde bir saptamaydı. Konu şiirse, Sunay, kabına sığamıyordu. 1989’da, “Yeni Yaprak Dergisi’ni işte bu heyecandan aldığı cesaret ile çıkardı. Sonra 1990’da çıkardığı dergiye de “Olmaz” adını verdi.

Orhan Veli’nin izinde

***

Sunay’ın şiir adına güçlü bir refleksi vardı. Anlık olaylara dayanan ve genellikle kısa şiirler yazıyordu; tıpkı Orhan Veli gibi. Orhan Veli’nin sürdürücüsü olacaktı…

Yumuşak, lirik bir tonu vardı şiirlerinin. Özellikle inceden yergilerinde o kadar rahattı ki…

Belki Orhan Veli’nin sürdürücüsüydü; ancak bir yandan Cemal Süreyya’mın da etkisindeydi. Bu şiirlerde de, dil oyunları yapıp küçük alaylarla şaşırtıyordu.

Şiirleriyle hep ilgi çeken Sunay, özel şairlerin izinde yürüttüğü yolculuğuna ödüllerle başlamıştı aslında. 1987’de Noktalı Virgül eseri ile “Halil Kocagöz Şiir Ödülü”; 1990’da da, Makiler şiiri ile “Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü”ne layık görüldü.

İlk ve sonsuz aşk

Sunay, ilk aşkını tattığında 19’undaydı. Üniversiteye başlayalı birkaç ay olmuştu. Bir sonbahar akşamüstünde, arkadaşı Gülay ile otobüs durağına doğru yürürken Gülay, durakta bekleyen sırtı dönük iki kızı gördü. Tanımıştı arkadaşını; “Belgin” diye seslendi. O an, dünyasını güzelleştireceğinden habersiz, bu güzel kıza bakakaldı Sunay. Uzun sarı saçları ve bej pardösüsüyle Belgin de gülümseyerek karşılık verdi bu bakışa. Gözlerindeki ışıltı, adeta büyülemişti Sunay’ı. 17’sindeydi.

***

Sunay Akın’ın yıllar sonra dile getireceği gibi onlarınki mahalle kültürüyle beslenmiş bir aşktı. Nasıl zordu aşklarını yaşamak ve nasıl da lezzetliydi. 26 Ocak günü, Edebiyat Fakültesi’nin koridorunda Sunay, arkadaşlık teklif ettiğinde Belgin, kabul edeceğini, ama hiçbir yere gidemeyeceklerini, sadece okul, otobüs ve vapurda görüşebileceklerini söylediğinde bile her şeye değerdi işte. Her gün okuldan Belgin önde, Sunay arkada çıktılar; otobüs durağında buluştular. Otobüsten önce Belgin, sonra Sunay indi. Yine Belgin önde, Sunay arkada iskeleye yürüdüler. Vapurda yan yana oturmak ne büyük şanstı…

***

Bu düzen böyle 4 sene devam etti. Nihayet bu güzel aşkı evlilikle taçlandırdılar. Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde evlendiklerinde ise, Sunay 23, Belgin 21 olmuştu. Onları kutlamaya gelen davetliler arasında Cemal Süreya da vardı.

Bu evlilikten Ozan ve Ilgın adını verdikleri iki çocukları oldu. İlk aşkları, sonsuz aşkları olmuştu…

Başka hayaller peşinde

Tuncay Bey, İstanbul’a geldiklerinde büyük oğlu Kutay ile birlikte bir inşaat şirketi kurmuştu. Oğullarının geleceğini düşünüyor, zamanı gelince şirketin başına onlar geçsin istiyordu; ama gel gör ki, Sunay’ın aklı, kitaplar yoluyla dalıp gittiği hayallerdeydi. Sürekli kitap okuyor, araştırmalar yapıyor, bambaşka planların gölgesini takip ediyordu.

Zaman geçti, Sunay evlendi, çocuğu oldu. Bazı günler oğlu Ozan’ı da yanına alıp gitti şirkete. Odasına girer girmez kapıyı kapatıyor, yeşil kanepesine uzanıp kitaplarında uzun bir yolculuğa çıkıyordu. Ozan’a da ufacık boyuyla masa başında inşaatçılık oynamak düşüyordu.

***

Gündüz ofiste kitaplara dalan Sunay Akın, geceleri de sabahlara kadar dört duvarı kitaplarla çevrili odasında hiç durmadan daktilo başında oluyordu. Belgin, hep destekçisi oldu. Yine de sabahın dördünde yükselen daktilo sesi, onu delirtmiyor değildi.

Sunay’ın hayalleri bambaşkaydı. Onun yolu başka, yokuşları başkaydı. Sadece kendi çocuklarını değil, ülkesindeki her bir çocuğun geleceğini dert ediyordu. İşte bugünün Sunay Akın’ı aslında bu hayalden doğdu. O, sadece bir şair olmayacaktı. Haftanın bir gecesi evindeyse, altısını Türkiye’yi gezerek, Anadolu’daki çocuklarla buluşarak hayalinin çıkış noktasını keşfetmeye hazırlanıyordu…

Hedefine adım adım

Türkiye’yi, dünyayı gezdi Sunay; gezdikçe de ülkesindeki eksikleri ve yapabileceklerini not alıyordu. Hepsinin sonunda fark etti ki, ülkesinin bir hafızası yoktu. Çocuklar, kendisini var eden tarihindeki değerlerin farkında değildi. Her şeyi sadece bilgi olarak biliyor; ama hiçbirini tanımıyordu. Çünkü eksik olan şuydu; okumuyordu.

***

Madem onlar okumuyordu, “Öyleyse ben okurum, anlatırım” fikriyle düştü yollara bu kez. Ülkemizi karış karış gezdi; hikâyelerini anlattı.

Babası yeni binaların inşası için bir inşaat şirketi kurmuştu; ancak Sunay, çocuklara yeni bir gelecek inşa etmenin peşine düşmüştü. Her şey önce bir hayal, sonra da gerçek oluveriyordu. Rol model aldığı annesinden gördüğü ne varsa, üstüne katacak ve o da aktaracaktı. Gülen yüzü, yumuşacık sesiyle, her çocuğa bir bellek oluşturmanın peşine düştü. Henüz yeni başlamıştı; ne çok şey vardı yapacağı…

Oyuncak Müzesi

Sunay, bundan yirmi yıl önce iş seyahatlerinden birini Almanya’ya yaptı. Nürnberg’de gezdiği oyuncak müzesi, bugüne dek kurduğu hayallerin karşılığı gibi duruyordu karşısında. Çünkü orada gezerken gezdiği sadece bir müze değildi. O, aslında çocukluğunda, geçmişinde kurduğu her bir düşün içinde gezintiye çıkmıştı.

Bir antikacıdan beyaz oyuncak atını aldı, bindi ve ülkesine döndü. Çocukların beyaz atlı prensi olmak için attığı ilk adımdı bu.

***

Eve döndüğünde bavulunu açmaya başladı Sunay’ın. Yıpranmasın diye gazete kâğıdına sarılmış beyaz at ile ilk o zaman karşılaştı Belgin. “Bu antika oyuncakla ne yapacaksın?” diye sordu şaşkınlığını gizleyemeden. Sunay kararlılıkla, “İstanbul’da bir oyuncak müzesi açacağım. İşte bu da o müzenin ilk oyuncağı” dedi ve başladı yolculuk…

Sonra gazete yazıları, kitapları, tiyatro gösterileri, radyo ve televizyon programından kazandıklarıyla antika oyuncaklar almaya devam etti. Öyle ki birkaç sene sonra evine sığmaz oldu bu oyuncaklar. Sonra anne ve babasının boş bir odasına yerleştirmeye başladılar. O gün, o odada İstanbul Oyuncak Müzesi doğdu aslında. Bundan sonra her yeni oyuncak aldığında anne ve babasının kapısını çaldı.

Sonra o kapı, en anlamlı olacak tarihte, 23 Nisan 2005’te kapılarını gelip görmek isteyen herkese açtı. Bu müzeyi kurmak için yaşadığı tüm süreci ise sorulduğunda şu cümlelerle anlatacaktı:

“Oyuncak müzelerinde düşlerin ve hayallerin tarihi var. İnsan önce hayal eder sonra gerçekleştirir. Her şey hayallerle başlar. Ben bunu gördüm ve çok etkilendim. Sonra oyuncağın tarihini araştırdım. Oyuncakla ilgili kitaplar okudum. Kütüphanelerde araştırmalar yaptım ve ülkeme bir oyuncak müzesi kazandırmak istedim. Bir sanatçı, yazar olarak; gösterilerimden, sahne oyunlarımdan, kitaplarımdan, yaptığım televizyon programlarımdan kazandığım her şeyle de gördüğünüz bu oyuncakları satın aldım”.

 

İnsanın hayalini kurduğu şeyi plana dökmesi, dünyaya geliş amacını keşfettiğinin en güzel göstergesi kuşkusuz. Kız Kulesi’ne duyduğu hayranlık, çocukların geleceğine duyduğu kaygı, oyuncak müzesi ve daha yapacağı birçok çalışmanın ışığında bir Sunay Akın geçiyor bu dünyadan…

***

Bana gelince, sağlığım yerinde ve turp gibiyim. Beykent’teki derslere ve sınavlara devam ediyorum.

***

Babalar Gününde kızım elimi öptü ve makûl bir harçlık verdim.

***

Herkese sağlık ve bilim dolu günler diliyorum…

Mehmet Kerem Doksat – 22. Cumartesi – Haziran 2019c

Okumaya devam et
  825 Hits
  0 yorum
825 Hits
0 yorum

Japonya'da AŞK Kutlaması

Sevgili Mekâncılar,

Seul ve Japonya seyahatimizden hemen sonra, size Japonca “merhaba” yani Moshimoshi demek istiyorum öncelikle…

Burada herkes çok arkadaş canlısı ve herkes ilişkileri son derecede içten... Türkleri çok seviyorlar ve hepsi de dost canlısı.

Herkes bizi çok seviyor ve birbirlerini sürekli olarak selâmlıyorlar.

***

Ne de olsa 2. Dünya Harbinde orada epey şehit vermişiz ve THY personeli çok nazik.

***

Japonlardaki gelenek ve görenekleri bizimkine çok benziyor ve bir Japonya'da yaşlı nüfus rekor seviyede, uzun hayatın sırrı ne?

***

Japonya ciddi bir yaşlılık krizi ile karşı karşıya. Ülkede yapılan son nüfusla ilgili çalışmalar nüfusun yüzde 20,7’sinin 70 yaş ve üzeri olduğunu ortaya koydu.

Bu da her beş kişiden biri yaşlı ve emekli demek…

Japonya uzun süredir nüfusu ile Dünya ortalamasında yaşlı kategoride olan bir ülkeydi ancak bunun yüzde 20'yi aşması ilk kez oluyor.

***

Bu nüfus yapının ülke ekonomisi ve çalışanlar üzerinde yarattığı baskı her geçen gün daha çok hissedilir hâle geliyor.

Japonya İçişleri Bakanlığı 70 yaş ve üzeri insanların 26 milyon 180 bin kişi olduğunu açıkladı. Bu rakam sadece bir yılda 1 milyon kişilik artışa denk geldiği belirtiliyor.

***

65 yaş ve üstü kategoriye bakıldığında ise rakam 35 milyon 570 bin kişiye çıkıyor ki bu da Japon nüfusunun neredeyse yüzde 30'u demek. Emeklilik yaşı nedeniyle bu nüfus aynı zamanda çalışan nüfusun da yüzde 12,4'üne denk geliyor. Bu oran da yine ülke tarihinin en yaşlı çalışan oranı olarak kayda geçti.

Yüz yaş ve üzeri grup rekor kırdı

Japonya Başbakanı Şinzo Abe her yıl gelenek olduğu gibi bu yıl da 100 yaşın üzerindeki kişilere bir tebrik kartı ve kutlamak için kadehli içki gönderdi.

***

Japonya’da 100 yaş ve üzeri kaç kişi mi var?

Eylül 2018 itibarı ile bu rakam da rekor kırdı ve tam 69 bin 785 kişi ile 20 yıl öncesine göre yedi kat artış gösterdi.

***

Ulusal Nüfus ve Sosyal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsünün tahminlerine göre, 100 yaş üstü nüfusun beş yıl içerisinde 100 bini, on yıl içinde 170 bini aşması öngörülüyor.

Ülkede hayat beklentisi geçtiğimiz yıl için kadınlarda 87.26, erkeklerde ise 81.09 yıl. Ortalama yaş ise 47 ile dünyanın en yükseklerinden biri oldu.

Ekonomi planları alt üst oluyor!

 

***

Japonya nüfusundaki bu hızlı değişim Başbakan Abe'nin ekonomik büyümeyi hızlandırma planlarını zora sokuyor. Ülkedeki sosyal güvenlik programları her yıl üretilen gelirin önemli bir bölümünü yutuyor.

Abe bir dönem daha iktidar partisinin başında kalabilirse yaşlılara ve yabancı uyruklulara daha fazla iş ve uğraş bulma programlarına ağırlık verileceğini açıkladı. Şu an ülkede bütün özel şirketler çalışanlarına eğer isterlerse 65 yaşına kadar kalma imkânı sunuyor.

Abe özel şirketlere bunu 70 yaşına çıkarma izni vereceklerini söylüyor. Abe ayrıca erken emekliliklerin önüne geçmek için 70 yaşından sonra emeklilik parasını almayı kabûl edenlere daha yüksek miktarda para ödeneceğini garanti eden bir yasa çıkarmak niyetinde.

İnşaatçı, Tarım İşçisi ve Hemşireye İhtiyaç var

Liberal Demokrat lider Abe döneminde kurumsal kârlarda ciddi bir artış yaşandı ve işsizlik son derece düşük ancak şimdi de dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi olan ülkede işçi bulma sıkıntısı baş gösterdi.

Bunlarla birlikte Abe’nin vaatlerinden biri de yabancıların daha kolay şekilde çalışma izni alabilmesi. Ülkenin acilen inşaat, tarım ve hemşirelik gibi sektörlerde insan gücüne ihtiyacı bulunuyor.

Japonlar neden bu kadar uzun ömürlü?

Bununla ilgili birden fazla teori var ve adamları tüm etmenlerin birleşiminden oluşan bir etki olduğunda hem fikir.

Kırmızı etin çok az tüketildiği, sebze yoğunluklu ve küçük porsiyonlu geleneksel Japon mutfağı, tıptaki ilerlemeler, stresten uzak hayat tarzları, sadelik, geleneksel sporların toplumda yaygın olarak yapılması, şehirde dahi park ve bahçe gibi düzenlemelere önem verilmesi, toplumda saygı kültürünün en üst seviyede yer alması, her yaştan insanın hobilere sahip olması, akran olunan sosyal çevre ile birlikte yaşlanabilmek ve böylece yaşlılıkta yalnız kalmamak ve benzeri pek çok etmenin rol oynadığı düşünülüyor…

Dünya Sağlık Örgütü'nün 2017 Japonlar Dünyanın en uzun ömürlü toplumu.

Küresel Sağlık ve Tıp için Tokyo Ulusal Merkezinin yaptığı bir araştırmada da Japon diyetinin uzun hayat için önemi ve etkisi ortaya konuyor.

Japonlar en az miktarda işlenmiş gıda tüketen, en düşük miktarda rafine şeker kullanan ve dünyanın en iyi sağlık sistemlerinden birine sahip bir millet.

Yeşil çay ve soyanın bol tüketilmesi ve buna karşın kolesterol seviyesi yüksek olan süt ve süt ürünlerinin Japon diyetinde düşük miktarlarda yer alması yine önemli etkenlerden.

Amerika Birleşik tarafından Hiroşimo ve Nagazaki’ye iki Atom bombası birden atınca psikodinamik açıdan adeta iğdiş edilmişler.

***

Geleneksel içkilerinin adı Saki ama biz içmedik, Judo ve Karate bu ülkede doğmuş. Son derecede nazikler. Buradaki tuvaletler bile tam otomatik, ne zaman lavaboya gidilse oturanı tanıyor ve insanın taharet musluğuna hiç ihtiyacı yok

***

***

Bu arada 22. tanışma ve âşık olma günümüzü kutladık. 

Aşkın en iyi tanımını psikiyat Eune Mimkowsy yapmıştır: Aşk ne normal ne de ruhsal bozukluktur, patik yani sağlıklı olmakla ortası bir ruh hâiidir. 

Soratesi'in dediği gibi, "âşık olunuz, karınız iyi çıkarsa mutlu, yoksa filozof olursunuz".

Ben de Karım Neslim Güvendeğer Doksat'a damarlarımdan oksitosin çıkarak âşık oldum.

***

Dilerim hep öyle olur.

Hep çalışmak, sevmek ve üretmek dileğiyle...

Mehmet Kerem Doksat - 12 Haziran 2019, Çarşamba 

 

 

Okumaya devam et
  752 Hits
  0 yorum
752 Hits
0 yorum