Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

KORE'DEN SEVGİLER

SEVGİLİ MEKÂNCILAR

Sevgili Mekancılar, bugün size Güney Kore’den sesleniyorum. Dün Asiyana Airlines ile keyifli bir yolculuk yaptık. Bütün uçuş ekibi çok güler yüzlü ve sempatikti. Check in’e başlamadan önce bütün personel bir ritüellle dua etti, reverans yaptıktan sonra check in’e başladılar. Sabaha kadar uçuş anında her istediğimizde yerel kıyafetleri ve nezeketleriyle yanımızdaydılar.

Bu arada, buralarda kullanılan klozetlerin özelliğinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Klozetler elektronik ve alttan ısıtıcılı olup, otomatik olarak kişiye göre ayarlanan bir sistemle istediğiniz türden yıkama yapabiliyor ve parfüm sıkıyor J… Gerçekten de çok konforlu. O sebeple belirtmeden geçemedim J.

Seul gökdelenler arasında Kraliyet saraylarını ve tapınaklarını barındıran, geçmişini korumuş, turisleri çok seven bir şehir. Halk genelde İngilizce bilmiyor, ancak çok güler yüzlü ve misafirperverler. Sokakta bir adres sorduğunuzda veya bir şey  istediğinizde bütün işlerini bırakıp canla başla ve beden diliyle size yardım ediyorlar. Türkleri ayrıca çok seviyorlar.

Bugün birazdan Kore savaş gazileri Anıtını ve  Seul Kulesini ziyaret edip, anıttaki Türkçe yazıları okuyacağız. Korelilerin genel olarak alkol dehidrogenaz enzim düzeyleri çok düşük olduğu için her  türlü alkollü içkiye tahammüleri çok düşüktür.

Kore hakkında ufak bir bilgi:

Güney Kore, resmî adıyla Kore Cumhuriyeti (Korece: 대한민국 Daehan Minguk; Hanja: 大韓民國; kısaca: 한국, 韓國 Hanguk) bazen sırf Kore, Doğu Asya'da Kore Yarımadası'nın güneyinde kalan bir devlet. Güney Kore'nin komşu devletleri batısında Çin, doğusunda Japonya ve kuzeyinde Kuzey Kore. Ülkenin başkenti Seul'dür. Güney Kore ılıman iklim kuşağında kalıyor ve ülke arazisi dağlık topraklardan oluşuyor. Güney Kore sınırları 100,210 km²'lik bir alanı kaplar ve ortalama 50 milyon gibi bir nüfusa sahiptir.

 

Arkeolojik buluntular Kore Yarımadasının Alt Paleolitik çağında insanlar tarafından ikamet edildiğini gösteriyor. Kore tarihi MÖ 2333 yıllında Gojoseon'un efsanevi Dan-gun tarafından kurulmasıyla başlıyor. Silla altında MÖ 668'de Kore'deki Üç Krallığı'nın birleşmesinden sonra Kore bir devlet olarak Goryeo hanedanında ve Joseon hanedanında var olmaya devam etti, ta ki 1910'a, Kore İmparatorluğu Japonya tarafından ilhak edilene kadar. Kore II. Dünya Savaşının ardından Sovyet ve ABD'nin askeri güçlerinden kurtuluşu ve işgalinden sonra, Kuzey Kore ve Güney Kore'ye bölündü. Güney Kore ikinci bir demokrasi olarak 1948 yılında kuruldu.

 

25 Haziran 1950'de Güney Kore, Kuzey Kore'nin askeri güçleri tarafından işgale uğradı, iki Kore arasında çıkan savaş zor bir ateşkes sonrasında durdu ve iki ülke arasındaki sınır bugünlerde en çok güçlendirilmiş müstahkem mevki. Savaştan sonra, Güney Kore ekonomisi önemli ölçüde büyüdü ve gelişmiş bir ekonomiye ve tam demokrasiye sahip oldu. Ayrıca ülke Doğu Asya'da bölgesel güç konumundadır.

 

Güney Kore başkanlık sistemine göre yönetilen ve on altı idari bölüm içeren bir cumhuriyettir. Ayrıca ülkedeki yaşam standartları çok yüksektir ve Güney Kore gelişmiş ülke statüsüne sahiptir. Ülke Asya'nın en büyük dördüncü ekonomisine ve dünyanın en büyük 15'inci (GSYİH) veya 12'nci (SAGP) ekonomisine sahip. Ülke'nin ekonomisi ihracata dayalı, özellikle elektronik endüstrisi, otomotiv endüstrisi, gemi yapımı, makina endüstrisi, petrokimya ve robotik gibi sektörlerde üretim güçlüdür. Güney Kore Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, OECD ve G20 gibi örgütlere üyedir. Ayrıca APEC ve Doğu Asya Zirvesi'nin kurucu üyelerinden biridir.

 

Bölünmeden önce:

Kore tarihi Kore kuruluş mitolojisine göre efsanevi Joseon'un MÖ 2333 Dangun tarafından kurulmasıyla başlıyor [5] (genellikle "Gojoseon" olarak da biliniyor, 14. yüzyılda kurulan başka bir hanedanla karıştırmamak için; önek Go- 'eski' veya 'önceki' demek). Gojoseon Kore Yarımadası'nın kuzeyini ve Mançurya'nın bazı bölgelerini kontrol altına alana kadar genişledi. Çin'in Han Hanedanı ile sayısız çatışmalar girdikten sonra, Gojoseon parçalandı ve Kore Proto-Üç Krallık dönemine girdi.

 

Ortak çağın yüzyıl başlarında, Buyeo, Okjeo, Dongye ve Samhan devletler birliği yarımadayı ve Mançurya'nın güney kısımlarını işgal etti. Bu devletlerin çöküşünden sonra Goguryeo, Baekje ve Silla gibi birçok çeşitli küçük devletler büyümeye başladı ve yarımadayı Kore'deki Üç Krallık adına kontrol etti. Üç Krallığın 676'da Silla altında birleşmesi sonucu Kore Kuzey Güney Devletleri Dönemine girdi, böylece Kore yarımadasının büyük kısmını Birleşik Silla'nın kontrolünün altındaydı, aynı zamanda Balhae Goguryeo'nun kuzey bölgelerinde başarılı bir şekilde bulunuyordu. Birleşik Silla döneminde şiir sanatı ve sanat teşvik edildi ve Budizm kültürü gelişti. Kore ve Çin arası ilişkiler bu dönem iyi kaldı. Ancak Birleşik Silla iç çekişmeler yüzünden zayıfladı ve Goryeo'ya 935'te teslim oldu. Silla'nin kuzeydeki komşusu Balhae bir devlet olarak Goguryeo'nun varisi olarak kuruldu. En yüksek döneminde, Balhae Mançurya'nın büyük bir kısmını ve Rusya'nın bazı bölgelerini kontrol etti. Balhae 926'da Kitanlılar'ın eline düştü.

 

Yarımada Goryeo İmparatoru Taejo Wang Geon tarafından 936'da birleşti. Aynı Silla gibi, Goryeo son derece kültürlü bir devletti ve 1377'de Jikji oluştu, dünya'nın hareketli en eski metal tipli matbaa makinesini kullanılarak[6]. 13. yüzyıldaki Moğol istilaları Goryeo'yu güçsüzlendirdi. 30 yıl savaşın ardından, Goryeo Kore üzerindeki hakimiyetini devam etti ama yine de Moğollara haraç ödedi ama bunun karşılığında Moğolların mütteffiki oldu. Moğol İmparatorluğunun çökmesinin ardından, Goryeo'yu ağır siyasi çekişmeler izledi ve Goryeo hanedanı general Yi Seong-gye tarafından yürütülen bir isyan sonucu 1388'de Joseon hanedanı ile değiştirildi.

 

Kral Taejo Kore'nin yeni adını Gojoseon'nu göz ardı ederek "Joseon" olarak deklare etti ve başkenti Seul'a taşıdı. Joseon Hanedanının ilk 200 yıllı oldukça barışçıl geçti ve 15. yüzyılda Kral Büyük Sejong döneminde Hangıl'ın oluşmasını izledi, ayrıca bu dönem ülkede Konfüçyüsçülük'un önemi arttı.

 

 

Gyeongbok Sarayı Seul'un beş büyük sarayından en büyüğü. Saray Joseon Hanedanı döneminde yapıldı.

1592 ve 1598'de Kore Japonlar tarafından istila edildi. Toyotomi Hideyoshi askerleri komuta ediyordu ve Asya kıtasını Kore üzerinden işgal etmeyi planlıyordu ama büyük ihtimal Salih Ordusu tarafından ve Ming Hanedanı'nın yardımıyla geri püskürtüldü. Bu savaş'ta amiral Yi Sun-sin'in yükselmesine neden oldu ve onun ünlü kaplumbağ gemiside meşhur oldu. 1620'lerde ve 1630'larda Joseon Mançu istilasına uğradı, neticede Mançular bütün Çin'i feth etmişti.

 

Başka bir dizi Mançurya'ya karşı savaşlardan sonra, Joseon yaklaşık 200 sene barış içinde kaldı. Kral Yeongjo ve Kral Jeongjo Joseon Hanedanlığına kültürel yenilikler getirdi.

 

Ancak, sonraki seneler Joseon hanedanı aşırı bir şekilde Çin'e bağlıydı dış ilişkilerde ve dış dünyadaki izolasyonlarda. 19. yüzyıllın sırasında Kore izolasyon politikası yüzünden Münzevi krallık olarak adlandırıldı. Joseon Handenı kendisini Batılı emperyalizm'den korumak için bu adımı attı, ancak sonunda zorunlu bir şekilde kendisini ticaretten dolayı dünyaya açtı. Birinci Çin-Japon Savaşı ve Rus-Japon Savaşı ardından Kore Japon egemenliği altına girdi (1910-1945). İkinci Dünya Savaşının sonunda, Japonlar Sovyet ve Amerikan güçlerine teslim oldu, bunlar Kore'nin kuzeyini ve güneyini işgal etmişlerdi.

 

Bölündükten sonra

Ana madde: Güney Kore tarihi

1943'te Kahire Deklarasyonu esnasında yapılan ilk plana göre birleşik bir Kore planı kararlaştırılmıştı, Sovyetler Birliği ve ABD arasında tırmanan Soğuk Savaş husumeti yüzünden Kore yarımadasında iki ayrı hükümetin kurulmasına neden oldu. Her biri kendi ideolojileri ile Kore'nin bölünmesine yol açtı. Böylece Kore, 1948 tarihinde bölündü ve iki devlet kendi siyasi idareleri ile oluştu. Kuzey Kore'de eski Japon karşıtı gerilla ve komünist eylemci Kim Il-sung Sovyetlerin desteği ile güç kazandı ve Güney Kore'de sürgünde olan ve sağcı Koreli siyasi lider Syngman Rhee Güney Kore'nin cumhurbaşkanı olarak göreve geçti.

 

 

Seul Olimpiyat Stadyumunun Han nehri üzerinden çekilmiş resmi, 1988 Yaz Olimpiyatları bu stadyumda gerçekleştirildi.

25 Haziran 1950'de Kuzey Kore, Güney Kore'yi işgal etmeye kalktı ve bu da Kore Savaşını kıvılcımladı. Bu savaş Soğuk Savaş döneminin ilk büyük çatışmasıydı. Aynı zamanda Sovyetler Birliği Birleşmiş Milletler'i boykot etti ve bu da veto haklarının yitirmelerine yol açtı. Üstün Kuzey Kore kuvvetlerinin bütün ülkeyi birleştireceği belli olunca Sovyetler Birliği'nin veto hakkını kaybetmesi ile Birleşmiş Milletler böylece iç savaşa müdahale etme imkanı buldu. Sovyetler Birliği ve Çin, Kuzey Kore'yi her anlamda destekledi. Daha sonraki seneler Çin ordusundan milyonlarca asker Kuzey Kore'ye askeri anlamda destek olmak için savaşa katıldı. İki tarafta oluşan bu büyük gelişmelerden sonra ve sivil Kore halkının hem güneyde hem kuzeyde gördüğü büyük kayıplardan sonra savaş sonunda bir çıkmaza ulaştı. 1953 senesinde ateşkes sağlandı; ama bu ateşkes hiçbir zaman Güney Kore ve Kuzey Kore tarafından imzalanmadı. Böylece yarımada iki ülke arasındaki orijinal sınır yakınlarında askerden arındırılmış bölge adında ikiye bölündü. Barış antlaşması iki devlet arasında imzalanmadı. Bu teknik olarak iki ülkenin bugünde hâlâ savaş halinde bulunduklarını gösteriyor. Kore savaşı neticesinde en az 2.5 milyon insan hayatını kaybetti.

 

1960'ta bir öğrenci ayaklanması sonucu otokratik cumhurbaşkanı Syngman Rhee istifa etmek zorunda kaldı. Bu istifadan sonra Güney Kore siyasi istikrarsızlık bir döneme girdi, zayıf ve etkisiz hükümete karşı general Park Chung-hee Syngman Rhee'nin istifasından bir sene sonra askeri bir darbe yaptı. Park cumhurbaşkanlığı görevine geçti ve bu görevi 1979'a kadar devam etti bir suikastte uğrayana kadar. Park Chung-hee döneminde Kore'de hızlı ihracata dayalı ekonomik bir büyüme sağladı ama ayrıca Güney Kore'ye siyasi ağır baskılarda bu dönemde yoğundu. Park ağır bir şekilde acımasız askeri diktatör olarak eleştiriliyordu, Kore ekonomisinin onun görevi süresince önemli ölçüde gelişmiş olmasına rağmen.

 

Park'a düzenlenen suikasten sonraki seneler ülkede önemli siyasi telaşlar olmasına neden oldu, eski bastırılmış muhaleft liderleri birden oluşan siyasi boşlukta cumhurbaşkanı olmak için kampanyalar başlattı. 1979'da 12 Aralık darbesi Chun Doo-hwan tarafından Choi Kyu Hah'nın geçici hükümetine yapıldı. Choi Kyu Hah o sıralar geçici cumhurbaşkanıydı ve Park hükümeti sırasında başbakanlık görevini yürütüyordu, Chun darbeden sonra çeşitli önlemler alarak iktidara yükseldi, ayrıca Chun geniş bir sıkıyönetim alarak üniversiteleri kapattı, siyasi faaliyetleri yasakladı ve basını kısıtladı. 17 Mayıs tarihinde cumhurbaşkanı görevine geçtikten sonra Güney Kore'nin genelinde protestolar başladı, çünkü halk demokrasi talep ediyordu, özellikle Gvangju şehrinde protestoların yoğun olmasıyla, Chun bu şehre özel kuvvetler gönderdi Gvangju Demokratikleşme Hareketi'ni şiddetle bastırmak için.

 

Chun ve hükümeti Kore'yi 1987'ye kadar despot bir idare altına aldı, ta ki Seul Ulusal Üniversitesi'ne giden bir üniversitelinin işkenceyle öldürülene kadar[9]. 10 Haziran'da Katolik Rahipler Adalet Derneği bu olayı halka taşadı, bu da ülke çapında büyük gösterilere neden oldu. Sonunda, Chun'un partisi Demokratik Adalet Partisi ve parti lideri Roh Tae-woo 29 Haziran Bildirgesini ilan etti, bu bildirgede cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi ön görülüyordu. Roh seçimi az bir farkla muhalefet liderleri Kim Dae-Jung ve Kim Young-Sam karşı kazandı.

 

1988'de Seul'de 1988 Yaz Olimpiyatları düzenlendi. Güney Kore 1996'da da Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü'ne üye oldu. Devlet 1997 Doğu Asya Mali Krizinde olumsuz etkilendi, ama yine de ülke bu krizden çabuk kurtulabildi ve ekonomisini büyütmeye devam etti, yavaş da olsa.

 

Haziran 2000'de cumhurbaşkanı Kim Dae-Jung'un Güneş Politikası angajmanı, Kuzey Kore'nin başkenti Pyongyang'da Inter-Kore Zirvesi'nin düzenlenmesine neden oldu. Bir sene sonra Kim Güney Kore ve Doğu Asya'da demokrasi ve insan hakları için yaptığı çalışmalar ve özellikle Kuzey Kore'yle barış ve uzlaşma çabaları için Nobel Barış Ödülü'ne laik görüldü.

 

2002 senesinde, Güney Kore ve Japonya ortaklaşa işbirliği içerisinde 2002 FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yaptı, ancak sonrasında Liancourt Kayalıkları üzerindeki egemenlik iddiaları yüzünden (Kore'de Dokdo olarak anılıyor ve Japonya'da Takeshima olarak) Japonya ve Güney Kore'nin ilişkileri kötüleşti . Bu olay medya'da Liancourt Kayalıkları Krizi olarak anıldı.

 

Coğrafya

 

Güney Kore

Güney Kore’nin güney ve batı kıyıları çok girintili ve çıkıntılıdır. Birçok yarımada ve küçük adalarla çevrilmiştir. Bu kısımlarda, Busan ve İnchon en önemli limanlarındandır. Doğu bölümü dağlık olmasına rağmen, batı bölümü geniş alanlar, ovalar ve tepelerle kaplıdır. Doğu bölümünde tabii limanlar da yoktur. Genellikle dağlıktır. Fakat dağlar yüksek değildir. En yüksek dağı 1916 m ile Chiri San Dağı'dır. Önemli nehirleri arasında Nakdong, Han ve Incheon ırmakları sayılabilir.

 

İklim

Güney Kore’nin iklimi, kışın karalardan esen soğuk rüzgarların etkisindedir. Kışın ülkede kar nadiren yağarken yağmur görülmez. Güneşli ve açık bir hava olmasına karşın ayaz nedeniyle hava sıcaklığı çok düşer.

 

Ülke yazları Pasifik’ten esen sıcak ve nemli muson rüzgarlarının etkisi altına girer. Yıllık yağış ortalaması 1270 mm’dir. Güneyde Eylül ayında ülke genelinde ise Temmuz ayında sık sık tayfunlar görülür. Temmuz ayı bütün ülkede çok yağışlı geçer.

 

Ülkenin yüzey şekilleri iklimi etkiler. Muson rüzgarları sayesinde bitki örtüsü arasında tropikal bitkiler de yer alır. Ülkede en düşük sıcaklık ortalaması -25 °C, en yüksek sıcaklık ise 38 °C’dir. Ülkede tüm yıl boyunca gece-gündüz arasındaki sıcaklık farkları çok düşüktür.

 

Siyaset

Ana madde: Güney Kore'de siyaset

 

Güney Kore Ulusal Meclisi

Birçok demokratik devlet gibi,[12] Güney Kore'nin yönetme şekli üç ayağa bölünüyor: Yürütme erki, Yargı ve Yasama organı.Güney Kore'nin yürütme ve yasama organları ulusal düzeyde başlıca görev yürütüyor, gerçi yasama organındaki çeşitli bakanlıklarda yerel seviyedede görevlerini gerçekleştirebilliyor. Yerel hükümetler yarı-özerktir ve kendilerine ait yasama ve yürütme organları vardır. Yargı organı görevini hem ulusal hem yerel düzeyde yürütüyor. Güney Kore anayasal bir demokrasiye sahiptir. Güney Kore'nin hükümet yapısı Güney Kore Anayasası tarafından belirlenir. Bu belge cumhuriyetin 1948 yıllında ilan edildikten sonra birkaç kez revize edildi. Bu revizelere rağmen anayasa birçok özelliklerini koruya bildi, sadece kısa süreli İkinci Güney Kore Cumhuriyeti döneminde hariç, ülke her zaman başkanlık sistemine dayalı bir şekilde bağımsız bir icra kurulu başkanı ile yönetildi.[13] Güney Kore'de seçimler ilk defa doğrudan 1948'de gerçekleştirildi. Güney Kore tarihinde birçok kez 1960'lardan başlayan ve 1980'lere kadar uzanan askeri diktatörlükler ve darbeler yaşamış olsa da, o günden bu güne ülke başarılı liberal bir demokrasiye sahip. The World Factbook bugünlerde Güney Kore demokrasisini "tamamen işleyen modern bir demokrasi" olarak tanımlıyor.[14]

 

Meclis

Yasama görevini üzerine alan Güney Kore Parlamentosu'nun 299 üyesi vardır. Meclis üyeleri 4 yıl için halk tarafından seçilirler. Cumhurbaşkanının meclisi feshetmek yetkisi vardır.

 

Cumhurbaşkanı

 

Günümüz Güney Kore cumhurbaşkanı Moon Jae-in

Güney Kore'de başkanlık sistemi hakimdir. 1972 Anayasasıyla yürütme görevi, Ulusal Konferans tarafından beş yıl için seçilen Cumhurbaşkanına verilmiştir. Ülkede Cumhurbaşkanı yürütmenin başıdır ve beş yıl için halk tarafından seçilir. Yürütmeyle ilgili kararların tamamı Cumhurbaşkanının kontrolündedir. Cumhurbaşkanlığına aday olacak kişi eğer herhangi bir siyasi kimliğe sahipse (parti üyeliği veya milletvekilliği gibi) seçimlerden en az bir yıl önce bu görevinden istifa etmek zorundadır.

 

Başbakan

Güney Kore’de Cumhurbaşkanı meclis tarafından içinden veya dışından bir kişi Başbakan adayı olarak gösterilmekte ve bu kişinin adaylığının açıklanmasından sonra en fazla 20 gün içinde parlamentoda bir oturum yapılarak Başbakan adayının oylanması gerekmektedir. Bu oylamada parlamento üyelerinin en az yarısının hazır bulunması ve adayın Başbakan olabilmesi için geçerli oyların salt çoğunluğunu alması gerekmektedir.

 

Güney Kore’de Başkanlık sistemi olduğundan yani yürütmenin Cumhurbaşkanında olması nedeniyle Başbakanın yönetimdeki rolü zayıf kalmaktadır. Başbakan, daha çok Meclis ve Cumhurbaşkanı arasında bir köprü görevi görmektedir.

 

Dış ilişkiler

Ana madde: Güney Kore'nin dış ilişkileri

Güney Kore'nin 188'den fazla ülkeyle diplomatik ilişkileri bulunuyor. Ayrıca ülke 1991'den beri Birleşmiş Milletler'e üyedir. Güney Kore ve Kuzey Kore aynı zamanda BM'ye üye oldular. 1 Ocak 2007 tarihinde, Güney Kore Dışişleri Bakanı Ban Ki-moon Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri görevini devraldı. Ülke'nin ayrıca Güneydoğu Asya Uluslar Birliği'le ASEAN Plus three devleti olarak gelişmiş ilişkileri ve gözlemcileride bulunuyor. Ayrıca Güney Kore Doğu Asya zirvesinede üye ülkerden biri.

 

2010 senesinde Güney Kore ve Avrupa Birliği arasında serbest ticaret anlaşması, ticaret engellerini ortadan kaldırmak için imzalandı. Güney Kore ayrıca Kanada devletiylede serbest ticaret anlaşması müzakereleri  sürdürüyor ve bir başka müzakere Yeni Zelanda ile yürütülüyor. Kasım ayının 2009 senesinde Güney Kore OECD'nin Kalkınma Yardımları Komitesine üye oldu, ilk defa eskiden yardım almış bir ülke bu gruba verici bir devlet olarak üye olmuştu. Güney Kore Kasım ayının 2010 senesinde G-20 zirvesini kendi topraklarında gerçekleştirdi.

 

Türkiye ile olan ilişkiler

Ana maddeler: Türkiye-Güney Kore ilişkileri ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti-Güney Kore ilişkileri

Türkiye, Güney Kore'yi 11 Ağustos 1949'da tanımıştır. İki ülke arasındaki ilişkilerin sağlam ve olumlu bir temele sahip olmasının bir nedeni, Türkiye'nin 1950 Kore Savaşı sırasında Yarımadaya asker göndermesi ve çok sayıda şehit vermesi olarak görülebilir. İki ülke arasındaki ilişkilerde siyasi alanda bir sorun bulunmamaktadır. Güçlü bir dostluk temelinde kurulan ilişkiler düzenli siyasi diyalogla sürdürülmektedir. Güney Kore ve Türkiye uluslararası alanda birbirlerine destek vermektedirler. Dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Güney Kore'yi 14 ve 16 Haziran 2010 arası ziyarete gitmiştir. 2012 yılında dönemin Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Güney Kore'yi ziyarete gitmiştir ve Nükleer Güvenlik zirvesi çerçevesinde görüşmelerde bulunmuştur.

 

Çin ile olan ilişkiler

Ana maddeler: Çin Halk Cumhuriyeti-Güney Kore ilişkileri ve Çin Cumhuriyeti-Güney Kore ilişkileri

Tarihi açıdan, Kore'nin Çin'le yakın ve iyi ilişkileri oldu. Güney Kore kurulmadan önce, Kore bağımsızlık savaşçıları Çin askerleri ile Japon işgaline karşı beraber savaştı. Ancak II. Dünya Savaşıdan sonra Çin Halk Cumhuriyeti Maoizm'i kucakladı oysa Güney Kore Amerika Birleşik Devletleri'yle yakın ilişkiler kurma arayışındaydı. Çin Halk Cumhuriyeti bunun üzerine Kuzey Kore'yi Kore savaşı esnasında askerlerle ve askeri malzemelerle destekledi, bunun ardından iki devlet arasındaki diplomatik ilişkiler neredeyse tamamen durduruldu. Yine de iki devlet arasındaki ilişkileri giderek düzeldi ve Güney Kore ile Çin Halk Cumhuriyet arasındaki resmi diplomatik ilişkiler yeniden 24 Ağustos 1992'de kuruldu. İki devlet ikili ilişkilerini düzeltme çabasına girdiler ve aralarındaki kırk yıllık ticaret ambargosunu kaldırdılar[18], ayrıca 1992'den sonra Güney Kore ve Çin'in ilişkileri sürekli iyileşti[18]. Kore Cumhuriyeti Çin Cumhuriyeti ile arasındaki ilişkiyi Güney Kore Çin Halk Cumhuriyeti'yle resmi ilişkiye girdikten sonra durdurdu.

 

Avrupa Birliği ile olan ilişkiler

Avrupa Birliği (AB) ve Güney Kore ticaret alanında iki önemli işbirlikçi, aralarında serbest ticaret anlaşması bulunuyor ve Güney Kore 2006 yılından sonra böylece öncelikli olarak Avrupa Birliğinin serbest ticaret ortağı olarak belirlenmiştir. Serbest ticaret anlaşması Eylül'ün 2010 senesinde onaylandı, İtalya'nın koşullu bir şekilde serbest ticaret anlaşmasındaki veto hakkında vazgeçmesinden sonra[20]. İtalya'yla yapılan uzlaşma serbest ticaret anlaşmasının 1 Temmuz 2011 tarihinde geçici yürürlüğe girecek olması. Güney Kore Avrupa Birliği'nin en önemli sekizinci ticaret ortağı ve Avrupa Birliği Güney Kore'nin en çok ihracat yaptığı ikinci bölge. Güney Kore ile AB arasındaki ticaret 2008 yılında 65 milyar doları aştı ve 2004'ten 2008'e kadar iki ülke arasındaki ticaret kazancı ortalama yıllık % 7.5 gibi bir büyüme sağladı.

 

Avrupa Birliği 1962'den beri Güney Kore'ye en yüksek yatırım yapan dış yatırımcı ve AB'nin Kore'ye 2006 yıllında doğrudan yatırım oranı %45'i buldu. Buna rağmen AB firmalarının önemli sorunları bulunuyor Güney Kore pazarında. Avrupa Birliği'nin Güney Kore pazarında erişim ve faaliyet yapabilmesi için katı standartlar ve ürün ve hizmetler için konulan sert test şartları bulunuyor. Bu nedenlerden dolayı ticarette engeller oluyor. İki taraflı ilişkilerin iyi tutulması AB'nin doğrudan yatırımları yüzünden önemli, o yüzden Avrupa Birliği durumun düzelmesi için arayış içinde.

 

Japonya ile olan ilişkiler

Ana madde: Japonya-Kore ilişkileri

 

Dokdo adaları Güney Kore ve Japonya arasında bir kriz haline gelmiştir ve bu olay Liancourt Kayalıkları Krizi diye adlandırılmaktadır.

İkinci Dünya Savaşından sonra Japonya ve Güney Kore arasında resmi diplomatik ilişkiler kurulmadı. Bunun üzerine Güney Kore ve Japonya diplomatik ilişkilerin kurulması için 1965'te Japonya ve Kore Cumhuriyeti arasında Temel İlişkiler Antlaşmasını imzaladı. Güney Kore'nin bazı kesimlerinden Japonlara ve Japonya'ya karşı derin bir düşmanlık duygusu vardır, bunun nedeni özellikle Kore ve Japonya arasında geçmişte çözülmemiş bazı olayların olması, bu olaylar özellikle 1910 Japonya-Kore Antlaşması sonra Kore'nin Japonya tarafından işgal edilmesinden sonra çeşitli sebepten oluşan olaylar. İkinci Dünya Savaşı sırasında 100.000 ' den fazla Koreli zorla Japon İmparatorluk Kara Kuvvetlerinde asker olarak görevlendirildi. Ayrıca Koreli kadınlar zorla cephelere getirilerek Japon İmparatorluk Kara Kuvvetlerindeki askerlere seks köleleri olarak veriliyordu, bunlar rahatlatıcı kadınlar olarak adlandırılıyordu.

 

Japonya ve Kore arasında hala uzun soluklu siyasi krizler devam ediyor, bunların arasında en çok göze çarpan Kore sivil halkına karşı yapılmış Japon savaş suçları, geçmiş zamanda Japon politikacıların Yasukuni Tapınağı'na yaptıkları ziyaretde savaşta ölen Japon askerlerine saygı göstermeleri (bazı A sınıfı savaş suçluları dahil) Kore ve Çin hükümetleri tarafından kınandı, iki ülke arasında başka bir sorun Japonya'daki tarih dersi kitaplarının üzerindeki tartışmalar, çünkü Japonya İkinci Dünya Savaşı sırasında olan bazı şeyleri yeniden yazmasıda iki ülke arasındaki ilişkileri yıpratıyor. Ayrıca başka büyük bir sorun Japonya ve Güney Kore arasındaki sınır anlaşmazlıkları özellikle Dokdo adaları üzerindeki anlaşmazlıklar iki ülke arasındaki ilişkiyi kötü yönde etkiliyor.

 

Japonya Başbakanı Junichiro Koizumi'nin Yasukuni Tapınağını tekrar ziyaret etmesinden sonra Güney Kore Chumhurbaşkanı Roh Moo-hyun Japonya ve Güney Kore arasındaki bütün zirve toplantılarını cevap olarak iptal etti.

 

Kuzey Kore ile olan ilişkiler

İki ülke Kuzey ve Güney Kore hâlâ resmî olarak bütün yarımada ve diğer uzak adalar üzerinde egemenlik talebinde bulunuyorlar. 1950'den 1953'e kadar süren Kore Savaşından sonra iki devlet arasında hâlâ uzun sürelik bir düşmanlık yaşanıyor; ama yine de Kuzey Kore ve Güney Kore aralarında barışı sağlamak için barış antlaşmaları imzaladılar. Roh Moo-Hyun ve Kuzey Kore lideri Kim Jong-il kalıcı barışı sağlamak için sekiz maddelik bir antlaşma imzaladılar, bu antlaşmanın içeriği üst düzey görüşmelerin sağlanması, ekonomik işbirliği, tren hizmetleri, karayolu ve havayolu taşımacılığının yenilenmesi ve ortak bir Olimpiyat tezahürat kadrosu kurulması gibi konuları içeriyordu.

 

Güneş Politikası ve uzlaşma politikası çabalarına nazaran, iki ülke arasındaki barış süreci Kuzey Kore'nin 1993, 1998, 2006 ve 2009'da yürüttüğü füze denemeleri yüzünden zor duruma girdi. 2009 yıllının başlarında Kuzey ve Güney Kore arasındaki ilişki gerginleşti, Kuzey Kore bunun üzerine füzeler hazır bulundurduğunu bildirdi , Güney Kore'yle yapılan bütün antlaşmaların iptal edildiğini bildirdi ve Güney Kore ve Amerika Birleşik Devletleri'ne tehditler savurdu eğer planlandığı gibi bir uyduyla bu gelişmelere müdahale ederlerse. Kuzey ve Güney Kore hala resmi olarak savaş durumundalar ( Kore Savaşından sonra barış antlaşması imzalamadılar) ve dünya'nın en güçlü tahkim edilmiş sınırını paylaşıyorlar. 27 Mayıs 2009'da Kuzey Kore medyaları ateşkesin artık geçerli olmadığını bildirdi ve bunun nedeni Güney Kore hükümetinin kesinlikle Nükleer Yayılmaya Karşı Güvenlik Girişimine üye olmaya hazırlandığı için olarak gösterdiler. İki devlet arasındaki ilişkileri daha da karmaşık bir duruma sokan ve gerginliği artıran başka bir olay, Mart 2010'da Güney Kore'ye ait ROKS Cheonan gemisinin batması sonucu oluştu, çünkü Güney Koreli yetkililer geminin Kuzey Kore tarafından atılan torpedo sonucu batmasını onayladı ama Kuzey Kore bu iddiaları reddetti[33]. Bunun üzerine Güney Kore başkanı Lee Myung-bak yaptığı bir açıklamada Seul'un Kuzey Koreyle alakadar bütün ticaret alanındaki ilişkileri keseceğini bildirdi, Kuzey Kore'yi karşı alınmış bir önlem olarak öncelikle diplomatik ve mali alanda ülkeyi geri vurmak olduğu söylendi. Kaesong Sanayi Projesi ve insani yardımların Güney Kore tarafından kısıtlanmiyacağı açıklandı [34]. Kuzey Kore, başlangıçta tüm bağları koparmak için Güney Kore'yi tehdit etti, önceden yapılan saldırmama paktını tamamen iptal edeceğini ve bütün Kaesong Sanayi Bölgesi'nde yaşayan Güney Korelileri ülkeden atacağını bildirdi ama bütün tehditlerini geri çekti ve Güney Kore'yle ilişkileri devam etmeye karar verdi. Yine de devam eden ilişkilere rağmen, oluşan askeri çatışmalar yüzünden, Kaesong sanayi bölgesi yatırımda ve işçi gücünde büyük bir düşüş görüldü.

Birazdan kısa bir şehir turu daha yapacağız.

Hepinize keyif dolu günler ve İyi Bayram geçirmeniz temennisiyle.

Selam ve sevgilerimle…

Mehmet Kerem DOKSAT-04.06.2019

Okumaya devam et
  397 Hits
  0 yorum
397 Hits
0 yorum

TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU

Sevgili Mekâncılar,

Anlatacağım hazin öykü gerçek hayatta cereyan etmiştir.

***

Bir zamanlar millî bir sporcu vardı ağabeyiyle nakavtına boks maçı yapardı ama bileğini bükecek yiğit yoktu. Dün telefon edip “artık emekli olmayı düşünüyor musun” diye sordu. Ömrüm yettiğince çalışacağız karımla beraber” dedim.

***

Emekli olmayı düşünmediğimi ve ömrüm imkân tanıdıkça çalışacağımı söyledim.

***

Taşkafa Cengiz lâkaplı çok yiğit bir arkadaşım vardı Adana’da. Geçmiş senelerde Büyükada’daki faytoncularla kavga etmişler. Bu olay 12 Eylül Darbesi’nden hemen sonra cereyan etmiş.

***

Taşkafa Cengiz Adanalı millî bir su topucuydu. Büyükada’daki fayton sahipleri arkadan saldırmışlar. O da “hop, acaba bir şey mi olmuş” demişti.

Hatta katil diye tanınmış namlı bir kabadayı arkadan uçarak kendisine kafa atınca “acaba ne oluyor, bir şey mi var” diye ayağa kalkmıştı. Geçenlerde sokakta karşılaştım. Bakışları donuk ve bir garipti.

Bir baktım ki hiç de ilişkisi olmadığı hâlde yasadışı bir örgüt üyeliğiyle suçlanmıştı.

***

Maalesef Travma Sonrası Stres Bozukluğu Tanısı konmuştu.

***

Şimdi bu tanının nasıl konduğunu sizinle paylaşacağım.

***

Travma Sonrası Stres (Zorlanma Bozukluğu)

Tanısı için: Gerçek veya başka birisiyle göz korkutucu bir şekilde karşılaşma.

Doğrudan örseleyici olaylar yaşama, kendinden geçip bayılıp boş ifadelerle etrafına bakma. Her an tetikte olma ve travma yaratan olaylara maruz kalıyormuşçasına fenalaşma.

İlk defa Ömür Boyu (Emeritus) Profesör Nancy Andreasen, Vietnam gazisi kocasının yaşadıkları sonrasında, bu tanıya tanımlamıştır.

Doğrudan örseleyici olaylara maruz kalma, başkalarından gelen hadiselere şahitlik etme, tekrarlayıcı olarak olayları tekrar tekrar yaşantılama şeklinde yaşanır.

 

***

Bizde Güneydoğu Gazilerinde de çok rastlanan bu duruma Örselenme Sonrası Stres Bozukluğu denir.

***

 

Bugün, Ondokuz Mayıs Gençlik ve Spor Millî Bayramımız.Milyonlar Anıtkabir’e koştu ve “ne mutlu Türk’üm diyene dediler”.

***

İlk fırsatta biz de gideceğiz ama bu Pazar biraz istirahat edeceğiz.

***

Bu olumsuz tanının bir de filmi var, sizlerle onu da paylaşmak istiyorum.

***

Bugün Türklüğün şahlandığı gündür. Pazar sadece biraz istirahat için lâzım.

***

Bugün Bayram, mutlu olsun çocuklar.

***

Pazarlar sıkıcı ama biraz istirahat herkese iyi gelir.

***

Sevgiler ve nice bayramlara.

Mehmet Kerem Doksat – 19.05. 2019 - Pazar

Okumaya devam et
  453 Hits
  0 yorum
453 Hits
0 yorum

DURDURUN BU DÜNYAYI İNECEK VAR

indir-1

 

Caminin yanında birçok yerde lokantalar yer alıyordu ve ilginç olarak pek çok lokantada yemek yeniyordu. Hükümetin yaptığı insafsızca zamlara zerre kadar aldırış etmiyorlardı.

Pek çok kişi orada takılırdı. Handan içinden şöyle bir geçirdi ve “burası ne kadar acayip bir yer” dedi. Ortaköy’deki caminin önündeki lokantalarda oturuyor ve rakı, bira ve denk gelirse içiyorlardı.

İki kıt’ayı birleştiren ve harikulade manzaralı Ortaköy’de hayat hiç durmazdı.

Boğaz’a bakan kısımda olağanüstü bir manzara vardı ve Handan ve arkadaşları hem müezzinin ezan okuduğu, hem de çok farklı etnik ve kültürel yapıdan insanların takıldığı bir bölgede yaşıyorlardı.

Lokantalarda kâh Arabesk kâh Zeki Müren’in eski eserleri çalınırdı.

Handan Ortaköy’deki bu sıra dışı mekâna pek sık takılmazdı ve o civardaki her yeri bilirdi. Çok hoş ve şile bezinden yapılmış elbisesini dizlerinin üzerine kadar sıyırır, kırmızı ruja boyadığı dudaklarını cömertçe sevdiği kişilere sunardı.

Yöredeki barlardan birine takılır ve bazen çift kâğıtlı esrar sarılmış sigara içer, içerken de adeta ta aklına eski günler gelir ve baştan çıkarıcı tavırlar sergileyerek o civara gelenleri sanki avına iğnesini sokan bir akrep gibi sokarak yaklaşmayı pek severdi.

Genellikle civardaki barlarda gitar çalıp pop müziği çalar ve hayatını öyle kazanırdı. Kimseler eyvallah demeyen ve yapısıyla dikkati çekerdi. Vücut ölçüleri ideal 90+60+90 olduğu için insanları kolaylıkla tavlardı.

Baştan çıkarıcı ve meşum kadın tavırlarıyla kolaylıkla pek çok erkeği etrafında toplayabiliyordu ama gösterip de vermeyen bir kişiliğe sahipti. Gittiği bir psikiyatr Histriyonik Kişilik Yapısı olduğunu söyleyince bir daha kapısını bile çalmamıştı.

Soldan üçüncü salaş bara oturdu ve dudaklarındaki ruju da ıslatarak sigaraya sürdü. Ferit de tam oradan geçiyordu ki bir baktı, mekânın harikulâde manzarasına bakmaktan kendini alamayıp hemen bu hiç tanımadığı ahunun yanına seğirtti.

Topu topu yedi kişiydiler ve kimselerine umurlarına tattıkları yoktu. İskemleyi çekip, adeta zor sığışarak bara oturdular.

Handan haki renkli saçlarını öylesine savurdu ki, çevrede bulunan herkesin dikkatini çekmekte hiç zorlanmadı.

Bazen içi sıkılıp efkârlanınca dağıtıp sarhoş olsa da, hiç bilincini kaybetmezdi.

Boğazın manzarasına bakıp, eteğini ta dizlerinin üzerine kadar sıyırdı ve gür saçlarını şuh bir şekilde salladı; mor ve yeşil renklere boyadığı için çok dikkat çeker hep etrafını hoş bir tavırla kolaçan edip, arada da meraklı tavırlarla etrafını süzerdi.

Pek fazla arkadaşı yoktu ve kolayca da âşık olmazdı ve kimselere de pek yüz vermezdi.

Erkekleri baştan çıkarmaktan pek hoşlanıyor ve genellikle şuh bir edayla etrafını süzüyordu. Kimin görse çok güzel diyebileceği şuh ve fettan diyeceği bir kıyafet giyerdi.

Lâcivert mavi karışımı gözlerle etrafını süzdü ve Mahmut’la göz göze geldiler.

Mahmut üçgen vücutlu, baklava şeklindeki beden adaleleriyle her kızı baştan çıkarabilecek yeteneğe sahipti.

 

Handan ise ağır takılan, “ezik” izlenimi vermekten hiç hoşlanmayan ama bir o kadar da mütevazı bir kadındı.

Bardaki iskemlelere tıkış tıkış oturdular ve hafifçe çiseleyen yağmura hiç aldırış etmeden içmeye başladılar. Ne olduğunun hiçbir ehemmiyeti yoktu. Mühim olan kafayı bulup muhabbet etmekti.

Oralardan geçmekte olan Neslihan da gruba takıldı. Üzerinde, üzerine İngilizce bir şeyler yazan bir t-shirt ve bedenine havanın rutubetiyle yapışınca kendisini son derecede baştan çıkarıcı gösteren bir kıyafet vardı.

Mekâna sığmakta ilk başta epey zorlandılar ve mahcup, toplumsal ortamlarda kendini ortaya sürmeyi pek de sevmeyen edasıyla Neslihan da gruba eklendi; farkında değildi ama tam bir femme fatale (meşum kadın) idi.

Kıyafetlerinde derin göğüs dekoltesi olması hoşuna gidiyordu. Erkeklerle beraber olmak onun için hiç sorun değildi ve bekâretini daha on yedi yaşındayken kaba saba, Adanalı olduğu söyleyen ve ismini mahsus vermeyen bir herife teslim etmişti.

“Bu Adanalılar ne kadar nobran” diye geçirirdi içinden bazen; zaten Allah’a ve Mukaddes kitaplara söven başka bir şehir ahalisi yoktu. İlk cinsel birlikteliğini sanki bir acelesi varmış gibi, bir vazife gibi yerine getirmiş ve kendisini bu ayı gibi herife vermişti.

***

Adam isminin Ferdi olduğunu söylemiş ve adeta ırzına geçmişti. İlişkinin bu minvalde gelişmesi garip bir şekilde hoşuna gitmiş ve ilk orgazmını da onunla yaşamıştı, herhangi bir vicdan azabı da duymamıştı.

Nasıl olsa bir gün gelecek ve bu iş olacaktı ve kafaya takmasının da bir anlamı yoktu.

Hâlâ tam olarak bilemediği bir şekilde titreyerek ve inleyerek tatmin olmuştu; hem de Ferdi’yi hiç tanımadığı bir ortamda hayatına sokmuş ve kendi rızasıyla, o Cihangir’deki evinde birlikte olmuşlardı.

 

Fütursuz, hercai ve hergele bir üslûbu, nobran bir tavrı, kendini beğenmiş bir tarzı vardı.

Gerek Ortaköy, gerekse çevresi daima popüler olduğu ve yılın 365 günü, hiç fasıla vermeksizin, gelen herkese hizmet sunduğu için müstesna bir yer olarak düşünülürdü.

Neslihan, Ferdi, Nagehan ve Cüneyt garip bir mânidar tesadüfle ilk defa o gece bir araya geldiler.

 

İşte, dananın kuyruğu da o gece koptu. İçlerindeki duyguları dizginleyemiyorlardı ve içtikçe daha da güzelleşiyorlardı.

Nagehan içine esrar katılmış sigarayı ta akciğerlerinin içine kadar çektiği kadar mükemmel bir şekilde içiyor ve kendinden geçiyordu.

 

Tamam, esrar içilince rahatlıkla bağımlılık yapıyordu ama bunu ilaç olarak ABD’de şiddetli ağrıları olanlarda kullanıldığını ve garip bir şekilde kansere iyi geldiğini de biliyorlardı.

Son derecede rahat ve tahammüllüydüler. El ele verip önce Fransız Sokağı’na doğru yürüdüler.

 

İstanbul’un bütün batakhanelerinin olduğu bölgeden geçip yürümeye devam ettiler.

Buradan ileri yürüyünce İstanbul’daki hâlâ mevcudiyetini devam ettiren lezbiyen ve gay barlarda parasını ödedikten sonra rahatlıkla ekstazi, kokain, bonzai… bulunuyordu.

Satıcılar genellikle önce “tavlamak için” küçük fiyatlar talep eder, bağımlı kıldıktan sonra ise malı teslim etmek için, alıcının namusu dâhil, karşılığında her şeyi talep ederlerdi.

 

Mey aldıkça hoşlaşıyor, bu arada da boşattıkları bölgelere başkaları gelip oturuyordu.

Meyhaneler güzeldi de, mayhoş olmak da pek hoştu da ama sarhoş olunca dananın kuyruğu kopuyordu.

Yasak olmasına rağmen çok gelişmiş internet bağlantısı sayesinde istedikleri bağlantıya bağlanabiliyorlardı. O kadar ki, arkadaşlarından birisi oturdukları barın şifresini kaydettikten sonra rahatlıkla internete bağlanmış ve ta Hindistan’daki bir adama mahrem bölgelerinin görsellerini yollayıp karşılıklı mastürbasyon yapabiliyor ve bu yolla tatmin de olabiliyorlardı.

Hani yerler ya, iki gönül bir olunca samanlık seyran olur düsturuyla bakıyorlardı hayata ve yaşamaya.

Tabii, bu Epiküryen yaşamanın da bir faturası vardı çünkü vahşi kapitalizmin kurallarına karşı çıkmanın da belli faturaları olacaktı.

Hem kafayı çekip o kadar hesabı ödeyeceksin, hem de bol çikolatalı sufle isteyip hesabı ödeyeceksin.

 

Zaten hesap geldiğinde hepsi ne yapacaklarını, ne deceklerini bilemeden çiğ yavrusu dağıldılar ama hiçbir şekilde buluşmaktan da vazgeçmeye yöntemleri yoktu çünkü sohbet bir şekilde devam etmeliydi.

Bunun üzerine el ele verip sahile inip sahile indiler ve orada muhabbete devam etmeye karar verdiler.

Baştan çıkarmak değildi bu sohbetin amacı; samimi ve özgeci bir paylaşım yapabilmek içindi.

Neslihan sarı ve lüle lüle saçlarını sallayarak, davetkâr bir şekilde hepsine baktı.

Amacı zaten kimseleri baştan çıkarmak değildi ama kâh kendi bileklerini zaman zaman keserek, kâh arada bir histerik bayılmalar geçirerek de olsa, ortama adaptasyonunu koruyordu.

***

Neslihan bütün iyi niyetiyle: “Neden bir psikiyatri uzmanına gitmiyorsun diye” sordu.

Cüneyt biraz da dalga geçen bir üslupla “onlar ilaç vermekten başka ne yararlar ki” cevabını verdi.

Neslihan, bütün iyi niyetiyle cevap verdi: “Öyle deme, bazıları hem hipnoterapi ve bilişsel-davranışçı yöntemlerle, hem de gerek ilaçları vererek çok faydalı oluyorlar” dedi.

Ortalığa sessizlik hâkim olmuştu. Kimsenin kılı kıpırdamıyordu.

Âdeta bütün sahil başlarından aşağıya dökülmüştü.

Öylesine etraflarına bir şekilde bakındılar ve hem hâlâ bir anlam ifade etmeyen ve ikinci elden yol pahasına dağıtılan Marksist-Leninist yayınlara baktılar.

Arada Hitler’in Kavgam isimli eseri de duruyordu.

 

Bu insanlık düşmanı katilin ve 6 milyon Musevi’nin canına kıyan diktatörün ora severdi ne işi olduğunu sorguladılar. Üstelik Yaveri Goebbels ile ilişki de kuran, biseksül bir adamdı.

 

Her ne kadar resmî tarih Arjantin’de uzun süre yaşadığını ifade etmekteyse de, aslında Almanya’da metresi Eva Braun’la beraber, diğer inananları diğerlerinden sürükleyerek ve sağ kalan askerlerine verdikleri emirle üzerlerine tonlarca benzin döktürerek intihar etmişlerdi.

 

 

Auschwitz-Birkenau tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük toplama, zorunlu çalışma ve sistematik katliam kampı.

İlk kurulan ana kamp Auschwitz I Polonya’nın Krakow şehrinin 60 Km Batısı’nda, küçük bir şehir olan Oświęcim’in Güneybatısında, Auschwitz II Oświęcim'in 3 km batısında Brzezinka (Birkenau) köyünde, I.G. Farben, Krupp, Siemens gibi fabrikalar için yapılan Auschwitz III ise Oświęcim Doğusu’nda Monowice (Monowitz) köyünde inşa edilmiştir. Auschwitz-Birkenau’ya büün Avrupa’dan 1,3  milyon insan yerleştirilmiştir. 

Bunların, 1 milyonu Yahudi olmak üzere 1,1 milyon insanın öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Yaklaşık 900.000 kişi kampa geldikleri anda doğrudan ya gaz odalarına gönderilmiş ya da vurularak öldürülmüştür.

Kalan 200.000 kişi, hastalık, eksik beslenme, kötü muamele, tıbbî deneyler nedeniyle ve daha sonra gönderildikleri gaz odalarında ölmüştür.

Ortalama 6 ay içinde ölen tutsaklar, en ağır şartlarda günde en az 10 saat çalıştırıldılar. Gaz odalarına gönderilirken, saç kesme, ceset toplama, yakma gibi işlemleri de yine kendileri yapıyorlardı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Auschwitz, eski adıyla Oscwinchim, yarısı Yahudi olan 14 bin kişinin yaşadığı sakin bir kasabaydı.

Auschwitz ismi, Holokost sürecinde mağdur olanların ve dolayısıyla II. Dünya Savaşı’ndaki Nazi dehşetinin sembolü olmuştur.

Bu kamplarda Yahudiler, Çingene ve eşcinseller gibi Nazilerin düşman ilan ettikleri gruplar başta olmak üzere 6 milyon kişi ölmüştü.

1979 yılında UNESCO’nın İnsanlığın Kültür Mirası listesine eklenen bu iki kampın kalıntıları ve Yahudi Mezarlığı, Auschwitz-Birkenau Devlet Müzesi ve Holokost anma mekânı olarak kamuya açılmıştır.

Bölümler

 

Batıdan doğuya: Auschwitz II (en geniş olan), Auschwitz I ve Auschwitz III

 

Auschwitz II (Birkenau, RAF Casus fotoğrafı, 1944)

Auschwitz I

1940 yılında kurulan ilk kamp olan Auschwitz I’de bütün kampların yönetim merkezi de bulunuyordu.

Burada yaklaşık 70.000 Polonyalı entellektüel ve Sovyet savaş esiri hayatını kaybetmiştir.

Auschwitz II (Birkenau)

Auschwitz-Birkenau çalışma ve imha kampı olarak düzenlenmiştir ve 6 gaz odası ile 4 ölü yakma tesisini barındırır. Hemen gaz odasına gönderilmeyen yüz binlerce tutuklu, tasavvur edilemeyecek kadar zor şartlar altında çalışmaya zorlanmış, işkence görmüş, soğukta bırakılmış, açlığa terk edilmiş, hastalıkları tedavi edilmemiş, vahşice tıbbî deneylerde kullanılmış ve sonunda da gaz odasında öldürülmüştür.

Auschwitz III (Monowitz)

Bunlara ek olarak 40 km²'ye dağılmış 39 yan kampı ile beraber KZ Auschwitz III Monowitz diye bir toplama kampı daha vardır.

Kampın yapımı

 

Auschwitz-Birkenau'da koğuş

26 Eylül 1941'de Rudolf Höß, 100.000 Sovyet savaş esiri için bir çalışma kampı kurulması yönünde emir alır. Bu kamp Brzezinka 'da (Birkenau) KZ Auschwitz I 'in yaklaşık 3 km. uzağında kurulur

.

Naziler yöre halkını evlerini terk etmeye zorlar, inşaat malzemesi elde etmek üzere evleri yıkarlar.

Kamp yaklaşık 5 Km² alana kurulmuştur. Bu geniş alan içinde farklı bölümleri olan kampın tamamı kuvvetli elektrik akımı verilmiş dikenli tellerle çevrilmiştir.

Başlangıçta bu kampın, savaş esirlerinin ve tutukluların zorunlu olarak SS için çalışması amacıyla kurulduğu sanılıyordu.

Kampın asıl işlevi birkaç ay sonra ortaya çıktı. 1941 sonlarında KZ Auschwitz I 'de denemeleri yapılan Zyklon B adı verilen zehirli gazla 1942 yazında gaz odasında ölümler başlatıldı.

Önce Sovyet komiserler ve çalışamayan tutuklular öldürüldüler. Kısa süre sonra da anne ve çocuklar ve diğer çalışamayacak kişiler kampa getirildiklerinde hemen ayıklanarak gaz odalarına gönderilmeye başlandı.

1942 Haziran’ından (bazı belgelere göre Nisan’dan) itibaren toplu olarak kampa getirilen yüzlerce Yahudi anında öldürülmüştür.

Böylece Auschwitz-Birkenau, bir imha kampı işlevi kazanmış, aynı zamanda, kötü şartlardaki bir çalışma ve temerküz (toplama) kampı olarak kullanılmaya da devam etmiştir.

Ayırma ve Gaz verme

 

Harabe haldeki gaz odaları

Mağdular ve mağdureler kampa genellikle, hayvan taşımakta kullanılan vagonlardan oluşan trenlerle getiriliyor, Auschwitz Garı’na gelince doğrudan kampa götürülüyorlardı.

1944 yılında peronlar kampın içine kadar uzatılır (ilk fotoğrafa bakınız). Bazen tamamı doğrudan gaz odalarına gönderiliyor, bazen de hasta, zayıf, yaşlı ve çalışamayacak durumda olanların ayıklanması süreci yaşanıyordu.

Bu ayıklama işlemini genellikle, caniliği ile tanınan kamp doktoru Josef Mengele yönetmiştir.

 ***

 

Auschwitz-Birkenau’da altı binada gaz odası vardır. Ancak bunların hepsini aynı anda kullanmak mümkün olmamıştır.

1943 yılının ilk yarısında, gaz odalarının alt kısmı olan 100 m²’lik dört yakma kısmı devreye sokulur. İnşaatta dört ayrı firma çalışmış, yakma fırınları J. A. Topf und Söhne firması tarafından imal edilmiş, montajı yapılmış, tamir ve bakımı üstlenilmiştir.

Zorunlu Çalışma

Ayırma işlemi sonucunda hayatta kalanlar, kampın yakınındaki endüstri işletmelerinde çalışmak zorundaydılar. Bunlardan biri IG Farben firması için sentetik benzin ve sentetik kauçuk üreten bir tesisti. Diğer bir büyük Alman firması Krupp’un da Auschwitz’in hemen yakınında fabrikaları vardı.

Bu firmalar Nazi yöneticilere her işçi için kira ödüyor, dolayısıyla SS mensupları esirler üzerinden gelir elde ediyorlardı.

Kampın Özel Alanları

Kampın özel bir alanı kadınlar bölümüydü. Kanada isminde bir başka alanda, Alman hükümetine iletilmek üzere, öldürülen tutukluların eşyaları toplanırdı; kıyafetler, ayakkabılar, bavullar ve insan saçlarından oluşan dağlarda, gözlük, oyuncak, yüzlerce kilo takma altın diş, mücevher, para, hisse senedi, banka defterleri vs. bulunuyordu.

Müttefiklerin Bilgileri

Almanya ile savaşan Müttefikler, 31 Mayıs 1944'ten itibaren detaylı olarak bütün kampların havadan görüntülerini elde ederler.

2003 yılında Royal Air Force, Auschwitz üzerindeki casus uçuşlarından elde edilen, yanan ceset yığınlarının da görüldüğü ilk fotoğrafları yayımlamıştır.

Kaçmayı başaran iki tutuklu Rudolf Vrba ve Alfred Wetzler, 1944 yazında kampın tam tarifini ve planlarını hazırlayarak Müttefiklere ulaştırırlar. 

Witold Pilecki gönüllü olarak esir konumunda kampa girerek, Batılı Müttefiklere birçok rapor gönderir. 13 Eylül 1944 tarihinde ABD bombardıman uçakları Auschwitz yakınlarındaki Buna-Werke isimli fabrikaya bir saldırı düzenler ve kayda değer bir zarar verir.

Müttefik hava güçlerinin kampı ve esirleri oraya ulaştıran demiryollarını bombalaması gerekmez miydi sorusu hâlâ tartışılmaktadır.

Ölüm yürüyüşü ve kurtuluş

 

17 Ocak ve 23 Ocak 1945 arasında 60.000 kişi kamptan çıkartılarak Batı’ya doğru bir nevi tehcire zorlanır.

Bu yürüyüşe katılamayan güçsüz veya hasta 7.500 tutuklu kamplarda veya çevresinde kalır.

300’den fazlası vurularak öldürülür. Kızıl Ordu’nun hızlı ilerlemesinin planlanmış bir imha hareketini önlediği yönünde tahminler yürütülmüştür.

27 Ocak 1945'te General Pawel Kurotschkin komutasındaki Sovyet 60. Ordu Ukrayna cephesi birlikleri öğleden önce Auschwitz III Monowitz kampına gelirler.

Orada bırakılmış yaklaşık 600 ila 850 tutukludan 200'ü tıbbî yardıma rağmen takip eden günlerde güçsüzlükten ölür.

Birlikler, 27 Ocak öğleden sonra ana kamp Auschwitz I ve Auschwitz-Birkenau kamplarına girerler. Birkenau'da 4.000'i kadın olmak üzere 5.800 güçsüz ve hasta tutuklu geride bırakılmıştır. Dezenfekte edilen barakalarda, enfeksiyonlu, eksik beslenmiş ve travmalı tutuklulara bakım yapılır.

Birkaç gün sonra dünya kamuoyu bu hunharca eylem konusunda bilgilendirilir. Kamplarda, SS'in geride bıraktığı bir milyondan fazla giysi, yaklaşık 45.000 çift ayakkabı ve 7 ton insan saçı bulunur.

Auschwitz-Birkenau Devlet Müzesi

UNESCO, 1979 yılında Dünya Kültür Mirası listesine Auschwitz-Birkenau kampını ekledi.

2011 yılında, Auschwitz müzesi 1.400.000 ziyaretçi çekmiştir.

Papa II. John Paul 7 Haziran 1979 tarihinde kampa giden tren rayları üzerinde bir ziyaret gerçekleştirdi.

4 Eylül 2003 günü, İsrail Hava Kuvvetlerinden üç F-15 Eagles, bir törenle Auschwitz-Birkenau üzerinden bir uçuş gerçekleştirdi. Uçuşu Holokost’tan kurtulanın oğlu Tümgeneral Amir Eshel tarafından yürütüldü.

Neslihan kendisini çok severdi ve kendisine benzemeyenlere çok kızardı. Babasının mesleğiyle çok böbürlenirdi. Tam esnada etraftan birisi geçiyordu ve onlara takıldı.

“Meğer camiyle denizin arası ne kadar yakınmış” dedi.

O ise salağa yatıp ben “ne cahilmişim” dedi.

Sonradan ne yapacağını şaşırmıştı ve sonradan kendi işini yapmaya karar verdi.

Kendisini şaşkın ve ahmak gibi hissetmiyordu

Kendisine yeşilbiberli ve bol soğanlı bir pizza ısmarladı ama doymak bilmiyordu. Orada tanıştığı bir kadınla hemen samimi oldu ve denize doğru yürüdüler. Hâlâ komünist ideolojinin anlatıldığı kitaplar satılıyordu.

Nereli olduğu sorulduğunda kendisinin İzmirli olduğunu öğrendi.

Her tarafı ağrıyordu Neslihan’ın ve en yakın arkadaşının adının Simge olduğunu öğrendi. Simge çok naif ve azıcık da kendini beğenmiş bir kişiydi.

Hiç mi hiç yalnızlıktan çok sıkına alır ve bazen için kollarını keserdi ve kimse de ona bakmazdı. Hiç müdanası yoktu ve son derecede entellektüel bir kızdı.

Aralarında konuşurken içtikleri esrardan dolayı çok kötü bazıları kusmuştu; bu da onlarda bir nevi cinnet hâline yol açıp tam anlamıyla kafayı üşütmüşlerdi.

Neslihan kolundaki saate baktığında görüşünün yetersiz ve içinin karanlık olduğunu fark etti ve yediği her şeyi kustu.

Bunun üzerine Neslihan’la Cüneyt barakalara oturup nargilelerini tüttürmeye başladılar.

 

Ciğerlerine çektiklerini sigaranın bağımlılık yapıcı bir madde olması ve serbest satılabilmesi nedeniyle günümüzde insan sağlığını tehdit eden en önemli faktörlerden biriydi ve her seferinde 4000 küsur kanser yapıcı maddeyi akciğerlerinde soluyorlardı.

Yalnızca bir sağlık sorunu değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir sorundu da.

Sigara içinde en tehlikelileri arsenik (fare zehiri), benzin, kadmiyum (akü metali), hidrojen siyanid (gaz odaları zehiri), toluen (tiner), amonyak ve propilen glikol olmak üzere 4000’in üzerinde kanserojen ve toksik madde bulunmaktadır. Sonuç olarak ciğerlerimizde katran (asfalt) oluşmaktadır.

Sigara bağımlılığının 2 yönü vardır. Fiziksel ve psikolojik bağımlılık yapar.

Fiziksel bağımlılığı yapan sigaradaki nikotindir. Psikolojik bağımlılık ise kişiye göre değişir. Kendine güvensiz, sorunlardan kaçan kişiler psikolojik bağımlılığa daha eğilimlidir.

Sigaranın içindeki yabancı maddeler dokularda tahriş ve hasar oluşturur. Buna karşı savunma amacıyla kandan çekilen hücreler iltihap alanına toplanır.

Damarların zamanla daralması ile bütün dokulara gelen kan ve Oksijen miktarı azalır.

Dokunun beslenememesi sonucunda zamanla hasar gelişir.

Aslında en dramatik sonuçlarından biri, içindeki karsinojenlerin en yoğun ve uzun etki ettikleri organlar başta olmak üzere bütün kanserlerin oluşma riskini yükseltmesidir diye içgörü kazanmışlardı.

Ayrıca, sigara diğer uyuşturuculara bir basamak olmaktadır. Sigara kullanan gençlerin büyük bir kısmı alkol kullanmaya da başlamaktadırlar.

Sigara içmeyen gençlere göre sekiz kat daha fazla uyuşturucu kullanma riski taşımaktadırlar. Sigara içen gençlerde davranış bozukluğu da görülmektedir, bunlar; kavgacılık, belli bir çeteye girme veya dikkatsiz ve tedbirsiz cinsel ilişkiler olarak ortaya çıkmaktadır.

Sigaraya alışan gençler, başka bir uyuşturucu kullanmasa bile, sigara bağımlısı yetişkinler haline gelmekte ve sağlıklarını tehdit eden kimyasal maddelere bir ömür boyu maruz kalmaktadırlar.

Sigaranın hayatımızda ve vücudumuzda yaptığı olumsuz etkileri sıralayacak olursak, bulunduğunuz ortamlarda kötü ve ağır koku olması, cilt karalığı ve yaşlı gösterme belirtileri, dişlerde kirli ve pis görünüm ve diş eti hastalıkları, ağız ve yutakta tat alma eksikliği, ağız, yutak, gırtlak, nefes borusu, akciğer, mide, yemek borusu, pankreas, rahim, mesane kanseri riskinde artma, kalp ve damarların görmüş olduğu zarar ve tahribattan dolayı kalp krizi, damar tıkanıklığı, tansiyon yükselmesi, beyinde felç, ileri yaşta bunama (Alzheimer), gözlerde katarakt ve ileri yaşta körlük, koku almada azalma, kronik bronşit ve amfizem gibi tıkayıcı akciğer hastalıkları, mide ve yemek borusunda kanama, ülser, iktidarsızlık, penis sertleşmesinde azalma, döllenme yetersizliği, kalıtımsal bozukluklar, ellerde, parmaklarda sararma, tırnaklarda zayıflama, kemik erimesi kılcal damarlarda, el ve ayaklardan başlayarak, kol ve bacaklara kadar tıkanıp bu organların kesilmesine (Burger hastalığı) kadar varan hastalıklar oluşumu olarak sayılabilir.

Ayrıca yorgunluk, uykusuzluk, ruhsal gerilim, stres, performans düşüklüğü, reflekslerde azalma oluşur.

Sigara dumanı pasif içiciler için de aktif içiciler kadar zararlıdır. Pasif içiciler, sigara içen kişilerin yanında durarak 3.700 çeşit kimyasal gazdan zarar görmektedirler.

Bunların büyük bir kısmı zehirlidir, geriye kalan kısmı da karsinojen (kanser yapıcı) benzopiren ve formaldehit gazlarıdır.

Sigara dumanına ne kadar çok maruz kalırsanız, kalp krizi geçirme ve akciğer kanseri olma riskiniz o oranda artar. Kadınsanız ve gebe kalırsanız çocuklarınız bağımlı doğar ve antisosyal kişilik bozukluğu gelişmesi oranı normal nüfusa göre 11 misli yüksektir.

Gebelikte sigara içen kadınların bebekleri %10-15 eksik kilolu doğdukları gibi ebeveynleri sigara içen çocuklarda astım, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları (bronşit, zatürree) riski artmaktadır.

İstatistiklere göre, sigara içen annelerin düşük yapma ve ölü doğum yapma oranı içmeyenler göre %50 daha fazladır. Ayrıca, sigara içenlerin bebekleri 21/2 oranında aniden ölüm riski taşır.

Gebelikten 4 ay önce sigarayı bırakmak riski ortadan kaldırır.

Bütün bunların farkına vardıklarına göre en iyisi Bülent Ersoy’u dinleyip eskileri yâd etmek istiyorlardı.

 

12 Eylül döneminde ameliyat olup kadın kimliğini kazanan bu insana büyük bir hayranlıkları vardı.

Ta Londra’ya gidip ve ölümü kazanarak ameliyat olmuş ve diva unvanını almıştı.

“Diva”, halk tarafından çok sevilen ve sayılan, hatta tapılacak derecede hayran olunan, olağanüstü şöhrete erişmiş, genelde kadın ses ve sahne sanatkârlarına verilen unvandır. Terim İtalyancadan gelir. Kökeni, Latince "divus" (ilahi) ve "deus" (Tanrı) kelimelerine dayanır. Bu unvanı ilk defa 19'uncu asırda yaşamış ünlü İtalyan soprano Guiditta Pasta'ya verilmiştir.

Pasta, sesini denetleyebilen, ses sınırlarını zorlayabilen ve olağanüstü sesi yanı sıra sahnedeki oyun yeteneği ile zamanının bestecilerini büyüleyen bir ses sanatkârıdır.

Diva unvanına sahip olmak kolay değildir.

La Scala Operasının ünlü divalarından biri de, Türk sopranosu Leyla Gençer’dir.

Dünyanın önde gelen sopranolarından Leyla Gencer 10 Ekim 1928'de İstanbul'da doğdu. İstanbul Belediye Konservatuarı'nda başladığı şan eğitimine İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile devam etti.

1950 yılında Ankara Devlet Operası sahnesinde Mascagni'nin Cavalleria Rusticana eserinde Santuzza rolünü yorumlayana dek Ankara Devlet Opera ve Balesi Korosu'nda görev aldı. Birkaç yıl içerisinde tanınan bir opera sanatçısı olan Gencer, birçok önemli devlet faaliyetine soprano olarak davet edildi.

Leyla Gencer'in İtalyan sahnelerine adım atması Napoli San Carlo Tiyatrosu'nda yine Santuzza rolü ile oldu.

Bir yıl sonra Madame Butterfly ve Yevgeni Onegin operalarını seslendirmek için tekrar Napoli'ye döndü. 26 Ocak 1957'de La Scala Tiyatrosu'nda ilk kez sahneye çıkarak Poulenc'in Les Dialogues des Carmelites operasının dünya prömiyerinde Lidoine rolünü yorumladı.

Şubat 1957'de, Milano Duomo Katedrali'nde düzenlenen Toscanini'yi anma törenlerinde, şef Victor De Sebata yönetimindeki La Scala Tiyatrosu koro ve orkestrası eşliğinde, Verdi'nin Requiem'inin final bölümünü yorumlayan Gencer, yine 1957 Temmuz'unda, La Scala Tiyatrosu'nun Köln turnesinde La Forza Del Destino operasında başrolü seslendirdi.

Ünlü soprano 1957 ile 1980 seneleri arasında La Scala Tiyatrosu'nda, Verdi'nin Don Carlos, La Forza Del Destino, Aida, Macbeth, Simon Boccanegra, I Vespri Siciliani; Bellini'nin Norma; Donizetti'nin Poliuto ve Lucrezia Borgia; Mozart'ın Idomeneo; Monteverdi'nin L'Incoronazione di Poppea; Gluck'un Alceste; Tchaikovsky'nin Maça Kızı; Britten'in Albert Herring ve Pizzetti'nin L'Assassinio nella Cattedrale eserinin 1958 yılı dünya prömiyeri de dâhil olmak üzere birçok başrol yorumladı.

Kısa sürede ulusararası bir kariyere kavuşan Gencer; Gui, Serafin, Gavazzeni ve Muti gibi büyük İtalyan şeflerle çalıştı. Donizetti'nin unutulmuş operalarını başarılı bir şekilde yorumlayarak “Donizetti Rönesansı"nın gelişmesine büyük katkıda bulundu.

Leyla Gencer'in geniş repertuarı, Monteverdi, Gluck ve Mozart'ın eserlerinden neo-klasik döneme; Cherubini, Spontini, Mayr ve romantik dönemden Puccini, Prokofiev, Britten, Poulenc, Menotti ve Rocca gibi sanatçıların eserlerine; lirik sopranodan dramatik koloratüre uzanan bir yelpazede 72 rolü kapsar.

Paris'te La Scala sanatçılarından Nikita Magaloff ile beraber yorumladığı Chopin'in lirik besteleri, La Scala sahnesindeki Liszt-Bartok yorumu ve 1982'deki Venedik karnavalında La Fenice Tiyatrosu'nda seslendirdiği ve Türkleri konu alan operalardan alınan bölümlerden oluşan konser programı, sanatçının araştırmacı ve titiz tavrını yansıtır.

1985 yılında Venedik La Fenice Tiyatrosu'nda Francesco Gnecco'nun La Prova di un'Opera Seria isimli eseriyle opera sahnelerine veda eden Leyla Gencer, 1992 yılına dek konser ve resitallerine devam etti.

1982'den itibaren, seminer ve yorum kurslarıyla kendini genç opera sanatçılarına adayan sanatçı, 1983-88 yılları arasında As.Li.Co. di Milano'nun didaktik-sanatkârane yönetmenliğini üstlendi, 1997-98 yılları arasında ise şef Riccardo Muti tarafından La Scala korosunun genç sanatçılar okulunda yöneticiliğe atandı. Halen La Scala Tiyatrosu'nda opera sanatçıları için kurulan akademinin sanat yönetmenliğini yapan Gencer, opera yorumu üzerine dersler vermeye devam ediyor.

En önemli opera sahnelerinde birçok başrol yorumlayan Leyla Gencer, 20. Yüzyılın son divası" olarak kabul ediliyor. Opera dünyasında bulunduğu yeri, yalnızca repertuarının çeşitliliğiyle değil, canlandırdığı karakterlere kattığı dramatik nüanslarla da sağlamlaştıran Gencer, araştırmacı kişiliği ve iyi bir eğitimci olmanın verdiği sorumlulukla romantik dönemin unutulmuş birçok eserini tekrar günışığına çıkartmıştır.


Leyla Gencer adına 2004 yılında Darphane tarafından basılan para
 

20. yüzyılın en büyük divalarından Leyla Gencer, 10 Mayıs 2008 Cumartesi günü Milano’daki evinde solunum ve kalp yetmezliğinden vefat etti.

Leyla Gencer’in cenazesi 12 Mayıs Pazartesi günü Milano’da La Scala Operası’nın Santa Babila Kilisesi‘nde düzenleyeceği bir törenden sonra vasiyeti doğrultusunda yakıldı. 

Leyla Gencer'in külleri İstanbul Boğazı'nda
Ünlü opera sanatçısı Leyla Gencer'in külleri, İstanbul Boğazı'nda Süreyya teknesinden denize savruldu. Gencer'in küllerini yakın dostu Melahat Behlil ile hayatını kaleme alan gazeteci Zeynep Oral denize döktü. Leyla Gencer, öldükten sonra yakılıp külleri denize dökülen ilk Türk vatandaşı oldu.  
 
İtalya'da hayata gözlerini yumduktan sonra vasiyeti üzerine bedeni yakılan opera sanatçısı Leyla Gencer'in külleri 15 Mayıs 208 günü akşam Atatürk Kültür Merkezi (AKM)'ne getirildi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da AKM'ye gelerek açılan taziye defterini imzaladı.

Bakan Günay, deftere şunları yazdı. “Sevgili Leyla Gencer ebedi istirahatinde ki o Türkiye toprakları, İstanbul Boğazı olacak, sonsuz huzur diliyorum”.

Gencer'in külleri 16 Mayıs günü Kuruçeşme sahilinde buluşan dostları tarafından Süreyya isimli tekneyle Dolmabahçe açıklarına getirildi.

Gencer’in külleri, vasiyeti gereği Dolmabahçe açıklarından İstanbul Boğazı'na döküldü. Bu sırada Dolmabahçe önünde İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestra ve Korosu, Mozart ve Ahmed Adnan Saygun'a ait besteleri çaldı. 10 Mayıs'ta Milano'daki evinde ölen Leyla Gencer için 12 Mayıs Pazartesi günü Milano'da İslam cemaati temsilcisi ve bir imamın öncülüğünde dua edilmiş, ardından San Basila Kilisesi'nde cenaze töreni düzenlenmişti.  İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın yeni yapılmakta olan merkezinde sanatçının vasiyeti üzerine bir “Leyla Gencer Müzesi” oluşturulacak.

GENCER ÇOK ÖNEMLİ BİR KAYIP 
Leyla Gencer'in ölümü sanat  dünyasını üzüntüye boğdu. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen, Gencer'in vefatından duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi.  Gencer ile çok özel bir ilişkisinin bulunduğunu ve sanatçıya derin  saygısının olduğunu ifade eden Gökmen, “Türk operası, dünya sanatı çok  büyük bir kimliği yitirdi. Çünkü 20. yüzyılın yetiştirdiği en önemli  opera sanatçılarından biriydi, Türk operası adına da çok önemli bir  kayıp olduğunu düşünüyorum” dedi.

Leyla Gencer’ in ilerleyen yaşı nedeniyle son yıllarda sahneye  çıkamadığını hatılatan Gökmen, “Son yıllarında sahneye çıkamasa da Türk  opera sanatçılarına önder olmuş, onları eğitmiştir. Çok övgüye değer  çalışmaları olmuştur. Bunları son derece şükranla karşılıyoruz”  sözleriyle Gencer'in Türk opera sanatındaki önemli yerini vurguladı.

Türk sanatçıların Gencer'i asla unutmayacağını ifade eden Gökmen, “Türk  opera sanatçıları çok kederliyiz. Bütün dünyadaki opera sanatçılarının  bu kederi paylaştığını düşünüyorum. Tüm opera ve sanat dünyasının başı  sağ olsun” diye konuştu.
         
“MUHTEŞEM BİR HASSASİYETLE DONATIRDI”

Piyanist ve besteci Fazıl Say da Leyla Gencer dinlemenin kendisi için  “zenginleşmek” anlamına geldiğini ifade ederek, “Müzisyenler, en çok  büyük şancılardan bir şeyler öğrenir. Şarkılama sanatını içselleştirmek,  bir piyanist için mühim bir aşamadır ve bu konuda 20. yüzyılın en büyük  sopranolarından biri olan Gencer bana hayatım boyunca yol gösterici bir  kutup yıldızı olmuştur” dedi.

Leyla Gencer'in inanılmaz detayları gerçekleştirebilen bir sesi olduğunu  belirten Fazıl Say, sanatçının ölümünden duyduğu üzüntüyü şöyle aktardı: “O, en zor  tizlikteki sesleri muhteşem bir hassasiyet ile donatır,  müziğe çevirir, renkten renge sokardı. Çok detay severdi, her nota müzik  olmalıydı. Her ses, o sırada gerçekleştirdiği roldeki kahramanın  duygularını en doğal ve çarpıcı haliyle yansıtmalıydı. Bütün bunları  Gencer'in kayıtlarında çok iyi hissederiz de zaten. Çok fazla plak kaydı yapmamıştı ama günümüzde eski, radyo ve korsan  kayıtlarla birlikte 30’a yakın opera yorumu canlı performansıyla  bulunmaktadır.

Donizetti ve Verdi operalarında Leyla Gencer’in yorumları bütün dünyaca kabul edilmiş bir örnek  teşkil etmişti. Yıllarca adı en büyük divalarla ve Maria Callas ile anılmıştı.

Onu her zaman örnek  almalıyız. Bir Türk sanatçısı olarak dünyanın ilk parlayan yıldızıdır.  Bu zorlu yolda en çok onun emeği vardır.”

BAKAN GÜNAY: TÜRKİYE'NİN GURURUYDU  
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, solunum ve kalp yetmezliğinden bugün hayatını kaybeden Türk operasının büyük ismi Leyla Gencer’in uluslararası alanda da Türkiye’nin gururu olmuş ve adını opera tarihine başarıyla yazdırmış bir sanatçı olduğunu belirtti.

Kültür ve Turizm Bakanı Günay, opera sanatçısı Leyla Gencer’in vefatı nedeniyle bir başsağlığı mesajı yayınladı. Gencer’in vefatından büyük üzüntü duyduğunu ifade eden Günay mesajında şunları kaydetti:

“Bir dünya sanatçısı olan Leyla Gencer, uluslar arası alanda da ülkemizin gururu olmuş ve adını opera tarihine başarıyla yazdırmıştır. Operamızın divası Gencer’e Allah’tan rahmet, opera camiasına ve Türk milletine başsağlığı diliyorum."

Dünyanın önde gelen sopranolarından Leyla Gencer 10 Ekim 1928'de İstanbul'da doğdu. İstanbul Belediye Konservatuarı'nda başladığı şan eğitimine İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile devam etti.

1950 yılında Ankara Devlet Operası sahnesinde Mascagni'nin Cavalleria Rusticana eserinde Santuzza rolünü yorumlayana dek Ankara Devlet Opera ve Balesi Korosu'nda görev aldı. Birkaç yıl içerisinde tanınan bir opera sanatçısı olan Gencer, bir çok önemli devlet etkinliğine soprano olarak davet edildi.

Leyla Gencer'in İtalyan sahnelerine adım atması Napoli San Carlo Tiyatrosu'nda yine Santuzza rolü ile oldu.

Bir yıl sonra Madame Butterfly ve Yevgeni Onegin operalarını seslendirmek için tekrar Napoli'ye döndü. 26 Ocak 1957'de La Scala Tiyatrosu'nda ilk kez sahneye çıkarak Poulenc'in Les Dialogues des Carmelites operasının dünya prömiyerinde Lidoine rolünü yorumladı.

Şubat 1957'de, Milano Duomo Katedrali'nde düzenlenen Toscanini'yi anma törenlerinde, şef Victor De Sebata yönetimindeki La Scala Tiyatrosu koro ve orkestrası eşliğinde, Verdi'nin Requiem’inin final bölümünü yorumlayan Gencer, yine 1957 Temmuz’unda, La Scala Tiyatrosu'nun Köln turnesinde La Forza Del Destino operasında başrolü seslendirdi.

Ünlü soprano 1957 ile 1980 seneleri arasında La Scala Tiyatrosu'nda, Verdi'nin Don Carlos, La Forza Del Destino, Aida, Macbeth, Simon Boccanegra, I Vespri Siciliani; Bellini'nin Norma; Donizetti'nin Poliuto ve Lucrezia Borgia; Mozart'ın Idomeneo; Monteverdi'nin L'Incoronazione di Poppea; Gluck'un Alceste; Tchaikovsky'nin Maça Kızı; Britten'in Albert Herring ve Pizzetti'nin L'Assassinio nella Cattedrale eserinin 1958 yılı dünya prömiyeri de dahil olmak üzere bir çok başrol yorumladı.

Kısa sürede ulusararası bir kariyere kavuşan Gencer; Gui, Serafin, Gavazzeni ve Muti gibi büyük İtalyan şeflerle çalıştı. Donizetti'nin unutulmuş operalarını başarılı bir şekilde yorumlayarak "Donizetti Rönesansı"nın gelişmesine büyük katkıda bulundu.

Leyla Gencer'in geniş repertuarı, Monteverdi, Gluck ve Mozart'ın eserlerinden neo-klasik döneme; Cherubini, Spontini, Mayr ve romantik dönemden Puccini, Prokofiev, Britten, Poulenc, Menotti ve Rocca gibi sanatçıların eserlerine; lirik sopranodan dramatik koloratüre uzanan bir yelpazede 72 rolü kapsar.

Paris'te La Scala sanatçılarından Nikita Magaloff ile beraber yorumladığı Chopin'in lirik besteleri, La Scala sahnesindeki Liszt-Bartok yorumu ve 1982’deki Venedik karnavalında La Fenice Tiyatrosu'nda seslendirdiği ve Türkleri konu alan operalardan alınan bölümlerden oluşan konser programı, sanatçının araştırmacı ve titiz tavrını yansıtır.

1985 yılında Venedik La Fenice Tiyatrosu'nda Francesco Gnecco'nun La Prova di un'Opera Seria isimli eseriyle opera sahnelerine veda eden Leyla Gencer, 1992 yılına dek konser ve resitallerine devam etti.

1982'den itibaren, seminer ve yorum kurslarıyla kendini genç opera sanatçılarına adayan sanatçı, 1983-88 yılları arasında sanatkârane

LiCo. di Milano'nun didaktik-sanat yönetmenliğini üstlendi, 1997-98 yılları arasında ise şef Riccardo Muti tarafından La Scala korosunun genç sanatçılar okulunda yöneticiliğe atandı. Halen La Scala Tiyatrosu'nda opera sanatçıları için kurulan akademinin sanat yönetmenliğini yapan Gencer, opera yorumu üzerine dersler vermeye devam ediyor.

En önemli opera sahnelerinde birçok başrol yorumlayan Leyla Gencer, “20. yüzyılın son divası” olarak kabul ediliyor. Opera dünyasında bulunduğu yeri, yalnızca repertuarının çeşitliliğiyle değil, canlandırdığı karakterlere kattığı dramatik nüanslarla da sağlamlaştıran Gencer, araştırmacı kişiliği ve iyi bir eğitimci olmanın verdiği sorumlulukla romantik dönemin unutulmuş bir çok eserini tekrar günışığına çıkartmıştır.


Leyla Gencer adına 2004 yılında Darphane tarafından basılan para
 

20. yüzyılın en büyük divalarından Leyla Gencer, 10 Mayıs 2008 Cumartesi günü Milano’daki evinde solunum ve kalp yetmezliğinden vefat etti.

Leyla Gencer’in cenazesi 12 Mayıs Pazartesi günü Milano’da La Scala Operası’nın Santa Babila Kilisesi‘nde düzenleyeceği bir törenden sonra vasiyeti doğrultusunda yakıldı. 

Leyla Gencer'in külleri İstanbul Boğazı'nda
Ünlü opera sanatçısı Leyla Gencer'in külleri, İstanbul Boğazı'nda Süreyya teknesinden denize savruldu. Gencer'in küllerini yakın dostu Melahat Behlil ile hayatını kaleme alan gazeteci Zeynep Oral denize döktü. Leyla Gencer, öldükten sonra yakılıp külleri denize dökülen ilk Türk vatandaşı oldu.  
 
İtalya'da hayata gözlerini yumduktan sonra vasiyeti üzerine bedeni yakılan opera sanatçısı Leyla Gencer'in külleri 15 Mayıs 208 günü akşam Atatürk Kültür Merkezi (AKM)'ne getirildi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da AKM'ye gelerek açılan taziye defterini imzaladı.

Bakan Günay, deftere şunları yazdı. "Sevgili Leyla Gencer ebedi istirahatinde ki o Türkiye toprakları, İstanbul Boğazı olacak, sonsuz huzur diliyorum."

Gencer ’in külleri 16 Mayıs günü Kuruçeşme sahilinde buluşan dostları tarafından Süreyya isimli tekneyle Dolmabahçe açıklarına getirildi. Gencer'in külleri, vasiyeti gereği Dolmabahçe açıklarından İstanbul Boğazı'na döküldü. Bu sırada Dolmabahçe önünde İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestra ve Korosu, Mozart ve Ahmed Adnan Saygun'a ait besteleri çaldı. 10 Mayıs'ta Milano'daki evinde ölen Leyla Gencer için 12 Mayıs Pazartesi günü Milano'da İslam cemaati temsilcisi ve bir imamın öncülüğünde dua edilmiş, ardından San Basila Kilisesi'nde cenaze töreni düzenlenmişti. 

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın yeni yapılmakta olan merkezinde sanatçının vasiyeti üzerine bir “Leyla Gencer Müzesi” oluşturulacak.

GENCER ÇOK ÖNEMLİ BİR KAYIP 

Leyla Gencer’in ölümü sanat  dünyasını üzüntüye boğdu. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen, Gencer’in vefatından duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi. 

Gencer ile çok özel bir ilişkisinin bulunduğunu ve sanatçıya derin  saygısının olduğunu ifade eden Gökmen, “Türk operası, dünya sanatı çok  büyük bir kimliği yitirdi.

Çünkü 20. yüzyılın yetiştirdiği en önemli  opera sanatçılarından biriydi, Türk operası adına da çok önemli bir  kayıp olduğunu düşünüyorum” dedi.

Leyla Gencer'in ilerleyen yaşı nedeniyle son yıllarda sahneye  çıkamadığını anımsatan Gökmen, “Son yıllarında sahneye çıkamasa da Türk  opera sanatçılarına önder olmuş, onları eğitmiştir. Çok övgüye değer  çalışmaları olmuştur.

Bunları son derece şükranla karşılıyoruz”  sözleriyle Gencer'in Türk opera sanatındaki önemli yerini vurguladı.

Türk sanatçıların Genceri asla unutmayacağını ifade eden Gökmen, “Türk  opera sanatçıları çok kederliyiz. Bütün dünyadaki opera sanatçılarının  bu kederi paylaştığını düşünüyorum. Tüm opera ve sanat dünyasının başı  sağ olsun” diye konuştu.
         
“MUHTEŞEM BİR HASSASİYETLE DONATIRDI”

Piyanist ve besteci Fazıl Say da Leyla Gencer dinlemenin kendisi için  “zenginleşmek” anlamına geldiğini ifade ederek, “Müzisyenler, en çok  büyük şancılardan bir şeyler öğrenir. Şarkılama sanatını içselleştirmek, bir piyanist için mühim bir aşamadır ve bu konuda 20. yüzyılın en büyük  sopranolarından biri olan Gencer bana hayatım boyunca yol gösterici bir  kutup yıldızı olmuştur” dedi.

Leyla Gencer'in inanılmaz detayları gerçekleştirebilen bir sesi olduğunu  belirten Say, sanatçının ölümünden duyduğu üzüntüyü şöyle aktardı: “O, en zor  tizlikteki sesleri muhteşem bir hassasiyet ile donatır,  müziğe çevirir, renkten renge sokardı. Çok detay severdi, her nota müzik  olmalıydı.

Her ses, o sırada gerçekleştirdiği roldeki kahramanın  duygularını en doğal ve çarpıcı haliyle yansıtmalıydı.

Bütün bunları  Gencer’in kayıtlarında çok iyi hissederiz de zaten.

Çok fazla plak kaydı yapmamıştı ama günümüzde eski, radyo ve korsan  kayıtlarla birlikte 30’a yakın opera yorumu canlı performansıyla  bulunmaktadır.

Donizetti ve Verdi operalarında Leyla Gencer yorumları bütün dünyaca kabul edilmiş bir örnek  teşkil etmişti.

Yıllarca adı en büyük divalarla ve Maria Callas ile anılmıştı. Onu her zaman örnek  almalıyız.

Bir Türk sanatçısı olarak dünyanın ilk parlayan yıldızıdır.  Bu zorlu yolda en çok onun emeği vardır.”

BAKAN GÜNAY: TÜRKİYE'NİN GURURUYDU  

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, solunum ve kalp yetmezliğinden bugün hayatını kaybeden Türk operasının büyük ismi Leyla Gencer’in uluslararası alanda da Türkiye’nin gururu olmuş ve adını opera tarihine başarıyla yazdırmış bir sanatçı olduğunu belirtti.

Kültür ve Turizm Bakanı Günay, opera sanatçısı Leyla Gencer’in vefatı nedeniyle bir başsağlığı mesajı yayınladı. Gencer’in vefatından büyük üzüntü duyduğunu ifade eden Günay mesajında şunları kaydetti: “Bir dünya sanatçısı olan Leyla Gencer, uluslar arası alanda da ülkemizin gururu olmuş ve adını opera tarihine başarıyla yazdırmıştır. Operamızın divası Gencer’e Allah’tan rahmet, opera camiasına ve Türk milletine başsağlığı diliyorum”.

Dünyanın önde gelen sopranolarından Leyla Gencer 10 Ekim 1928’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Belediye Konservatuarı’nda başladığı şan eğitimine İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile devam etti.

1950 yılında Ankara Devlet Operası sahnesinde Mascagni’nin Cavalleria Rusticana eserinde Santuzza rolünü yorumlayana dek Ankara Devlet Opera ve Balesi Korosu’nda görev aldı.

Birkaç yıl içerisinde tanınan bir opera sanatçısı olan Leyla Gencer, birçok önemli devlet faaliyetine soprano olarak davet edildi.

Leyla Gencer'in İtalyan sahnelerine adım atması Napoli San Carlo Tiyatrosu'nda yine Santuzza rolü ile oldu.

Bir yıl sonra Madame Butterfly ve Yevgeni Onegin operalarını seslendirmek için tekrar Napoli’ye döndü. 26 Ocak 1957'de La Scala Tiyatrosu'nda ilk kez sahneye çıkarak Poulenc'in Les Dialogues des Carmelites operasının dünya prömiyerinde Lidoine rolünü yorumladı.

Şubat 1957'de, Milano Duomo Katedrali'nde düzenlenen Toscanini'yi anma törenlerinde, şef Victor De Sebata yönetimindeki La Scala Tiyatrosu koro ve orkestrası eşliğinde, Verdi’nin Requiem’inin final bölümünü yorumlayan Gencer, yine 1957 Temmuz'unda, La Scala Tiyatrosu'nun Köln turnesinde La Forza Del Destino operasında başrolü seslendirdi.

Ünlü soprano 1957 ile 1980 seneleri arasında La Scala Tiyatrosu'nda, Verdi’nin Don Carlos, La Forza Del Destino, Aida, Macbeth, Simon Boccanegra, I Vespri Siciliani; Bellini'nin Norma; Donizetti’nin Poliuto ve Lucrezia Borgia; Mozart'ın Idomeneo; Monteverdi’nin L’Incoronazione di Poppea; Gluck'un Alceste; Tchaikovsky'nin Maça Kızı; Britten’in Albert Herring ve Pizzetti'nin L’Assassinio nella Cattedrale eserinin 1958 yılı dünya prömiyeri de dâhil olmak üzere birçok başrol yorumladı.

Kısa sürede ulusararası bir kariyere kavuşan Gencer; Gui, Serafin, Gavazzeni ve Muti gibi büyük İtalyan şeflerle çalıştı.

Donizetti’nin unutulmuş operalarını başarılı bir şekilde yorumlayarak "Donizetti Rönesansı"nın gelişmesine büyük katkıda bulundu.

Leyla Gencer'in geniş repertuarı, Monteverdi, Gluck ve Mozart'ın eserlerinden neo-klasik döneme; Cherubini, Spontini, Mayr ve romantik dönemden Puccini, Prokofiev, Britten, Poulenc, Menotti ve Rocca gibi sanatçıların eserlerine; lirik sopranodan dramatik koloratüre uzanan bir yelpazede 72 rolü kapsar.

Paris'te La Scala sanatçılarından Nikita Magaloff ile beraber yorumladığı Chopin’in lirik besteleri, La Scala sahnesindeki Liszt-Bartok yorumu ve 1982’deki Venedik karnavalında La Fenice Tiyatrosu'nda seslendirdiği ve Türkleri konu alan operalardan alınan bölümlerden oluşan konser programı, sanatçının araştırmacı ve titiz tavrını yansıtır.

1985 yılında Venedik La Fenice Tiyatrosu’nda Francesco Gnecco'nun La Prova di un’Opera Seria isimli eseriyle opera sahnelerine veda eden Leyla Gencer, 1992 yılına dek konser ve resitallerine devam etti.

1982’den itibaren, seminer ve yorum kurslarıyla kendini genç opera sanatçılarına adayan sanatçı, 1983-88 yılları arasında As. Li. Co. di Milano'nun didaktik-sanatkârane yönetmenliğini üstlendi, 199-98 yılları arasında ise şef Riccardo Muti tarafından La Scala korosunun genç sanatçılar okulunda yöneticiliğe atandı.

En önemli opera sahnelerinde birçok başrol yorumlayan Leyla Gencer, “20. yüzyılın son divası” olarak kabul ediliyor.

Opera dünyasında bulunduğu yeri, yalnızca repertuarının çeşitliliğiyle değil, canlandırdığı karakterlere kattığı dramatik nüanslarla da sağlamlaştıran Gencer, araştırmacı kişiliği ve iyi bir eğitimci olmanın verdiği sorumlulukla romantik dönemin unutulmuş birçok eserini tekrar günışığına çıkartmıştır.

20. yüzyılın en büyük divalarından Leyla Gencer, 10 Mayıs 2008 Cumartesi günü Milano’daki evinde solunum ve kalp yetmezliğinden vefat etti.

Leyla Gencer’in cenazesi 12 Mayıs Pazartesi günü Milano’da La Scala Operası’nın Santa Babila Kilisesi‘nde düzenleyeceği bir törenden sonra vasiyeti doğrultusunda yakıldı. 

Leyla Gencer'in külleri İstanbul Boğazı'nda

Ünlü opera sanatçısı Leyla Gencer’in külleri, İstanbul Boğazı'nda Süreyya teknesinden denize savruldu. Gencer'in küllerini yakın dostu Melahat Behlil ile hayatını kaleme alan gazeteci Zeynep Oral denize döktü.

Leyla Gencer, öldükten sonra yakılıp külleri denize dökülen ilk Türk vatandaşı oldu.  
 
İtalya’da hayata gözlerini yumduktan sonra vasiyeti üzerine bedeni yakılan opera sanatçısı Leyla Gencer'in külleri 15 Mayıs 208 günü akşam Atatürk Kültür Merkezi (AKM)'ne getirildi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da AKM'ye gelerek açılan taziye defterini imzaladı.

Bakan Günay, deftere şunları yazdı “Sevgili Leyla Gencer ebedi istirahatinde ki o Türkiye toprakları, İstanbul Boğazı olacak, sonsuz huzur diliyorum”.

Gencer’in külleri 16 Mayıs günü Kuruçeşme sahilinde buluşan dostları tarafından Süreyya isimli tekneyle Dolmabahçe açıklarına getirildi.

Gencer’in külleri, vasiyeti gereği Dolmabahçe açıklarından İstanbul Boğazı'na döküldü.

Bu sırada Dolmabahçe önünde İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestra ve Korosu, Mozart ve Ahmed Adnan Saygun'a ait besteleri çaldı.

10 Mayıs’ta Milano'daki evinde ölen Leyla Gencer için 12 Mayıs Pazartesi günü Milano’da İslam cemaati temsilcisi ve bir imamın öncülüğünde dua edilmiş, ardından San Basila Kilisesi’nde cenaze töreni düzenlenmişti. 

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın yeni yapılmakta olan merkezinde sanatçının vasiyeti üzerine bir “Leyla Gencer Müzesi” oluşturulacak.

GENCER ÇOK ÖNEMLİ BİR KAYIP 

Leyla Gencer’in ölümü sanat  dünyasını üzüntüye boğdu. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen, Gencer’in vefatından duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi.  Gencer ile çok özel bir ilişkisinin bulunduğunu ve sanatçıya derin  saygısının olduğunu ifade eden Gökmen, “Türk operası, dünya sanatı çok  büyük bir kimliği yitirdi. Çünkü 20. Yüzyılın yetiştirdiği en önemli opera sanatçılarından biriydi, Türk operası adına da çok önemli bir  kayıp olduğunu düşünüyorum” dedi.

Leyla Gencer’in ilerleyen yaşı nedeniyle son yıllarda sahneye  çıkamadığını anımsatan Gökmen, “Son yıllarında sahneye çıkamasa da Türk  opera sanatçılarına önder olmuş, onları eğitmiştir. Çok övgüye değer  çalışmaları olmuştur. Bunları son derece şükranla karşılıyoruz”  sözleriyle Leyla Gencer'in Türk opera sanatındaki önemli yerini vurguladı.

Türk sanatçıların Gencer’i asla unutmayacağını ifade eden Gökmen, “Türk  opera sanatçıları çok kederliyiz. Bütün dünyadaki opera sanatçılarının  bu kederi paylaştığını düşünüyorum. Bütün opera ve sanat dünyasının başı sağ olsun” diye konuştu.
         
MUHTEŞEM BİR HASSASİYETLE DONATIRDI

Piyanist ve besteci Fazıl Say da Leyla Gencer dinlemenin kendisi için “zenginleşmek” anlamına geldiğini ifade ederek, “Müzisyenler, en çok  büyük şancılardan bir şeyler öğrenir. Şarkılama sanatını içselleştirmek, bir piyanist için mühim bir aşamadır ve bu konuda 20. Yüzyılın en büyük  sopranolarından biri olan Gencer bana hayatım boyunca yol gösterici bir  kutup yıldızı olmuştur” dedi.

Leyla Gencer’in inanılmaz detayları gerçekleştirebilen bir sesi olduğunu  belirten Fazıl Say, sanatçının ölümünden duyduğu üzüntüyü şöyle aktardı: “O, en zor  tizlikteki sesleri muhteşem bir hassasiyet ile donatır,  müziğe çevirir, renkten renge sokardı. Çok detay severdi, her nota müzik  olmalıydı. Her ses, o sırada gerçekleştirdiği roldeki kahramanın  duygularını en doğal ve çarpıcı haliyle yansıtmalıydı.

Bütün bunları  Gencer’in kayıtlarında çok iyi hissederiz de zaten. Çok fazla plak kaydı yapmamıştı ama günümüzde eski, radyo ve korsan  kayıtlarla birlikte 30’a yakın opera yorumu canlı performansıyla  bulunmaktadır.

Donizetti ve Verdi operalarında Leyla Gencer yorumları bütün dünyaca kabul edilmiş bir örnek  teşkil etmişti.

Yıllarca adı en büyük divalarla ve Maria Callas ile anılmıştı. Onu her zaman örnek  almalıyız.

Bir Türk sanatçısı olarak dünyanın ilk parlayan yıldızıdır.  Bu zorlu yolda en çok onun emeği vardır.”

BAKAN GÜNAY: TÜRKİYE'NİN GURURUYDU  

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, solunum ve kalp yetmezliğinden bugün hayatını kaybeden Türk operasının büyük ismi Leyla Gencer’in uluslararası alanda da Türkiye’nin gururu olmuş ve adını opera tarihine başarıyla yazdırmış bir sanatçı olduğunu belirtti.

Kültür ve Turizm Bakanı Günay, opera sanatçısı Leyla Gencer’in vefatı nedeniyle bir başsağlığı mesajı yayınladı. Gencer’in vefatından büyük üzüntü duyduğunu ifade eden Günay mesajında şunları kaydetti:

 

“Bir dünya sanatçısı olan Leyla Gencer, uluslararası alanda da ülkemizin gururu olmuş ve adını opera tarihine başarıyla yazdırmıştır. Operamızın divası Gencer’e Allah’tan rahmet, opera camiasına ve Türk milletine başsağlığı diliyorum”.

Dünyanın önde gelen sopranolarından Leyla Gencer 10 Ekim 1928'de İstanbul’da doğdu. İstanbul Belediye Konservatuarı’nda başladığı şan eğitimine İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile devam etti.

1950 yılında Ankara Devlet Operası sahnesinde Mascagni’nin Cavalleria Rusticana eserinde Santuzza rolünü yorumlayana dek Ankara Devlet Opera ve Balesi Korosu’nda görev aldı.

Birkaç yıl içerisinde tanınan bir opera sanatçısı olan Gencer, birçok önemli devlet etkinliğine soprano olarak davet edildi.

1950 yılında Ankara Devlet Operası sahnesinde Mascagni’nin Cavalleria Rusticana eserinde Santuzza rolünü yorumlayana dek Ankara Devlet Opera ve Balesi Korosu’nda görev aldı.

Birkaç yıl içerisinde tanınan bir opera sanatçısı olan Gencer, birçok önemli devlet faaliyetine soprano olarak davet edildi.

Leyla Gencer’in İtalyan sahnelerine adım atması Napoli San Carlo Tiyatrosu’nda yine Santuzza rolü ile oldu.

Bir yıl sonra Madame Butterfly ve Yevgeni Onegin operalarını seslendirmek için tekrar Napoli’ye döndü.

26 Ocak 1957'de La Scala Tiyatrosu’nda ilk kez sahneye çıkarak Poulenc'in Les Dialogues des Carmelites operasının dünya prömiyerinde Lidoine rolünü yorumladı.

Şubat 1957’de, Milano Duomo Katedrali'nde düzenlenen Toscanini'yi anma törenlerinde, şef Victor De Sebata yönetimindeki La Scala Tiyatrosu koro ve orkestrası eşliğinde, Verdi'nin Requiem’inin final bölümünü yorumlayan Leyla Gencer, yine 1957 Temmuz'unda, La Scala Tiyatrosu’nun Köln turnesinde La Forza Del Destino operasında başrolü seslendirdi.

Ünlü soprano 1957 ile 1980 seneleri arasında La Scala Tiyatrosu’nda, Verdi’nin Don Carlos, La Forza Del Destino, Aida, Macbeth, Simon Boccanegra, I Vespri Siciliani; Bellini’nin Norma; Donizetti'nin Poliuto ve Lucrezia Borgia; Mozart'ın Idomeneo; Monteverdi'nin L’Incoronazione di Poppea; Gluck'un Alceste; Tchaikovsky’nin Maça Kızı; Britten’in Albert Herring ve Pizzetti'nin L’Assassinio nella Cattedrale eserinin 1958 yılı dünya prömiyeri de dâhil olmak üzere birçok başrol yorumladı.

Dünyanın önde gelen sopranolarından Leyla Gencer 10 Ekim 1928'de İstanbul’da doğdu.

İstanbul Belediye Konservatuarı'nda başladığı şan eğitimine İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile devam etti.

1950 yılında Ankara Devlet Operası sahnesinde Mascagni’nin Cavalleria Rusticana eserinde Santuzza rolünü yorumlayana dek Ankara Devlet Opera ve Balesi Korosu’nda görev aldı. Birkaç yıl içerisinde tanınan bir opera sanatçısı olan Leyla Gencer, birçok önemli devlet faaliyetine soprano olarak davet edildi.

Leyla Gencer'in İtalyan sahnelerine adım atması Napoli San Carlo Tiyatrosu’nda yine Santuzza rolü ile oldu.

Dünyanın önde gelen sopranolarından Leyla Gencer 10 Ekim 1928'de İstanbul’da doğdu.

İstanbul Belediye Konservatuarı’nda başladığı şan eğitimine İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile devam etti.

1950 yılında Ankara Devlet Operası sahnesinde Mascagni’nin Cavalleria Rusticana eserinde Santuzza rolünü yorumlayana dek Ankara Devlet Opera ve Balesi Korosu'nda görev aldı. Birkaç yıl içerisinde tanınan bir opera sanatçısı olan Gencer, birçok önemli devlet faaliyetine soprano olarak davet edildi.

Leyla Gencer'in İtalyan sahnelerine adım atması Napoli San Carlo Tiyatrosu'nda yine Santuzza rolü ile oldu.

Bir yıl sonra Madame Butterfly ve Yevgeni Onegin operalarını seslendirmek için tekrar Napoli’ye döndü.

26 Ocak 1957’de La Scala Tiyatrosu’nda ilk kez sahneye çıkarak Poulenc'in Les Dialogues des Carmelites operasının dünya prömiyerinde Lidoine rolünü yorumladı.

Şubat 1957’de, Milano Duomo Katedrali'nde düzenlenen Toscanini'yi anma törenlerinde, şef Victor De Sebata yönetimindeki La Scala Tiyatrosu koro ve orkestrası eşliğinde, Verdi'nin Requiem’inin final bölümünü yorumlayan LeyGencer, yine 1957 Temmuz'unda, La Scala Tiyatrosu’nun Köln turnesinde La Forza Del Destino operasında başrolü seslendirdi.

Ünlü soprano 1957 ile 1980 seneleri arasında La Scala Tiyatrosu'nda, Verdi’nin Don Carlos, La Forza Del Destino, Aida, Macbeth, Simon Boccanegra, I Vespri Siciliani; Bellini'nin Norma; Donizetti’nin Poliuto ve Lucrezia Borgia; Mozart’ın Idomeneo; Monteverdi'nin L’Incoronazione di Poppea; Gluck'un Alceste; Tchaikovsky’nin Maça Kızı; Britten'in Albert Herring ve Pizzetti'nin L'Assassinio nella Cattedrale eserinin 1958 yılı dünya ilk gösterisi de dâhil olmak üzere birçok başrol yorumladı.

Kısa sürede ulusararası bir kariyere kavuşan Gencer; Gui, Serafin, Gavazzeni ve Muti gibi büyük İtalyan şeflerle çalıştı. Donizetti'nin unutulmuş operalarını başarılı bir şekilde yorumlayarak “Donizetti Rönesansının” gelişmesine büyük katkıda bulundu.

Leyla Gencer'in geniş repertuarı, Monteverdi, Gluck ve Mozart'ın eserlerinden neo-klasik döneme; Cherubini, Spontini, Mayr ve romantik dönemden Puccini, Prokofiev, Britten, Poulenc, Menotti ve Rocca gibi sanatçıların eserlerine; lirik sopranodan dramatik koloratüre uzanan bir yelpazede 72 rolü kapsar.

Paris’te La Scala sanatçılarından Nikita Magaloff ile beraber yorumladığı Chopin’in lirik besteleri, La Scala sahnesindeki Liszt-Bartok yorumu ve 1982'deki Venedik karnavalında La Fenice Tiyatrosu’nda seslendirdiği ve Türkleri konu alan operalardan alınan bölümlerden oluşan konser programı, sanatçının araştırmacı ve titiz tavrını yansıtır.

1985 yılında Venedik La Fenice Tiyatrosu'nda Francesco Gnecco’nun La Prova di un’Opera Seria isimli eseriyle opera sahnelerine veda eden Leyla Gencer, 1992 yılına kadar konser ve resitallerine devam etti.

1982’den itibaren, seminer ve yorum kurslarıyla kendini genç opera sanatçılarına adayan sanatçı, 1983-88 yılları arasında As .Li. Co. di Milano'nun didaktik-sanatkârane yönetmenliğini üstlendi, 1997-98 yılları arasında ise şef Riccardo Muti tarafından La Scala korosunun genç sanatçılar okulunda yöneticiliğe atandı.

La Scala Tiyatrosu’nda opera sanatçıları için kurulan akademinin sanat yönetmenliğini yapan Gencer, opera yorumu üzerine dersler vermeye devam ediyor.

En önemli opera sahnelerinde birçok başrol yorumlayan Leyla Gencer, “20. yüzyılın son divası” olarak kabul ediliyor.

 

 

Opera dünyasında bulunduğu yeri, yalnızca repertuarının çeşitliliğiyle değil, canlandırdığı karakterlere kattığı dramatik nüanslarla da sağlamlaştıran Leyla Gencer, araştırmacı kişiliği ve iyi bir eğitimci olmanın verdiği sorumlulukla romantik dönemin unutulmuş birçok eserini tekrar günışığına çıkartmıştır.

Dünyanın önde gelen sopranolarından Leyla Gencer 10 Ekim 1928'de İstanbul’da doğdu. İstanbul Belediye Konservatuarı’nda başladığı şan eğitimine İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile devam etti.

1950 yılında Ankara Devlet Operası sahnesinde Mascagni’nin Cavalleria Rusticana eserinde Santuzza rolünü yorumlayana dek Ankara Devlet Opera ve Balesi Korosu’nda görev aldı.

Birkaç yıl içerisinde tanınan bir opera sanatçısı olan Leyla Gencer, birçok önemli devlet sanatçısı faaliyetine soprano olarak davet edildi.

Dünyanın önde gelen sopranolarından Leyla Gencer 10 Ekim 1928'de İstanbul'da doğdu. İstanbul Belediye Konservatuarı'nda başladığı şan eğitimine İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile devam etti.

Mascagni'nin Cavalleria Rusticana eserinde Santuzza rolünü yorumlayana dek Ankara Devlet Opera ve Balesi Korosu'nda görev aldı. Birkaç yıl içerisinde tanınan bir opera sanatçısı olan Gencer, birçok önemli devlet etkinliğine soprano olarak davet edildi.

Leyla Gencer'in İtalyan sahnelerine adım atması Napoli San Carlo Tiyatrosu'nda yine Santuzza rolü ile oldu.

Bir yıl sonra Madame Butterfly ve Yevgeni Onegin operalarını seslendirmek için tekrar Napoli'ye döndü. 26 Ocak 1957'de La Scala Tiyatrosu'nda ilk kez sahneye çıkarak Poulenc'in Les Dialogues des Carmelites operasının dünya prömiyerinde Lidoine rolünü yorumladı.

Şubat 1957’de, Milano Duomo Katedrali'nde düzenlenen Toscanini'yi anma törenlerinde, şef Victor De Sebata yönetimindeki La Scala Tiyatrosu koro ve orkestrası eşliğinde, Verdi'nin Requiem’inin final bölümünü yorumlayan Leyla Gencer, yine 1957 Temmuz’unda, La Scala Tiyatrosu'nun Köln turnesinde La Forza Del Destino operasında başrolü seslendirdi.

Ünlü soprano 1957 ile 1980 seneleri arasında La Scala Tiyatrosu'nda, Verdi'nin Don Carlos, La Forza Del Destino, Aida, Macbeth, Simon Boccanegra, I Vespri Siciliani; Bellini'nin Norma; Donizetti'nin Poliuto ve Lucrezia Borgia; Mozart'ın Idomeneo; Monteverdi'nin L'Incoronazione di Poppea; Gluck'un Alceste; Tchaikovsky'nin Maça Kızı; Britten'in Albert Herring ve Pizzetti'nin L'Assassinio nella Cattedrale eserinin 1958 yılı dünya prömiyeri de dahil olmak üzere bir çok başrol yorumladı.

Kısa sürede ulusararası bir kariyere kavuşan Gencer; Gui, Serafin, Gavazzeni ve Muti gibi büyük İtalyan şeflerle çalıştı. Donizetti'nin unutulmuş operalarını başarılı bir şekilde yorumlayarak "Donizetti Rönesansı"nın gelişmesine büyük katkıda bulundu.

Leyla Gencer'in geniş repertuarı, Monteverdi, Gluck ve Mozart'ın eserlerinden neo-klasik döneme; Cherubini, Spontini, Mayr ve romantik dönemden Puccini, Prokofiev, Britten, Poulenc, Menotti ve Rocca gibi sanatçıların eserlerine; lirik sopranodan dramatik koloratüre uzanan bir yelpazede 72 rolü kapsar.

Paris'te La Scala sanatçılarından Nikita Magaloff ile beraber yorumladığı Chopin'in lirik besteleri, La Scala sahnesindeki Liszt-Bartok yorumu ve 1982'deki Venedik karnavalında La Fenice Tiyatrosu'nda seslendirdiği ve Türkleri konu alan operalardan alınan bölümlerden oluşan konser programı, sanatçının araştırmacı ve titiz tavrını yansıtır.

1985 yılında Venedik La Fenice Tiyatrosu'nda Francesco Gnecco'nun La Prova di un'Opera Seria isimli eseriyle opera sahnelerine veda eden Leyla Gencer, 1992 yılına dek konser ve resitallerine devam etti.

1982'den itibaren, seminer ve yorum kurslarıyla kendini genç opera sanatçılarına adayan sanatçı, 1983-88 yılları arasında As. Li. Co. di Milano'nun didaktik-sanatsal yönetmenliğini üstlendi, 1997-98 yılları arasında ise şef Riccardo Muti tarafından La Scala korosunun genç sanatçılar okulunda yöneticiliğe atandı. Halen La Scala Tiyatrosu'nda opera sanatçıları için kurulan akademinin sanat yönetmenliğini yapan Gencer, opera yorumu üzerine dersler vermeye devam ediyor.

En önemli opera sahnelerinde birçok başrol yorumlayan Leyla Gencer, "20. yüzyılın son divası" olarak kabul ediliyor. Opera dünyasında bulunduğu yeri, yalnızca repertuarının çeşitliliğiyle değil, canlandırdığı karakterlere kattığı dramatik nüanslarla da sağlamlaştıran Gencer, araştırmacı kişiliği ve iyi bir eğitimci olmanın verdiği sorumlulukla romantik dönemin unutulmuş birçok eserini tekrar günışığına çıkartmıştır.

Leyla Gencer adına 2004 yılında Darphane tarafından basılan para
 

20. yüzyılın en büyük divalarından Leyla Gencer, 10 Mayıs 2008 Cumartesi günü Milano’daki evinde solunum ve kalp yetmezliğinden vefat etti.

Leyla Gencer’in cenazesi 12 Mayıs Pazartesi günü Milano’da La Scala Operası’nın Santa Babila Kilisesi‘nde düzenleyeceği bir törenden sonra vasiyeti doğrultusunda yakıldı. 

Leyla Gencer'in külleri İstanbul Boğazı’nda

Ünlü opera sanatçısı Leyla Gencer'in külleri, İstanbul Boğazı'nda Süreyya teknesinden denize savruldu. Gencer'in küllerini yakın dostu Melahat Behlil ile hayatını kaleme alan gazeteci Zeynep Oral denize döktü. Leyla Gencer, öldükten sonra yakılıp külleri denize dökülen ilk Türk vatandaşı oldu.  
 
İtalya'da hayata gözlerini yumduktan sonra vasiyeti üzerine bedeni yakılan opera sanatçısı Leyla Gencer'in külleri 15 Mayıs 208 günü akşam Atatürk Kültür Merkezi (AKM)'ne getirildi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da AKM'ye gelerek açılan taziye defterini imzaladı.

Bakan Günay, deftere şunları yazdı.

“Sevgili Leyla Gencer ebedi istirahatinde- ki o Türkiye toprakları, İstanbul Boğazı olacak, sonsuz huzur diliyorum."

Gencer'in külleri 16 Mayıs günü Kuruçeşme sahilinde buluşan dostları tarafından Süreyya isimli tekneyle Dolmabahçe açıklarına getirildi.

Gencer'in külleri, vasiyeti gereği Dolmabahçe açıklarından İstanbul Boğazı’na döküldü.

Bu sırada Dolmabahçe önünde İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestra ve Korosu, Mozart ve Ahmed Adnan Saygun’aa ait besteleri çaldı.

10 Mayıs'ta Milano’daki evinde ölen Leyla Gencer için 12 Mayıs Pazartesi günü Milano'da İslam cemaati temsilcisi ve bir imamın öncülüğünde dua edilmiş, ardından San Basila Kilisesi'nde cenaze töreni düzenlenmişti. 

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın yeni yapılmakta olan merkezinde sanatçının vasiyeti üzerine bir “Leyla Gencer Müzesi” oluşturulacak.

GENCER ÇOK ÖNEMLİ BİR KAYIP 

Leyla Gencer'in ölümü sanat  dünyasını üzüntüye boğdu. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen, Gencer'in vefatından duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi.  Gencer ile çok özel bir ilişkisinin bulunduğunu ve sanatçıya derin  saygısının olduğunu ifade eden Gökmen, “Türk operası, dünya sanatı çok  büyük bir kimliği yitirdi. Çünkü 20. yüzyılın yetiştirdiği en önemli  opera sanatçılarından biriydi, Türk operası adına da çok önemli bir  kayıp olduğunu düşünüyorum” dedi.

Leyla Gencer'in ilerleyen yaşı nedeniyle son yıllarda sahneye  çıkamadığını benzeten Gökmen, “Son yıllarında sahneye çıkamasa da Türk  opera sanatçılarına önder olmuş, onları eğitmiştir. Çok övgüye değer  çalışmaları olmuştur. Bunları son derece şükranla karşılıyoruz”  sözleriyle Gencer'in Türk opera sanatındaki önemli yerini vurguladı.

Türk sanatçıların Gencer'i asla unutmayacağını ifade eden Gökmen, “Türk  opera sanatçıları çok kederliyiz. Bütün dünyadaki opera sanatçılarının  bu kederi paylaştığını düşünüyorum. Tüm opera ve sanat dünyasının başı  sağ olsun” diye konuştu.
         
“MUHTEŞEM BİR HASSASİYETLE DONATIRDI”
Piyanist ve besteci Fazıl Say da Leyla Gencer dinlemenin kendisi için  “zenginleşmek” anlamına geldiğini ifade ederek, “Müzisyenler, en çok  büyük şancılardan bir şeyler öğrenir. Şarkılama sanatını içselleştirmek,  bir piyanist için mühim bir aşamadır ve bu konuda 20. yüzyılın en büyük  sopranolarından biri olan Gencer bana hayatım boyunca yol gösterici bir  kutup yıldızı olmuştur” dedi.

Leyla Gencer’in inanılmaz detayları gerçekleştirebilen bir sesi olduğunu  belirten Say, sanatçının ölümünden duyduğu üzüntüyü şöyle aktardı: “O, en zor  tizlikteki sesleri muhteşem bir hassasiyet ile donatır,  müziğe çevirir, renkten renge sokardı. Çok detay severdi, her nota müzik  olmalıydı. Her ses, o sırada gerçekleştirdiği roldeki kahramanın  duygularını en doğal ve çarpıcı haliyle yansıtmalıydı. Bütün bunları  Gencer'in kayıtlarında çok iyi hissederiz de zaten.

Çok fazla plak kaydı yapmamıştı ama günümüzde eski, radyo ve korsan  kayıtlarla birlikte 30’a yakın opera yorumu canlı performansıyla  bulunmaktadır.

Donizetti ve Verdi operalarında Leyla Gencer yorumları bütün dünyaca kabul edilmiş bir örnek  teşkil etmişti. Yıllarca adı en büyük divalarla ve Maria Callas ile anılmıştı. Onu her zaman örnek  almalıyız. Bir Türk sanatçısı olarak dünyanın ilk parlayan yıldızıdır.  Bu zorlu yolda en çok onun emeği vardır.”

BAKAN GÜNAY: TÜRKİYE'NİN GURURUYDU  
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, solunum ve kalp yetmezliğinden bugün hayatını kaybeden Türk operasının büyük ismi Leyla Gencer’in uluslararası alanda da Türkiye’nin gururu olmuş ve adını opera tarihine başarıyla yazdırmış bir sanatçı olduğunu belirtti.

Kültür ve Turizm Bakanı Günay, opera sanatçısı Leyla Gencer’in vefatı nedeniyle bir başsağlığı mesajı yayınladı. Gencer’in vefatından büyük üzüntü duyduğunu ifade eden Günay mesajında şunları kaydetti:

“Bir dünya sanatçısı olan Leyla Gencer, uluslar arası alanda da ülkemizin gururu olmuş ve adını opera tarihine başarıyla yazdırmıştır. Operamızın divası Gencer’e Allah’tan rahmet, opera camiasına ve Türk milletine başsağlığı diliyorum."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

Gencer, Donizetti ve Verdi operalarının başrollerindeki başarısı ve kişiliğiyle, opera dünyasındaki unutulmaz yerini almıştır.

Leyla Gencer öldü mü?

Kurtlar Vadisi Pusu’da hüzünlü veda. Dizide 5 yıl boyunca Savcı Leyla karakterini canlandıran ünlü oyuncu bomba patlaması sonucu hayatını kaybederek sezon finalinde diziye veda etti. “Veda ediyorum, ama hüzünlü değil mutlu bir veda bu. 5 yıl tam 163 bölüm boyunca çalıştığım şirketimle ve ekip arkadaşlarımla hiç mutsuz bir anım olmadı çünkü.  “Aramıza Hoş geldin” diye uzatılan ellerle karşılandığım gibi alkışlarla uğurlandım bugün sevgi ve de saygıyla”.

 

Emeğime değer veren, bana saygısını hiç eksik etmeyen, her şeye rağmen dimdik duran insanlarla çalışmak bana geride her zaman gururla izleyeceğim anılar bıraktı.

 

Çok sevdiğim ekibiyle son kez aynı ekranı paylaştım bu bölüm.

 

İnsan ne kadar profesyonel olmaya çalışsa da işin içinde gerçek sevgi ve alışkanlık olunca hemen duygusallaşıveriyor ister istemez. İçimde buruk bir son var bugün ama her son bir başlangıçtır. Her bitiş yeni doğumlara gebedir. İlk teşekkürüm ilk bölümden son bölüme kadar desteğini ve eleştirilerini eksik etmeyen sizlere.

 

İzlediniz, sevdiniz, sevmediniz, eleştirdiniz. Hepsi çok ama çok önemliydi bunu sakın unutmayın. Desteğiniz mesleğimi aşkla yapmama en büyük sebep.

 

Çok değerli insanlar var hayatımda ve daima hayatımda olmasını isteyeceğim. Onlara teşekkür ediyorum.

 

Arkadaşım, patronum, dert ortağım, ağabeyim ama en önemlisi güçlü dostum o benime Necati Şaşmaz,

 

Canımın ta içi can yoldaşım varlığı sınırsız tariflere sığan özel adam Cahit Kayaoğlu,  her zaman mı yüzümün gülmesine sebepsin Erhan Ufak, iyi ki varsın deme sebebi hayata hep bıyık altından gülmesini başaran can dost ve her zaman bir telefon uzağımda olduğunu bildiğim değerli kişi.

 

Bir de tabi ki dünyalar güzelim, prensesim hem arkadaşım hem kızım hem sırdaşım Dodom, Doğa Sakarya.

 

Daha adını sayamadığım, ama sayamamamdan dolayı alınmayacaklarını bildiğim 5 sezon boyunca üstün bir çabayla çalışan çok sevdiğim, aynı ekipte olmaktan hep mutluluk duyduğum, şu an bizimle olan olmayan tüm ekip arkadaşlarım.  Hepiniz tek tek biliyorsunuz zaten. Her şey için çok teşekkür ederim. Birlikte geçirdiğimiz 5 sezonu mutlu kıldığınız için. Hepinizi çok seviyorum. Yepyeni projelerde, birlikte yol almak dileği ile… Yürekten sevgimle."

 

 

Sigara ölümcül bir alışkanlıktır. Ülkemizde sigaranın yol açtığı ölümler; trafik, terör, iş kazaları ölümlerinin toplamından beş kat daha fazladır.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyada en büyük sağlık sorununun sigara olduğunu ilan ederek, her yıl 4 milyon insan sigaradan hayatını kaybettiğini ve eğer, gerekli önlemler alınmazsa bu sayının, önümüzdeki 20 yılda 10 milyona çıkacağını bildirmiştir.

Sigaraya başlama yaşının çok erken olması, endüstriyel destek ve sonuçlarının çok çabuk ortaya çıkmaması nedenleriyle sigara bırakma fikri olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaksızın hep ertelenmektedir.

Sigaraya başlamak kolay ancak bırakmak zor bir iş olmakla beraber, imkânsız değildir. Sigarayı bıraktıktan sonraki ilk 3 gün en zorlu dönemdir.

Bu dönemde huzursuzluk, sinirlilik, zihni yoğunlaştırma güçlüğü ortaya çıkabilir.

Kafeinden uzak durmak, fiziksel aktivite, sigarayı akla getirecek ortamlarda bulunmamak, sakız çiğnemek, kuruyemiş yemek bu dönemi kolay atlatmaya yardımcı olabilir.

Piyasada mevcut olan medikal destek tedavisinin ise çıkabilecek yan etkiler açısından, kesinlikle hekim gözetiminde ve tavsiyesinde alınması gerekmektedir. Psikolojik bağımlılığı belirgin olan kişilerde ise profesyonel yardım önerilmelidir.

Sigara bu kadar etkili ve tehlikeli bir madde olmasına karşın, bırakıldığı durumda vücudumuzda belirgin olumlu değişiklikler olmaktadır.

20 dakika sonra tansiyon ve nabız normale iner, 8 saat sonra kandaki Oksijen normal düzeye çıkar, 24 saat sonra kalp krizi tehlikesi azalır, 48 saat sonra sinir uçları yenilenmeye başlar, 2 hafta - 3 ay sonra kan dolaşımı dengeye girerken akciğer işlevi %30 oranında iyileşir, 1 - 9 ay sonra öksürük krizleri, bitkinlik, kısa kısa nefes almalar azalır, akciğerler temizlenir ve iltihap tehlikesi azalır, 1 yıl sonra koroner yetmezliği tehlikesi sigara içenlere oranla yarı yarıya azalır, 5 yıl sonra akciğer kanserinden ölme tehlikesi yarı yarıya azalır, 10 yıl sonra akciğer kanseri tehlikesi, içmeyenlerin düzeyine gelir...

15 yıl sonra koroner yetmezliği tehlikesi sigara içmeyenlerin seviyesine inerdi.

Öncelikle kendinize bırakmak için bir tarih ve bir yol belirlemeniz gerekmektedir.

Son yıllarda sigarayı bırakma konusunda hem toplumsal hem de idari bir çaba görülmekte ve sağlık kuruluşları bu konuda aktif destek sağlamaktadırlar.

Birey ve toplum sağlığı için yapılabilecek en iyi şey rotayı belirleyip yola çıkmaktan başka bir şey değildir.

Tabii ki hiçbir şey için geç değildi ve yapılacak daha pek çok yapılacak şey vardı.

Mesela ülkesini sevmek ve vatanına bağlı olmak düsturuyla Kadim düsturlara bağlı kalmak da bunlar arasında sayılabilir.

Zaten hangi kişi neslini ve soyunu sopunu inkâr edebilirdi ki?

Mümkün olan her halükârda kendilerini bu memlekete bağlı hissetmek zorundaydılar.

Aslı ve Zühre çok yakın dost oldukları için ortama çok kolay uyum sağlamışlardı ve birbirlerini pek sevmemişlerdi.

Bardaki ortamdaki sıcaklık gittikçe arttığı için denize girmeyi düşündülerse de bu onlara hiç de akılcı gelmedi.

Derhâl bulundukları ortamı terk edip gördükleri ilk bara daldılar ve yeniden içmeye başladılar. Amaçları kafayı çekmek değil, duman altı olmadan orayı acilen terk etmekti, zaten yeterince kötü olmuşlardı ve Zühre yeşil safralı bir şekilde kusmaya başladı.

 

Midesi bulanıyor kendini çok kötü hissediyor, evinin hasretiyle iliklerine kadar titriyordu.

Rezalet çıkmaması için hemen sahile inip işkembe çorbası içmeye karar verdiler.

Bu çorba tabiri caizse ölüyü diriltirdi ve içine sarımsak koymayı da ihmal etmediler.

Bu arada baldırı çıplak bir garson yanlarına geldi ve başka bir şey yemeyi isteyip istemediklerini sordu.

Hepsi adeta koro hâlinde “istemeyiz” diye haykırdılar çünkü Ortaköy pek tekin bir bölge değildi.

Aslı bunalıma girmişti ve bileklerini kesmek istedi, Zühre derhal yanına gelip kendisine mâni oldu çünkü işin sonu karakolda bitebilirdi

Hemen en yakındaki hastanenin Acil Servisine gittiler ve nöbetçi aile doktoru bileklerine dikkatle bakarak “Hanımefendi, bu durum biraz karmaşık. Siz aslında bir psikiyatri uzmanına görünseniz çok iyi olur” diye ardaklaşa kanaatlerini bildirdiler.

Aslı sordu “Niçin böyle düşünüyorsunuz” dedi?

Doktor mecburi hizmetini bitirmiş ve günde 50-60 hasta görmekten sinirleri bozulmuş,

Biraz kendilerine gelince aralarında sohbet etmeye başladılar ve Bodrum bir günümüzdeki şartlara kadar taşıyan kimdi, nasıl bir insandı diye sordular birbirlerine, paşa unvanı verilmiş merhum bir sanatçı geldi akıllarına zeki Müren:

Bodrum’u bu şekilde isimlendiren kişiydi o ve apartman topuklarıyla kendine has bir stil yaratmıştı.

 

Nalân Altınörs de ünlü şarkıcılardandır ve Büyük Kulüp’te arada sahne alır.

İdil Biret ise dünya çapında bir sanatçıdır.

Bu hanımefendi Noxios şirketinden piyasaya sürülen cd’leriyle çok saygınlık toplamıştır ve harikulâde bir şöhret toplamıştır. Dünya çapında bir sanatçıdır ve her yerde konserler verir.

21 Kasım 1941 yılında Ankara’da doğmuştur.

İlk piyano derslerini Mithat Fenmen’den alır.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çıkardığı özel kanunla yedi yaşında Fransa’ya gönderilir.

Nadia Boulanger’nin gözetiminde Paris Konservatuarı’nın yüksek piyano, eşlikçilik ve oda müziği bölümlerini birincilikle bitirdi.

Beş kıta’yı kapsayan sayısız konserlerinde Boston Senfoni, Leningrad Filarmoni, Leipzig Gevvandhaus, Dresden Staats Kapelle, Sidney Senfoni, Tokyo Filarmoni, Paris Senfoni gibi orkestralarla Boult, Kempe, Keilberth, Sargent, Montreux, Leinsdorf, Scherchen, Rozhdestvensky, Mackerras gibi ünlü şeflerin yönetiminde çalmıştır.

Montreal, Royan, Atina, Persepolis, Berlin, Ruhr dâhil olmak üzere birçok uluslararası festivale katıldı. Gene “Uluslararası 1. İstanbul Festivalinde Yehudi Menuhin ile Ludwig van Beethoven'in sonatlarını, 1986 “Montpellier Festivalinde” Beethoven Senfonileri'nin Franz Liszt tarafından yapılan piyano uyarlamalarının tamamını dünyada ilk kez dört konserde seslendirdi.

Türkiye’nin tanıtımında ‘simge’ olarak kullanılan, birçok uluslararası faaliyete ev sahipliği yapan Topkapı Sarayı Müzesi önceki akşam utanç verici bir barbarlığa sahne oldu.

 

Dünyaca ünlü piyanist İdil Biret’in vereceği konserde şarap içileceği haberini ‘Mukaddes yerde içki su gibi akacak’ diye veren Vakit Gazetesini okuyup, kendilerine vazife çıkaran Alperen Ocakları üyeleri müze önünde toplandı.

 

Konser afişlerini yırttılar, tekbir getirdiler ve namaz kıldılar. Utanç görüntüleri üzerine Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, “Türkiye’yi geriye götürmek isteyen zavallıların bu tür saçma girişimlerine kimse müsaade etmeyecektir” dedi.

İdil Biret ise “Müziğin birleştirici ruhu zedelendi” diye konuştu. Dünyaca ünlü piyanist İdil Biret’in önceki gün Topkapı Sarayı’nda konseri vardı.

 

Piyanoda İdil Biret olacak, ona The Whitehall Orchestra’sı eşlik edecek, Peter Ilyiç Çaykovski’nin eserleri sunulacaktı. ‘Hakan Erdoğan Prodüksiyon’un organize ettiği konserin duyurusunda, faaliyetin Topkapı Sarayı’nın Birinci Avlusu’nda olacağı belirtiliyordu. Duyuruda ayrıca konuklara ‘şarap’ ikramı olacağı da yazılıydı. 

Vakit Gazetesi bu duyurudan yola çıkarak Cuma günü konseri haberleştirirken ‘Mukaddes avluda şarap küstahlığı’ başlığını kullandı ve Osmanlı döneminde askerlerin cepheye uğurlanıp, Kurân-ı Kerîm okunan avluda şarap içileceği belirtildi.

 

Haberin ay ayrıntısında şu ifadeler yer aldı: “Konserin reklamlarında ‘Şarabını al gel, mehtabı seyredelim’ teması işleniyor...

 

Topkapı Sarayı Müdürü İlber Ortaylı, “şarapla özdeşleştirilerek konserin reklamının yapılmasının çok yanlış olduğunu söyledi.” 

 

 

 

Bu haberden kendilerine vazife çıkaran Büyük Birliği Partisi’ne (BBP) bağlı Alperen Ocakları soluğu önceki akşam saat 20.00 sıralarında Topkapı Sarayı’nın önünde aldı. Yaklaşık 50 kişilik grup önce içeri girmek istedi. Ancak sarayın güvenliğinden sorumlu jandarma tarafından engellendi.

 

Bunun üzerine çevrede asılı olan İdil Biret’in konser afişlerine yönelen kalabalık, tekbir getirerek, afişleri yırttı. Bu taşkınlıktan sonra da sarayın önünde Türk bayrakları üzerinde toplu olarak namaz kılındı ve Doğu Türkistan’daki Uygur Türkleri için dua edildi. 

“Caz konserini kınıyoruz”! 

Alperen Ocakları İstanbul İl Başkanı Mustafa Kayatuzu, “Doğu Türkistan’da yaşanan olaylara rağmen duyurulan Topkapı Sarayı içerisinde hain, saygısız ve şerefsizce yapılan şarap partili caz konserini nefretle kınıyoruz. Bugün burada yaşanan bu rezilliğin sorumluları mutlak suretle bunun hesabını verecek” dedi.

 

 

Daha sonra tekbirler eşliğinde yürüyüşe geçen kalabalık sarayın Gülhane kapısından tekrar konser salonuna girmeye çalıştı. Çevik kuvvet ekipleri gruba müdahale etti. 

Yaşanan olayları NTV’de değerlendiren İdil Biret, konser öncesinde sarayın kapısına geldiklerini ve protestocu grup nedeniyle konseri dinlemeye gelenlerle birlikte bir süre beklediğini anlattı ve şunları söyledi: “Daha sonra afişleri indirdiler ve ateşe vermeye çalıştılar. Bu arada beni gelip arabayla aldılar, başka bir kapıdan ben konsere girebildim. Ancak biraz gecikme oldu. İçeri girer girmez konser başladı. Hiçbir şey beni durduramaz” dedi. 

Hisleri sorulunca “Hiçbir şey yaşamıyorum. Aynı şekilde bir koruma falan gibi de bir şey yok. Çok üzülen dostlarımız arıyorlar. Basından ilgi var. O da çok güzel bir şey” dedi.

 

Müziğin insanları birleştirmek için yapılan bir şey olduğunu vurgulayan İdil Biret, bu tip olaylarla müziğin asıl ruhuna büyük bir zedelenme getirildiğini ve buna çok acıdığını sözlerine ekledi.  İdil Biret’in kocası Şefik Büyükyüksel ise şunları söyledi: “O adamları görseydiniz, ‘çalacak piyanist budur’ desen gidip üzerine saldırıp bıçaklarlardı. Gözleri dönmüş saldıracak yer arıyorlardı.”

 

Büyükyüksel Vakit Gazetesi’ne dava açmayacaklarını belirterek “Dava açalım da, adamlarını üzerimize gönderip bıçaklatsınlar mı karımı? Bunlar katil” dedi.

 

Büyükyüksel eşinin ‘Hiç bir şey beni durduramaz’ sözlerine “Türkiye’yi bırakıp giderim’ diyenler var. Biz onlardan değiliz. Biz buranın insanıyız. Hiç bir yere gitmiyoruz. Bunlarla mücadele edeceğiz” diyerek destek verdi. 

Organizatör Hakan Erdoğan yaşanan olayları şöyle anlattı: “Canımızı Kültür Bakanı sayesinde kurtardık. O grup saatlerce orada durdu. Saat 20:00’de toplandılar, polis saat 22:00’da müdahale etti.

 

Hatta İdil Hanım da konsere gelirken kendini bir ara onların ortasında bulmuş, Allah’tan tanımamışlar.  Ben polise müdahale etmelerini söyleyince ‘vatandaş eylem yapıyor’ cevabı aldım.

Daha sonra Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ı aradım, o da benimle aynı üzüntüyü paylaştı, polise talimat verdi ve müdahale edilmesini sağladı.” 


“Bu konsere şarap firması sponsor değildir” diyen Erdoğan, “Konser yüzde 100 seyirci bilet paralarıyla yapılmıştır” diye konuştu. 

 

Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü İlber Ortaylı, Vakit Gazetesi’ndeki haberin kendisine atfedilen bölümünün doğru olmadığını belirterek, “Ben soruşturma açtıramam. Öyle bir yetkim yok. Bu bir kültür işi, kültür lâzım…

 

Çaykovski bitti, İdil Biret bitti, sponsorun şarap firması olması mı kaldı?” dedi. 

 

Prof. Dr İlber Ortaylı

 

Radikal gazetesi konseri seyredenlerle ulaştı ve neler yaşadıklarını sordu.

 

41 yaşındaki Faruk Nazlan, şunları anlattı: “Şoktayım. Çok korkuyorum. O eylemciler içeri girseydi o güzellik karşısında onlar da bizden olurdu.” 

İşletmecilik yapan Gülsün Sami’yse “Kimse olayın farkına varmadı, bu sabah (dün) gazetelerden öğrendim. Yarın konser olsa yine giderim” diye konuştu. 

Alperen Ocakları Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Muhammet Doğan Kaya ise eylemi savunup şunları söyledi: “Bakırköy’de Çin’de yaşananlarla ilgili oturma eylemi vardı. Oradan dönerken ‘hadise nedir’ diye görmek üzere gidiyorlar.

 

Bu, İdil Biret’in şahsına veya sanat camiasına yapılmış bir eylem değil. ‘Millî refleksten kaynaklanıyor. Arkadaşlarımız böyle bir şeye duyarsız kalamazlar. Hukuk zemininde eylem koyuyorlar” dedi.

 

Kaya, Kayatuzu ile ilgili disiplin soruşturması başlatıldığını ekledi. Büyük Birlik Partisi Genel Sekreteri Mustafa Destici ise “Topkapı Sarayı’nda ‘şarabını da kap gel’ gibi bir şeyler görüp duymuşlar. Demokratik tepkilerini ortaya koymuşlar. ” 

Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Ahmet Abakay da “Vakit gazetesinin kışkırtması yüz kızartıcıdır” dedi. (Radikal) 

Sabıkası çok kabarık örgüt 

BBP’nin gençlik örgütü Alperen Ocakları’nın adı hep olaylarla gündeme geldi. Bu olaylardan bazıları şöyle: 

Alperen Ocakları İstanbul İl Başkanı Kayatuzu BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nu bir TV programında eleştiren Taraf yazarı Rasim Ozan Kütahyalı’yı yumrukladı. 

 

 

 

Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterini düşürenler bu işi bilerek yapmışlardı çünkü merkez sağda başka fazla rakip kalmamıştı

 



Hrant Dink cinayetini azmettiren Yasin Hayal, BBP üyesi ve Alperen Ocakları’nın müdavimiydi. Yine cinayetin diğer sorumlusu olarak yargılanan Erhan Tuncel de Alperen Ocakları üyesiydi. Helikopterini Fethullahçılar düşürmüştü.

 

Hrant Dink Ermeni kökenliydi ama kendini hep Türk olarak hissedip, öyle de yaşamıştı. Sonra menfur bir cinayetle hayatına son verildi

 

 

 

Yasin Hayal sonradan aileden özür diledi ama ölen öbür tarafa çoktan gitmişti. Bu cinayet hâlâ tam olarak çözülememiştir.

Eski Trabzon Alperen Ocakları Başkanı Mustafa Öztürk de, davada uzun süre tutuklu olarak yargılandı. 

 

Sultanbeyli’de 30 Mart 2006’da lise öğrencileri arasındaki kavgada, Kürt kökenli öğrenci Şahin A. bıçaklanarak öldürülmüştü. Katil zanlısı V.K.’nin Alperen Ocakları üyesi olduğu ortaya çıkmıştı. 

Alperenler, Papa Benedictus’un Kasım 2006’daki Türkiye ziyareti sırasında Ayasofya Müzesi’nde korsan namaz kılıp slogan atmışlardı.

 

 

Mehmet Ali Ağca’yı bu Papa sonradan affetti.

 

 

Yahudi Menuhin

Kraliçe Elisabeth (Belçika), Van Cliburn (ABD), Busoni (İtalya), Liszt (Almanya), İskoçya gibi birçok uluslararası piyano yarışmasında jüri üyeliği yapan İdil Biret'in aldığı ödüller arasında “Lili-Boulanger” (Boston), “Harriet Cohen/Dinu Lipatti" (Londra), Polonya hükümetinin “kültür liyakât” ve Fransız hükümetinin “Chevalier de I’Ordre National de Merite” nişanları da bulunmaktadır.

İdil Biret, 1971 yılından beri Devlet Sanatçısıdır.

Bugüne kadar seslendirdiği plak ve CD'lerin sayısı 80'i geçmektedir. Bunlar arasında plak tarihinde ilk kez komple proje halinde seslendirilen Beethoven/Liszt Senfonilerinin tamamı, Frederic Chopin'in bütün piyano eserleri, Johannes Brahms’ın bütün solo piyano eserleri ve konçertoları, Sergei Rachmaninoff'un bütün piyano eserleri yer almaktadır.

 

Sergei Rachmaninof’un damarlarında yarım kan Türklük akar.

Bunlar pek çok eleştirmenin hayranlığı ile karşılanmış ve sanatçının “çağımızın en önde gelen piyano ustalarından biri” olarak nitelenmesine yol açmıştır.

Rahmetli dostum Korkut Atlı ansızın vefat etmeseydi, bir geceliğine de olsa İdil Hanım’a kavalyelik edecektim ama nasip değilmiş.

Ortaköy’deki sık şık meyhaneler her zaman dolu olurdu.

Etraf tıkış tıkıştı. Çok fena hâlde hâlde sarhoş olmuşlardı.

 

 

Kafa kesen kadın doktor haberiyle sarsıldılar.

Klasik Türk musikisinin temel makamlarında, her vakitte farklı makamda ezan...

Ezanı müezzinler okur,

Namaz vaktinin geldiğini haber verir.

Bildirmek anlamına gelmektedir.

Ezanı en çok yurt dışında özlerim dedi için

Ezansız bir hayat düşünmek çok zordu.

Yurt dışında yaşayanların bu konuda çok şansız olduklarını düşünmüşümdür hep.

Bazen bir müezzin öyle bir ezan okur ki içinize işler. Hep okusun, sürsün devam etsin istersiniz…

Ezan’dan önce birçok şekilde Müslümanlar namaza davet edilmiş.

İlk ezanı Peygamber Efendimizin emri ile Bilal-i Habeşi okumuş.

Ezan günde beş vakit okunuyor. Düşünebiliyor musunuz?

Beş kez okunan ezan beşinde de ayrı makamla okunuyor…

Sabah Ezanı: Sabâ, makamında

Öğle Ezanı: Rast (makam)

İkindi Ezanı: Hicaz (müzik) makamında

Akşam Ezanı: Segâh makamında

Yatsı Ezanı: Uşşak makamında okunurmuş.

Garip bir tezat oluşturuyordu manzara.

 

Bir tarafta âlemin kıralı yapılıyor, arkadaki camiden ezan okunuyordu.

 

Böyle bir karakoe barı Hollanda’daki Red Light Street de dahi zor bulursunuz.

İzmirli Saba Tümer’le hafif flörtleşti, aynı sunucu Okan Bayülgen’in bir programında da bana “alternatif tıp yoktur” diye benimle takışıp “Hocam, polemik yapıyorsunuz” deyince ben de programı terk etmiştim.

Yaşar Nuri’nin ve Bayraktar Bayraklı’nın da hocaları Marmara Üniversitesinde o dönem ders veren Merhum Pederim Recep Doksat’tı. Hepsi fikirlerinin temellerini ondan almıştır. Nobel alan Prof. Dr. Aziz Sancar Nobel almış ve İzmir’de bir de İzmir’de Atatürk evi açmış. Nedense Kadim dostum Celâl Şöngür onu da eleştiriyor.

https://www.youtube.com/watch?v=oA0kXDMKiLg

https://www.youtube.com/watch?v=o2TfdGBRw7c

https://www.youtube.com/watch?v=db1BhBV7fj4&t=53s

Profesör Doktor Caner Taslaman ise hem evrime hem de İslam’a önem veren, rahmetli Profesör Yaşar Nuri Öztürk’ü ve Profesör Süleyman Ateş’i aratmıyor.

Celâl Şengör Dostum ise gene doğru söyledi ama gerçeği söylüyor; Asperger Sendromu var.

https://www.youtube.com/watch?v=unbL7q1zdB8

Galatasaray mezunu Sayın Fatih Altaylı’nın Teke Tek formatından çıkarıp çok kişili hale getirdiği programlarına da konuk olmuştum.

 

Bunlardan birinde Sayın İnci Çayırlı, Zeki Çetin ve Özdemir Erdoğan da katılmıştı.

 

 

Bu yayında iki tane müptezel eşcinsel (asla eşcinsellere karşı değilim, hatta özel hayatımda dostlarım vardır) kendisinin Hz. Âdem kılıklı bir kasetini kendisine küçük gösterilip küçük düşürmeye çalıştığında ve ben sözlerini kesip küçük düşmemesi için gayret sarf etmiştim.

 

https://www.youğmentube.com/watch?v=qjTvn0AWe3c&t=238s

Şimdi bu büyük fikir ve müzik adamını Dragos otelinde seyretmeye gittiğimizde kendisinde Suzidilârâ bir beste çalmasını rica ettiğimde, bizleri çok iyi tanımasına rağmen kanserli de olduğundan sanırım, hiç yüzümüze bakmamış ve burada jukebox yok ki atıp da plak çalasınız demişti.

Sufi musikisi ve Mozart’ın eserlerinin çocuklar https://www.youtube.com/watch?v=cE6sz4pUsckın beyin gelişimine iyi geldiği bilimsel olarak ispat edilmiştir.

https://www.youtube.com/watch?v=cE6sz4pUsck https://www.youtube.com/watch?v=7JmprpRIsEY

https://www.youtube.com/watch?v=2uLhYVRurjw

https://www.youtube.com/watch?v=r6L0wq8XXow

Bayraktar Bayraklı Hoca ise kızımın kulağına ilk Kur’ân okuyan kişiydi. Tipik Karadenizlidir, tıpkı merhum Yaşar Nuri Öztürk gibi…

Kendisiyle Sevgili Esra Ceyhan’ın sunduğu bir programda karşılaşmıştık, ben de eski bir dostu gördüm diye memnun olmuştum ama nedense gergindi ve benimle bir miktar ters düştü.

 

https://www.youtube.com/watch?v=VNZG67Q1Kwc

Konuğu da hayranlık duyduğum Sayın Seyfi Dursun, yani Huysuz Virjin.

 

 

Çok önemli bir bilim adamı ve Boğaziçi Felsefe Fakültesi mezunu…

İzmir’deyken Doçent olan bizim Neslim’le başlattığımız, şimdilik ara verdiğimiz Pananteizm toplantılarına katılan Sultan Tarlacı da NP Hastanesi’ne geçerken hem Evrimi anlattı, hem de profesör unvanını aldı.

 

Jess tam bir Türk Yahudi’sidir, karısı da Müslüman’dır.

Ben Oya Şengör’e bu söylemin sadece gizli olarak kalmasını söylemiştim.

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=cBmDTdPPvuI

https://www.youtube.com/watch?v=N63ZpOm99Fs

https://www.youtube.com/watch?v=N63ZpOm99Fs

Celâl Öğretmenin kendisinin Asperger sendromu olduğunu açıklaması tam bir içgörü meselesi.

 

 

Sayın Armağan Çağlayan’la beraber.

 

Nobel Almış ve Anadolu’nun bağrından yetişmiş bir bilim adamı. Nedense Celâl öğretmen onun bu başarısı eleştirmiş. Hâlbuki kendisi İzmir’de bir Atatürk evi açmış ve son derecede Atatürkçü ve milliyetçi bir insan.

https://www.youtube.com/watch?v=L4YIZKfQnO8

https://www.youtube.com/watch?v=HfUsdFHtStg

https://www.youtube.com/watch?v=oA0kXDMKiLg

 

 

 

Bütün bunlar kendisinin ne kadar içgörüsü olduğunu gösterir ve sonuç olarak benim bilgim dışında reklamımı yapmış oluyor.

Asım bir gün beni aramış ve evrimi incelerken İbn Miskeyev diye bir adamı bulduğunu söylemişti.

 

Filozof İbn Miskeveyh'in Evrim Teorisi - 940-1030

(Darwin'den 850 yıl önce)

 

940-1030 yılları arasında İran’da yaşayan İbn Miskeveyh, ’El-Fevzü’l-Asgar’ adlı ölümsüz eserinde evrimleşmeyi, Darwin’den tam 850 yıl önce incelemiş ve onun vardığı sonuçlara daha o zaman varmıştır.

 

Miskeveyh’e göre, yüksek âlemden inen nefs (ruh) çeşitli dünya varlıklarında kendini göstere göstere tekâmül etmiş, nihayet insanlık mertebesine gelmiştir. Bu süreçte, hayat eserini ilk kabul eden varlık bitkidir. Aşağı düzeyinde bitki tohumsuz ürer. Otlar gibi... Nihayet evrim, üzüm ve hurma ağacına ulaşır. Bitkiler âlemi, hurma ile tekâmülünün son sınırına varmış olur.

 

 

 

Hurmada artık hayvan özelliği belirmeye başlamıştır. Hurma, bitkinin son, hayvanın ilk mertebesidir. Hayvanlar âleminde ilk mertebe, kısmen hareket edebilen, sadece dokunma duyusu bulunan sedef ve salyangoz gibi hayvanlardır.

 

Evrimleşme, köstebek ve benzeri dört duyu sahibi hayvanlarla devam edip beş duyu sahibi, terbiye edilebilir hayvanlara ulaşır.

 

Bu mertebede at ve şahin tipiktir. Evrimleşmenin insanlık mertebesine bağlanma noktasında maymunlar ve benzeri gelişmiş hayvanlar görülür.

 

İbn Miskeveyh öğrenimini, doğduğu kent olan Rey kentinde tamamladı, iyi bir eğitim gördü. İbn Miskeveyh döneminin ünlü bilginlerinden ve hocalarından ders aldı. Çağının önde gelen filozofları (İbn Sinâ, Ebu Reyhan el-Beyrûni ve Ebu Hayân et-Tevhîdî gibi) ile bilgi alış-verişinde bulundu. İbn Miskeveyh özellikle Farabi’den çok etkilenmiş ve meşşai ekolün önemli isimlerinden olmuştur.

 

 

İbni Sina

 

İbn Miskeveyh’in evrimle ilgili eseri el-Fevzü’l-Asgar (Al-Fawz al-Asghar), neşr. A.F. Fuad, Bingazi 1974, Salih Uzeyme, Tunus 1987; Fransızca Çevirisi: Le Petit Salut, Fransızca’ya çeviren Roger Arnaldez; İngilizce çevirisi: Sweetman, Islam and Christian Theology, London, 1947.

 

Miskeveyh (Ahmed İbn Muhammed Miskeveyh) (940-1030)

 

İranlı ünlü İslam filozofudur. İran’ın Rey kentinde 940’ta (Hicrî 320) doğdu.

 

Aktif politik kişiliğini filozof rolüyle birleştirdi.

 

Tarihçi yönü de olan Miskeveyh Bağdat, Isfahan ve Rey şehirlerindeki Büveyye hanedanına hizmette bulundu.

 

Aralarında Sicistaninin de olduğu bir entellektüel grubunun üyesiydi.

 

İslam dünyasında Neoplatonik geleneğin ortaya çıkışında Miskeveyh’in telifçi rolünün etkisi bulunmaktadır.

İbn Miskeveyh tarihten psikolojiye, kimyadan metafiziğe kadar pek çok farklı alanda çalışmalarda bulundu ve eserler kaleme aldı.

 

İbn Miskeveyh asıl ilgi alanı olan felsefenin dışında uzunca bir süre kimya ile de ilgilendi, çeşitli araştırmalar yaptı.

 

 

 

Evrim Düşüncesine İnandıkları İçin Bugün "Sakıncalı Piyade" Muamelesi Gören 16 İslam Bilgini

Tarih bilmenin insana kattığı değerlerden birisi de, insan aklını uyuşturan her türlü hurafeye ve de kasıtlı pompalanan yanlış bilgilere karşı uyanık kalabilme yetisidir. Bugün ortalama tarih bilgisine sahip olan her kimse, Avrupa’da Rönesans devrinin yaşanmasında İslam coğrafyasında yaşanan “Aydınlanma Dönemi’nin” etkisi olduğunu bilinir. 

Yunan ve Latin kültürü çöküşe geçtiğinde İslam, 7. yüzyılda Arap Yarımadası’nda muazzam bir devrim yaptı.

 

Bunun sonucunda üretim teknikleri ve üretici güçlerde büyük değişimler meydana geldi. Bu süreç içinde, siyasi birliktelik, merkezi otoritenin oluşması, kurumlaşma, kentleşme, ulaşım, silahlanma, sosyal düzenlemeler, teknoloji, edebiyat ve sanat alanlarında büyük atılımlar meydana gelmişti. 

 

Bu ivme 13. Yüzyıl’a kadar sürdü. Ancak 13. Yüzyıl başında İslam Aydınlığı çöküşe geçti.

 

Çünkü İbn-i Sina, İbn-i Rüşd ve Farabi’nin temsil ettiği akli ilimler Eş'ari-Gazali düşüncesinin temsil ettiği dogmatizme yenik düştü. Onlara göre akıl, mutlak Hakikat’e ulaşmakta yetersizdi; aklın yerini sezgi, gönül almalıydı...  

Bu yüzden galerimizde düşüncelerine ve eserlerine yer vereceğimiz birçok İslam bilginin adlarını belki de ilk defa duyacaksınız…

Evrim Denince Aklınıza Hemen Darwin Gelmesin!

Evrim düşüncesini ortaya koyan ilk insan, kadim Yunan  filozoflarından biri olan Anaksimandros’dur (MÖ 610-547).

 

Ona göre, bütün hayvanlar azar azar gerçekleşen bir değişme (changement) sonucu meydana gelmiştir ve insan bu değişmenin en son safhasında yer alır.

Anaksimandros ayrıca, en eski yaratığın da balık olduğunu söyler.

İslam Bilginlerinin Evrim Düşüncesi Kur'ân'da Geçen Terimlere Göre Şekillendi.

İslam Bilginleri ve evrimle ilgili çalışmalarına geçmeden önce, meallerde Türkçeye “yaratma” diye çevrilen, Kur’ân’daki haleka kelimesinin hangi çerçevelerde geçtiğine bakmamız gerekiyor. Bu kelimenin Kur’ân’da üç ayrı çerçeve içinde geçtiğini görüyoruz.  

Birincisi, “bir şeyin, varlık hâline getirilmeden önce tasarımının yapılması ve hazırlanması” (veya “emrinin hazırlanması”) şeklinde geçtiği çerçeve.

İkincisi,“emri hazırlanmış bir şeyin ‘ol’ emriyle varlık hâline getirilmesi veya var olan bir şeyden veya şeylerden, tamamen farklı özelliklere sahip bir şey ortaya çıkarmak.”. 

Üçüncüsü ise, insanlar için söz konusu olan “bir maddeye yeni bir şekil verme” mânâsındaki yaratmadır.

İslam ulemasının ortaya koyduğu evrim düşüncesinin 2. tanıma dayanarak ortaya çıktığını söylemenin; yanlış olmayacağı kanaatindeyim.

 

1. El-Cahiz

El Cahiz bugünün tanımlamasıyla antropolog ve zoolog.. 

 

El Cahiz, "Kitabu’l-Hayavan" adlı kitabında biyolojik evrimi açıkça savunmuştur. Ona göre evrenin yaratılışını başlatan Allah, aynı zamanda onu evrimleşme yoluyla teşekkül edici, hem de türleri devamlı evrimleştirici kılmıştır. 

El Cahiz,  kitabında 'dönüşümcülük'e (transformisme) muhtevi olan bazı tecrübeleri şu şekilde ifade eder,

“Domuzlan böceklerinin erkekleri arasında yardımlaşma ve o ikisine benzeyen üremeyi yapan farklı iki tür vardır” diye yazıyor.

Öte yandan, domuzlan böceklerinde ve muayyen yaştaki sineklerde kanatların görünmesini, ayrıca su böceklerinin kelebeğe dönüştüğünü de anlatıyor.

2. İhvan el-Safa

Evrim düşüncesini  sistemleşmiş hâliyle ilk defa El- Safa'nın çalışmalarında buluyoruz. Bu çalışmalarda İhvan El-SafaDarwin gibi meseleyi yalnız organik maddelerin evrimiyle sınırlandırmıyor, aynı zamanda onu organik olmayan maddelere de ilişkilendiriyor.

 

Bu durumu doğal seleksiyon (sélection naturelle) yerine, “el-inâyet el-Rabbaniyye” (Tanrı’nın yardımı), “el-hikmet el-İlahiyye” (ilahî hikmet) gibi tabirlerle ifade ediyor. 

 

El- Safa insana çok daha yakın olan türlü hayvanları çalışmalarında şu şekilde aktarıyor: Maymun vücut şekliyle; at uysallığıyla; fil, papağan, bülbül, güvercin akıllarıyla; arı sanatıyla insana yakın olan yaratıklardır.

 

El-Safa'ya göre, insanın mertebesi bütün hayvanların mertebelerinin üstündedir. Bununla beraber bazı hayvanlar insana yakındırlar. Maymun da insana anatomik olarak yakındır. Ayrıca, insanın ilk basamağı hayvanınki ile irtibatlıdır. En aşa­ğıdaki insan fiziki olarak bir insan ama hareketlerinde bir hayvandır... 

Nitekim insanlar fiziki görünüm itibariyle insan, faaliyetlerinde de hayvandırlar. İnsanın en son mertebesi meleklerin mertebesidir. Onlara göre, bu seviyeye ulaşmış olanlar, hayatı ilimde ve bilgide bulanlarla basiret sahibi olanlar ve gönül gözüyle akıllı manevi varlıkları görenlerdir. Bunlar zaten temiz bir ruha sahip olarak mânâ âlemini müşahede edenlerdir".

3. Farabi

İslam âleminde “ikinci üstat” olarak bilinen, büyük Türk âlimi Farabi'nin kâinatın evrimi ve derecelenişi (gradation) üzerine “Ara' Bhî el-Medinet el-Fâdüet” kitabındaki sunduğu açıklamalar, söz konusu evrim fikriyle karşılaştırılıp geliştirilebilir.

Bu yaratıkların rütbe silsilesi (hiérarchie) ilk defa en alt seviyedeki varlıkta başlamış sonra daha üst seviyedeki varlığa geçerek böylece daha üstü olmayan bir seviyeye kadar gitmiştir. En alttaki varlık teşekkül etmiş ilk maddi varlıktır, onun üstündeki diğer varlık ise elemanlardan meydana gelmiş varlıktır. Sonra maden, daha sonra bitki, daha sonra da konuşmayan hayvan gelir; konuşan hayvanın dışında daha üstün olan yoktur...

4. İbn Miskeveyh

İbn Miskeveyh, El-Tahâret, Tahzİb el-Ahlak, El-Fevz el-Aşgar isimli eserlerinde evrim fikrini daha belirli bir çerçeve içinde açıklar. Ona göre, hayvanların evriminin son merhalesini insana en yakın ve ona benzeyen hayvan teşkil eder. İnsan ufkunun en alt ucu veya daha açıkçası, insan cinsinin kökeni, hayvanlar âleminin en gelişmiş aşamasına bağlıdır. Bu son merhale maymun veya insana benzeyen hayvanın merhalesidir. Hayvanlar âleminin bu son merhalesinden sonra gelen de konuşma, akıl yürütme ve ayırt etme becerisini kazanan insandır.

 

Bunlar da Kuzey ve Güney'de yaşayan medeniyet dışı kalmış beşer ufkunun ilk basamağındaki insanlardır. (Burada bahsettiği Türkler ve Afrikalılar bu da başka bir yazı konusudur). 

İnsan ve maymun arasında pek az bir mesafe vardır; eğer
maymun bu mesafeyi kat ederse insan olur. İnsanlaştığı zaman ayakta yürür ve hayvanlar ufkunun yakınında ilkel insan mertebesine uygun olan temyiz melekesini birazcık olsun kazanır.

5. Îbn El - Heysem

İbn el-Heysem evrimi şu şekilde açıklıyor: Menşeini maddi âlemden alan insan bazı mertebeler geçirir; sırasıyla, öküz, eşek, at, maymun ve sonunda da maymun mertebesinden insan mertebesine geçer.

6. Ragıb El-İsfehani

Ragıb El-İsfehani evrende dereceli olarak gerçekleşen evrimi kabul eder. Evrenin yaradılışındaki hikmet ve bu evreni değiştiren tedrici evrim insanın yaratılışına kadar gelir. Yani evren yaratıcı bir hikmetin sonucudur ve bu evren insanın yaratılışı ile son bulan tedrici bir evrime uğramıştır. O hâlde evren insanı meydana getirmek için tedricen yaratılmıştır. 

 

Ragıb el-İsfehani’nin düşüncesine göre, insan küçük bir evren, evren de büyük bir insandır.

 

Yukarıda belirtildiği üzere, “evrenin gelişme yoluyla yaratılmasındaki ana gaye insanın yaratılmasıdır” diyen El-İsfehani devamında, “evrenin esas unsurlarının yaratılmasındaki maddelerden bitkilerin doğuşu ve bitkilerden de hayvanların üremesindeki hedef, insanda bulunan maddelerin meydana getirilmesine yöneliktir” diye ekler.

 

7. Seyyid Emir Ali

Emir Ali’nin Ruh el-İslam adlı tercümesinde, İhvan el-Safa'nın görüşlerine yakın birtakım açıklamalar bulunduğu görülüyor. Zira o ruhanî varlıkları insan mertebesinin üzerine yerleştiriyor ve hepsinin üstüne de ilâhiliği koyuyor.

Varlıkların gelişmesini konu alan “Spirit of Islam” adlı İngilizce tercümesinden ilgili bölümü aşağıya alıyorum: 

“Evrim doktrini ve filozofların en sağlam bir şekilde bağlandıkları tedrici gelişme, açık bir şekilde, bunların temsilcilerinden biri olan meşhur el-Hazen’de yani Hazini’de görülür. Bu konuda felsefi fikirler şu şekilde özetlenebilir: Maddi varlık alanında madenler en alt sınıfta yer alır, sonra bitkiler âlemi, sonra hayvanlar ve nihayet insanlar gelir.

İnsan vücuduyla maddi dünyaya aittir, fakat ruhuyla ruhî varlıklara ve üstünde sadece Allah olan meleklere aittir.

Böylece en alt gelişme zinciriyle, en yüksek olan silsilelidir. Fakat insan ruhu maddi bağlarını atmaya uğraşmakta, hür olmaya çalışmakta ve neşet ettiği yer olan tekrar Allah’a doğru yükselmektedir”...

Turka El-İsfehani

Turka El-İsfehani, yeryüzündeki varlıkları madenlerden başlayıp insana kadar sınıflandırmayı denemiştir. İsfehani görüşlerini: “Yeryüzünde ilk defa maden, sonra bitki, sonra da hayvan meydana gelmiştir. Ulu Tanrı, bunların her türünün son varlığını müteakip türün ilk varlığı yapmıştır: mantarı madenle bitki âlemi arasına; hurma ağacını bitki âlemiyle hayvan âlemi arasına; maymunu da hayvanla insan arasına ara varlık olarak yerleştirmiştir”. diye açıklar.

9. Mevlana Celâleddin-i Rumî

Ünlü Türk mutasavvıfı Mevlâna, Farsça yazdığı “Mesnevi”’sinin dördüncü cildinde şunları söyler:

Cansızken öldüm,
uyur oldum.
Uyurken de yine öldüm
ve hayvan oldum.
Hayvan iken de öldüm,
insan oldum (Âdem).
İnsan iken de ölür
ve sonunda melek olurum.

Diğer mısraları da şöyledir:

“Âdemoğlu ilk önce cansızlar âlemine (iklim) geldi.
Sonra bitki âlemine geçti, orada uzun müddet kaldı.
Cansızlar âlemini ve orada meydana gelen kavgaları
hatırlamadı.

Bitki âleminden hayvan âlemine geçti.
Burada da bitki iken olduğu hâlini hiç hatırlamadı.
Yüce yaratıcı onu hayvan âleminden insan âlemine çekti.
Bir âlemden diğerine koştura koşturarak:
Sonunda o âlim ve akıllı oluverdi”.

Mevlâna Celâleddin el-Rûmî'nin sözünü ettiği kavgalar veya mücadeleler Darwin’in canlı kavgası (concurrence vitale) görüşüne benziyor.

 

Ancak, Rûmî'nin bahsettiği kavgalar, Darwin'in canlı kavgasından daha geniş kapsamlıdır. 

 

Mevlânaîbn Miskeveyh'in dediğinden fazla bir şey söylemiyor ama “ufuk” (evrim merhalesi) kavramı yerine “âlem”, (iklim) kavramını kullanıyor.

 

El-Kazvini

Aca'ib el-Mahlukât’ın yazarı Kazvini, günümüzde organik ve inorganik maddeyi karşılayabilecek sınıflandırmayla, maddeyi canlı madde, cansız madde diye ikiye ayırdıktan sonra şunları söylüyor:

“Bu kâinatın ilk unsuru toprak, son unsuru melek ruhudur. Ger­çekte madenler bir yandan toprağa ve suya, diğer yandan bitkiye bitişiktir. Bitki, madenle hayvan arasında; hayvan, bitki ile insan arasındadır. İnsan türü bir yandan hayvana ve öte yandan melek gibi varlıklara bitişiktir."

Daha yukarıda belirtildiği gibi, Kazvini, varlıkların ilk mertebesinin maden ve son mertebesinin de melek olduğunu söylüyor. Bununla birlikte maymundan bahsetmiyor ama İbn Miskeveyh ile aynı görüşe sahiptir.

 

İbn Haldun

Berberi asıllı dâhi düşünür İbn Haldun, Mukaddime adlı eserinde şu görüşlere yer verir: 

“Zenciler sıcak ülkelerde yaşar. Ocaklık onların hem mizaçlarını hem de bünyelerini etkiler. Vücutlarının ve ülkelerinin sıcaklığı kadar ruhları da sıcaktır.

Dünyanın dördüncü kesiminde oturanlara nispetle ruhları daha sıcak, daha genleşmiştir. Sonuç: Onlar çok daha evrimleşmiş, daha neşeli ve daha değişkendirler”.

“Kıyı bölgelerde oturanlar, biraz Güneylilere benzer. Işığın kırılması ve güneş ışınlarının denizin yüzüne vurmasından dolayı iklimleri daha sıcaktır.

Dolayısıyla bunlar, soğuk ve dağlık ülkelerde olan halklardan daha sıcakkanlı ve hafif meşrep karakterlidirler"

 

Kınalızade Ali Efendi

Ahlak-i Alai” isimli kitabında ilk defa Türkçe olarak evrim sisteminden bahseden odur. Ona göre, maymun, at, fil ve papağan insanın ufkuna en yakın olan hayvanlardır.

 

İhvan el-Safa’nın görüşlerine iştirak eder ve hayvanla insan arasına nasnas (vahşi insan) ve vaşak’ı yerleştirir.

 

El-Kadir Mirza Bedel

Türkistanlı sufi yazar Mirza Bidel “Divân” adlı eserinde evrimi ima ediyor.

Özellikle şu iki mısrada maymunu hatırlatıyor:

“Maddesiz hiç bir şekil suret kabul etmez, Âdem de Âdem olmadan önce bir maymundu”.

 

Kutubi

Kutubi maymunların doğal karakterlerinden bahseder: “Muhakkak, İlahiyatçılara göre, bu hayvan, tabii karakterleri açısından insanla hayvandan mürekkeptir. Hayvan tabiatıyla insan tabiatı arasında bir basamaktır” diye görüşlerini belirtir.

 

Hazini

Daha önce sözünü ettiğimiz gibi, bazı Müslüman ilahiyatçılar, evrenin bir aşamadan diğerine doğru evrimleştiğini teyit etmişlerdir. Hazini de evrende bir evrimin olduğunu görenlerden biridir.

Draper'e göre, Hazini’nin bu husustaki fikirleri şöyledir:

 

“Simyanın temel prensibi metal cisimlerin tedrici olarak oluşmasıdır. Halk bunun tedrici şekilde olduğunu bilmediğinden bir medeni cismin diğer metal cisimlerin şeklinden geçtiğini sanır, yani bir metal önce Kurşun, sonra Kalay, sonra Tunç, sonra gümüş ve sonunda da Altın olmuştur.

 

Bunun sanki öküzün, eşeğin, atın ve maymunun simalarından geçerek sonunda insan olmuş gibi tamamen vuku bulan değişmelerle olduğunu sanır, bunun böyle değil de; tedricen bu hâle geldiğini ve filozofların bunu söylemek istediklerini halk bilmiyor” diye yazıyor.

 

Erzurumlu İbrahim Hakkı

Büyük Türk bilginlerinden biri olan İbrahim Hakkı ise, matematik, doğa bilimleri ve ilahiyat konularını içine alan “Marifetnâme” isimli ünlü eserinde evrime bir bölüm ayırır. İbrahim Hakkı, birleşme (ittisal), derece (mertebe), dönüşüm (istihale: şekil değiştirme: istihale) hususunda İhvan el-Safa ile İbn Miskeveyh’in sözlerini özetler.

 

Sırasıyla: Maden, Bitki ve hayvan mertebelerinden başlayarak insanın evrim derecesini gösterir. Madenle bitki arasındaki ara varlık mercandır. Bitki ile hayvan arasındaki ara varlık hurma ağacıdır.

 

Bununla da yetinmeyerek, maymun ve nasnas'ı (sözlük anlamıyla: vah­şi adam) insan türüyle hayvan türünün arasına koyar.

 

İbrahim Hakkı, insana en yakın hayvanı maymun olarak gösterir, “varlıklar insanda son bulan bir dizi içinde sıralanabilirler. Bu sıranın hedefi, kâinatın bir özeti olan beşeri varlığın zaman içinde tamamlanmasıdır”.

 

İbrahim Hakkı, gerçekte, maymunun iç ve dış organlarının, kuyruk, kıllar hâriç insanınkilerle aynı olduğunu ve insanın tedrisi olarak kâmil insana ve daha da ötede Külli akla ulaştığını açıklar.

 

Son kısma da Mevlâna'nın “Cansızken öldüm, uyur oldum” mısralarını ilave eder.

 

İslam Bilginlerinin Evrim Hakkındaki Görüşlerini Özetlersek

Hepsine göre: Varlıklar devamlı bir dönüşüm hâlindedirler ve evrimleşmişlerdir. 

Hepsine göre: Varlıklar müştereken aynı kaynaktan türeyip gelmişlerdir. Gelişmeleri veya evrimleri bugünün modern verilerine uygun olarak “Yaradılışın Nesil ağacı” şeklinde gösterilebilir.

 

İhvan el-Safa, Farabi, Ibn Miskeveyh, Emir Ali ve Erzurumlu İbrahim Hakkı'ya göre: Varlıklar arasında bir gelişme (dévelopement) basamağı vardır.

 

İhvan el-Sefa, İbn Miskeveyh, Turha el-îsfehânî ve Erzurumlu İbrahim Hakkı'ya göre: Bu basamaklar üzerinde ara varlıklar vardır.

 

İhvan el-Sefa, İbn Miskeveyh, Ragıb el-Isfehânî ve Kınanızade Ali Efendi'ye göre: İnsan diğer varlıklara sadece biyolojik karakterleriyle değil, aynı zamanda fizyolojik karakterleriyle de benzer.

 

Ibn Miskeveyh ve İbn Hadun’a göre: Evrim, coğrafi faktörlere göre, farklı ortamlardan ve belirlenemeyen şartlardan meydana gelir. (Bu fikir Lamarkizm’e ve Emest Haeckel ile Daniel Rosa’nın Ologenez fikirlerine benziyor)

 

Ibn Miskeveyh ve Mirza Bidel'e göre: İnsan maymundan gelmiştir. (J. Huxley ve seleflerinin görüşlerinde olduğu gibi)

 

Mevlânâ'ya göre: Yaratıklar arasında mutlak bir mücadele vardır. (Darwin’in doğal seleksiyon (sélection naturelle) ve canlı mücadelesi (concurrance vitale) fikirlerinde olduğu gibi)

 

Hazini'ye göre: İnsanın cansız maddelerden gelmesi mümkündür.

Kaynaklar:

DARWIN'DEN ÖNCE İSLAM DÜŞÜNÜRLERİNDE EVRİMLE İLGİLİ FİKİRLER İsmail Yakıt

http://www.ihsaneliacik.com/2009/03/islam-ve-evrim-teorisi.html

 

 

 

Kimya alanında yaptığı çalışmalardan hiçbiri bugüne ulaşmamıştır. İbn Miskeveyh felsefe ve kimya dışında tıp, edebiyat, tarih, ahlak ve metafizik ile de ilgilenip, bu konularda birçok eser kaleme aldı.

 

Özellikle ahlak sistemi ile dikkat çeken İbn Miskeveyh ahlak konusunda çok önemli bir yere sahip olmuştur. Eserlerinde Farabi metodunu izlese de, genel olarak Farâbi’nin aksine pratiğe nazariyeden önce yer verip, pragmatizme yaklaştı. Hurmanın evrimleşerek erkeğine yaklaştığını iddia edecek kadar iyi bir gözlemciydi.

 

 

 

Kendisinden önceki Meşşai ekolü filozofları gibi Eflatun ile Aristo’nun fikirleriyle İslam dinini uzlaştırmaya çalıştı.

 

 

Asım’ı pilot yapacaklardı ama biyolog olmaya karar vererek hayatının en akıllıca işini yaptı.

Kariyerinde babasından geri kalacağını sanmıyorum. Bana bir gün telefonda “Kerem Ağabey, evrimle ilgilenen İnb Miskeyev diye adam varmış” dediğinde “öyle Asımcığım, bu için esası Müslüman ulemaya kadar dayanıyor” demiştim.

 

Yaşar Nuri Öztürk iki kere evlendi ve epey kitap yazdı; kendisi de parti kurdu ama siyasette başarılı olamadı. Sonunda Uğur Dündar’ın yanında hayata veda etti.

 

Genç kızlarla flört ettiği dedikodusu ortaya çıktı.

 

Sayın Uğur Dündar Atatürk havaalanında tanıştığımızda “hapse girmeyi veya başınızın belâya girmesini göze alıyorsanız” diyerek cep telefonunu verdi.

 

Soner Yalçın çok gözü kara bir gazeteci yazar.

 

 

Müjdat Gezen’le bir televizyon programında tanışmıştık.  Telefonu bende mevcut ve aradım, ayrıca bir kere Uğur Dündar’a e-mail yolladım ama sanırım dikkatinden kaçtı. Kurduğu eğitim merkezinde son derece özgeci şekilde sanat öğretiyor. Mütevazı ve epey de hastalık hastası yönü olan, “renginiz solmuş” deyince panikleyen müthiş bir sanatçı.

 

 

 

Metin Akpınar bir dizi için beni buldu, çok iyi rakı içerdi ama çok akıllıca bir iş yapıp rejime başlamış, Sayın Zeki Alasya ile kardeş gibiydiler.

 

Rahmetli Kemal Sunal da büyük aktördü. Jaguarını park ederken para vermez, Şişli’de bırakıp çıkardı fakat pek çok filimde her türlü karakteri canlandırmıştı. Metin Bey’in Ruhsatlı silahı vardır ve eskiden Terör Uzmanı Sayın Ercan Çitlioğlu ile beraber sadece 3 bölüm sürebilen bir programa çıkmıştık.

 

Ercan Bey çok ciddi ve entellektüeldir.

Metin Bey’le sabaha kadar yiyip içer, program detaylarını konuşurduk. Müthiş bir ticari zekâsı vardır ve oldukça da zengindir. 

Zeki Bey vefat ettikten sonra Metin Bey benimle ilişkisini azalttı. Aradığımda telefona şoförü çıkıyordu ama artık kendisi arıyor.

 

İlginç bir fotoğraf…

 

Sema Yunak

 

 

Yılmaz Özdil tam bir İzmirli ve şehrine âşık belli ki.

Talmud’a göre dünyanın en büyük bilgelik kaynaklarının başında insanlıkça bilinen en ilginç azılı en eski gizlemli ve yazılı eserlerinin yer aldığı dinî yazılar, bilgece seyahat bu olağanüstü ersin tarihçesini Yahudi bilgeliğinin Hz. Musa tarafından Sinay Dağı’ndaki Vahiy halkının bu olağan üstü Vahiy aldığında Moşe yani Hazreti Musa tarafından değişikliğe hiç uğramadan basıl bize aktarıldığını ve bu süreçteki en mühim seyahatlerin bu bilgi sayesinde kadim dostlukların kimler olduğunu incelemekle başlatacak…

Talmud’a aslında Yahudiliğin tarihçesinin en etkili belgesi olarak kabul edilir.

İbrani Kutlamalarının değil de Yahudiliğin tarihselliğinin en etkili belgesi olarak kabul edilir.

İbrani kutsal yazılarının birçok (24) kitap –bilhassa da Yahudiliğin tarihçesinin Torah veya Pentateuch olarak bilineni teşkil eden Moşe’nin yazdıklarından oluşan kitabın bilhassa İbranilik’te ve Musevi tarihçesinin en etkili peygamber olması

 

Yani çok ilginçtir. İbrahim Peygamberin inancına göre tarihteki hadiselerin yer aldığı en önemli ikinci inancında Tora (yani Töre) inanmak bilinen Musa’nın kavminde Yahudiliğin Tarihçesinin et etkileyici olan İbrani kutsal yazıtlarından biridir.

Torah veya Tanrı olarak bilinen Musa’nın ilk beş kitabı olmasaydı, Musa’nın yasalarını nasıl yorumlayabileceğimizi bilmeyecektik.

Hıristiyanların yeni Ahit’i, Museviliğin kutsal kitaplarından biri olarak kabul edilir. İbrani kutsal metinlerinde Tora veya Pentateuch olarak bilinen metinler bu bize Musa Peygamber’in yolunu gösterir.

Hıristiyanların Yeni Ahit olmasaydı, Torah’ın yani Yeni Ahit’in yasalarını nasıl koruyacağımızı bilemezdik. Ancak Talmud olmasaydı Musa’nın ilk beş kitabı, Torah’nın yasalarını bilemeyeceklerini yorumlayacaklarımızı bilemeyecektik.

Hıristiyanların Yeni Ahit’ine göre Rab Musa’ya iki denizin açılmasını buyurmuştur.

İsrail’deki Lut Gölünde böyle bir patikanın olduğu ve gelgit esnasında sularının yükselip alçalarak bu fenomenin gerçekleştiği düşünülüyor

 

Bakış açıları Yahudi geleneğinin kutsal yazılarının bir parçası olmadığı gibi, Yahudiler için Eski ve yeni Ahit de yoktur. Yahudiler için eski Ahit de yoktur.

Yahudiler için Eski Ahit ve Yeni Ahit de yoktur.

 

Yahudi geleneğine göre Hıristiyanların Eski Ahit’i aslında Tevrat’tır (Torah).

Yahudiler için tapınılacak tek Tanrı söz konusudur ki, o da Allah veya Tanrı’dır.

Musevi geleneğine göre Talmud (Töre) yani Tanrı’nın Musa’ya Sinay Dağında verdiği kutsal yazılanının 24 eserinden oluşur.

 

 

Hazreti İsa.

Şebat’a intibak etmek için verilen 10 emir de çok önemlidir. Bunun çok mühim olduğunu güvenle söyleyebiliriz. Bu çok önemli olmakla birlikte Şabat’a uymaktan söz etmektir.

Birçok Hıristiyan mezhebi tarafından Tanrı’nın Oğlu olarak addedilir. Hıristiyanlara göre İsa beklenen Mesih’tir.

Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanı’na da bi’ât etmemiş. Mardinli ama tam bir Türkçü ve Atatürkçü…

 

Hıristiyanlar, ölümünün hemen ardından İsa'nın dirildiğine ve kurduğu topluluğun Hıristiyan kilisesine dönüştüğüne inanır.[

Hıristiyan doktrinlerine göre İsa Kutsal Ruh tarafından hamile bırakılan Meryem adında bir bâkireden dünyaya gelmiş, birçok mucize gerçekleştirmiş, Hıristiyan Kilisesi'ni kurmuş, kefaret için kurban edilerek çarmıha (işkence direğine) gerilerek ölmüş, tekrar dirilmiş ve tekrar geleceği tarihe kadar Cennet’e yükselmiştir.

 

Hiç babasız çocuk olur mu, İsa’nın babası da Yusuf (Joseph) adında bir marangozdu.

İslam inancına göre İsa Tanrı'nın görevlendirdiği ulu'l azm (eziyet çekmiş) peygamberlerdendir ve Mesih olması nedeniyle Muhammed'den sonraki en önemli ikinci peygamberdir.

Müslümanlara göre İsa bakire bir anadan doğmuş ve kendisine bir kutsal kitap indirilmişse de Tanrı'nın Oğlu değildir.

Kur’ân’a göre İsa çarmıha gerilmemiş ancak Tanrı tarafından fiziksel olarak göğe yükseltilmiştir, dolayısıyla hiç ölmemiştir. 

Yahudilik, İsa'nın beklenen Mesih olduğu inancını reddeder ve İsa'nın Tanah'ta belirtilen Mesih kehanetlerini karşılamadığını savunur.

Çoğu bilimsel araştırmacı, Meryem oğlu İsa’nın Celileli Yahudi bir haham olduğu ve kelâmını sözel olarak ilettiği, Vaftizci Yahya tarafından vaftiz edildiği ve Roma valisi Pontius Pilatus’un emriyle çarmıha gerildiği konusunda hemfikirdir.

Bugün bilim dünyasında genel olarak kabul edilen görüşe göre, İsa Yahudiliğin düzelmesi için çaba harcayan kıyametçi bir vaizse de kimi önemli araştırmacıya göre kıyametçiliği tartışma konusudur.

Bugün dünyanın çoğu ülkesinde kullanılan miladi takvimdeki milat İsa'nın doğduğu kabul edilen tarihtir

Etimoloji

Bilim Dünyasında

Türkçede kullanılan İsa adı Arapça olup Kur’an kökenlidir (عيسي). İsa ismi Aramice Yeşua olarak bilinir.

İsrailoğullarında oldukça yaygın olan bu ad "kurtuluş Yehova'dadır" anlamına gelir.

Muhtemelen Yahova Şahitleri ismi de buradan gelmektedir.

 

Birçok dilde kullanılan Christ, Christus, Cristo vb. isimler, 'kutsal yağ ile ovulmuş, kutsanmış' anlamına gelen Mesih’in (İbranice משיח, Arapça: مسيح) Yunanca karşılığı olan Hıristos’un (Χριστός) varyasyonlarıdır.

Hıristiyan kaynaklarında ve yer yer Kur'an'da ismi İsa Mesih olarak geçer. 

Meryem oğlu İsa’nın Mesih unvanıyla anılmasının bir sebebi, hastaları eliyle meshederek iyileştirmesinden dolayıdır.

Bilim dünyasında görüşler muhtelif.

Bazı araştırmacılara göre İsa, Roma İmparatoru Augustus zamanında, o dönemde Roma İmparatorluğu'na bağlı olan Beytüllahim'de MÖ 4'te dünyaya gelmiştir. Kendisinin, soyunun ve müritlerinin Aramice konuştuğu, bunun yanında İbranice ve Yunancayı da anladığı ifade edilir.

Bazı kaynaklara göre Beytüllahim yer adı değil, İsa'nın doğumu sırasında gökyüzünde görülen çok parlak yıldız gibi bir nesnedir. Bu iddiaya göre Beytüllahim tabiri İsa’nın nerede değil, ne zaman doğduğunu göstermektedir.

Doğum ve ölüm tarihleri ile ilgili olarak kimi tarihçiler ve araştırmacılar farklı görüşler belirtirler. Memleketine atfen Nasıralı İsa olarak da bilinir.

 

Ayasofya'da İsa ve annesi Meryem tasviri

Mesih Efsânesi teorisi

Bazı tarihçi ve araştırmacılar, İsa'nın gerçek bir şahsiyet olduğu konusunda şüphecidirler. Adının Yeni Ahit kaynaklı dini metinlerde sıkça geçmesine rağmen tarihi belgelerde kendisinden bahsedilmemesi, kendisi hakkındaki bazı anlatıların daha önceki efsanelerde de aynen yer alması gibi sebeplerle onun mitolojik bir karakter olabileceğini düşünmektedirler.

Bu görüşte olan araştırmacıların İsa hakkındaki teorilerine genel olarak Mesih Efsanesi teorisi denilmektedir. Bu teoriyi savunanların hemfikir oldukları noktalar şöyle sıralanabilir: İsa'dan bahseden ve miladi birinci asra ait birincil derecede kaynağın olmaması ve Hıristiyanlıktaki ibadetlerin, kendisinden önce ortaya çıkmış putperest dinlerde köklerinin olması.

 

Yeni ABD Başkanı Donald Trump da garip bir adam. Obama ve Bill Clinton’u aratacağa benzer çünkü çok katı ve ser tedbirler alınmasını emrettiği gibi, Suudilerle de doğrudan ilişki kurdu. Trumph’ın da Narsisistik yönleri çok belirgin.

ABD’de, Washington’da belli bir yükseklikten fazla bina inşa edilemez ve bir Başkan görevini bırakmak zorunda kalırsa, tamamen Musevilikten kaynaklanan bir teamülle asılmaz veya idam edilmez, sadece halkın arasına bırakılır.

Donald Trump işini bitiremeden istifa ederse şaşırmamak gerekir. Çünkü ABD’de aslında Musevi yasaları geçerlidir ve eğer Tumph azledilirse ancak halının yanın döner ve

İsa'nın Tarihselliği teorisi

Günümüzde neredeyse bütün uzmanlar tarafından gerçekten yaşadığı düşünülen İsa’nın varlığının araştırılması için tarihçiler Sinoptik İncilleri (Matta, Markos ve Luka) birincil kaynak olarak gösterir.

Hıristiyanlıkta

 

Ayasofya'da bulunan, İsa'yı tasvir eden bir mozaik

Hayatı

Hıristiyan tarihçi ve teorisyenlerin çoğu, İsa'nın Celileli bir öğretmen ve marangoz olduğu, şifa dağıttığı, Yahya peygamber tarafından vaftiz edildiği, "halkı isyana teşvik etmek" suçuyla, Yahudi din adamlarının tahriklerine kanan Roma İmparatorluğu’nun Yahudiye eyaletinin valisi Pontius Pilatus’un emri ile Kudüs’te çarmıha gerildiği konusunda hemfikirdir.

Hıristiyanlık teolojisinde kullanılan, İsa'nın hayatına dair ana kaynaklar Yeni Ahit'teki dört Kanonik İncil’dir (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna).

Genel kabule göre bunlar İsa'nın ölümünden 60-70 yıl sonra, I. yüzyılda yazılmışlardır. İbrahim’in oğlu İshak'ın soyundan geldiğine inanılır. Yahudi toplumu içinde doğup büyüyen İsa'nın yaşadığı dönemde Yahudilerin geleneksel olarak babalarının ismiyle anılması sebebi ile İsa hayatı süresince, üvey babasına izafete Yusuf oğlu İsa olarak bilinmiştir. 

Dini anlatılara göre annesi Meryem, Levioğulları soyundan geliyordu.

Hıristiyanlık, İsa’nın annesi Meryem üzerinden olan gerçek biyolojik şeceresi hakkında bir bilgiye sahip değildir. 

 

Aslında Hz. İsa çarmıha gerilmemiş, Meryem’in kaburga kemiğinden de yaratılmamıştır.

 

Kumran’da fakir bir çiftçinin bulduğu bir kısmı Altın, bazısı Gümüş, bazısı da Altın kaplı tabletlerden sonra dinler tarihi hakkındaki bilgiler de karmaşık bir durum almıştır.

Yeni Ahit'te birbiriyle birçok uyumsuzluk gösteren iki şecere, Meryem’in kocası ve İsa’nın kanuni babası olarak andığı marangoz Yusuf'un Davud’a kadar çıkan soyağacını verir.

 

Hıristiyanlığın bakış açısına göre, Eski Ahit'te yer yer ileride zuhur edecek olan İsa'nın ima edildiği düşünülen (beklenen Mesih) inanışı vardır.

İsa'nın Varlığının Hikmeti

Hıristiyanlara göre İsa'nın "dünyada kendine özgü bir önem"i vardır. 

Çoğu Hıristiyan’a göre İsa insanları Tanrı’ya yaklaştırmış ve Mahşer Günü dirilerek insanları bedensel dirilişlerinden önce veya da sonra yargılayacaktır yani reenkarne olacaktır.

Kimilerine göre ise İsa'nın kurtarıcı rolü öteki dünyadan çok varoluşçu veya toplumsal bir kimliktir ve bazı araştırmacılar İsa'nın evrensel uzlaşıyı getireceğini savunur.

Çoğu Hıristiyan İsa'ya Kutsal Ruh'un insana dönüşmüş hali ve Kutsal Teslis'teki üç tanrısal ilkenin ikincisi olarak inanırken az sayıdaki bazı gruplar teslis inancını kısmen veya tamamen reddeder.

İsa'nın tabiatı

Hıristiyan inancında İsa Tanrı'nın Oğlu ve Tanrı’nın enkarnasyonudur. 

O, Baba (Tanrı) ile insanlar arasında aracı, Tanrı’nın sözlerinin beden bulmuş biçimi, beklenen Mesih, kurtarıcı, Rab, Tanrı ile aynı "öz"den olan, güçlü Tanrı, tek insan, dünyanın tek kralı, Kutsal Üçlü Birlikteki kişilerden “oğuldur”. Buna teslis inancı denir. Yani İsa hem Ruh-ül Kudüs, hem de bu şehrin hâkimidir.

 

İsa için kullanılan “oğul” ifadesi biyolojik bir anlam içermemektedir, Tanrı’nın babalığı ruhanî bir babalıktır. Hıristiyanlık inancına göre İsa, insanların günahlarının bağışlanması için çarmıhta bedenen can vermiştir.

İsa'nın tanrısal ve insani özellikleri farklı mezheplerce farklı yorumlanır. Hıristiyanlığın monofizit görüşüne göre insani tabiatı ile tanrısal tabiatı, Tanrısal özü altında erimiş ve ayrılmaz, bölünmez tek bir tabiat meydana gelmiştir.

Çarmıh’ta sadece insanî tabiatı acı çekmiştir. Tanrısal tabiatı acı çekmemiştir.

Diofizit görüşe göre ise insani ve tanrısal olmak üzere birbirinden bağımsız iki tabiatı vardır. Çarmıha gerildiğinde tanrısal tabiatı bedeninden ayrılmış, sadece insani tabiat acı çekmiştir.

Meryem, insan olan İsa'nın annesidir, dolayısıyla da ona Theotokos, yani Tanrı anası denemez çünkü Ortodoks, Katolik ve Protestanlara göre İsa’nın insani ve tanrısal iki tabiatı olup bunlar asla birleşmezler, karışmazlar ve ayrılmazlar.

İslam’da Meryem oğlu İsa, Mesih'tir. Allah'ın Kelimesidir, Rûhullah'tır bir râsuldür, beş ulu'l-azm peygamberden biridir.

 

Ayrıca Müslümanlar İncil'in İsa'ya vahiy yoluyla indirilen kutsal bir kitap olduğuna inanırlar.

İsa, Tanrı da değildir, Allah'ın oğlu da değildir Allah'ın izniyle çeşitli mucizeler göstermiştir.

Âli imran suresi ve Meryem suresi’nde anlatılır.

Hayatı

Doğumu

İslâmiyet’in ana metni Kur’ân'a göre İsa, biyolojik veya ruhsal bir babası olmayarak, mucizevî bir surette, annesinin rahminde yaratılmıştır. Hâlbuki babası fakir bir marangoz olan Yusuf’tur (Joseph).

Kur’ân'da buna bir misal olarak, toprağa insan sureti verilip can ilka edilmesi sonucu babasız yaratılan Âdem Peygamber örnek getirilir ve iki peygamberin yaratılışı aynı mucize kategorisinde vurgulanır.

Kur’an'da İsa'nın bir anne-baba ilişkisinden değil, sadece bir anneden meydana geldiğini vurgulamak için birçok âyette, annesine izafeten “Meryem oğlu İsa” şeklinde zikredilir.

İnsanlar, doğduğunda, Şeytan tarafından dürtülüp rahatsız edilir ve ağlarlar. Meryem oğlu İsa, Şeytan’ın dokunup rahatsız edemediği kişidir.

 

Çarmıh'tan korunması ve göğe yükseltilişi

Kur’ân'da, İsa’nın çarmıha gerilmediği ve çarmıhta -veya başka bir şekilde- insanlar tarafından öldürülmediği öğretilir.

Şeceresi

Kur’ân’da İsa'nın soyağacından olarak annesi Meryem ve dedesi İmran’ın adları zikredilmektedir.

Müslüman bilginlerin eserlerinde hem Hıristiyanların geleneklerinden iktibas edilmiş Marangoz Yusuf'un şeceresi, hem de Hıristiyan geleneğine dayanmayan Meryem'in ve kuzeni Yahya'nın şecereleri mevcuttur.

Marangoz Yusuf'un şeceresi ile Meryem Ana'nın ve Yahya bin Zekeriya'nın şecereleri arasında büyük farklılık mevcuttur.

Yaşadığı dönem hakkındaki ihtilaflar

Hıristiyan geleneklerinin etkisiyle, İslâm bilginleri, Meryem oğlu İsa'nın, MS 1. YY’da risalet görevini yerine getirdiğini zımnî olarak kabûl etmektedir veya İslâm'ın temel metni Kur’ân ile çatışma arz etmediği ve ayrıca akîde konusunda bir mesele olmadığı için bu konuda bir itirazda bulunmamaktadırlar.

Bununla birlikte, İslâm bilginlerinin tarih boyunca yazmış oldukları eserlerde, Meryem oğlu İsa'nın ve en bilinen çağdaşları Zekeriya ve Yahya Peygamberlerin ve Meryem Ana'nın hakkında Hıristiyan gelenekleriyle uyumsuzluk gösteren pek çok vaka rivayet edilmiştir. 

Meryem Ana'nın şeceresi de bunlardan birisidir. Bu örneklerden bir diğeri Ashab-ı Karye vakasıdır.

Bazı tefsir yazarları, Ashab-ı Karye vakasının, İsa Peygamber'in yolladığı elçiler ile ilgili olduğunu ve bu olayın Antakya'yı yöneten Antihas oğlu Antihas adındaki bir hükümdar zamanında yaşandığını rivayet etmektedirler.

MS 1. asra aykırı duran bu rivayetlerin dışında, İsa'nın Hıristiyan geleneğinde anlatılandan asırlar önce yaşadığını açıkça savunan rivayetler de İslâm geleneğinde görülmektedir. 

Ahmed Sirhindî de mektuplarından ikisinde, onun Eflâtun (MÖ y. 427-347) zamanında yaşadığını ve tebliğinin Eflatun'a ulaştığını dile getirir.

Taberi’nin rivayetlerinde, Makedonyalı İskender’in Babil’i ele geçirmesinin altmış beşinci senesinde (yaklaşık MÖ 266) İsa’nın doğduğunu kabul eden Farslar; İskender’in Babil’i fethinin üç yüz üç sene sonrasında (y. MÖ 28)

İsa’nın doğduğuna inanan Hıristiyanlar, Makedonyalı İskender’in hâkimiyetiyle İsa'nın doğumu arasında elli bir sene geçtiğini (en geç MÖ 272) kabul eden Zerdüştler vardı.

İslâm'daki özel konumu

Muhammed'in geleceğini bildirmesi

Kur’ân, İsa Peygamber'in, Ahmed adında, kendisinden sonra gelecek olan bir resûl olarak Muhammed Peygamberi, İsrailoğulları’na haber verdiğini bildirir. İslam dinine göre suretinin dahi gösterilmesi yasaktır ama insan merakı sınır tanır mı?

İran’da saklanan Salman Rüşti isimli bir yazar bunu da ihlâl etmiştir ve dünyanın her yerinde nefret toplamıştır. Kimse sevmez ama hâlâ hayattadır.

Bununla ilgili olarak bir hadiste Muhammed Peygamber, şöyle söylemiştir, “Benim ismim Kur’ân’da Muhammed, İncil’de Ahmed, Tevrat’ta Ahyed’dir.”

 

 

Salman Rüşti

Bâzı İslâm bilginleri, Yuhanna İncili'nde geçen Faraklit’in İslâm peygamberi Muhammed olduğunu savunur.

Hıristiyan inanışına göre ise Faraklit, Kutsal Ruh'tur. 

Kanonik İnciller’de açıkça Muhammed'in geleceğini haber veren bir bilgi yoktur. O yüzden Müslümanların Yuhanna İncili’nde İsa'nın Muhammed'in geleceğini bildirdiğine dair delil kabul ettikleri sözleri, Hıristiyan dünyası delil olarak kabul etmez.

Evliya Çelebi, Seyahatnâme’de, İslâm'a göre Meryem oğlu İsa'nın havarilerinden kabul edilen Şem'un-u Safa'nın Nakura yakınlarındaki türbesinde bulduğu İncil nüshasını defalarca okuduğunu ve incelediğini, İsa Peygamber'e inen ve Muhammed Peygamber'i müjdeleyen ayetin o nüshada mevcut olduğunu yazmaktadır.

Evliya Çelebi'nin, bizzat Şem'un-u Safa tarafından yazıldığını naklettiği bu el yazması İncil, günümüzde kayıptır.

 

Âhir zamanda geri dönecek olması

Kur’ân’da açıkça Meryem oğlu İsa’nın âhir zamanda geri gelip gelmeyeceği yazılı değildir. Âhir zamanda İsa’nın geleceğinin haber verildiği hadisler vardır.

İsa, geldiğinde Deccâl’i helâk edecektir. 

Ancak, İslâm bilginleri, Deccâl’in mahiyeti, İsâ'nın gelişinin mahiyeti ve Deccâl'i helâk edişinin mahiyeti konusunda oldukça farklı yorumlar yapmışlardır.

 

Illuminati ve Deccal

Yahudiler, İsa’nın mesihliğini, peygamberliğini veya Tanrı’nın oğlu veya enkarnasyonu olduğunu tanımaz.

İbn-i Meymun, Nasıralı İsa'nın ve Muhammed'in mevcudiyetlerinin hikmetinin, beklenen Yahudi Mesih’inin gelişine dünyayı hazırlamak olduğunu savunur.

Miladi takvimi ret

Miladî takvim, İsa’ya göre düzenlenmiştir. Milat, Roma imparatoru Ougustus'un imparatorluğunun 28. yılıdır. Bu sene, Hıristiyan geleneğinde İsa'nın doğum yılı olarak kabûl edilir. Bu yıl, zaman çizelgesinde başlangıç noktasını temsil eder. Milattan Önce (MÖ) ile İsa'dan Önce (İÖ) ve Milattan Sonra (MS) ile İsa'dan Sonra (İS) aynı anlamda kullanılır.

"Milattan Sonra" anlamında kullanılan AD (Anno Domini) ise Latince "Rabbin yılı" anlamına gelir.

19. asrın ortalarından itibaren Yahudi akademisyenlerin öncülüğünde, Before Christ (Mesih’ten Önce) ve Anno Domini isimlendirmelerinin terk edilmesi gerektiği yönünde bir gelenek başlatıldı.

Bunun yerine CE (İng. Common Era; Tr. Ortak Zaman) ve BCE (İng. Before Common Era, Tr. Ortak Zamandan Önce) tabirleri kullanılmaya başlandı. Bu gelenek, bilimsel çevreler tarafından benimsendi ve yaygın kabul gördü çünkü Ortak Zaman ve Ortak Zamandan Önce adlandırmalarında, Anno Domini (Rabbin Yılı) ve Before Christ (Mesih'ten Önce) gibi, Hıristiyanlığın miladi takvimdeki belirleyiciliğinin baskınlığının hissedildiği anlamlar öne çıkmıyordu.

Yaşadığı dönem hakkındaki ihtilaflar

İsa’nın Yahudi toplumlarındaki hayat öyküsü Toledot Yeşu·nun bir sürümlerinde İsa’nın MÖ 90 civarında yaşadığı anlatılır.

Aramice: ܝܫܘܥ (Yeşua); Arapça: يسوع (Yesua’: Arapça konuşan Hıristiyanlar tarafından bu isimle anılır.), عيسى (‘Īsā: Arapça konuşan Müslümanlar tarafından bu isimle anılır.); İbranice: ישו (Yeşu); Yunanca: Ιησούς (Iēsoũs)

Beytüllahim'de doğduğu, Nasıra'da büyüdüğü kabul edilir.

Arap dilinde ve kültüründe özellikle erkekler, babalarına "ibn" kelimesi ile izâfe edilirler. Örn; خالد بن الوليد Hâlid bin Velid (Velid oğlu Hâlid)

Luka İncil’indeki Yusuf şeceresinde Yusuf ile Davud arasındaki nesil farkı 441’dir.

İslâmî kaynaklarda geçen Meryem Ana şeceresinde ise -Meryem Ana ve Yusuf çağdaş olmalarına rağmen- Meryem Ana ile Davud arasındaki nesil farkı 19'dur.

Antakya’da hüküm süren Antiokhos oğlu Antiokhos adındaki ilk hükümdar MÖ 261-246'da hüküm süren II. Antiokhos Teos, en son hükümdar, MÖ 69-64'te hüküm süren XIII. Antiokhos Asiatikos’tur.

Ashab-ı Karye vakasında adı geçen Antihas'ın Seleukos kırallarından birisi olduğunu kabûl eden Mevdûdî (Bkz. Mevdudi, Tefhimü'l-Kur'an, Yasin Tefsiri, s. 248) tefsirinde bu rivayetin imkânsız olduğunu şu tartışmayla savunmaktadır, “Antakya’ya azap geldiğine dair bir kayıt yoktur. O halde Antakya halkının elçileri reddettiğini ve bu yüzden azaba uğradıklarını iddia etmek mümkün değildir”.

Bununla birlikte İoannis Malalas, MÖ 148’de Antakya'nın büyük bir felâket ile harap olduğunu yazmaktadır. Malalas, felâketi "Antakya, Tanrı’nın öfkesi ile harap oldu" şeklinde anlatmaktadır.

Ioannes Malalas; Kronografya; c. 8, s. 207-208

21. asır itibarıyla, Yahudi otoriteleri, Orta Çağ’da yayılmış olan Toledot Yeşuları tarihsel bir veri olarak kabul etmezler.

Hıristiyanlar, İsa’yı, Yahudilerin çarmıhta öldürdüğüne inandıkları için Avrupa’da Orta Çağ’da Yahudiler kilisenin ve tebaasının büyük baskısına maruz kaldı.

Orta Çağ Avrupa’sı Yahudi toplumunda ortaya çıkan Toledot Yeşu (İsa’nın Hayatı) biyografileri, dönemin Yahudilerinin, yaşadıkları baskıların sebebi olarak gördükleri İsa hakkında, muhalif dille yazdıkları hayat öyküleridir.

Toledot Yeşu’nun (İsa’nın Hayatı) Yahudi topluluklarında dolaşan sürümlerinden birisini, Johann Christian Wagenseil, 1681 senesinde Tela Ignea Satanae (Şeytan’ın Alevli Oku) başlıklı bir kitapta yayımladı.

 Meier, İsa’nın doğum yılının c.  MÖ 7 veya 6 olduğunu yazarken Rahner, tarihçilerin c. MÖ 4 tarihinde fikir birliğine vardıklarını ifade eder. 

Sanders da ayrıca c. MÖ 4 yılına dikkat çekerek genel anlamda bu yıl üzerinde fikir birliği olduğunu vurgular. 

Finegan ise ilk Hıristiyan geleneklerine dayanarak c. MÖ 3 ve 2 tarihini verir.

Çoğu araştırmacı, İsa’nın MS 30 veya 33 yıllarında çarmıha gerildiğini tahmin etmektedir.

James Dunn, İsa’nın vaftizinin ve çarmıha gerilişinin “neredeyse evrensel bir şekilde kabul edildiğini” ve “tarihsel gerçekler ölçeğinde ‘inkâr veya şüphe etmenin hemen hemen imkânsız’ düzeyde olduğunu” yazarak bu iki olayın İsa’nın tarihi hakkındaki çalışmaların başlangıç noktası olduğuna dikkat çeker.

Bart Ehrman, İsa’nın Pontius Pilatus’un emir üzerine çarmıha gerilişinin Pilatus hakkındaki en kesin öğe olduğunu ifade eder. 

John Dominic Crossan ve Richard G. Watts’e göre İsa’nın çarmıha gerilişi herhangi bir tarihsel olgunun kesin olabileceği kadar kesindir. 

Paul R. Eddy ve Gregory A. Boyd, Hıristiyan olmayanların İsa’nın çarmıha gerilişi hakkındaki onayının günümüzde “sıkı bir şekilde pekiştiğini” iddia eder.

Hâlbuki İsa’nın babası Yusuf isminde bir Yahudi’dir.

Kaynakça

Meier, John P. (1991). A Marginal Jew: The roots of the problem and the person. Yale University Press. s. 407. ISBN 978-0-300-14018-7.

Rahner 2004, s. 732.

Sanders 1993, ss. 10–11.

Finegan, Jack (1998). Handbook of Biblical Chronology, rev. ed.. Hendrickson Publishers. s. 319. ISBN 978-1-56563-143-4.

Brown, Raymond E. (1977). The birth of the Messiah: a commentary on the infancy narratives in Matthew and Luke. Doubleday. s. 513. ISBN 978-0-385-05907-7.

Humphreys, Colin J.; Waddington, W. G. (1992). "The Jewish Calendar, a Lunar Eclipse and the Date of Christ's Crucifixion" Tyndale Bulletin 43 (2): 340.

Dunn 2003, s. 339.

Ehrman 1999, s. 101.

Crossan & Watts 1999, s. 96.

Eddy & Boyd 2007, s. 173.

Theissen & Merz 1998.

Oxford English Dictionary; 2nd Edition; bkz. "Jesus"; "...İsa, Hıristiyanlığın kurucusunun ismi olmasından dolayı, Yunanca ve Latince aracılığıyla Hıristiyanlık âleminde kullanılan pek çok dile yerleşmiş olan bir isimdir"

Yuhanna 4:25-26, “Kadın ona dedi: ‘Mesih denilen kişinin zuhur etmek üzere olduğunu biliyorum. O bize her meseleyi bildirecek’.  İsa ona dedi: ‘Seninle konuşan ben işte oyum’ "

Sanders 1993, s. 11, 14

Grudem 1994, s. 568–603

“Qur’an 3:46-158”. 7 Ağustos 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Cyril, Glassé; The New Encyclopedia of Islam; Rowman & Littlefield; 2008; s. 270-271; ISBN 978-0-7425-6296-7

Hezser, Catherine (1997). The Social Structure of the Rabbinic Movement in Roman Palestine. s. 59.

Dunn, James D. G. (2013). The Oral Gospel Tradition. Wm. B. Eerdmans Publishing. ss. 290–291.

Levine 2006, s. 4

Ed P. Sanders, Jaroslav J. Pelikan; Encyclopædia Brittanica; "Jesus"; Erişim Târihi: 10 Hazîran 2015

Theissen & Merz 1998, s. 1–15

"Jesus" Online Etymology Dictionary. Erişim: 9 Şubat 2015.

"Messiah." Oxford Dictionary of English 2e, Oxford University Press, 2003.

Kuran, 3:45, 4:156-157, 4:171, 9:30

Cânan, s. 370 (cilt 18)

 Barr, James (1970). "Which language did Jesus speak". Bulletin of the John Rylands University Library of Manchester 53 (1): 9–29.

Porter, Stanley E. (1997). Handbook to exegesis of the New Testament. Brill. pp. 110–112.

Hamp, Douglas (2005). Discovering the language of Jesus. Calvary Chapel Publishing. pp. 3–4. ISBN 978-1-59751-017-2.

Dunn, James D.G. (2003). Jesus Remembered. Wm. B. Eerdmans Publishing. ISBN 978-0-8028-3931-2.

“Jesus Outside the New Testament” Robert E. Van Voorst, 2000, s. 8-9

“The Jesus Parallels”, Roger Viklund

 Ehrman, Bart (2011). Forged: writing in the name of God – Why the Bible’s Authors Are Not Who We Think They Are. HarperCollins. s. 285. ISBN 978-0-06-207863-6.

Funk, Robert W; Hoover, Roy W. (1993). The Five Gospels. Harper.

Sanders1993, s. 73

Theissen & Merz 1998, s. 25

"Jesus Christ." Encyclopædia Britannica. Encyclopædia Britannica Online. Encyclopædia Britannica Inc. 18 Mart 2012

Linda Woodhead; Christianity: A Very Short Introduction; s. 11; Oxford University Press; 2nd Edition, 2014

Bruce M. Metzger, Michael D. Coogan; Oxford Companion to the Bible; Oxford University Press; 1993; s. 649; ISBN 978-0-19-974391-9

Erickson Millard  (2001) Introducing Christian Doctrine (2 bas.). ss. 391–392.

Tabor James “What the Bible Says About Death, Afterlife, and the Future”. UNCC. 23 Ağustos 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Hoekema Anthony A (1994). The Bible and the Future. Eerdmans Publishing. ss. 88–89.

Garrett James L (2014). Systematic Theology, Volume 2, Second Edition: Biblical, Historical, and Evangelical. Wipf and Stock Publishers. s. 766.

Erickson, Millard J. (2001). The Concise Dictionary of Christian Theology. Baker Books. s. 95.

Richard Bauckham, "Universalism: a historical survey", Themelios 4.2 (September 1978): 47–54.

Filipililer 2:6-8

Kurân, 4:171

Bursevî 2012, s. 25 (c. 5)

Beş en azim sahibi peygamberin isimleri şunlardır; Nuh, Muhammed, İbrahim, Musa, İsa.

En büyük azim sahibi peygamberlerden bahseden ayet için bkz. Kurân 42:13

Kur’ân, 5:46, Kur’ân, 5:72, Kur’ân, 112:1-4, Kurân, 2:87, Kur’ân, 61:6, Kur’ân, 3:59

Buhârî, "Enbiyâ": 44, "Bedü'l-Halk": 11, "Tefsir, Âl-i İmran": 2; Müslim, "Fezâil": 147.

Hadis referansları için bkz. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, Kütüb-i Sitte ve Tercümesi, c. 12, s. 175

Cânan, s. 175 (cilt 12)

Kurân, 4:157

Kurân, 3:35

Taberî 1991, s. 849

(Arapça) Ebu İshak Sâlebî, Arâisü'l-Mecâlis fî Kısâsi'l-Enbiya s.509-510

İbn-i Kesîr 1996, s. 6726 (c. 12)

İmâm-ı Rabbânî; Mektûbât-ı Rabbânî; c. 1; 266. Mektup; s. 632; çev. Abdulkadir Akçiçek; Çile Yayınları; İstanbul:1977

a.g.e.; 313. Mektup; s. 886

Taberî 1991, s. 848 (c. III)

Taberî 1991, s. 856 (c. III)

(Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 108, 112; Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:353; el-Envârü’l-Muhammediyye mine’l-Mevâhibü’l-Ledünniyye, s. 143.

Bu, İbn-i Abbas’dan rivayet olunmuş bir hadistir.

Said Nursî, Mektûbat, s. 165, Envâr Neşriyât, İstanbul:2010. Said Nursi, İncil'deki ilgili fıkralardan ikisinin Arapçalarını alıntılar. Bunlardan birisi, "قَالَ الْمَسِيحُ اِنِّى ذَاهِبٌ اِلَى اَبِى وَ اَبِيكُمْ لِيَبْعَثَ لَكُمُ الْفَارَقْلِيطَا", diğeri ise "اِنِّى اَطْلُبُ مِنْ رَبِّى فَارَقْلِيطًا يَكُونُ مَعَكُمْ اِلَى اْلاَبَدِ"

Catholic Encyclopedia’da Paraclete. Erişim: 5 Ekim 2015.

Yuhanna, 14:16; 14:26; 15:26; 16:7

Said-i Nursî, Mektûbat, s. 171, Envâr Neşriyât, İstanbul:2010. Evliya Çelebi'nin eserinde Osmanlı alfabesiyle alıntıladığı o âyette geçen kelimeler; "ايتون Bir oğlan", "ازربيون İbrahim neslinden ola", "پروفتون Peygamber ola", "لوغسلين yalancı olmaya", "بنت onun", "افزولات doğum yeri Mekke ola", "كه كالوشير salihlikle gelmiş ola", "تونومنين onun mübarek adı", "مواميت Mevamit ola", "اسفدوس ona uyanlar", "تاكرديس bu dünyanın mâliki olalar", "بيست بيث ve o dünyânın mâliki olalar" Said Nursî, mevamit kelimesinin sırasıyla Muhammed ve Memed kelimelerinden tahrif edildiğini savunur.

Erişim tarihi: 2011-05-18. "Batı medeniyetinin dünyaya tesirleri neticesinde bu kullanılan takvim sistemi bütün arzda en yaygın kullanıma sahip tarih belirtme sistemine dönüştü. Dini ve tarihi çalışmalar konusundaki birçok Batılı uzman, son yıllarda, bu takvimin herkes tarafından kullanılışına zarar vermeden, onu kendisindeki Hıristiyanlık vurgusundan ayıracak bir yol aradılar”.

 

Tanrı’nın Moşe’ye (Musa) verdiği sözü yasalar uzun bir süre özgün şekilde muhafaza edildi.

 

Ancak, Talmud’un Moşe’ye verdiği sözlü kanunlar uzun bir süre orijinal bir şekilde muhafaza edilememiştir.

Müslümanlara göre bu kabul edilmez ama Musevilerce aradan birkaç yüzyıl geçtikten sonra özgün biçimlerinde muhafaza edildi. Bilgeler, takip eden birkaç yüzyıl içinde ele alınmaya başladı ve ancak birkaç yüzyıl sonra tamamlandı. Ölü denizde gel git esnasında deniz yarılıyor bu doğru.

 

 

Papa’ya suikasta kalkışan sosyopat Mehmet Ali Ağca.

Mehmet Ali Ağca 1958 senesinde Malatya’da doğmuş ve hem Papa II. Johannes’a, hem de Abdi İpekçi’ye suikast teşebbüsünde bulunmuş ama nedense elini öptüğü Arjantinli Papa tarafından affedilmişti.

Garip bir adamdı Mehmet Ali Ağca ve muhtemelen hapishanede aklını kaybetmişti (doğumu 9 Ocak 1946 1958 Malatya doğumlu), Türkiye’de 1979’da Abdi İpekçi suikastı ile tanınan ve 1981’de, Papa II Johannes Paulus’a suikast  girişiminin ardından uluslararası kamuoyunda tetikçi olarak anılmaya başlanan Kürt kökenli olduğu iddia edilen ama kendini Türk hisseden edilen suikastçı.

İster istemez Demir Lady lâkaplı Margreth Thatcher, “İngiltere Arjantin’de ortalığın tozunu dumana karıştırırken aklı neredeydi” diye düşündüler.

 

Margret Thatcher

Hubris Sendromu

Mehmet Ali Ağca gene bir zamanlar Kürt kökenli ve papatyalarıyla çok gündemde kalan, sonunda fazla abur cubur yemekten ölen Turgut Özal’ın doğduğu Malatya’ya bağlı Güzelyurt (İsmailli) köyünde 1958 yılında doğmuştu.

 

Eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz da Mason olmadığına dair bir belge almıştır. Neden buna gerek görmüştü; hâlbuki istikbali parlak bir politikacıydı ve Başbakan bile oldu, aslen Rizelidir.

Çocukluğu ve gençliğinin bir kısmını Malatya’da geçirdikten sonra ailesi ile birlikte İstanbul’a geldi. Lise öğreniminin ardından İstanbul Üniversitesi iktisat fakültesinde eğitimine devam etti.

Üniversite senelerinde çeşitli ideolojik gruplarla tanıştı. Dönemin düşünce akımlarından etkilendi.

1 Şubat 1979’da Milliyet gazetesi başyazarı Abdi İpekçi’ye düzenlenen suikastın tetikçisi olarak, olaydan 5 ay sonra 25 Haziran 1979'da yakalandı.

 

Taha Kıvanç

Polisin ek gözaltı süresi istemesine rağmen, bu talep reddedildi ve Maltepe Askeri Cezaevi’ne kondu

Zaman Gazetesi’nde Taha Kıvanç müstear adıyla yazan Kolonyalı lâkaplı Fehmi Koru’ya göre Abdi İpekçi kendisinin de içinde bulunduğu mason locasından birinin Türkiye’ye yapılan silah kaçakçılığı ile ilgili olduğunu bulmuş, bu yüzden de öldürülmüştü. 

 

Mehmet Ali Ağca

 

Taha Kıvanç

Abdi İpekçi’nin son yazısı silah kaçakçılığı üzerine idi. Cezaevinden 6 ay sonra 23 Kasım 1979'da, adı Susurluk ile gündeme gelen Abdullah Çatlı’nın da aralarında bulunduğu iddia edilen bir grubun yardımıyla kaçırıldı ve Bulgaristan’a geçti.

 

Abdullah Çatlı

Gıyabında ölüm cezasına çarptırıldı.

Papa suikastı

13 Mayıs 1981’de II. Jean Paul’e suikast düzenleyen Mehmet Ali Ağca’nın suikast soruşturması boyunca 128 kere ifadesi alındı.

22 Mart 1986’da İtalya’da ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Vurulmasından 4 gün sonra kendisini vuranı affettiğini bildiren II. Jean Paul, Ağca’yı 27 Aralık 1983'te bizzat İtalyan cezaevinde ziyaret etti.

13 Haziran 2000'de dönemin İtalya Cumhurbaşkanı Carlo Ciampi’nin affını onaylamasıyla Türkiye’ye iade edildi.

 

 

Sadece gasp suçundan Türkiye’ye iadesi kararlaştırılan Mehmet Ali Ağca’nın Abdi İpekçi cinayetinden tekrar yargılanmasının mümkün olmadığı açıklandı.

Mahkemede “ben Abdi İpekçi’nin katili değilim, sadece aktörlük yaptım katili değilim. Sadece aktörlük yaptım" dedi.

Her duruşmasından sonra gazetecilere mektup dağıtan Mehmet Ali Ağca, Vatikan’a da tehdit savurarak hesap soracağını ileri sürdü.

Ağca, “Katolik olmam için Vatikan bana 50 milyon Dolar, özgürlük ve kardinallik teklif etti” iddiasında da bulundu.

 2014 yılının Aralık ayında Papa II. Jean Paul’ün mezarını ziyaret etmiştir.

Bu ziyaret için uygunsuz seyahat belgeleri ile İtalya'ya girdiğinden dolayı 30 Aralık 2014 tarihinde sınır dışı edilerek Türkiye’ye gönderildi.

Mehmet Ali Ağca’nın İpekçi cinayetinden aldığı ölüm cezası 1991 yılında yürürlüğe konulan İnfaz Yasası gereği 10 yıl hapse çevrilmişti. 

Kadıköy’de iki ayrı gasp ve soygun suçlarından aldığı toplam 36 yıl ağır hapis cezası da, kamuoyunda “Rahşan Affı” olarak bilinen Af Yasası sebebiyle 7 yıl 2 ay hapse çevrilmişti. 12 Ocak 2006 tarihinde serbest bırakıldı.

 

Bülent Ecevit: Kıbrıs’ı fethedecekti ama ABD’den arayan Henry Kissinger ona engel oldu.

Adalet Bakanlığı’nın itirazı üzerine, Yargıtay tahliye kararını oybirliğiyle bozdu, Mehmet Ali Ağca 20 Ocak 2006 tarihinde tekrar tutuklanıp Kartal H Tipi Cezaevi’ne konuldu.

18 Ocak 2010 tarihinde cezasını tamamlayıp hapisten çıkmıştır.

Yıllardır üzerinden çıkarmadığı mavi kazağının özgürlüğü temsil ettiğini iddia etmektedir.

 

 

Mehmet Ali Ağca

GÜN SAZAK TEKERE TAŞ KOYUNCA!

Öyle sanıyorum ki; bu işgal ve uyuşturucu ilişkisi, meseleyi yeterince açıklamaya yeterlidir! Şimdi diyeceksiniz ki, iyi, hoş da, Afganistan’da Taliban’ın devrilmesiyle, Türkiye’de Abdi İpekçi’nin öldürülmesi arasında ne gibi bir ilişki, ne gibi bir bağlantı var?

Bu bağlantıyı görebilmek için, o günlere, yani Abdi İpekçi’nin vurulduğu 1 Şubat 1979’un öncesine gitmek gerekir. Çünkü o günleri bilmezsek, taşları yerine koymamız ve olayın derinliğini görmemiz mümkün olmaz!

Ne oldu, İpekçi vurulmadan önce?

Takvim’den Emin Pazarcı, iki günlük yazısında o günleri şöyle anlatıyordu: “21 Temmuz 1977’de İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti kurulmuş, MHP’li Gün Sazak, Parlamento dışından Gümrük ve Tekel Bakanı olarak görev almıştı. O dönemde gümrükler kevgir gibiydi. Devlet otoritesi yok olmuş, kaçakçılar dilediği gibi at oynatıyordu. Koskoca fabrikalar yapılıyor, ancak Türkiye’ye sokulan makineler için tek kuruş bile gümrük vergisi ödenmiyordu. Bilanço korkunçtu.

 

Devletin resmî raporlarına göre, gümrüklerdeki kaçakçılıktan, devletin her yıl petrole ödediği para kadar kaybı vardı.

Bir yandan her türlü makine gümrüklerden kaçak olarak giriyor, diğer taraftan silah ve uyuşturucu kaçakçılığından büyük kârlar elde ediliyordu.

 

Sigara ve hammadde kaçakçılığı ise alıp yürümüştü.

İşte böyle bir dönemde koltuğa oturan Gün Sazak, işe son derece kararlı başlamıştı.

Rivayete göre, bütün önemli bürokratları tek tek yanına çağırıp, masanın bir yanına silah, diğer yanına da bir çanta para koyup, bakın demişti: “Benim silahım da var, param da. Kararlıyım ve gümrüklerdeki kaçakçılığı önleyeceğim. Herkes ayağını ona göre denk alsın. Ardından da bir kontrolörler kurulu oluşturup, güvenilir, sağlam, ahlaklı pek çok ismi bakanlıkta görevlendirmişti. Gümrüklerdeki kaçakçılık yavaş yavaş yok olmaya başlamıştı. Daha sonra, o dönemde Türkiye'nin alışık olmadığı gelişmeler yaşandı. Sosyal Demokrat Abdi İpekçi, sağcı damgasını yiyen yazarların bile yazamayacağı bir yazı kaleme aldı”.

Yazıda mealen şöyle deniliyordu:

Ülkücülerle ilgili peşin hükümler var. Anlaşılıyor ki, biz bu peşin hükümleri gözden geçirmeliyiz. MHP’li Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak, olağanüstü bir çaba ile gümrüklerdeki kaçakçılığı önledi.

 

Gün Sazak ve Alparslan Türkeş

O DOSYA, HÂLÂ BULUNAMADI!

Kaçakçılık çeteleri, Gün Sazak yüzünden kârlarını kaybetmişken, Milliyetçi Cephe Hükümeti düşürüldü.

 

Adalet Partisi’nden 11 milletvekili istifa ettirildi ve Ecevit tarafından yeni bir hükümet kuruldu.

İlginçtir, transfer edilen bu isimlerden biri olan Tuncay Mataracı da Gümrük ve Tekel Bakanlığı’na getirildi.

 

Mataracı ile birlikte kaçakçılar için yine saadet dönemi başladı. Hatta işler o kadar ileri gitti ki, kaçakçıların talebi için gümrüklere yapılan tayinlerde bir tarife bile oluşturuldu.

 

Her işin bir bedeli vardı.

 

Tuncay Mataracı

Siyasi yelpazenin iki ayrı kutbunda bulunan, ancak kaçakçılık konusunda birbirine destek veren Gün Sazak ile Abdi İpekçi’nin akıbetleri de aynı oldu. Abdi İpekçi, Mehmet Ali Ağca’nın silaâhından çıkan kurşunlarla can verdi.

Gün Sazak da taşeron bir örgüt olan Dev-Sol militanları tarafından öldürüldü. 1970’li yılların çatışma ve 1980’lerin darbe ortamı ortadan kalktıktan sonra, sağlıklı düşünen çevreler, Abdi İpekçi ile ilgili bazı gerçekleri de keşfetmeye başladılar.

Abdi İpekçi, not defterine gümüş, eroin ve silah kaçakçılığı ile ilgili bazı notlar almıştı.

 

Öldürülen Abdi İpekçi

Çok önemli bir kaçakçılık dosyası üzerinde çalışıyorum, yakında açıklayacağım demişti. Cinayetten kısa bir süre önce, içinde İpekçi’nin özel telefon numaraları, adresler ve notlar bulunan defteri kaybolmuştu. O dönemde Türkiye’deki kaçakçılık işlerini Bekir Çelenk ve Abuzer Uğurlu gibi isimler yönetiyordu. Merkez, Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da bulunan Vitoşa Otel’di. Türkiye’nin ünlü kaçakçıları, burada bir araya geliyorlar ve Bulgaristan Hükümeti’nin de bilgisi dâhilinde kaçakçılık organizasyonları yapıyorlardı.

Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye yapılan silah kaçakçılığını da bizzat Sovyet Gizli Servisi KGB yönetiyordu.

Bekir Çelenk hayatını kaybettikten sonra, Mehmet Ali Ağca ilginç bir açıklama yaptı.

Abdi İpekçi Suikastı’nın sırları Bekir Çelenk’le birlikte gömüldü.

 

Bekir Çelenk

Bu satırlar, İpekçi’nin niye öldürüldüğünü anlamaya ve anlatmaya herhalde yeterlidir!

Bir defa daha söyleyelim;

Irak ve Afganistan niye işgal edildiyse, Saddam ve Taliban niye devrildiyse, Gün Sazak niye öldürüldüyse; Abdi İpekçi de o sebeple öldürülmüştür!

Yani, petrol, silah ve uyuşturucu kaçakçılığını önlemeye çalıştıkları için!

Haa, şunu da ekleyelim:

 

 

Çünkü İpekçi kendi locasının, Türkiye’de silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yaptığını öğrenmiş, belki de bunu yazmaya hazırlanıyordu! Tetikçinin tahliyesi dolayısıyla gürültü koparıp, ortalığı velveleye verenler, her ne hikmetse olayın bu boyutuna hiç girmiyor

Semerlere vuruyorlar ama
Eşeklere hiç dokunan yok!
Kaçakçılığa gelin, kaçakçılığa!
Uyuşturucuya gelin, uyuşturucuya!
Baronlara ve Ergenekonlara gelin!
Savaş ve cinayetlerin sırrı orada!

 

Bekir Çelenk Kimdir?

 


Ünlü uyuşturucu ve silah kaçakçısı!

 

Gaziantep doğumlu. Trabzon’da 1967’de ortaya çıkarılan bir silah kaçakçılığı olayına adı karıştı. Türkiye’de aranırken, İngiltere’de oturma izni aldı. Bu olaydan sonra İstanbul’a yerleşti ve Nilüfer Koçyiğit’le evlendi.

 

CIA denetiminde silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yapan Henri Arslanyan’la tanıştı. Adamı Ömer Mersan, 1980’de Sofya’da Vitoşa Oteli’nde buluştuğu Ağca’ya Hintli Joginder Singh pasaportunu verdi. 1980’de Türkiye’den kaçtı. 1985’te İstanbul’a gelerek teslim oldu. Kaçakçılık suçlarından yargılanan Çelenk, 14 Ekim 1985’te Mamak Askeri Cezaevi’nde geçirdiği kriz sonucu öldü. Ağca’nın yurtdışına kaçırılmasında rol oynadığı belirtilen Çelenk’in, Ağca’ya üç milyon mark vererek Papa’yı öldürmesini istediği ileri sürüldü.

 

 

(Hasan Karakaya, Vakit, 2010-01-20)

 

Türk Milletinin üzerine çökmüş karabasan giderek çözülmekte ve zayıflamaktadır. Hainlerin planları bozulmakta, figüranları sürekli açığa düşmektedir. Milletin rağmına sürdürülen derin yolculuk sona yaklaşmıştır. Millet artık egemenliğine, iradesine sahip çıkmaktadır.

Türkiye, eğer Türkiye'nin omurgasını çökerten, elini kolunu bağlayan, tarihî yürüyüşünü sona erdiren ve sadece laik küresel sistemin çıkarlarını korumaktan başka hiçbir iş yapmayan bu hastalıklı, marazî, şirret, ilkel çetelenme yapılanmasını çökertemezse, tasfiye edemezse, Türkiye tasfiye edilmiş olacak. Leş kargaları kapıda bekliyor...

"Mehmet Ali Ağca, İtalya'dan sınırdaşı edildi". NTV.com.tr. 30 Aralık 2014. Erişim tarihi: 30 Aralık 2014.

Bu yüzden Ortak Zaman ve Ortak Zamandan Önce, kısaca OZ ve OZÖ tabirleri yılları tayin etmede daha sık kullanılmaya başlandı. Bu tabirler, Hıristiyanların inancına karşı tarafsız bir duruş sergilerken, aynı zamanda Latin dilindeki ibarelerin hissettirdiği Hıristiyanlık rengi aşikar olan mânâları yumuşatmayı ve bununla birlikte eski zamanlardaki Hıristiyan tarihi araştırmalarıyla kopukluk yaşamamayı sağlamayı amaçlıyor."

Andrew Herrmann (27 May 2006). “BCE date designation called more sensitive". Chicago Sun-Times. 2008-10-03 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2011-05-18.

“Herrmann’ın gözlemlerine göre, müzelerde, akademik çevrelerde ve okul kitaplarında bu iki ibarenin değiştirilmesi, Hıristiyan olmayan topluluklarda daha büyük ilgiyle karşılandı. Bununla birlikte Hıristiyanlar içinde de bunun herkesin içine sinen bir durum olmadığını dile getirmektedir”.

Anno Domini-“Rabbi(mizi)n Yılı” anlamına gelir-"Anno Domini". Merriam Webster Online Dictionary. Merriam-Webster. 2003. Erişim tarihi: 2011-05-18.

“Historical arka plân of the use of “CE” and “BCE” to identify dates" Ontario Consultants on Religious Tolerance. Erişim tarihi: 2011-05-18. "World Christian Encyclopedia: A Comparative survey of churches and religions - AD 30 to 2200 editörlerine ve David Barrett'a göre dünyada başlıca 19 din var ve bu dinler de 270 farklı gruba ayrılmış durumda ve bunun dışında birçok da küçük dinî gruplar var. Bütün bu dinî toplulukların büyük çoğunluğu Nasıralı Yeşua'yı Tanrı veyâ Mesih olarak kabûl etmiyor. Diğer dinlerin tâbîlerinden Yeşua’nın bu konumunu kabul etmelerini beklemek rahatsızlıklara yol açabiliyor."

 

Cüneyt Özdemir

Heustis, Reer R, Jr. (9 September 2007). "Common Era and the culture war (Ortak Zaman ve kültür savaşı". RenewAmerica. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Erişim tarihi: 2011-05-18. “İçinde bulunduğumuz sene “Ortak Zaman” 2007 olarak zikrediliyor,

İsa Mesih’e atıf olduğu kuşkusuz ibare olan “Rabbin Yılı” 2007 olarak değil...

Ortak Zaman tabirinin savunucuları, bu tabiri, dinî olarak tarafsız ve bütün dinlere saygılı olarak tanıtıyorlar.

Onların belirttiğine göre, İsa'nın herkesin Rabbi olduğuna herkes inanmıyor, dolayısıyla Mesih'in Rabliğini tanımak zorunda değil... Unutmayın ki Mesih sadece Hıristiyanların değil bütün insanlığın Rabbidi Filipililer 2:9-11: ‘Bunun için de Allah onu pek çok yükseltti ve her ismin fevkinde olan ismi ona ihsan etti; ta ki İsa'nın isminde bütün göktekiler ve yerdekiler ve yer altındakiler diz çöksün ve Baba Allah'ın izzeti için her dil İsa Mesih Rab’dir diye ikrar etsin.’"

 

Hülya Koçyiğit

 

Cüneyt Arkın

McKim, Donald K (1996). Common Era entry. ISBN 978-0-664-25511-4. Erişim tarihi: 2011-05-18.

Tela Ignea Satanae hakkında bkz. Carmilly-Weinberger, Moshe; Censorship and Freedom of Expression in Jewish History (1977, NY, Yeshiva Univ. Press); s. 185.

 

 

İsa Mesih

Corrywright, Dominic; Morgan, Peggy (2006). Get Set for Religious Studies. Edinburgh University Press. s. 18. ISBN 978-0-7486-2032-6. Erişim tarihi: 2011-05-18. “Ayrıca hatırlatırım, AD (Latince "Rabbimizin yılı" ibaresinin kısaltması olarak) ve BC (Mesih'ten önce) tarihlemelerde kullanılmaktadır.

Her ne kadar, bu takvim sisteminin verdiği sayısal değerler uluslararası kabul görmüş olarak kullanılmakta ise de, bundan böyle dini araştırmalarda kullanılacak olan ibareler OZ (Ortak Zaman) ve OZÖ (Ortak Zamandan Önce) kısaltmalarıdır, çünkü bunlar daha tarafsız bir tanımlama temin eden ibarelerdir."

 

Bütün sırların verildiği, Avustralya’da yaşayan eşcinsel rahip, hâlbuki bir Yahudi eşcinsel olamaz!

 

 

 

 

 

 

Profesör Dr. Murat Belge

 

Ayşe Arman ve Filiz Akın, birisi Tarsus Amerikan mezunu, Filiz Akın ise benim de mezun olduğum TED Ankara Koleji Mezunudur

 

 

ILLUMINATI

 

 

Tadeusz Borowski, “böyle Buyurun Gaza Bayanlar Baylar" diye buyurdu.

 

 

 

 

1997 (İng. This Way for the Gas, Ladies and Gentlemen) Çeviren: Mete TUNÇAY ISBN 0-14-018624-7

 

 

A. Atalay Bilge, Vecihi
A. Ayhan Ergün, Hasan
A. Bilgetay Kaya, Abdullah
A. Danyel Hamitoğulları, Reşit
A. Emre Küçükçolak, Yakup

A. Eray Memeç, Altan
A. Erhan Önal, Ahmet Ziya
A. Fuat Sağdam,
A. Gültekin Ertürk, Halil N.
A. Günhan Baydoğan, Ahmet Zeki
A. Hakan Güner, Mustafa
A. Hıfzı Günay, İbrahim Yılmaz
A. Kenan Özbek, M. Şevket
A. Kerem Tekelioğlu, Ahmet
A. Korhan Yüzbaşıoğlu, Orhan Kemal
A. Levent Altınel, Hasan
A. Metin Arısan, Haluk
A. Nuri Bulut, M. Celalettin
A. Okyar Gökpınar, Musa
A. Ozan Gümüşoğlu, A. Ruhi
A. Selim Yegen, Necati
A. Serhat Demirel, İ. Ünsal
A. Sezer Tuncer, İbrahim
A. Sinan Kalpakçıoğlu, M. Özdemir
A. Uğur Gürışık, Ziya
A. Akın Erkan, M. Ziya
A. Asaf Erem, M. muhtar
A. Atilla Hıncal, Ali Rıza
A. Aydın Alav, A. Sakır
A. Behçet Ümitlen, M. Ratıp
A. Beliğ Onat, Yaşar
A. Benan Savaş, Mümın
A. Bülent İhsan, Ahmet
A. Cem yorgancıoğlu, Turgut
A. Cemal aktün, samım
A. Cemal Çetin, Cahit
A. Coşkun özgünel, Fehmi
A. Cumhur Koloğlu, S.Tarık
A. Doğan Eşkinat, Ekrem
A. Doğan İlter, Oktay
A. Emin ÖzMete, Mehmet
A. Ercan Tura, İrfan
A. Erhan Seçkin, Ayhan
A. Ersin Manço, S. Nezihi
A. Ertan Görün, Hikmet
A. Ferih Kutman, Ali Rıdvan
A. Gökay Daloğlu, Mahmut
A. Güner Gözüm, Hicran
A. Gürkan Koçak, Şükrü
A. Halit Erol,
A. Haluk Sezgin, M. Tevfik
A. Hasan Yeşiloğlu, Hamdi
A. Hilmi yenidünya, Mehmet




A. Hulusi Aydın, Alaaddin
A. Kaan Gündüz, Turgut
A. Kadir Mercül, Fehmi
A. Kerim Yanık, Mehmet Şerif
A. Kutlay Alpuğan, M. Gültekin
A. Levent Algan, M. Fatih
A. Levent Alpay, Şeref
A. Levent Baykal, H. Teoman
A. Macit Umul, O.Fevzi
A. Mehmet Temren, Necati
A. Melih Türkmen, Haluk
A. Mesut Urgancılar,
A. Mete Türkmen, M. Uğur
A. Mithat Çamlıbel, ısmet
A. Muhtar Tanrıöver, Muzaffer
A. Murat Erdinç, Mehmet
A. Murat Ergin, nuzhet
A. Murat Evirgen, Şükrü
A. Murat Kuloğlu, Faik
A. Mustafa Ateş, Hüsnü
A. Nazmi Durbakayım, A. Galip
A. Necati Tuğcu, Ali Rıza
A. Nuri erçetin, Ekrem
A. Nuri Matay, Beliğ
A. Oğuz Tezel, M. Süreyya
A. Okday Korunan, Tarık
A. Onur Erkan, Sırrı
A. Resan Bayraktaroğlu, Necati
A. Rıza Saysen, Mahmut
A. Ruhi Gönüllü, İbrahim
A. Sedat Boyacıoğlu, Abdurrahman
A. Semih akbaş, ercument
A. Sertaç Demircioğlu, Ali
A. Sezaver Alper, Sabri
A. Süha Ayrancı, T. Doğan
A. Şafak Dağlı, Affan
A. şevki Kuyulu, S. Suat
A. Şükrü Mercan, Osman
A. Tanju Yüksel, Cevat
A. Tarık Altınok, Sezai
A. Tarık Pekel, Hulusi
A. Taylan Karabey, Sabahattin
A. Tufan Durgunoğlu, Ahmet Tayfur
A. Tuncay Yılmazlar, İsmail
A. Tunç Kayalar, Serafettın
A. Uğur Tarhan, Cemalettın
A. Utku Oğuz, Mustafa
A. Ümit Sırdaş,
A. Ünal algın, Ali
A. Vasıf Çakmur, N. Ümit
A. Vedat Özeren, Ahmet
A. Yalçın Turhan, Muzaffer
A. Yıldız Yücelen, Halil Hilmi
A. Ziyaettin Etker, Galip
Abbas Türnüklü, İbrahim
Abdi Ergün Ongun, Eşref
abdul Faruk Dekeli, Selahattin
Abdulkadir Alptekin Esin, Mus. Nizamettin
Abdulkadir Bulhaz, Muzaffer
Abdulkadir Erengül, Mehmet Tevfik
Abdulkadir Vargı, M. Muzaffer
Abdulkadir Yarman, Mahmut
Abdullah Ahmet Kocagöz, Rahmi
Abdullah Aksuner, Yaşar Muharrem
Abdullah Alanyalı, Mehmet Muhtar
Abdullah Ali FEmir, Mehmet
Abdullah Aytoğ, Alişan
Abdullah Azmi Kelemcisoy, Fahrettin Necde
Abdullah Bayraksan, Ali İsmet
Abdullah Beşe, Mehmet Yaşar
Abdullah Bozkurt, A. Turhan
Abdullah Dörtlemez, Salih
Abdullah Durukan, Hayri
Abdullah Erdoğan Yürük, Mustafa
Abdullah Eren, Arzuman
Abdullah İlhan Gögüş, Mehmet Nuri
Abdullah İmer, Ali Rıza
Abdullah Keskin, Kadir
Abdullah Kiraz, Ahmet
Abdullah Koçdur, Kamil
Abdullah Körnes, Mehmet
Abdullah Nakıboğlu, Ömer Edip
Abdullah Nezih Oral, Ali
Abdullah Oğuz Ergan, Mustafa
Abdullah Orhan Öner, Zeki
Abdullah Özkalay, Mehmet Ali
Abdullah Servet, Mehmet
Abdullah Şevki Gökerman, Tayyar
Abdullah Şimşekcan, Ali
Abdullah Tunç Gökçe, Hüseyin Namık
Abdullah Uğur Karatop, İsmail
Abdullah Usal, Mustafa
Abdullah Ümit İriş, Ali Haydar
Abdullah Ümit Karakaya, Osman
Abdullah Yaltıraklı, İsmail Nejat
Abdullah Yıldız, Haydar
Abdullah Yunus Emre Çol, Selahattin
Abdullah Yüksel Barut, Ahmet Selahattin
Abdullah Zekeriya Çelik, Mahir
abdurahman Şeref Okay, M. Sadık
Abdurrahman Alam, Muzaffer
Abdurrahman Besnili, Hasan
Abdurrahman Canpolat, Hacı Veli
Abdurrahman Çeliker, Sadık
Abdurrahman Kutlu, Bekir
Abdurrahman Miskioğlu, Bekir
Abdurrahman Türkkan, Osman Nuri
Abdülgazi Tuncer, Ağa
Abdülhalik İzzet Tütüncü, Muzaffer
Abdülhamit Yazgan, Mahmut Varıt
Abdülkadir Alkan, Arif
Abdülkadir Basa, Ayhan
Abdülkadir Dayıoğlu,
Abdülkadir Erdem, Nevzat
Abdülkadir Göksel, Sermet
Abdülkadir İlbeyli, Mahmut
Abdülkadir Orhan, Celalettin
Abdülkadir Ural Aydıner, Halim Hayri
Abdülkadir Yavaşoğlu, Ruşen
Abdülmecit Batur, AbdulCelal
Abdülvahit Özkaya, Hayrettin
Abdürrahim Derbent, Sabri
Abidin Lütfi DEmir, Abdullah
Abidin Yeni, İbrahim
Abraham Benhabib, Salom
Abut Kebudi, İlyahu
Acar Cankur, Mehmet Müeyyet
Acar Germen, Süha
Acar tekinel, Alaattin
Acar tüzüner, Altan
Acar Yorulmaz, Ahmet Orhan
Achille Caporalini, Enrico
Aclan Omağ, Merih Kemal
Âdem Dalgıç, mümin
Âdem Güler, H. Avni
Adil Aydın, Adil
Adil Baykan, Nevres
Adil İleri, Bilecik
Adil Nalçacı, Muammer
Adil Oktay Karal, Ali
Adil Özdemir, Dursun
Adil Süleyman Azbazdar, Tuncay
Adil Tenli, Coşkun
Adil Yanık, Yusuf
Adil Yazıcıoğlu, İlyas
Adlan Gürevin, Nahıt
Adli Bayman, Hakkı
Adnan akçay, Mehmet
Adnan Akın, Rafet
Adnan Akkın, Mustafa Asım
Adnan Aksu, Emrullah
Adnan Alptekin, Hasanoglu
Adnan Atasoy, Neşat
Adnan Biricik, Erol
Adnan DEmirel, İlyas
Adnan Dikicioğlu,
Adnan Dinçer, Mehmet Ali
Adnan Duatepe, E.kasım Cevdet
Adnan Erbakan, M. Cevat
Adnan Erdinç, Hasan
Adnan Güneş, Ahmet
Adnan Güzelöz, Hüseyin
Adnan İbrahim Dedeler, Mehmet Cemal
Adnan İğnebekçili, Mehmet
Adnan İrigül, Kemal
Adnan İsgör, Osman
Adnan Jaji, Süleyman
Adnan Karaİbrahimoğlu, Zekeriya
Adnan Keçeci, Hasan
Adnan Köprülü, Raşit
Adnan Nedim Nedimoğlu, Ruhi
Adnan Özenç, S. Suphi
Adnan Özyozgat, Ahmet
Adnan Sayar, Ahmet Ömer
Adnan Şişman, Ramazan
Adnan Tekin,
Adnan Temizer, Mehmet
Adnan Uysalel, Abdurrahman
Adnan Uzluer, Hasan
Adnan Ünal, Ahmet
Adnan Veli Kuvanlık, Cemal
Adnan Yümlü, Kemal
Affan Acar, Bülent
Affan Keleş, Avni
Affan Yatman, M. Emin
Afif Antel, İhsan Celal
Afif Germeyanoğlu, Ziya
Afşar Barlas, Uğurol
Agah Aral, Sadi Hasip
Agop Katoğyan, Kırkor
Ahat Selman Laçin, Süleyman
Akar Zepetyan, Vagınak
Ahmed Kamil Çaraş, Mustafa
Ahmed Sarp Akmanlar, Tanju
Ahmet Kutadgu, Ahmet
Ahmet Acar Tezel, Aydın
Ahmet Adil Dönmez, Mehmet Turgut
Ahmet Adil Yalçın, Güngör
Ahmet Akıncı, Ferhat
Ahmet Akif dündar, Mehmet
Ahmet Akpınar, Mehmet
Ahmet Akpınar, Mehmet Muammer
Ahmet Aksan, Emir
Ahmet Aksan, Talat
Ahmet Aksoy, M. Arif
Ahmet Aksoylar, Hüsnü
Ahmet Aksuoğlu, Hamdi
Ahmet Aktürk, H. Rebii
Ahmet Ali Dağcı, Ali
Ahmet Ali Haseki, Ali
Ahmet Alp Tuncay, Hasan Turgut
Ahmet Alpaslan, Fevzi
Ahmet Altar, Cevat Memduh
Ahmet Altıntığ, İsmail
Ahmet Apdiç, Mustafa
Ahmet Arapkirlioğlu, İbrahim Fuat
Ahmet Arıcı, Muslu
Ahmet Arkan, Mustafa
Ahmet Arkun, Kamuran
Ahmet Arol, Necati
Ahmet Arslan, H. Hüseyin
Ahmet Arslan, Mehmet Okan
Ahmet Arzan, Neşet Nacı
Ahmet Asım Öğütçü, Ali Saim
Ahmet Aslanbek, Kazım
Ahmet Aşçı, Süleyman
Ahmet Ataç, M. Zeki
Ahmet Ateş Çakıroğlu, Hüseyin
Ahmet Ateşok, Mehmet Zeki
Ahmet Atila Ertan, Ahmet Nihat
Ahmet Attaroğlu, Fuat
Ahmet Aycan Sancar, Cavit
Ahmet aydede, Nevzat
Ahmet Aydın, Şevket
Ahmet Aydoğdu, Osman Nuri
Ahmet Aygen, Özer Raşit
Ahmet Ayhan İldam, Ali İhsan
Ahmet Aytekin, Mehmet
Ahmet Bağdatlı, Osman
Ahmet Baltacı, Ekrem
Ahmet Bangi, Adnan İbrahim
Ahmet Baran Sancar, Şafak
Ahmet Barış Sel, Mehmet Haluk
Ahmet Başkan, Yahya Hayri
Ahmet Başar, Selahattin
Ahmet Batuhan Tuncer, İlhan
Ahmet Baykal, Faik
Ahmet Behçet Kurtoğlu, Veliyettin
Ahmet Behçet Tonak, Şemsettin Sami
Ahmet Behiç Bakırcı, Bingül
Ahmet Berk Akyüz, M. Vahdettin
Ahmet Berker, Sıret
Ahmet Besim Musluoğlu, Fahrettin
Ahmet Beyhan Özbay, M. Sururi
Ahmet Beyter, Kamil
Ahmet Biçer, Hilmi
Ahmet Bilge, Nuri
Ahmet Bilgin Çiftçi, Burhan
Ahmet Bilgin Turnali, H. Hıfzı
Ahmet Bilgin, İsmet
Ahmet Biricik, İhsan
Ahmet Bora Baycık, Eyüp
Ahmet Bora Hızal, Tamer
Ahmet Boyacıoğlu, Murat Kemal
Ahmet Boz, Cemil
Ahmet Bölen, Selahattin
Ahmet Burak Oyal, Yücel
Ahmet Burak San, Mustafa Kemal
Ahmet Bülent Akış, Ahmet Ziya
Ahmet Bülent Bayhan, Kazım Ziya
Ahmet Bülent Çubuk, Kadir
Ahmet Bülent Kavaklı, M. Ali fethı
Ahmet Bülent Necipoğlu, Ali
Ahmet Bülent Sancakdar, Selahattin
Ahmet Can Ersan, Mehmet naci
Ahmet Can tuskan, Süleyman
Ahmet Caner Yenidünya, Yakup
Ahmet Cankatan, Mehmet Üzeyir
Ahmet Cem ilter, Yaşar
Ahmet Cemal Toplu, Hacı Ömer
Ahmet Cengiz Güray, Ömer
Ahmet Cengiz Toksoy, Hüsamettın
Ahmet Cenk Yılga, Şakir
Ahmet Ceritoğlu, Necati
Ahmet Cevdet Yalçıner, Süleyman Sait
Ahmet Cihan kırımlı, Ahmet İhsan
Ahmet Coşkun, Zeki
Ahmet Coşkun Aydın, Mehmet
Ahmet Cumhur Tarlan, Ahmet Celalettn
Ahmet Çağ Çal, Alphan
Ahmet Çağlar, Şevket
Ahmet Çağrı Büke, Münir
Ahmet Çakıroğlu, Hamdi
Ahmet Çakırsoy, İsmail
Ahmet Çamlı, Nihat
Ahmet Çekici, Hasan
Ahmet Çetin Ünal, Nurettin
Ahmet Çevik, Mustafa
Ahmet Çuhadar, Hakkı
Ahmet Dağlı, Yusuf
Ahmet Daşman, Mustafa
Ahmet Daysal, Sami
Ahmet Demirkan, M. Hilmi
Ahmet Dikilitaş, Tacettin
Ahmet Dizman, Orhan İhsan
Ahmet Doğan Arıkan, Osman
Ahmet Doğan Çınar, Ali Naci
Ahmet Döl, Mustafa
Ahmet Ecevit, Halil
Ahmet Ediboğlu, Mustafa
Ahmet Ekrem Enlü, Namık
Ahmet Emin Akyavaş, Hüseyin Hamdi
Ahmet Emin Aslan, Mehmet
Ahmet Emin Güven, Ragıp
Ahmet Ender Kefoğlu, Niyazi
Ahmet Ender konu, Mehmet S.
Ahmet Engin, Hüseyin
Ahmet Erbeyli, İbrahim
Ahmet Erbil özbilge, Mehmet Hilmi
Ahmet Ercüment Kepkep, Ali Hamit
Ahmet Ercüment Turgul, Süleyman
Ahmet Erdal Önal, Mehmet
Ahmet Erdal Yılmaz, Hüseyin
Ahmet Erdem, Bekir
Ahmet Erdinç, İsmail
Ahmet Erdoğan, İbrahim Rahmi
Ahmet Eren Erbabacan, Fazıl Semi
Ahmet Eren, Ömer Zeki
Ahmet Ergin İstanbullu, Ali Kemal
Ahmet Ergin, Dursun Ali
Ahmet Erhan Işık, Mehmet
Ahmet Erhan Özusta, Recep
Ahmet Erhan Titrek, Ayhan
Ahmet Erhan Ünüvar, Mustafa
Ahmet Erkin, Etrem
Ahmet Erol Yazıcı, Reşit
Ahmet Erözenci, Nusret
Ahmet Ersan Ersoy, Ali İhsan
Ahmet Ersan Yücel, Tevfik
Ahmet Ersen, Nihat
Ahmet Ersoy, Faik
Ahmet Ertekin, Cihat
Ahmet Erülgen, Kemal
Ahmet Esat tuçtüre, Şevket
Ahmet Esen, Orhan
Ahmet Faik Eitlis, Şemsettin
Ahmet Faik Korunmuş, Hasan Zühtü
Ahmet Faruk Sargın, Hamit
Ahmet Fatih Acan, S. Hamdi
Ahmet Fatih Tamay, O. Bedrettin
Ahmet Fazıl Erdinç, Mustafa
Ahmet Fehmi Gürcan, Alaattin
Ahmet Ferayi Dikmen, İsmail
Ahmet Ferhan Yamanus, Mehmet Emin
Ahmet Feyzi Özcanlı, Hasan Yılmaz
Ahmet Fisunoğlu, Muhsin
Ahmet Fişek, Esat
Ahmet Fuat Tatari, Mahmut
Ahmet Gazi Ataser, Müfit
Ahmet Gökhan Akkan, Necdet
Ahmet Gökhan Dikler, Abdülhak
Ahmet Gökhan Türkçaper, Tahsin
Ahmet Gücükoğlu, İbrahim
Ahmet Güçlü Sunkar, Mesut
Ahmet Gülhan, Ömer
Ahmet Gülleroğlu, Salih Çelebi
Ahmet Günay, Mustafa Kemal
Ahmet Gürer Çetinbudak, Hüseyin
Ahmet Gürol Başev, Gürol Mehmet
Ahmet Gürsoy, Cafer
Ahmet Gürsoy, Şükrü
Ahmet H. Beştaş, Süleyman
Ahmet Habiboğlu, Hacı Hasbi
Ahmet Hadi Gedik, Alptekin
Ahmet Hafi Çelik, Erdoğan
Ahmet Hagur, Hikmet
Ahmet Hakan Aksoy, Orhan
Ahmet Hakan Eken, Dinçer
Ahmet Hakan Erakay, Yüksel
Ahmet Hakan Özsoy, Yılmaz
Ahmet halis Kuvvetoğlu, Ahmet
Ahmet Haluk Çiftçi, Hüseyin
Ahmet Haluk Tolga, Nejdet
Ahmet Hamdi Aydın, Yusuf Ziya
Ahmet Hamdi Türkoğlu, Nejat Fikret
Ahmet Hamit Bahar, Muzaffer
Ahmet Hamulu, Ömer Faruk
Ahmet Harut, Ömer
Ahmet Hazım Bellisan, İsmail İsmet
Ahmet hepsağır, Mustafa
Ahmet Hikmet Hekimgil, Mehmet Faik
Ahmet Hikmet Turan, İsmail
Ahmet Hilmi Batırbaygil, Enver
Ahmet Hilmi Berk, Naim
Ahmet Hulusi Mengüç, Ahmet Ferit
Ahmet Işık, Hüseyin
Ahmet Işıkman, Erdoğan
Ahmet Işım, Koray
Ahmet İbrahim Oğuzülgen, Mehmet Ali
Ahmet İçduygu, Mehmet Hamdi
Ahmet İhsan Erzurumlu, İsmail
Ahmet İhsan Koçyıldırım, Hasan Lütfi
Ahmet İhsan Tatarağası, M. Haluk
Ahmet İlhan Gebizli, Hasan
Ahmet İlhan Kesimgil, İsmail
Ahmet İlhan Taşkıran, Şevket
Ahmet İnanç, Mehmet
Ahmet İrfan Kılıç, Yusuf Ziya
Ahmet İsfendiyar Demir, M. Emin
Ahmet İsfendiyar, Velid
Ahmet İtila Tümer, ural
Ahmet Kabakçı, Süleyman Hakkı
Ahmet kabiloğlu, Tevfik
Ahmet Kamil Şengör, Şemsettin
Ahmet Kamil Tanrıöven, Ekrem
Ahmet Kandemir, Kasım
Ahmet Kapıcıoğlu, Tomrul
Ahmet Karabacak, Mesut
Ahmet Karadağ, Asım
Ahmet Karadeniz, Asım
Ahmet Karayazgan, Güngör
Ahmet Kasım Han, Zübeyir
Ahmet Kasım Sezgin, Enver Bekir
Ahmet Kavuş, H. Basri
Ahmet Kaya, Nazif
Ahmet Kayhan Arık, Kadir
Ahmet kaytuk Şardum, Yusuf İzzet
Ahmet Kerem Aksaray, Fehmi
Ahmet Kerem Şengezer, Kadir
Ahmet Kerem Tokay, Ahmet Cevat
Ahmet Koral Yılmaz, Kani
Ahmet Korhan Akçöl, Necdet
Ahmet Korkmaz, Semih
Ahmet Korkut özsoy, A. Nuri
Ahmet Kozikoğlu, sakır
Ahmet Kubilay Özbirsen, Orhan
Ahmet Kurtuluş Koçdağ, H. Mehmet
Ahmet Kuseyrioğlu, Bekir Sıtkı
Ahmet Kutlu Sevil, A. rustu
Ahmet Kutsi Nircan, Erdoğan
Ahmet Kuyumcuoğlu, Nejat
Ahmet Küçükçelebi, Emin
Ahmet Kürşad Dural, Ayhan
Ahmet Levent Hangül, Hasan
Ahmet Levent Karahan, Nurhan
Ahmet Levent Özgür, Mehmet Kemal
Ahmet Madenci, Hakkı
Ahmet Mahmut Çınar, Ahmet Necati
Ahmet Mehmet Demirtaş, İsmail Vedat
Ahmet Melih Aközden, Hasan
Ahmet Melih Ömür, Mehmed Kemal
Ahmet Mesut Okar, Mehmet
Ahmet Mesut Palamutçu, Ali
Ahmet Mesut Razbonyalı, Mehmet
Ahmet Metan, Aleettin
Ahmet Mete Ataman, Nejat Lami
Ahmet Mete Işıkara, Muhiddin
Ahmet Mete Topçuoğlu, Faik Metin
Ahmet Metin Debre, Şerafettin
Ahmet Metin, Mehmet
Ahmet Mısırlıoğlu, Ali Faik
Ahmet Mithat Köknar, Eyüp
Ahmet Mukim kalıpçıoğlu, Nedim
Ahmet Murat Akşit, Ahmet
Ahmet Murat Aytekin, Celalettin
Ahmet Murat Emanetoğlu, Mehmet Fazlı
Ahmet Murat Erbelger, Osman Fazıl
Ahmet Murat Gökçe, Metin
Ahmet Murat Malkoç, Haydar
Ahmet Murat Ülger, Muharrem
Ahmet Mutlu, Mehmet
Ahmet Müfit Erkarakaş, Ali
Ahmet Mülayim, Hüseyin
Ahmet Münir gökmen, Hakkı pertev
Ahmet Münir Korkut, Kamer Salih
Ahmet Naci Geylani, Muhsin
Ahmet Naci narşap, İhsan
Ahmet Nadi Günal, Şükrü Nail
Ahmet Nahit İzgin, Kazım
Ahmet Naim Keskin, Reşat
Ahmet Necdet Kıvanç, Mehmet
Ahmet Necdet Pamir, Mehmet Fikret
Ahmet Necdet Uygurer, Macid
Ahmet Nezih Erverdi, ertuğrul
Ahmet Nezih Onat, Saim
Ahmet Nezih Terazi, Ekrem
Ahmet Nihat Öziri, Ünal
Ahmet Niyazi Özker, Ahmet
Ahmet Nurettin Sömer, Mehmet Faik
Ahmet Nuri Ceranoğlu, Şükrü
Ahmet Nuri Tenekeci, Lütfi
Ahmet Nusret Selen, M. Rıfat
Ahmet Nükyen, Hüseyin
Ahmet Oğul Araman, Mehmet Kazım
Ahmet Oğuz Dağlı, Mehmet
Ahmet Oğuz Karaoğlu, Hüsnü
Ahmet Oğuz Özcü, Abdulhakhamit
Ahmet Oktay Kavas, Afyon
Ahmet Olcay Sunucu, Tuncer
Ahmet Onbaşıoğlu, Asın
Ahmet Onur odabaşı, Mehmet metın
Ahmet Onur Özkan, zeka
Ahmet Orhun, Sait
Ahmet Orkan, T. Fethi
Ahmet Osman Urallı, Reşid
Ahmet Ozan, Necati
Ahmet Öcal, Özkan
Ahmet Ögetürk, Tahsin
Ahmet Ömer Öktener, B. Alparslan
Ahmet Ömer Tarzi, Abdultavap
Ahmet Ömür Evin, Salih
Ahmet Önder, İsmail
Ahmet Önen, Ahmet
Ahmet Örs, Hayrullah
Ahmet Özbelge, Gür
Ahmet Özcıbır, Ahmet
Ahmet Özden ertöz, Recep Hulusi
Ahmet Özden, Hasan
Ahmet Özer Ozan, Nacit
Ahmet Özer, Aytekın
Ahmet Özge Ergündüz, Bengi Erol
Ahmet Özgen, Mesut Akın
Ahmet Özgen, Ömer Faruk
Ahmet Özger, Mehmet Turan
Ahmet Özgün, Ömer
Ahmet Özkalkan, Suat
Ahmet Özkan Şenyüz, Ahmet
Ahmet Özkan Tetik, Ahmet Cevdet
Ahmet Özkan, Abdullah
Ahmet Özkara, Nuri
Ahmet Özlü, Hüsnü
Ahmet Özsınmaz, Ergin
Ahmet Özsoy, Ali
Ahmet Öztürk, Hasan
Ahmet Parman, Zeyyat
Ahmet Peçen, Mustafa
Ahmet Pnar Bulca, Nüzhet
Ahmet Ragıp Tunçali, Fazıl
Ahmet Rasim Ruta, Bülent
Ahmet Rasim Tartıcı, Turgut
Ahmet Refik Kutluer, Mehmet Sadullah
Ahmet Reha Özok, Ali İhsan
Ahmet Remzi Besler, Mehmet Necdet
Ahmet Rengin Giray, Halit
Ahmet Rıfat Malkoçoğlu, Güngör
Ahmet Rıfkı Yeşilbaş, Mustafa
Ahmet Rıza Akkar, Abdurrahman
Ahmet Rıza Kıyak, Yahya
Ahmet Rusuhi Ecevitoğlu, H. İhsan
Ahmet Rüçhan Reşil, Yılmaz
Ahmet Rüstemoğlu, Semih
Ahmet Sadun Taşdemir, İbrahim
Ahmet Saim Taytanlı, Mehmet
Ahmet Sait Dinççağ, Ali Himmet
Ahmet Salih Çepoğlu, Selahattin
Ahmet Salim Devamoğlu, Mustafa
Ahmet Salim Payze, Fikret
Ahmet Samim Ünan, M. Selahattin
Ahmet Saraçoğlu, Yılmaz
Ahmet Saryal, Pamir
Ahmet Saylam, Mustafa
Ahmet Seçer, Hüseyin Hüsnü
Ahmet Seçkin Ulubaş, Cevat
Ahmet Selahattin Kalin, Ali Turhan
Ahmet Selçuk Erol, Hasan Tahsin
Ahmet Selçuk Tuna, Rıza
Ahmet Selim Güven, Ahmet Özlen
Ahmet Selim Sali, Hamit Cevdet
Ahmet Semih Noyan, M. İsmet Turgut
Ahmet Sepil, M. Doğan
Ahmet Seran Şimşir, D.Ali
Ahmet Serdar Ökmen, Suat
Ahmet Serdar Sütçüoğlu, Sıtkı
Ahmet Serimoğlu, İsmail
Ahmet Sert, Osman Zeki
Ahmet Sevim, Abdulkadir
Ahmet Sevük, Ömer Fevzi
Ahmet Sezer Engin, Hayri
Ahmet Sezer, Emin
Ahmet Sina Özay, Enver
Ahmet Sinan Ateş, Hakkı Ahmet
Ahmet Sinan Çelebi, Fuat
Ahmet Sinan Ilıcak, Mehmet Nafız
Ahmet Sinan Önem, Muharrem
Ahmet Sönmez, Hasan
Ahmet Sönmez, Sabahattin
Ahmet Sözgen, Hacı Ömer
Ahmet Süha Herdağdelen, Aslan
Ahmet Süha koçel, Mehmet Rusen
Ahmet Süha Şenel, M. Necmettin
Ahmet Sümer, Mehmet
Ahmet Süreyya Ural, Mustafa Orhan
Ahmet Sürmeli, Mevlüt
Ahmet Sürücü, Ömer Avnı
Ahmet Süzme, Mehmet
Ahmet Şahin, Mehmet Cahit
Ahmet Şahinoğlu, İbrahim
Ahmet Şakir Toprağın, Ali
Ahmet Şekip Etel, Armagan
Ahmet Şekip Kadıoğlu, Mustafa Arif
Ahmet Şengel, Mehmet
Ahmet Şenkut, Mehmet Halit
Ahmet Şentürk, İrfan
Ahmet Şeref Türkmenoğl, Hüseyin Servet
Ahmet Şevket Ertok, Şemsettin
Ahmet Şevki Özkan, Abdurrahman
Ahmet Şükrü Taner, Tuğrul
Ahmet Tanır, Ismsıl Hakkı
Ahmet Tanzer İşeri, I. Necati
Ahmet Tarkan Yıldırım, Musa
Ahmet Taşdelen, Hasan
Ahmet Tataroğlu, Atilla
Ahmet Tayfun Güven, Yahya
Ahmet Tayfun Karaveli, Hüseyin
Ahmet Taylan Lünel, Ahmet Servet
Ahmet Terzioğlu, Esat
Ahmet Timuçin Pehlivanlı,
Ahmet Timurkan, M. Yaver
Ahmet Tolunay, Gülbün
Ahmet Toprak, Sabri
Ahmet Tugay, Mehmet
Ahmet Tuğrul Sirel, Hüseyin
Ahmet Tuncay Yüce, Bahaatin
Ahmet Tunçel Barut, Ahmet Selahattin
Ahmet Tunçalp, İsmail
Ahmet Tunçay, İbrahim
Ahmet Turan Aklan, A. Naci
Ahmet Turan Avdan, Alpaslan
Ahmet Turan Mutluay, Halim
Ahmet Turan Öner, Sadık
Ahmet Turan, Ünsal
Ahmet Turat, Hikmet
Ahmet Turla, Selahattin
Ahmet Uçtum, Kadri
Ahmet Uğur Kevenk, Celal
Ahmet Uğurata, Mustafa
Ahmet Utku, İbrahim
Ahmet Uzel, Mustafa
Ahmet Uzunkaya, Mehmet Emin
Ahmet Üçok, Aydın
Ahmet Ülgen, Ali münif
Ahmet Ülgenerk, Mehmet Ziya
Ahmet Ünal sertbulut, Hüseyin Avni
Ahmet Ünal Şimşek, Muhlis
Ahmet Ünal, Sadettin
Ahmet Vakur Berker, Haluk Bülent
Ahmet Vasfi Pekin, Mustafa Ertuğrul
Ahmet Velibeşe, Zühtü Hilmi

Ahmet Veliddin Oğuz, Selahattin
Ahmet Volkan Aktoluğ, Gürkan
Ahmet yağmur Özdemir, Mehmet
Ahmet Yalçın Özüekren, Seyfettin
Ahmet Yalçın, Tekin Kaya
Ahmet Yalta, Faruk
Ahmet Yaman Özgün, İlhan
Ahmet Yarangümelioğlu, Mehmet
Ahmet Yavuz dinar, Atıf
Ahmet Yay, Bekir
Ahmet Yentür, Ahmet Ruhi
Ahmet Yeşilpınar, Mehmet Kamil
Ahmet Yeyman, Cevat
Ahmet Yıldız, İbrahim
Ahmet Yılmaz, Yaşar
Ahmet Yiğit Gürçay, Dinçer
Ahmet Yurdakul, Zeynel
Ahmet Yusuf Ünalp, Fehmi
Ahmet Yüce, Şevket
Ahmet Yüksel, Ahmet
Ahmet Zafer Koçağra, Hüseyin Muharrem
Ahmet Zaptçıoğlu, Nejat Erol
Ahmet Zekai Görgülü, Ahmet Semih
Ahmet Zeki Karakimseli, Selçuk
Ahmet Zeki Nazlıaka, Mehmet İzzet
Ahmet Zeki Oğuz, Mustafa Şakir
Ahmet Ziya Mengü,
Ahmet Ziyaeddin İmer, Cevdet
Ahmet Ziyal, Mahmut Şakir
Ahsen Mocan, Cavit
Ajlan Sözütek, Cengiz
Ajlan Yanaşan, Burhan
Akay Gökçe, Hayrettin
Akın Aksekili, Veli Adnan
Akın Aydın, Sakıp
Akın Banaz, Teoman
Akın Barbaros Birsen, Adil
Akın Divanlıoğlu, Hamdi Demir
Akın Eraydın, Süleyman
Akın Erdöl, Şahin
Akın Gürel, fadil
Akın Karabeyoğlu, Mustafa Kemal
Akın Paksoy, Hasan Fahri
Akın Par, Hüsnü
Akın Sivaslıoğlu, Halil
Akın Süel, Enver
Akın Şahbaz, Musa
Akın Üzümcügil, Doğan
Akın Yeşilkaya, Yaşar
Akın Yolaç, M. Zeki
Akif Akaydın, Emin
Akif Çakır, Kemal
Akif Güven, Bedrettin
Akif Mert Erdağ, Ahmet İsmet
Akif Muslubaş, Deniz
Akil Çakmut, Mehmet Necati
Akribaz Oksen, Vartan
Aksel Siva, Edvuar
Aktan Temiz, nahıt
Aktuğ Sami Baloğlu, Kutlay Asel
Alaattin Cezmi Sezer, Ahmet Azmi
Alaattin Hacımüezzin, İsmail
Alaattin Sular, Mehmet
Alaattin Yolaç, M. Celal
Alaattin Sakınmaz, Tevfik
Alaattin Engin Binoğul, Sebahattin
Alaattin Pancaroğlu, Yakup
Alaattin Türker, Abdullah
Alaattin Özduygu, Mehmet
Alain Chevau, Chrıstıon Serge
alan Chrıstopher Mellaa,
Alber Amado, Nisim
Alber Arditi, Davit
Alber Benezra, Yako
Alber Kaya, Sadya
Alber Sullam, Yasuva
Alber Uzıyel, Bünyamin
Albert Ali Salah, Eli
Albert Elhadef, Refaıl
Albert Erbeş, Bohor
Albert Eeron, İsrail
Albert Ealaora, Josef
Albert Ean, İsrail
Albert Eohen, Salamon
Albert Eüçükbahar, Yako
Albert M. Erikman, Ilya
Albert Marçelli, Nesim David
Albert Nasi, İzzet
Albert Pardo, Rafaele
Albert Segal Kant, Rene
Albert Sıdı, Salamon Salvato
Aldo Salem, Enato
Aleksander LutikoW, Kuzman
Aleksandros Angelıdıs, Apostol
Aleksandros Banakis, Mihal
Aleksandros Kapudag, Yani
Aleksandros Komninos, Nikoli
Alen Oflas, İstepan
Alen Sologan, Pol
Alev Hüseyin Erlevent, Reşat
Alev Kutay, Salih
Alev Özbahadır, Musa
Alev Yıldırım, M. Abdullah
Alfred Pontremolı, Moız
Alfredo Mano Pardo, Jose Pepo
Algun Çifter, Mehmet Şevket
Ali Sakı Çalık, I. Sait
Ali Abbas Şahin, Ali
Ali Abdullah Çerçi, Salih
Ali Açıkgöz, Celal
Ali Ağaoğlu, Ekrem
Ali Ahmet Küçükonat, Sabri
Ali Ahmet Yazıcıoğlu, Mehmet vural
Ali Akay Masaracı, Hamza
Ali Akbudak, Hasan
Ali Akın Candan, Turhan
Ali Akman Gökçakan, I. Nejdet
Ali Aksoy, Mustafa
Ali Aktaş,
Ali Alkan, Hüseyin
Ali Alpay, Osman Nuri
Ali Arda, Fehmi
Ali Argın, Tümer
Ali Armağan Daloğlu, Muharrem
Ali Arslan, Ahmed
Ali As, Kadri
Ali Aslan Uzun, Süleyman
Ali Atalay Tarhan, Şükrü
Ali Atasalihi, Ata
Ali Atay, Nihat
Ali AyCenk, İsmail
Ali Aydın Aydemir, Atalay Yılmaz
Ali Aydın İşlekel, Hüseyin Gaza
Ali Aydın, A. Orhan
Ali Aydın, Yusuf Ziya
Ali Aydıncı, Niyazi
Ali Aydınlar, Mustafa Sami
Ali Aytaç Tümer, Şevket
Ali Ayyıldız, Salim
Ali Bağcıoğlu, Şükrü
Ali Bahar, İbrahim
Ali Balkır, Ömer
Ali Baloğlu, Kemal
Ali Baran Budak, İsmail
Ali Barutcu, Sadık
Ali Başat Tüzün, Abdulfettah
Ali Başbuğ, Ahmet
Ali Bayar, Sadık
Ali Bayer Yeşilören, Mustafa
Ali Becerik, Fuat
Ali Behram Azeri, Yadullah
Ali Bekir Sayılan, Haydar
Ali Berk Çavuşoğlu, Nuri Önder
Ali Besim Besin, Aydın Hıncal
Ali Bora, Şinasi
Ali Borteçen, Hüseyin
Ali Burhan Çilingiroğlu, Kadir
Ali Can Çalış, İhsan
Ali Can Erzi, genel müdür
Ali Can Kermen, A. Sahır
Ali Can Malta, Nuri
Ali Can Özmen, Ahmet Suzı
Ali Can Sodan, Baki
Ali Canbolat, Necmettin
Ali Candan Büyükçelen, Hüseyin
Ali Candoğan, Şakir
Ali Canik, Cemal
Ali Canoğlu, Mustafa Asım
Ali Celal Ergin, Namık
Ali Cem Aslantaş, Abdullah
Ali Cem Kocabali, Yılmaz
Ali Cem Uslu, Oktay
Ali Cemalettin Akçiçek, Hasan Fehmi
Ali Cenap İçten, Cevdet
Ali Cenk Doğru, Mustafa
Ali Cenk Erdir, Adnan
Ali Cenk Eytemiz, Ziya
Ali Cenk Soyak, Uğur Mete
Ali Ceylan, Ömer
Ali Cihangir Anafarta, Yusuf bahadır
Ali Cingöz, Kemal
Ali Civelek, Rahmi
Ali Cüneyt Sayın, Nezih Kenan
Ali Çağdaş, İzzet
Ali Çakır, Mustafa
Ali Çalışkan, Şevket
Ali Çelikkol, Erkan
Ali Çetin Gürses, Durmuş Zeki
Ali Darmar, Hüseyin Salih
Ali Davaslıoğlu, Mustafa
Ali Demirdağ, İsmail
Ali Derya Özkiriş, S. Sebahattin
Ali Dicle Arslan, Ali Fikret
Ali Dinçol, Muzaffer
Ali Doğan Köprülü, H. Hayri
Ali Doğan Öztunç, Muzaffer
Ali Doğan, Mehdi
Ali Dursun Koç, Kemal
Ali Ebed İzgi, Alaaddin
Ali Eke, Mustafa
Ali Ekrem Ülkü, Fazıl
Ali Emin Denktaş, Feridun
Ali Emin Gürsan, Haydar
Ali Emir Diker, İzzet
Ali Emre Erginler, Osman
Ali Emre Esmer, Nimetullah
Ali Engin Nural, Ahmet
Ali Enver Eke, Kadri
Ali Erbil Baykent, Mehmet Orhan
Ali Ercüment Ulusoy, Mehmet Nuzhet
Ali Erdem Belen, Ahmet
Ali Erdem Ural, Mithat
Ali Eren, Kemal
Ali Ergün Özdemir, A. Suat
Ali Erhan Bayol, Ahmet Burhanetn
Ali Erhan Bulur, İsmail Hakkı
Ali Erkan Bezirgân, Mustafa
Ali Erkan Şahmali, Mehmet Seyfettn
Ali Erkul, Remzi
Ali Erol Ertan, İzzettin
Ali Ersen Erol, Atila
Ali Ersin Güredin, Ahmet Muhtar
Ali Ersöz, Saban
Ali Ertaç Atasagun, A. Oktay
Ali Ertuğrul Koç, Hasan
Ali Eryurt, Nusret
Ali Eşkinat, Ali Doğan
Ali Eşref Eker, Kemal
Ali Etem Keskin, Kemal
Ali Ethem Birgi, Osman Enver
Ali Fahir Berker, Murtaza Nihat
Ali Fahir Özer, Mehmet
Ali Faik Aydın, Osman
Ali Fedakâr, Mustafa
Ali Fuat Atuna, Ahmet
Ali Fuat Çötelioğlu, Reşit
Ali Fuat Kalyoncu, Berkı Ö.
Ali Fuat Özyaşar, Ömer
Ali Fuat Tek, Halil Nejat
Ali Galip İlter, Muzaffer
Ali Galip Yenen, Ahmet Ertuğrul
Ali Gazanfer Bal, Ali İhsan
Ali Gökçen Akdal, Selamı
Ali Gökhan Aktan, İ. Sabri
Ali Gökmen, Gültekın
Ali Gücüyener, Nurettin
Ali Güçlü, Mehmet Reşat
Ali Güler, Kemal
Ali Güler, Mehmet
Ali Güler, Yaşar
Ali Gülkanat, Rıza
Ali Gültan, Kamil
Ali Günergin, E.Tunç
Ali Günşar, Enis
Ali Gürol Kapkın, Ziya
Ali Gürsel, Rafet
Ali Güven Güçdemir, Cemalettin
Ali Hakan Lü, Feridun
Ali Hakan Nayman, Aydın
Ali Haldan Levent, Osman Baki
Ali Haldun Soykan, Mustafa
Ali Haldun Suner, Orhan
Ali Hami Aygen, L.Özcan
Ali Haydar Sucuoğlu, Mustafa
Ali Hayri Araboğlu, Recep Haldun
Ali Herischi, Gaffar
Ali Hilmi Yazıcı, İlhami Kayahan
Ali Himmetoğlu, Hanefı
Ali Ilgaz, Ahmet
Ali İçhedef, Hüseyin
Ali İffet Aktan, Yusuf Sıyret
Ali İhsan Aka, Mehmet Şeref
Ali İhsan Gören, Kemal
Ali İhsan Işık, Kemal
Ali İhsan Karahan, Haydar
Ali İhsan Özdek, Lütfi
Ali İhsan Özgürman, Hilmi
Ali İhsan Sarıbaş, Ahmet
Ali İhsan Soyluoğlu, Süleyman
Ali İhsan Tunçarslan, Süleyman Necip
Ali İhsan Yeniev, Turgut
Ali İkizkaya, Cemal Rebii
Ali İlter Taner, Necdet
Ali İnan, İsmail
Ali İnceçay, Halit
Ali İrfan Sakallıoğlu, Rahmi
Ali İsmet Koçak, Ahmet Remzi
Ali İzar, Nejat Sadi
Ali İzzet Eti, Ahmet Ayfer
Ali Kaan Berkkan, Oktay
Ali Kaçar, Şerif
Ali Kaçel, Ömer Fetıh
Ali Kadri Eke, Enver
Ali Kağan Yaşa, Atilla
Ali Kalipçı, Sabri
Ali Kamil Uzun, Burhanettin
Ali Kaner, Hasan
Ali Kaplan, Recep
Ali Karagöz, Koço
Ali Karaman, Nazım
Ali Karun Nemlioğlu, Halit Ekrem
Ali Kavur, Süleyman Şakir
Ali Kemal Alparslan,
Ali Kemal Egesoy, Esat
Ali Kemal Sevinç, Salim
Ali Kemal Türk, İsmail
Ali Kemal Türk, Muzaffer
Ali Keskin, Bahri
Ali Kırkgöz, Şevket
Ali Kızan, Kazım
Ali Kızılay, Nurettin
Ali Kocailik, Yusuf
Ali Kokogüz, Hüseyin
Ali Koramaz, Mahmut
Ali Korkmaz, Gökdemir
Ali Kutluay, Mustafa
Ali Kuyucu, Arif
Ali Levent Uz, Muhittin
Ali Manço, Aytaç
Ali Memiş, Ömer
Ali Merthan Dündar, Oğuz Ertan
Ali Metin Cerrahoğlu, Kamil
Ali Metin Eygin, Neşet
Ali Metin İnal, İsmail
Ali Metin Taylan, Mehmet
Ali Morel, Osman Nuri
Ali Muhittin Arel, Mahmut Aziz
Ali Muhittin Uzuner, Hasan Şükrü
Ali Murat Algan, Osman
Ali Murat Emre, Sait
Ali Murat Gülbaran, Emirhan
Ali Murat Vural, Zeki
Ali Mutlu Köylüoğlu, Azimet
Ali Muzaffer Sinangil, Ali Doğan
Ali Müfit Öget, Remzi Özer
Ali Naci Akmehmet, İsmail
Ali Nadi Bayamlıoğlu, Naci
Ali Nafi Soyak, Sungu Rıza
Ali Nahit Babaoğlu, Hasan Nahit
Ali Nail Kübali, Ahmet Cavit
Ali Naim Eraydın, Sahir Ahmet
Ali Namık Kuban, Şerafettin
Ali Necati Gökmen,
Ali Necati Gürel, Mehmet Ziya
Ali Necip Ortan, Necmettin
Ali Nejat Eğilmez, Sıtkı Ilhamı
Ali Nenekli, Fikret
Ali Nezihi Bilge, Vecihi
Ali Nihat Kök, Teslim
Ali Niyazi Ünal, Halil
Ali Nuri Köşklü, Ali Satvet
Ali Nusret Güran, İsmail
Ali Oğul, Olgun
Ali Oğuz Bilgiç, M. Hüsamettin
Ali Okan Gürsel, Şerif
Ali Okay Ertan, Mehmet
Ali Oktay Cever, Salih
Ali Okur, Ali Mevlüt
Ali Onağ, Mehmet
Ali Onur Arsal, Mehmet
Ali Onur Çınar, Doğan
Ali Onur Onurluer, Kenan
Ali Oral, Gündüz
Ali Orcan, Semih
Ali Orhan Devrez, Güney
Ali Orhan Karagülle, Hüseyin
Ali Osman Işık, Mehmet T.
Ali Osman Kozbek, Mustafa Turhan
Ali Osman Menteşe, Ertuğrul
Ali Osman Şahin, Mehmet
Ali Osman Ürenli, Emin
Ali Ömer Turhan, Sahabettın
Ali Ömür, Mithat
Ali Öner, Adem
Ali Özalp Orhan, Talip
Ali Özarboy, Rıfat
Ali Özcan, Hasip
Ali Özden, Hıdayet
Ali Özdoğru, Ömer
Ali Özdülger, Hüseyin
Ali Öziç, Kenan
Ali Özkan Şengil, Fazıl
Ali Özkan, Mehmet
Ali Özkaya, Ömer
Ali Özorhan, Şakir
Ali Öztekin, Mazhar
Ali Parmaksız, Yaşar
Ali Pulat Erginbaş, Bumin İlhan
Ali Pulat, Bahri
Ali Püdün, Habip
Ali Rabi Ülkü, Fethi
Ali Ragıp Buluç, Mehmet Rasim
Ali Rasim Noyan Özgürel, Necdet
Ali Reisoğlu, Erdoğan
Ali Reşat Gözegir, Kemal
Ali Rıfat Aykan, Doğan Fikret
Ali Rıfat Peşkircioğlu, Mehmet Selahattin
Ali Rıza Akçan, Osman
Ali Rıza Altınok, M. Nerim
Ali Rıza Anakök, Sadi
Ali Rıza Aral, Zeki
Ali Rıza Arat, Abdurrahman
Ali Rıza Aşkın, Mustafa Necip
Ali Rıza Ayder, Hüseyin Remzi
Ali Rıza Bekişoğlu, Pertev Rıza
Ali Rıza Binboğa, Dursun
Ali Rıza Bulut, Muharrem
Ali Rıza Canfesci, Nuh Naci
Ali Rıza Erdeniz, Suat
Ali Rıza Erman, Attilla
Ali Rıza Ersoy, M. Kenan
Ali Rıza İldeniz, Abdul
Ali Rıza Kale, M. Kemal
Ali Rıza Karabulut, Hüseyin
Ali Rıza Kaylı, Ahmet
Ali Rıza Koray, Hüseyin Sadık
Ali Rıza Kutlu, Ahmet
Ali Rıza Madıoğlu, Osman
Ali Rıza Özcan, Hamza
Ali Rıza Özdemir, Mustafa
Ali Rıza Pehlivan, Şevki
Ali Rıza Sayın, Orhan
Ali Rıza Şamikoğlu,
Ali Rıza Şekerzade, Sadi
Ali Rıza Uysal, Süleyman
Ali Rıza Yolcu, Hasan
Ali Rüknettin Es, İbrahim
Ali Sadi Ulkay, H. Hamdi
Ali Safi Yiğitsoy, Abdulhalim
Ali Sağkan, Hüseyin
Ali Sait Mahmut Özışık, Mehmet Fethi
Ali Sait Sevgener, Selim Yaşar
Ali Sakar, Mustafa
Ali Sami Ataoğlu, H. Necet
Ali Savaş, Vural
Ali Savaşman, Erdal
Ali Sedat Suner,
Ali Selçuk Cönger, Rıdvan
Ali Semih Yanar, Süleyman
Ali Serdar Balaban, Kazım
Ali Serdar Koç, Ersun
Ali Serdar Özbabacan, Osman
Ali Serdar Pedükcoşkun, Süleyman
Ali Serdar Türkekul, Suat
Ali Serhan Karaalioğlu, Ahmet Niyazi
Ali Serhan Koyuncugil, Süleyman
Ali Serim, Ömer Server
Ali Servet Gürel, Ahmet Remzi
Ali Sezer, Kasım
Ali Sina Kumcuoğlu, Ahmet
Ali Sina Mengi, Safa
Ali Sinan Yükselir, Süleyman
Ali Sözerman, Çetin
Ali Suat Erduran, H. Münir
Ali Suat Kesimgil, İsmail
Ali Şafak Namlı, Salih
Ali Şemsioğlu, Mustafa
Ali Şengel, Abdurrahman
Ali Şevket Bürkev, Mahmut Vahdettin
Ali Tahsin Güneş, Hasan Sadi
Ali Tahsin Kuraner, Harun Reşit
Ali Tamer Kalyoncu, Mustafa
Ali Tamer Kavalali, Mümin
Ali Tanak, Teoman
Ali Tanır Sever, Suphi
Ali Tansu Demirkale, Fethi
Ali Tarhan, Ahmet Hazım
Ali Tarık Gül, İsmail
Ali Tarık Hanif, Sait
Ali Tarık Tunalioğlu, Haluk
Ali Tarık Yılmaz, Hasan
Ali Taşcier, Kazım
Ali Taşpolat, Abdullah
Ali Tekin, Mustafa
Ali Teoman Akış, Numan Fikret
Ali Tezcaner, Sadrettin
Ali Tiryaki, Ahmet
Ali Tokmakoğlu, M. Orhan
Ali Tolga Zaim, M. Tuncer
Ali Toprak, İsmail
Ali Tufan Öney, Salih Ozkan
Ali Tufan Yetginer, Şirzat
Ali Tuna, Nuri
Ali Tunç Ovali, Bekir Ruhi
Ali Turgay Çelik, Kazım
Ali Turgut Erdener, Selahattin
Ali Turhan, Osman
Ali Turnaoğlu, Mehmet Cemal
Ali Tümay, Mustafa Erçetin
Ali Tümer, Muhsin
Ali Türegün, Necip
Ali Uğur Altınok, Sabahattin
Ali Uğur Nakkaşoğlu, M. Sabri
Ali Uğur Tuncay, Ahmet
Ali Ulvi Dönmez, Nuri
Ali Ulvi Serdaroğlu, Nurettin
Ali Ulvi Sevindik, Mesut
Ali Ulvi Sözkesen, Adil
Ali Ulvi Yarpuzlu, Akın
Ali Uz, Ethem
Ali Ülker, Şeref
Ali Ünal, Mehmet
Ali Verbas, Hamza Ali
Ali Yalin Vanlıoğlu, Atilla
Ali Yalman, Mustafa
Ali Yaman Ertem, Erdoğan
Ali Yaşar Debreli, Akif
Ali Yavuz Koraltan, Oğuzhan
Ali Yıldırım, Hamdi
Ali Yılmaz Gürkan, Necati
Ali Yurtseven, Niyazi
Ali Yücel Alkan, Hasan Tahsin
Ali Yücel Doruk, Hasan Sabri
Ali Yüksel Önel, M. Kemalettin
Ali Zafer İbrişim, Fahri
Ali Zengil, Ali Osman
Ali Zeynel Ravanoğlu, Velittin
Ali Zihni Feyzioğlu, Bedii
Ali Ziver Karaçay, Ali Yaver
Ali Ziya Tunçel, Tahsin
Alican Değer, Yüksel
Alican İnellioğlu, Mehmet
Alihan Ekinci, Şamil
Alikan Sezgin, Tevfik
Alim Akgün, Süleyman
Alin Kerem Çiğlin, Savaş
Alişan Balkan, Bayram
Aliyar Dengiz, I. Haldun
Alkaş Bekişoğlu, Kıraç Ali
Alkin Toptaş, Erdem
Alp Akçagüner, Mehmet Fahri
Alp Alaluf, Hayim
Alp Alber Arditi, N. Nelson
Alp Altan Uğur, Recep
Alp Arslan, Haver
Alp Aslan Kılıç, İbrahim Necmi
Alp Ay, Konya
Alp Barkut, Mete
Alp Böke Şahin, Sevinç
Alp Can, Şinasi
Alp Çağpar, Argon
Alp Çakmut, Nurettin
Alp Demirağ, Selahattin
Alp Denizli, Necat Suat
Alp Dinçer, Osman
Alp Dolgun, Sabahattin
Alp Eyyüboğlu, Nail
Alp Figen, Şevki
Alp Gencer, Talha
Alp Günay, Mahmut Ekrem
Alp Gürkan, Aleksandro
Alp İra, Aydın
Alp Korkut Perçin, Mahmut
Alp Mehmet Orçun, İrfan Necati
Alp Menemencioğlu, Mehmet Feridun
Alp Mithat Ozanözgü, Şefik
Alp Numanoğlu, Yekta
Alp Öyken, İsmail
Alp Özalp, Teoman
Alp Özgüner, Hüseyin N.
Alp Pekuz,
Alp Sarıcı, İhsan
Alp Savaşçı, Güngör
Alp Sayıklı, Faruk
Alp Serdar Aktürk, Oktan
Alp Şeren, Nevzat
Alp Tamtürk, Osman
Alp Tanık, Haluk
Alp Tiryaki, Gültekin
Alp Tolga Çintav, Cemil Bülent
Alp Töreli, Enver
Alp Turaçlı, Ali
Alp Ulusoy, Cevat
Alp Ustaoğlu, Uğur
Alp Yakal, Enver
Alp Yentür, Adnan
Alp Yoloğlu, Mehmet
Alp Yörük, Alaaddin
Alp Zor, Adnan
Alpagan Taçoy, Bilal Nüzhet
Alpagut Dağdelen, Turgay
Alpar Dinçer, Yüksel
Alparslan Berik, Adnan
Alparslan Karagülle, Ahmet
Alparslan Tekiner, Aydın
Alpaslan Bümen, Adnan
Alpaslan Çetin, Şükrü
Alpaslan Demir, Fahri
Alpaslan Ersen
Alpaslan Gezer, Naci
Alpaslan Gültekin Güler, A. Hamdi
Alpaslan Gümüşdiş, Ali Şekip
Alpaslan Işık, Muammer
Alpaslan Mertan, Mehmet
Alpaslan Talay, Saim
Alpaslan Usal, Mubahat
Alpay Arslan, Haver Solmaz
Alpay Çiloğlu, İsmail
Alpay Ergün, Abbas Hilmi
Alpay Orkan Aytulun, Sadettin
Alpay Özcas, Cemal
Alpay Sarıoğlu, Akif
Alpay Sarper, Metin Kaya
Alpay Sirek, Nevzat
Alper Algün, Tuncer
Alper Almelek, Yakup
Alper Alp, Cansay
Alper Alsan, Sezgin
Alper Altuğ, Ali
Alper Asena Oktar, Arslan Ersin
Alper Aydınay, Avni
Alper Bayraktar, Ergün
Alper Bilal Özkardeş, Ergün
Alper Bilgehan Aykurt, Mustafa Kemal
Alper Bulur, Erdoğan
Alper Çopur, Salih
Alper Dinçer, Mustafa Nedret
Alper Doğu, Engin
Alper Ergün, Ali
Alper Erköse, Mehmet
Alper Gürkan, Selim
Alper İ. Özkoçak, Ahmet Kemal
Alper Kafa, Tuncer
Alper Karahan, Ali Rıza
Alper Kartal, Adil
Alper Kaya, Mustafa Beyazıt
Alper Leblebicioğlu, Ali Nusret
Alper Menemencioğlu, Alp
Alper Moşe, Muiz
Alper Mumcu, Güven
Alper Ömeroğlu, İsmail
Alper Özbirinci, Fuat
Alper Özdemir, İskender
Alper Özel, Ömer
Alper Özen, Cemalettin
Alper Sarı, Mürsel
Alper Şengül, Mustafa
Alper Tan, Ali Çetin
Alper Tunga Demirarslan, Engin
Alper Tutkun, Refik
Alper Ünal, Sadettin
Alper Ünlü, Mahir
Alper Yurdakul, Erol
Alpertunga Güden, İbrahim İhsan
Alphan Akiz, Sadettin
Alphan Çal, Münir
Alphan Eröztürk, Erol
Alphan Lodi, Cemsıt Alihan
Alptekin Ahıshalioğlu, İsmail Hakkı
Alptekin Küçükçelen, H. Hüseyin
Alptekin Oktayer, İbrahim
Alptekin Tanır, Mehmet Şükrü
Altan Alpay, Erkin
Altan Araslı, Edip
Altan Arbak, Muhittin
Altan Demirsoylu, M. Kemal
Altan Edis, Bekir
Altan Karagülle, Rafet
Altan Kılınç, İbrahim
Altan Seçkin, Orhan
Altan Sorguç, Mehmet
Altan Subakan, Kenan
Altan Sungar, Yusuf
Altan Tarhun, M. Niyazi
Altan Yenigün, Mithat
Altay Birand, Şevket
Altay Cengizer, Ulku
Altay Çelebi, Selahattin
Altay İltan Aktürk, Oktan
Altay Şahin, Mehmet Halil
Altekin Özkut, Cemal
Altınok Öz, Talat
Altuğ Acuner, M. Nurullah
Altuğ Ekni, Müslim
Altuğ Erdemir, Tuncay
Altuğ Erkan, Lütfi
Altuğ Güzeldere, Selçuk
Altuğ İnan, Osman
Altuğ Koşar, Mustafa Zamir
Altuğ Ömür Uçar, Musa
Altuğ Teközgen, Erdoğan
Altuğ Yalçınkaya, M. Necmettin
Alvın Kohen Alyanak, Marko
Amaç Aksoy, Yılmaz
Andaç Bilgen, Ahmet
Andaç Kaynak, Rıza Avni
Andon Parızyanos, Istefo
Andreas Tolga Rangavis, Filipis
Andrew Ditthen, Alpert
Andrew Warburton, Robert
Anıl Erkan, Özgür
Anıl Gökçen Körpnar, Mehmet Ali
Anıl Havuç, Hüsnü
Anıl Karel, İsmail
Anıl Tıhmınlıoğlu, A. Akın
Anri Moaraf, Pinhas
Antonıo Pırollı, Gerardo
Antonio Gianluca Ragusin, Mariano
Antranık Varak Pogaryan, Varak
Antuan Sultanoğlu, Corci
Aptullah Azmi Karaoğlu, Mahmut
Ara İzmitli, Artin
Ara Kadoğlu, Murat
Ara Pekmezoğlu, Agop
Aral Batman, Baykal
Aras Apak, Mehmet
Aras Canpolat, Latif
Aras Süer, Vefa
Arcan Bayraktaroğlu, Cihat
Arda Açıl, Alpay
Arda Akatay, Coşkun
Arda Akkaya, Ergin
Arda Aydoğan, Erdoğan
Arda Bilgutay, Şemsettin
Arda Dağcıoğlu, A. Erdal
Arda Dikmen, Işık
Arda Erdem, Ahmet
Arda Esen, Kadir Sadı
Arda Gürmeriç, Hayri
Arda Ilgım, Mesut
Arda Karagözoğlu, Hasan Kerrar
Arda Saylan, Mehmet Resat
Arda Sürmeli, Fevzi
Ardaş Akdağ, Arsavır
Arek Erzurumluoğlu, Z.Mete
Argun Ateş, A. Halim
Argun Başsorgun, Ali Rıza
Argun Berker, Aziz
Argun Kınal, A. Cevat
Argun Şahenk, Aydın
Argun Yalçın, Ahmet
Arhan Işın, Okan
Arıcan Sural, Şevket
Arif Alaçam, Ahmet
Arif Aykın, Eren
Arif Aytekin, Durmuş
Arif Birdinç, Berkı
Arif Birkan İzgin, Bekir Cevdet
Arif Can Tüzün, Ünal
Arif Çatak, Ali
Arif Davran, Bülent
Arif Emin Akgün, İsmail
Arif Engin Ergüden, Ali Metin
Arif Erdem Kotiloğlu, Mehmet
Arif Esin, Hasan Natık
Arif Gürdenli, Özer
Arif Han Yarkın, Sancar
Arif İhsan Caniklioğlu, Halis
Arif İsmail Sertel, Serafettın
Arif İsmet Yetkin, Durmuş
Arif Kürşat İnal, Mehmet Adil
Arif Okay, M. Ziya
Arif Onur Baltacı, M. Mansur
Arif Özer İsfendiyaroğlu, Gungor
Arif Sami Sönmez, Remzi
Arif Serdaroğlu, Mehmet Şükrü
Arif Ufuk Akgün, Mehmet
Arif Ulubil, Mehmet Tura
Arif Yavuz Aksoy, Mustafa
Arif Yenal Gökyıldırım, Muharrem
Arif Yürekli, Mehmet
Armağan Gürkan, Salih
Armağan Gürsel, Avni
Armağan Hakkı Arıkan, Basri Atilla
Armağan Özgür, Ahmet Hamdi
Armağan Yargıç, Şerif
Arman Boyacıoğlu, Karabet
Arman Bükücüyan, Melikset
Arman Dıraduryan, Agop
Arman Fikri, Nazar
Arman Maksut Maraşlıyan, Nıkagos
Arman Mısak Masooglu, Markar Berc
Arman Oymakaş, Eranuş
Arman Ütücüyan, Kıgork
Arman Vukotiç, Jorj
Armenak Leon Tanıkyan, Mıgırdıc
Arnur Birol Tekgil, Hulusi
Aron Kaston, Lıyazar
Arsan Toprak, Saban
Arsen Avagyan,
Arslan Ataman, Osman
Arslan Kaya, Mahmut Ertugrul
Arslan Özbiçer, İhsan
Arslan Özmen, Hüseyin
Arslan Temel, Mustafa
Arsun Artel, İsmail Nurhan
Artun Erzurumluoğlu, Zahrap Mete
Artun Güven, Sekıp
Artun Öncel, Abdulkadir
Artun Urgancıoğlu, Ferıdun
Arun Özcan, Halil Er
Asaf Böke,
Asaf Sasaoğlu, Müfit
Asaf Tanağar, Celalettin
Asım Ak’in, Emin
Asım Aksade, Halil İbrahim
Asım Can Atalay, Engin
Asım Domaniçli, Halil
Asım Güralp, Ahmet
Asım Jeyan Ülkü, Mehmet Metin
Asım Kaytaz, Talat
Asım Kerem Altuğ, Yılmaz
Asım Levent Akyüz, Oğuz
Asım Tahsin Anış,
Asım Turhan Ünsal, Turhan
Asım Yazıcıoğlu, Rauf
Asil Abbas Gönenli, Ahmet
Asker Kartarı, Hasan
Aslan Adato, Yusuf
Aslan Saranga, Hayım
Aslan Yahni, Moiz
Aslıhan Uludağ,
Aşiret Alinç, Hasan Tahsin
Aşkın Tırpan, Arif
Aşkın Yücelsin, İsmail
Aşksun Sinan Şimşek, Mehmet
Ata Akın, Mehmet Hazer
Ata Anıl, Abdi
Ata Atalay, Muzaffer
Ata Eremsoy, Mete
Ata Levent Çetinor, Bülent
Ata Sait Bektimur, Suat
Atacan Batılı, İbrahim
Atacan Ergeneci, Sadettin
Atacan Tırnova, Ergürer
Ataç Alparslan, Bedri
Atahan Atsal, Hamdi
Atahan Oğultürk, Cenk
Atak Zeren, A. Ekrem
Atakan Dikmen, Kadri
Atakan M. Karaman, Ahmet Erhan
Atakan Ural, Osman Nuri
Atakay Bala, Hüseyin
Atalay Sancar, Hayali
Atalay Sümer Uğur, Lütfi
Atalay Tarlabaşı, İbrahim
Atalay Taşkoparan, Yılmaz
Atalay Uçkay, Y. Dıkmen
Ataman Ayvaz, Yusuf
Ataman Güneri, Aziz
Ataman Hüsnü Tomruk, Mehmet Niyazi
Ataman Kınran, Cevat
Atanasıos Nıkolaıdıs, Alexsandros
Atanur Dikmen, Atakan
Atay Ceyişakar, İbrahim
Atayla Varlık, Macit
Ateş Akyüz, Fasıh
Ateş Cahit Kalin,
Ateş Duhan Karayiğitoğl, Hakkı
Ateş Erbek, Mustafa Macit
Ateş Hanibu, Arif
Ateş Kaygısız, Faruk
Ateş Şenol, Gundoğan
Ateş Yenen, Ali Haydar
Ateşok Onaran, Şevket
Atıf Akdaş, Necdet
Atıf Güven, Tevfik
Atıf Mühürdar, İbrahim
Atıf Uğur Teker, Ümit İlhan
Atıl Çelikdelen, Ali Rıza
Atıl Koruyan, Yusuf
Atıl Kuntay Özkan, İsmet Tuncer
Atıl Tuncer, Yalçın
Atıl Yalkut, Nihat
Atılay Balikçıoğlu, Şahin
Atila Bülent Erol, Selahattin
Atila Demetoğlu, İrfan
Atila Gültekin, Natık
Atila Güven, Ali
Atila İldaş, Kazım
Atila Macun, Mustafa
Atilhan Akısü, Ayhan
Atilla Affan Darılmaz, Mehmet Adnan
Atilla Akbulut, Mustafa
Atilla Akel, Yahya
Atilla Akkoçlu, Mustafa
Atilla Aktan, A. Orhan
Atilla Alp, Mustafa
Atilla Altınay, Mehmet
Atilla Aykol, Salim
Atilla Aytaç, Mehmet Rıfat
Atilla Başar, Kazım
Atilla Baysak, Kemal
Atilla Baysal, Şevket
Atilla Besen, Ali Kemal
Atilla Bozkurt, Cemal
Atilla Buminhan Dinçkan, Gülcemal
Atilla Büyükerhun, Hüseyin Avni
Atilla Büyüktuncay, İsmail
Atilla C. Başaran, İbrahim
Atilla Celal Bayar, M. Refi
Atilla Cömert, Ahmet N.
Atilla Cumhur Akın, Şükrü
Atilla Çatak, Hulusi
Atilla Çilengiroğlu, Osman
Atilla Damlacık, İbrahim
Atilla Demiral, Abdullah
Atilla Dicle
Atilla Dinçer, İbrahim Hilmi
Atilla Doğan, Ahmet
Atilla Doğrusoy, Mehmet Mecıt
Atilla Donat, Cevdet
Atilla Ege, İzzet
Atilla Erdemli, Ahmet İrfan
Atilla Eriş, O. Nurettin
Atilla Ersin, Zekai
Atilla G. Bilge, Bedrettin
Atilla Gönenli, Ahmet
Atilla Güçlü, Ahmet Fikri
Atilla Gürses, Hüseyin
Atilla Hüsnü Eronat, Feyyaz
Atilla İnan, Mustafa
Atilla İshak Tankut, Ömer
Atilla Kalkandelen, Ali
Atilla Kanca, Lutfu
Atilla Karadağ, A. Harun
Atilla Kaya, Hasan Ümit
Atilla Kazancı, Fahri
Atilla Kınay, I. Hakkı
Atilla Korkmaz, Namık Kemal
Atilla Koruyan, Nihat
Atilla Köksal, Muzaffer
Atilla Kundak, Ali Şükrü
Atilla Kurtay, Şerafettın
Atilla Küçükkayalar, Şevki
Atilla Murat Genelioğlu, Mustafa Hulusi
Atilla Ozan Yıldız, Atilla
Atilla Öktem, Resat
Atilla Örengil, İsmail
Atilla Özer, Mehmet Fevzi
Atilla Özgür, Aziz
Atilla Özmumcu, Mehmet Kemal
Atilla Öztürk, Süleyman
Atilla Pasinli, Nihat
Atilla Pektaş, M. Necip
Atilla Ramazanoğlu, İbrahim
Atilla Sayıner, Abdussettar
Atilla Soyelçin, Fethi
Atilla Şenol, O.Nuri
Atilla Talat Algan, Mehmet
Atilla Taşezen, Mustafa Saim
Atilla Taşören, İsmail
Atilla Tekat, Sami
Atilla Temelli, Enver
Atilla Topuzdağ, Hamdi
Atilla Turunç, Hasan
Atilla Uslu, Rıza
Atilla Uzel, Niyazi
Atilla Vanlıoğlu, Ali
Atilla Yıldız, Tevfik
Atilla Yıldıztekin,
Attila Aktan, Turhan
Attila Dirlik, Sezai
Attila Özgit, Hasan Tahsin
Avarkan Atasoy, İhsan
Avni Çengel, Mustafa
Avni Demir, Rahmi
Avni Hakan Demirmen, Sadi
Avni Murat Büyükerhun, Atilla
Avram Abuaf, Isak
Avram Ajı, Sabetay
Avram Alber Sorıano, Beno
Avram Alkaş, Lıya
Avram Alpgün Ender, İsak
Avram Selaniko, Ilya
Avram Sevinti, Marko
Avram Tatlıdil, Hayım
Avram Ventura, Davı
Ayar Özdemir, Mehmet
Aybar Ertepnar, Coşkun
Aybars Altay, Fethi
Aybars Ciliv, Vedat
Aybars Erkan, M. Celalettin
Aybars Ongun, İrfan
Aycan Ferik, Nidai
Aycan Ülgencan, Ahmet Esat
Ayçetin Tulgar, A. Haydar
Aydan Ayra, Muhtar
Aydan Erol, Nuri
Aydemir Bozkaya, Mustafa
Aydemir Karaer, Fazlı
Aydemir Kınali, Ramıs
Aydemir Sezar Öztürk, Zeki
Aydın Akın, Muzaffer
Aydın Aksan, Naci
Aydın Alam, Muhittin
Aydın Arı Akaydın, Halil
Aydın Aygün, Şükrü
Aydın Balcı, Nejat
Aydın Barlas, Mehmet Nazmi
Aydın Beyhan, Tuncay
Aydın Çelik, Nuri
Aydın Çelikkol, Erkan
Aydın Demir, Adnan
Aydın Durmaz, Hayrettin
Aydın Eke, Şinasi
Aydın Ekinci, Ömer
Aydın Ektirici, Ragıp
Aydın Esen, Nazif
Aydın Evirgen, Zeki
Aydın Girişmen, Mehmet Reşat
Aydın Göktan, Kemal
Aydın Gün, Mustafa Mesut
Aydın Güzel, Yusuf
Aydın Harezi, Ali
Aydın Işık, Nihat
Aydın İzgialp, Süleyman
Aydın Kartav, Mehmet Ali
Aydın Kemal Delice, İrfan Güneş
Aydın Kemal Özkaynak, Zafer
Aydın Kışınbay, Sadettin
Aydın Köksal, Ahmet
Aydın Kulaksız, Ahmet
Aydın Kükrer, Lütfü
Aydın Kürkçüoğlu, Abdurrahman
Aydın Nalbantoğlu, Ahmet
Aydın Ortabaşı, Abdulkadir Naci
Aydın Özbey, Sadık
Aydın Özgün, Mustafa Kemal
Aydın Özön, Cemalettin
Aydın Özsaran, Fikri
Aydın Özvatan, Ali
Aydın Paykoç, Refik
Aydın Perim, Kunter
Aydın Polatkan, Hüseyin
Aydın Rüstemoğlu, Samih
Aydın Sefa Akay, İsmail Safa
Aydın Şahinoğlu, İsmail
Aydın Şanlı, Abdullah
Aydın Şenel, Necati
Aydın Tansan, Mehmet Saim
Aydın Tekin, İbrahim
Aydın Tolga, Osman Sırrı
Aydın Türkmen, Mehmet Edip
Aydın Üçok, Ahmet Lütfi
Aydın Yaşar, İbrahim
Aydın Yılmazer, Tekin
Aydın Zevkliler, Mustafa
Aydoğan Erel, Fethullah
Aydoğan Tapşın, Hasan Cavit
Ayhan Abdullah Erol, Abdullah
Ayhan Ahıskal, Cevdet
Ayhan Akyıldız, Ahmet
Ayhan Alakoç, Bahattin
Ayhan Alpakın, Lutfu Fikri
Ayhan Arslancan, Mehmet
Ayhan Baltay, Şükrü
Ayhan Çorbacıoğlu, Mehmet Sabri
Ayhan Demirçeken, Hüseyin
Ayhan Doğan, Oğuz
Ayhan Dural, Remzi
Ayhan Dündar, Kazım
Ayhan Erdoğan, Hasan Hüseyin
Ayhan Erolgil, Abdullah Nuri
Ayhan Ertuğrul, Hilmi
Ayhan Evren, Mustafa Mehmet
Ayhan Gökçen, Hüseyin
Ayhan Güçer, Şükrü
Ayhan Gündüz, Ahmet
Ayhan Ispalar, Ahmet
Ayhan Kahya, Ahmet
Ayhan Karasan, Durdali
Ayhan Kılavuz, Süleyman
Ayhan Köksal, Zekeriya
Ayhan Kullep, Kemalettin
Ayhan Kuman, Yusuf
Ayhan Mızrakçı, Kemal
Ayhan Öner, Hüseyin
Ayhan Özdemir, Lütfü
Ayhan Rıza Hankuş, Ali Rıza
Ayhan Sefa Akay, I. Sefa
Ayhan Sümer, Mustafa
Ayhan Tan, M. Vecdı
Ayhan Taylan Ahıskal, Cevdet Ayhan
Ayhan Tunga Gül, Adnan
Ayhan Uçkun, Yusuf Ziya
Ayhan Ulusoy, Seyfı
Ayhan Yalay, Mahmut
Ayhan Yazgaç, Hasan Nezih
Ayk Kazanç, Nubar
Aykan Canberk, Mustafa
Aykan Candemir, Metin
Aykan Oğuz, Yusuf
Aykulu Orkun, A. Yalçın
Aykunt Adoran, Hasan
Aykut Akmenek, Aydemir
Aykut Arıkan, Taner
Aykut Aydal, M. Nevzat
Aykut Aykutlu, Faruk
Aykut Azgur, Fuat
Aykut Babila, M. Şevki
Aykut Baskan, Ulvi
Aykut Çağatay, Ali
Aykut Çınar, Turhan
Aykut Çınaroğlu, Hüseyin Macit
Aykut Duatepe, I. Hakkı
Aykut Gürlek, Cemil
Aykut Haker, İlhan
Aykut İlalan, Yusuf Ataullah
Aykut Karasu, Kıyas
Aykut Keskintürk, Salih
Aykut Mutlu, Asım
Aykut Oray, Kazım
Aykut Sağlam, Ahmet
Aykut Şeran, İsmet
Aykut Tanır, Gungor
Aykut Tatlıdil, Muharrem
Aykut Tüzün, Hamit Zekai
Aykut Uğurlu, Ahmet Faik
Aylan Kuruç, Bozkurt
Aysın Şahbaz, Mehmet
Aysun Kılıççıoğlu, Sahır
Aytaç İhsan Patoğlu, Ali Mahir
Aytaç İlbeyi, Hüseyin
Aytaç Keskineğe, Nahas Hikmet
Aytaç Kot, Muhtesem
Aytaç Manço, Saffet Nezihı
Aytaç Ünal, Turan
Aytaç Vural, Rıza
Aytek İtez, Fuat
Aytekin Bulut, Mehmet
Aytekin Özalp, Abdulhamit
Aytekin Tece, Mahmut Bahrı
Aytekin Ülger, Bahrı
Aytuğ Atabek, İrfan
Aytuğ Aydemir, Yener
Aytuğ Elerman, Eşfak
Aytuğ Kolankaya, Tuğrul
Aytuğ Onur, Seçkin
Aytur Turay, Yusuf
Azat Can İskender, Selim
Azimet Gürbüz, Aziz
Aziz Akıncı, M. Nuzhet
Aziz Benayat, Mehmet Ali
Aziz Çelik, İlyas
Aziz Emin Küçükkaya, H. Cemalettin
Aziz Emre Günel, Ömer Faruk
Aziz Erhan Azmet, R.Hayati
Aziz Erkan Başdoğan, Ferhat
Aziz Gürler, Mehmet Ali
Aziz İnsel, Rıfat
Aziz İzzet Parlar, Yaşar
Aziz Kıran, Sami
Aziz Kocaoğlu, İhsan
Aziz Kurt, Seyıt Ali
Aziz Lav, Abdullah Hilmi
Aziz Mungan, M. Necati
Aziz Peker, Cahit
Aziz Sıdar, Naım
Aziz Tayfun Savaşkan, Rıfat Dinçer
Aziz Tuncay Şahin, Mehmet Rıfkı
Aziz Ufuk Tezer, İbrahim Mete
Aziz Yaşar Taşkın, Yusuf
Aziz Yücel Aysoy, Ekrem
Azmi Eren, Mustafa
Azmi Levent Sağnak, Bülent
Azmi Serin, Mahmut
Azmi Zülfikar, Nafiz
Azra Kebudi, Efrayim

Prof. Dr. Caner Taslaman

 

Evliya Çelebi; Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi; 3. Kitap, 1. Cilt, s.140-141 vd.; hazırlayanlar, Seyit Ali Kahraman, Yücel Dağlı; Yapı Kredi Yayınları; 3. Baskı, İstanbul:Haziran 2012; ISBN 978-975-08-1101-1.

(İngilizce) Müslim, Kitap:19, Hadis: 1810

Jewish Encyclopedia'da Jesus of Nazareth

Maimonides. Mishneh Torah, Sefer Shofetim, Melachim uMilchamor, Chapter 11, Halacha 4. Chabad translation by Eliyahu Touger.

Irvin, Dale T.; Sunquist, Scott (2001). History of the World Christian Movement. Continuum International Publishing Group. s. xi. ISBN 0-567-08866-9.

https://www.youtube.com/watch?v=Ex8EvBTk9LY Max Planck teistti.

https://www.youtube.com/watch?v=6UY51Mv8pMI

https://www.youtube.com/watch?v=wFSUpE6slpE

https://www.youtube.com/watch?v=n5rmgdVCy1g

https://www.youtube.com/watch?v=9IkmkHqEAoo

https://www.youtube.com/watch?v=PJZFLm2P3mE

https://www.youtube.com/watch?v=MhJGLg8Rq7M&t=27s

https://www.youtube.com/watch?v=MhJGLg8Rq7M&t=27semli

https://www.youtube.com/watch?v=yf4FYme7A2k

https://www.youtube.com/watch?v=NLwM43Ve0W0&t=6s

https://www.youtube.com/watch?v=kuZ28X0CJO4&t=99s tıklarsanız seyredebiliriz.

https://www.youtube.com/watch?v=qjTvn0AWe3c&t=238s

https://www.youtube.com/watch?v=cE6sz4pUsck

https://www.youtube.com/watch?v=qjTvn0AWe3c&t=238s

https://www.youtube.com/watch?v=cE6sz4pUsck

Yani İsa Babasız değildi.

Halen de ülkemizde 175 Üniversite var.

Rektrömüz Mehmet Emin karaman da bütün öğretim üyelerinin ismini ezbere bilir.

 

Prof Dr. Mehmet Emin Karahan.

 

Taksim’de Ayazağa Kampüslerinden manzara…

Derslere vaktinde gidiyoruz

Avalondaki derslerimizi hiç kaçırmıyoruz.

Muayenehememizde de namusumuzla çalışıyoruz

 

Mehmet Kerem Doksat - 14.1.2019 - Salı

 

Okumaya devam et
  443 Hits
  0 yorum
443 Hits
0 yorum

YALANCILIK ÜZERİNE

Yalan mevhumu toplumu kemiren en önemli bir sosyal hastalık. Aileler arasında bile kavgaya neden oluyor... akrabaları da zehirliyor. Boşanmaların artışındaki sinsi düşman, yine yalan. İş yaşamında kişiler, yalan yüzünden birbirlerine düşürülüyor. Ve daha da önemlisi; politik kavgaların temel nedeni de yalanlar. Velhasıl yalan, mutlu olmanın en büyük düşmanı.

 

Finley Peter Dunne güzel söylemiş: “Belli bir amaçla söylenen yalan, en ahlâksız yalan biçimidir ama, en çok da o işe yarar."

 

Yalan yüzünden ekonomi ne hâle gelmiş. Siyâseti halkına ve sahip olduğu düşüncelere en iyi doğrultuda hizmet edebilmek için değil de, sâdece makam ve mevki sahibi olabilmek için yapanlar yüzünden, toplum karpuz gibi ikiye bölünmüş. İnsanlar arasında şiddet, geçimsizlik, kavga gürültü artmış... ama kimin umurunda?

 

Güzel ülkemde durum böyle iken bir insan, bir kurum, bir yayın organı neden yalana başvurur? Tabii ki –çoğunuzun bildiği- birçok nedeni var. Kimi insan karşısındakini mutlu etmek, kimi insan karşısındakini zor durumda bırakmak, kimi insan kendini korumak, istediğini elde etmek için; kimi insan sorumluluktan kaçmak, kimi insan da haklı görünmek ve güç kazanmak için yalana başvuruyor.

 

Dikkat buyurmuşsunuzdur. Olayların nedenlerine dair inandığımız gerçekler ile başkalarının inandıkları gerçekler, birbirlerine tamamen zıt. Ve bendeniz bu hususta da gerçekleri bilmeden, araştırmadan yaşadığımızı düşünüyorum.

 

Karşılıklı olarak birbirimizi yalan söylemekle veya bir yalana inanmakla suçluyoruz. Bir kısmımız ise kendilerine anlatılanlar hakkında kuşku duymaksızın, bu anlatılanları sorgulama ihtiyacı duymadan yollarına devam ediyorlar, ya da öyle görünüyorlar.

Bazılarımız yalanlarla, çarpıtmalarla, hilelerle dolu bir dünyada, gerçeği soruşturmanın imkânsızlığına inanmış/inandırılmış vaziyetteyiz.

 

Bazılarımız hem psikolojik manipülasyondan korunmak, hem de vaktini, enerjisini boşa harcamamak için dış dünya ile arasına dev bir paravan koymuş durumda.

 

Bilirsiniz ama yine de kısa bir dip not düşeyim:

Psikolojik manipülasyon: “insanları kendi bilgileri dışında veya istemedikleri hâlde etkileme veya yönlendirme” anlamına geliyor. Bu etkileme ve yönlendirme sonucu insanlar, davranış değişikliği ya da kanaat değişikliği gösterebiliyorlar.

 

Size ve kendime güç de gelse, acı verici de olsa, en azından kendimize karşı dürüst olabileceğimiz;  barış, birlik içinde, daha aydınlık günler diliyorum. Bilmem anlatabildim mi?

Ali Rıza Saysen

Okumaya devam et
  772 Hits
  0 yorum
772 Hits
0 yorum

ÇOĞUL KİMLİK BOZUKLUĞU

Merhabalar sevgili Mekancılar,

Bugün sizlere “dissosiyasyon (çözülme)” kavramından bahsetmek istiyorum. Dissosiasyon aslında bir savunma mekanizmasıdır. Ağır ruhsal travmalarda ruhsal aygıtı koruma altında tutmak için farkındalık bilinçli alandan çıkar. Kişi bazı olayları hatırlayamaz  (dissosiyatif amnezi)veya kendisini ve/veya içinde bulunduğu mekanı “yabancılaşmış” olarak algılayabilir (depersonalizayson/derealizasyon). Başını alıp uzaklara gidebilir (füg).  Dönemsel olarak bazı hatıralarını hatırlamayabilir (seçici amnezi), birden fazla kişilik (alter) alt tipleri ortaya çıkartabilir (dissosiyatif kimlik bozukluğu). Önceden de belirtmiş olduğum gibi, bunların aslında hepsi birer savunma mekanizmasının eseridir. Ruhsal aygıt acı verici olaylardan ağır şekilde zedelenmemek için bazı olayları bilinçli farkındalık alanından uzaklaştırır.

Şimdi, bunlardan “kimlik çözülmesi bozukluğundan kısaca bahsetmek istiyorum (eski adıyla çoğul kişilik bozukluğu)”. Bu hastalık DSM-V tanı kriterlerine göre aşağıdaki gibi tanımlanmıştır:

A. İki veya ikiden çok ayrı kişilik durumuyla belirli kimlik bölünmesi. Kimlikteki bu bölünme, kendilik duyumunda ve eylemleri yönetebilirlik algısındaki sürekliliğin belirgin olarak bozulmasını kapsar. Duygulanım, davranış, bilinçlilik, bellek, algı, bilişte bununla ilgili değişiklikler bulunur. Bu belirti ve bulgular başkalarınca gözlenebilir veya kişi bunları bildirir.

B. Sıradan bir unutkanlıkla açıklanamayacak bir biçimde günlük olayları, önemli kişisel bilgileri ve/veya örseleyici olayları hatırlarken yineleyici boşlukların olması.

C. Bu belirtiler işlevsellikte düşmeye neden olur.

D. Bu bozukluk, kültürel veya dinsel bir uygulamanın bir bölümü değildir.

Not: Çocuklarda bu belirtiler hayali oyun arkadaşları veya başka bir hayali oyunla daha iyi açıklanamaz.

Bu hastalıkta bir tane esas kişilik vardır. Alter kişilikler ruhsal travma neticesinde “kötü karakter” haline gelerek travmayla baş etmeye çalışan karakter, “ her zaman ezilmeye müsayit olan karakter”  tiplemeleriyle ortaya çıkabilir ve sayıları duruma göre çeşitlilik kazanabilir.

Çeşitli filmler bu hastalığa konu olmuştur. İşte Meşhur Sybil filmi:

d]

******

 

 

Bir başka örnek Jekyll and Hyde filmidir...

d]

Hastalığın seyrinde; dalgalanan seyir göstererek kronik ve yineleyici olma eğilimi alışılagelmiştir.  İlk belirtiden tanının konmasına kadar geçen ortalama süre 6-7 yıl alabilir.

Dönemsel ve süreklilik gösteren alt türleri söz konusudur.

Bu hastalığın tedavisinde hipnoterapi çok önemli bir yer tutar. Hipnoz ile; dissosiyatif süreçler üzerinde egemenlik kurulmasına, denetimli olarak dissosiyatif durumlara  ulaşmaya, acı verdiği için bellekten silinen anıların bütünleştirilmesine, kimlik, bellek ve bilinçliliğin sürekliliğinin korunmasına çalışılır.

Tedavide ana hedef, acı verici uyarandan kurtulmak adına yapılan bu çözülme savunma mekanizmasını azaltmak adına, kişinin travma ile yüzleşmesini sağlayarak bunu işlemleyip aşmasını sağlamak veya daha sağlıklı başa çıkma mekanizmaları bulmasını sağlayarak, tüm alter kişiliklerin kendi esas benliği ve kimliği çerçevesinde toplanmasını sağlamaktır.

Hepinize sağlıklı, huzurlu an’lar ve keyifli bir Pazar günü temenni ediyorum.

Mehmet Kerem Doksat, 07.04.2019, Tarabya

Okumaya devam et
  653 Hits
  0 yorum
653 Hits
0 yorum