Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

ÂRAFTAKİ BİR SAN’ATÇI: HASAN CİHAT ÖRTER

Sevgili Mekâncılar,

öncelikle bu satırları tamamen kendisinin talebi ve müsaadesiyle yazdığımı bilmenizi istiyorum. Kimin mi? Başlıktaki ismin, yâni Hasan Cihat Örter’in. Aşağıdaki e-mektubu (elektronik posta mesajını) bana yolladı; ben de ona kaç zaman önce yazmaya söz verdiğim yazımı klavyeye alıyorum. Kendisini görmemişseniz, aşağıdaki fotoğraflarından cemâli ve cevheri hakkında intibâlarınız oluşur sanırım:

 

Önce hiçbir noktasına dokunmadan e-mektubu sunuyorum (benim yorumlarımla karışmaması için onunkileri boyuyorum ve ne imlâsıyla, ne de lisanıyla oynadım):

KÜLTÜREL VE MÜZİKAL AYDINLANMA ÇAĞRISI
‘KÜLTÜR’ ve ‘SANAT’ FESTİVALLERİNDE NE YAPILMAK İSTENİYOR….!

Siz değerli ‘GÖNÜL DOSTLARIMI’ ‘KÜLTÜR’ ve ‘SANAT’ festivallerinde bizlere sunulan popüler kültür ve popüler müziğe hayır demeye çağırıyorum…. Müziği sâdece eğlenceden ibaret kabûl eden, sanat etkinliği adı altında popüler kültür ikona’larını, gerçek sanat ve bu toprağın müziği yerine içi boşaltılmış sanat ve kültür festivallerini bize sunan dostlarımızı eleştirmeye çağırıyorum…… Ülkemizdeki medya ve müzik yozlaşmasının getirdiği yeni ve yabancı değerlerle halkımız “gerçek değerlerini, sanatını, kültürünü, sanatçılarını, kendi gerçeklerini? tanı(ya)mamaktadır. Kendisine her sunulanı “sanatçı? olarak algılamaktadır.Oysaki sanatçı sıfatının arkasında rezillikler, ahlaksızlıklar ve edepsizlikler teşvik edilmekte ve bizlere örnek olarak sunulmaktadır.Böyle bir ortamda estetik zevkimiz, kültürümüz , değerlerimiz bize yabancı ve uzak değer yargılarıyla değiştirilmektedir.Kendi tarihini kültürünü bilmeyen, değerlerinden kopuk, dilinin, kültürünün, değerlerinin farkında olmayan bir gençlik yetişmektedir. Küreselleşen günümüz dünyâsında kültürler ve medeniyetler birbirlerinden etkilenmekte hakim kültür ve medeniyetler diğerlerini tahakkümü altına almaktadır. Avrupa Birliğine girme çabamız( ki bence bunun mücadelesi verilmelidir) kültürel bütünlüğümüzü kazanmadığımız kültürel aydınlanmamızı gerçekleştirmediğimiz sürece bizim için bir hüsranla sonuçlanacaktır. İstanbul’un ‘2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti’ seçildiği bu günlerde kendi kültürel değerlerinin daha iyi tanıtıldığı ve anlatıldığı bir Türkiye’mizde ‘Dünyâ Kültür Başkenti’ olmaya aday, yüzlerce ilin ve ilçemizin kendi değerlerine sahip çıkmasını ve bunları uygun platformlarda dile getirmesini önemsiyorum. Siz değerleri inisiyatif sahibi dostlarımdan bilimde, sanatta, kültürde, şiirde, edebiyatta, hatta, ebruda, resimde, mimaride, kendi değerlerimizin festival ve etkinliklerde öncüllenmesini, sâdece eğlenceden ibaret popüler kültür ikona’larına prim verilmemesini canı gönülden istirham ediyorum. Ülkemizde yaşanan müzikal yozlaşmaya kültürel dejenerasyona karşı kültür ve sanata gönül verenlerin, bilim adamlarının, inisiyatif sahibi siyasilerimizin, eğitim ve öğretim görevlilerimizin, ve ülkemizin aydınlık yarınlarını emanet edeceğimiz ve bir dip dalga gibi gelen büyük bir umutla beklediğim üniversite gençliğimizin, hatta sorumluluk hissi duyan herkesin Türkiye’de yaşanan bu gerçeğe karşı ‘müzikal ve kültürel aydınlanma’ mücadelemde yanımda olmaya davet ediyorum. ‘Sanatçı toplumun dilidir’….. tüm sanatçı dostlarımı toplumun dili olmaya davet ediyorum. Yanlışlıklar karşısında üstümüze düşen sorumlulukların bilincinde olmamız gerektiğine ve doğrular için halkımız adına mücadele vermemiz gerektiğine inanıyorum. Bize ‘gerçek sanatçı’ payesini veren halkımıza karşı birikimlerimizin paylaşılmasının ‘Sırça köşklerde kabuğuna çekilmekle’ olmayacağını hatırlatmak istiyorum. Allahaısmarladık, Hoşça kal, dostça kal, Eyvallah, Güle Güle, yerine bye bye diyenler çav çav diyenler sizi rahatsız ediyorsa, Tarhananın yerini hamburgerin çizburgerin alması canınızı sıkıyorsa, tele volelerin, gelin kaynanaların, biri bizi gözetliyorların, pop starların bu ülkenin kültür değerleriyle örtüşmediğini düşünüyorsanız aynı mücadeleyi yapıyoruz demektir. Kendi kültürümüzden uzaklaştığımızda kendimiz olmaktan çıkıyoruz. Bir milleti millet yapan kültürüdür, medeniyetidir, sanatı ve dilidir. Konfüçyüs diyor ki ;?bir milletin dilini bana verin size ayrı bir medeniyet yaratayım?.Toplumdaki bozulma önce dilde başlıyor. Sokaklardaki yabancı isimler dolaşmaya başladığınızda sizde Londra’ymışsınız hissi uyandıracak. Benim genç kardeşim bir tişört gıymış- muhtemelen anlamını bilmiyor –çünkü bilse küfür içerikli yazılı tişörtüyle dolaşmayacak… güler misiniz ağlar mısınız? Dünyânın 100 e yakın ülkesinde konserler vermiş, sanatıyla ülkesini temsil etmiş, 2000 e yakın beste 200 e yakın belgesel ve film müziği, 21 albüm yapıp 9 kitap yazmış, 20 ye yakın enstrümanı virtüözite derecesinde çalan, Sony İnternational ve EMI gibi dünyânın saygın firmalarına yaptığı albümlerle ilk Türk sanatçısı olarak girmiş bir kardeşiniz olarak beraberce yapabileceğimiz çok şeyin olduğu inancındayım.

Hasan Cihat Örter
Besteci, Gitarist,Aranjör,Yazar
Uluslar arası Müzik Sanatçısı

www.hasancihatorter.net

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Şimdi de yukarıdaki web mekânındaki mesajı aynen kopyalayıp pastalıyorum (gene ne imlâsıyla, ne de lisanıyla oynadım):

HASAN CİHAT ÖRTER (Composer, Guitarist, Arranger)

ULUSLARARASI MÜZIK SANATCISI

24 Ekim 1958 yılında İstanbul’da doğdu. Çok küçük yaşlarda harika çocuk olarak piyano ve keman ile tanişarak müziğe basladi. Daha sonra 5 yaşında klâsik gitar ile tanışti ve ilk ciddi derslerini 7 yaşında Prof. Antonio Doumesitch’den aldı ve bu derslere 5 yıl devam etti. Bu arada Jazz gitar ile de ilgilenmeye başladı ve 12 yaşında küçük orkestralarda çalarak profesyonel oldu.

Üsküdar Musikî Cemiyeti’nde Emin Ongan’ın Türk Müziği Derslerine katıldı, makam ve nazariyat dersleri aldı (1970-1972). Bağlama üstadı Şemsi Yastıman ile Türk Halk Müziği araştırmasına yönelik çalismalar yaptı ve bağlama üzerine sentezler geliştirdi. Lise eğitiminden sonra Boston Üniversitesi Berklee Müzik Akademisi’nden burs kazanarak Amerika’ya gitti “New Talend Of Succes” (1976 – 1979) Buradaki Kompozisyon ve Armoni derslerini tamamladıktan sonra dört yıllık okulu iki yılda üstün derece ile bitirdi ve Okulun isteğiyle Prof. Gordon Delamont’un ögrencisi olarak Belçika Kraliyet akademisi Liege Konservatuarı’nda Yüksek kompozisyon dersleri aldı (1979-1980) burada Türk müziği üzerine master ve doktorasini yaptı. (Türk müziği çok sesli denemeler.) Tezleri kitap olarak sunuldu. Istanbul Teknik Üniversitesi Ve Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarları Rektörlüklerince; TÜRK MÜZIĞİNE HİZMET ETMIŞ ÖNCÜ BÜYÜKLERİMİZ ÖDÜLÜNE LAYIK GÖRÜLMÜŞTÜR.

Ülkesine vatani vazife dolayısıyla döndü ve daha sonra burada Büyük orkestra çalısmaları ve stüdyo çalısmalarında bulundu. (Festival, Eurovision Orkestralari). Bu arada reklam, belgesel film ve tiyatro müzikleri yapmaya başladi. 1989 yılında kurulan Kent Orkestrası’na kadrolu sanatçı olarak girdi ve 8 yıllık hizmetten sonra kendi isteği ile ayrıldı (1998).

1994 yılında Dr. Ahmet Kurtaran’ın ricası üzerine Modern Folk Üçlüsüne girdi, orada gitar çalıp vokal müziği yaptı ve bu grubun aranjörlüğünü üstlendi. 1995 yılında da Amerika da Uluslararası Houston Jazz Festivali’ne bu grup ile katıldı. Hârbiye Açık Hava Konseri ve (MFÜ. 1996) Ayni Grup ile 7 Şehirde Konserlere katıldı. Aynı yıl Uluslararası Akbank Jazz Festivali’nde grubuyla çaldı (1995 Ak sanat Kültür Merkezi).

Kıbrıs 1. Girne Altın Zeytin yarışmasında Beste ve Şarkıcılık dalında 1. oldu. ve 1993 yılında ilk albümü olan ANADOLU EZGİLERİ KLASİK GİTARA ADAPTASYON’u çıkardı (Kent Plak -EMI). Bu albüm INSPIRATION serisinden bütün dünyâda satılmaya başladı ve Sanatçı, dünyânın en büyük plak firmalarından E.M.I Klâsik kataloguna girdi ve ALTIN PLAK aldı. Bu kompozisyonları daha sonra araştırmalar ve denemeler halinde kitap olarak çıkardı. (Hayatım Gitarım ve Müziğim 1995 Pan Yayıncılık). Bu kompozisyonların tamamı 2000′e yakındır. Daha sonra tüm dünyâ kadınlarına ve çalışan kadınlara adadığı KADIN’IN SENFONİLERİ albümünü yaptı. (Kent Plak 1995). 1996 yılında MODERN FOLK ÜÇLÜSÜ İSTANBUL ŞARKILARI albümünü yaptı. (Yapı Kredi Kültür Hizmetleri) . 1997 yılının sonunda RE-FORMATION (TÜRK MÜZIĞİ SAZ ESERLERİ NEW-AGE) albümünü yaptı. 1997′nin sonunda bu albümün Landon Southern Cross stüdyolarından re-mixi çıktı. 6.Albüm, (INSPIRATION RE-MIX). Sony Music European Catalogue’a girdi. USA Bill board dergisi Hasan Cihat Örter’ i albümleri 30 ülkede satılan ilk Türk Sanatçısı ilan etti. Türk Jazzında birinci sıraya koydu (1998). 1999′da, MEKTUP FİLMİ SAUND TRACK (1998 RAKS), RE-FORMATION 2 (ANADOLU ESİNTİLERİ NEW-AGE/Sony Music) albümleri bütün dünyâda satışa sunuldu.

AŞK VE HÜZÜN (Ezgi Medya-2002). GİTARIN SESSİZ ÇIĞLIĞI (Genç Müzik 2003), (öğrencisi Yavuz ÇETİN’in anısına), İKİ DERVİŞİN AŞK YARASI (Seyhan Müzik 2004), İSTANBUL’DA MODERN OYUN HAVALARI (Seyhan Müzik 2004) albümlerini yaptı. Bütün dünyâda sevgi barış ve hoşgörünün hakim olması temennisiyle yaptığı, DÜNYÂNIN GÖZYAŞLARI ‘EMI’ den ÜSTAD mahla’sıyla (2004) çıktı. En çok sevilen eserlerinden oluşan KLASİKLER 1-2-3 ve Şimdiye kadar yaptığım 18 albüm ve 2000 e yakın bestemin içinde en muhteşem olanı diye nitelediği the humanity: Symphony Of Kabe And Hicret’ albümü sanatçının kendi firmasından çıktı. 2005 yılı sonunda sözlerini Akın Ok’un yazdığı 13 eserden oluşan SENDEN YANAYIM (Artvizyon) albümünü ile dinleyicilerinin karşısına çıktı. 2006′da perdesiz gitar eserlerinin yer aldığı FRETLESS SONGS albümü ve HERKES GİTAR ÇALABİLİR adlı 2 vcd ve 1 kitapçıktan oluşan görsel eğitim seti sanatseverlerle buluştu.

“Bizim Sazımız – Bizim Cazımız, Ne Var ? Ne Yok ?” TRT programına orkestrasıyla canlı müzik yaparak katıldı. Sürgündeki Devlet, Menderes, Kızıl Güneş, Sultan Galiyev, DÜNDEN BUGÜNE (TGRT), KIBRIS BELGESELİ (SHOW TV), KIBRIS BELGESELİ SOUND-TRACK CLIP, CUMHURİYET BELGESELİ, OSMANLI’NIN DOĞUSU (TRT 2), FATİH VE FETİH (TRT 1), DOĞDUĞUM TOPRAKLAR (TRT), SON TANIKLAR (TRT), SUMMER UNIVERSITY 2003-ISTANBUL TANITIM MÜZIKLERİ (42 ÜLKE-72 ŞEHİR)… gibi 200′e yakın belgesele özgün ve jenerik müzikleri yaptı. Cemal Reşit Rey Gençlik Festivali, Uluslararası Gitar Festivali (C.R.R. Ocak 2001, 2002, 2003, 2004, 2005) İstanbul Müzik Şenliği, 1995 Akbank Jazz Festivali gibi birçok uluslararası festivalde çaldı.

TRT 2′de MÜZİK VE BİZ adlı programı hazırlayıp sundu. Program 4 yıl sürdü. Aynı zamanda STV’ de 3 yıl canlı olarak benzeri daha önce yapılmamış “GECEYİ ÖRTEN MÜZİK” programını yaptı. Amcası Rembetiko uzmanı Erol ÖRTER (Buzuki Erol) ile BUZUKI EROL-EROL ÖRTER adı altında piyasaya sunulan kitabın hazırlanmasına katkıda bulundu ve rebet şarkılarını aranje etti, notasyonladı. Sanatçı yapmış olduğu sanatsal çalışmalarla 3000 e yakın ödül almıştır.

İKİ SATIRLIK ŞİİRLER (Birun Yayinevi-2000), SANATÇI (Bemol Müzik 2002), SAZ ESERLERİ (Bemol Müzik 2003), MÜZİKLE TEDAVİ VE ARAŞTIRMALAR (Bemol Müzik 2003), ANADOLU’DAN KLASİK GİTAR ÇEŞİTLEMELERİ (VCD’li) (bemol muzik 2004), doktara tezi olan MÜZİK ve TERAPİ (CD’li) (Mephisto, 2005) Hasan Cihat Örter ‘ in önemli kitaplarıdır.

Ayrıca sanatçının TCDD DEVLET DEMIR YOLLARI BESTESİ, TRAFİK CANAVARI İLE MÜCADELE DERNEĞİ BESTESİ, POLİS KOLEJİ MARŞI, ELAZIĞ 8. KOLORDU MARŞI, BEŞIKTAŞ SPOR KLUBÜ MARŞI, ÜSKÜDAR BESTESİ, ÜMRANİYE BESTESİ, TC 80. YIL MARSI, ÖZTÜKLER MARŞI, ORDU GİTAR FESTİVALİ BERTESİ, ORDU İLİ BESTESİ, ŞİLE BESTESİ gibi marş besteleri de vardır.

Bandırma Belediye başkanlığınca “FAHRİ HEMŞEHRİLİK BERATI” verilmiştir. Yine Türkiye’de ilk defa “FAHRİ AVUKATLIK BELGESİ” alan sanatçıdır. Belge Ordu baro başkanı Sn. Av. Kenan Çebi ve Ordu Barosunca kendisine sunulmuş, Ordu valisi Sn. Kemal Yazıcıoğlu tarafından avukatlık cüppesi giydirilmiştir (2005).

Sanatçımızın adı yaşarken sokağa verilmiştir. Oturduğu Üsküdar Salacaktaki “ISKELE ARKASI SOKAK” adı değiştirilerek, “BESTEKAR HASAN CİHAT ÖRTER SOKAĞI” olmuştur. (Üsküdar Belediye Meclisinin 4. Seçim Dönemi 5. Seçim Yılı 1. Olağan Toplântılarının 25.06.2003 günü 7. Birleşimince okunarak komisyondan geldiği şekli ile kabülüne oybirliği ile karar verilmiştir.)(İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisinin, 4. Seçim Dönemi, 5. Toplântı Yılı, Temmuz Olağan Toplântılarının 01 Ağustos 2003 tarihli 9. birleşiminde okunarak; Raporun aynen ve Oybirliği ile kabûlü kararlastırılmıştır. Ali Müfit GÜRTUNA, Büyükşehir Belediye Başkanı.)

Sanatçı A.B.D., Rusya, Hollanda, Belçika, İngiltere, Fransa, Yugoslavya, İspanya, İtalya, Almanya, Hindistan, Azerbaycan, Afganistan, Japonya, Çin, Hindistan ve Kıbrıs gibi pek çok ülkede konserler vermiştir.

Bestelerinin aranjörlüğünü de kendisinin yaptığı sanatcımız aynı zamanda eserlerindeki bütün enstrumanların icracısıdır. Ülkemizde daha çok gitarist olarak bilinen Üstad Hasan Cihat Örter bütün enstrumanları virtiözite derecesinde çalabilmektedir.

Halen çalışmalarını Üsküdar salacakta müzeye çevrilen ve aynı zamanda home studio olan evinde yürütmektedir. Üstad Hasan Cihat ÖRTER Yurtdışı ve yurtiçi konserlerinden vakit buldukça; ülkemizdeki müzikal yozlaşmaya, magazinel medyaya, tele-voleye, kültürel dejenerasyona karşı “Müzik ve Aydınlanama” seminerleri vermektedir..

***

Görüldüğü üzere, bu virtüözün ciddi bir lisan virtüözüne ihtiyacı var!

Hasan’ın konserine gittik bir ay kadar önce karım Neslim’le beraber… Altunizâde Belediyesi’nin Sanat Merkezi’nde protokolde yerimiz ayrılmıştı karımla bana. Giriş ücretsizdi. Kendisini hep televizyonda seyretmiştim, tanışıp ahbap da olmuştuk ama ilk defa sahnede, canlı kanlı seyredecektim ve Allah için, epey heyecanlıydım.

Önce mekân şaşırttı bizi. Havasız ve sıcaktı, arada çalıştırılan küçük klimalar salondaki kalabalığın hava kirliliğini bertaraf etmekte yetersizdi. Sonra da dinleyiciler şaşırttı. Kadınların hemen hepsinin tesettüre uygun giyinmiş olduklarını, erkeklerin de aynı tâifeden olduğunu fark ettik. Önlere doğru düşe kalka gittik ve yerimize otururken ilginç kıyafetli, diğerlerinden farklı bir hanımefendi “hoş geldiniz hocam” diye kollarını açarak bana doğru geldi ve yanaklarımdan bus eyledi; “ben artık Reiki üstâdıyım Allah’ın izniyle” dedi ve bizi yerimize oturttu. Vallahi patlıcan oturtması gibi de olduk. Neslim şık bir dizüstü etek giymişti, ben de “casual sport” takılmıştım; felâket sırıtıyorduk yâni! Önce, televizyonlarda dinlediğim müziğin dinleyicisi bu insanlar mıydı, sonra da bu kadar sıcak ve havasız bir ortamda nasıl gitar çalınır, nasıl teller akort tutardı (meselâ John Williams 21 C°’den soğuk, 24 C°’den sıcak ısıda konser vermez)! Neyse, bekleyip görecektik… Gâliba iman gücüyle bunları aşacaktı.

Programda belirtilenden epey sonra sahneye çıktı Hasan. Nev-i şahsına münhasır kıyafeti ve duruşuyla sahnede devleşti ve alkışlara “Eyvallah” diyerek ve derviş selâmıyla mukabele etti. Parmaklarında sanırım gümüş yüzükler vardı. Tecessüsüm her an daha da artıyordu; ne olmaktaydı, ne olacaktı!

Önce uzun bir “intro” yaptı. Kendisinden sürekli olarak “Fakir Üstâd” diye bahsediyordu. Yâni kastettiği (tabii ki şuûröncesi olarak) biraz paraya ihtiyacı olduğu mu diye düşünmedim değil. Hangi mantıkla bir insan kendisini mânevî mânâda hem “fakir” hem de “üstâd” olarak görür diye düşünmenin âlemi hiç yok bu arada. Hasan Cihat düşünüyor işte; herkes de kabûllenmiş ki çılgıncasına alkışlıyorlar.

Daha sonra aldı gitarı eline. Belli teknikleri çok iyi, özellikle kalından inceye çok hızla çıkıyor, akorlara çok hâkim. Tonaliteye de öyle, pek az hatalı akorunu işittim konser boyunca. Fakat Hasan’ın çaldığı gitarın adı yok! Flâmenko desen değil, klâsik desen hiç değil, caz desen değil, folk ise zâten değil de değil. Sağ eli sol eline göre oldukça zayıf ve sesin rengini çok zorluyor. Gereksiz pizzicatolar, bâzen de çok sert apuoyandolarla basıyor tellere. Gitarı tepesine çıkarıp bakmadan yaptığı legadolarda ise sol eli müthiş.

Bu arada, salona girmek çıkmak serbest; ayakta kalan ve muhtemelen çoğu üniversite talebesi olan gençleri sahnede yerlere çöktürüyor Hasan ve hem sürekli kendini överek, hem de bol konuşarak gitarına devam ediyor. Bu memlekette değerinin bilinmediğini ve bütün Batı âlemi kendisine hayranken, popülist medyanın kendisinin hakkını vermediğini söylüyor ve türbanlı, kotlu dinleyiciler çılgınca alkışlıyorlar; “peki bu ne" diye aklımdan geçmiyor değil.

Elektroniğin verdiği imkânları sonuna kadar kullanıyor. Klâsik müziğe alışkın kulaklarım zaman zaman uğulduyor ve sıkılıyorum. Aynı temalar elektronik oyunlarla sürekli olarak tekrarlanıyor. Zâten bestelerinin çoğu birbirine benziyor, sanki tema ve varyasyonlar gibi, belki de öyle bir tarzı kendisi uygun görüyor. Arada klâsik tarzdaki birkaç bestesi gerçekten çok güzel, büyük keyifle dinliyoruz.

Sonra bir Klâsik Türk Musikîsi üstâdı salonu teşrif ediyor; programı müsait olmamasına rağmen Hasan’ı kırmamış ve gelmiş, hemen akabinde de şehirlerarası seyahate çıkacakmış. Hasan “ben Flâmenko’yla size refakat edeyim, siz de güzelim sesinizle bir gazel okuyun üstâdım” diyor. O da kırmıyor. Üstâdın (Türk Musikîsi’ninki olanı) sesi de, üslûbu da, yorumu da muhteşem ve dakikalar geçtikçe coşuyor, şahlanıyor ve… Hasan gitarıyla eşlik etmeye başlıyor; son senelerde çok moda olan Flâmenkocu ile İlâhîci-Gazelhân atışmalarına özeniyor belli ki. Ama olmuyor, çünkü Hasan Flâmenko çalamıyor. Çaldığı Flâmenko’dan mülhem ama asla o olmayan bir şey. Zâten, Doğan Canku ve Pepe Romero da dâhil, İspanyol Çingenesi olmadan lâyıkıyla Flâmenko çalınabileceğini düşünmüyorum. Meselâ Doğan Canku’nun tekniği çok iyi, enstrümanına son derecede hâkim ve sâdece gitarı virtüözite seviyesinde çalıyor (bunda bile şahsî bir iddiası yok) ama asla bir Montoya, Sabicas veya Paco de Lucia değil; olamaz da! Bağrı yanık ozan olmadan saz öyle sâhici çalınabilir mi? Bu da onun gibi bir şey.

Bu arada, Paco’nun yorumundan Rodrigo’nun ünlü Aranjuez konçertosunu dinlediğinizde, eğer klâsikçi olarak kulak kabarttıysanız isyan edersiniz ama özgün bir yorum meraklısı yâhut Flâmenkocuysanız “helâl olsun” dersiniz.

link][/embed]

Aklıma takılıyor, medyanın her plânda mahvetmekte olduğu müzik dünyâmızın kurbanı olmamakta sebatkâr bir şekilde kararlı iki üstâdın daha web mekânlarını ziyaret ediyorum: Doğan Canku ve Fatih Erkoç.

*** 

Doğan Canku’nun web mekânı oldukça mütevâzı: http://www.dogancanku.com ile girince gene hiç dokunmadan kopyalayıp pastaladığım şu yazı çıkıyor:

Doğan Canku’nun cemâli ve cevheri hakkında intıbâlarınız oluşur diye gene onun web mekânından bâzı resimlerini pastalıyorum (bu arada, Hasan Cihat ile birlikte çekilmiş bir fotoğrafını en azından ben göremedim):

Doğan Canku1947 yılında Kütahya’nın Tavşanlı kazasında doğdu. Henüz konuşmayı dahi bilmediği 2,5 yaşında EY DÜN DAN adlı ilk bestesini yaptı. İlk müzik nosyonlarını amatör bir müzikolog olan babası Şeref Canku’dan aldı.

1958'de Ankara Devlet Konservatuarı’nı kazanarak 6 yıl viyolonsel ve piyano eğitimi gördü.

1964 yılında Klâsik Gitar ile tanışan Canku, bu enstrümana büyük bir tutkuyla bağlandı.

O yıllarda gerek bu enstrümanın Konservatuar'da eğitiminin olmaması, gerek yasakların getirdiği baskı, Doğan Canku’nun eğitimini yarım bırakmasına neden oldu.

Bundan sonra Canku’nun profesyonel hayatı başlamış oldu. Çok kısa sürede Flamenco Gitar çalmayı öğrenip ülkenin en iyi gitaristleri arasına adını yazdırdı. Bir çok profesyonel şarkıcıya eşlik ederek onların repertuarlarına önemli ölçüde katkıda bulundu.

1967 de Ankara Radyosu’nda açılan bir sınavı kazanarak Klâsik Türk Müziği teorisi ve pratiği üzerinde eğitim gördü.

1969 yılında Selami Karaibrahimgil ve Ahmet Kurtaran ile birlikte Modern Folk Üçlüsü adındaki topluluğunu kurdu. Türk Halk Müziğini ve Klâsik Türk Müziğini modernize ederek çok seslendirdi ve 15 yıl boyunca yurt içinde ve dışında yüzlerce konser, TV ve radyo programları yaptı. Yaklaşık 45 ülkede Türkiye’yi defalarca temsil etti.

1974 yılında Hacettepe Üniversitesi Müzik ve Güzel Sanatlar Bölümü’nde müzik direktörlüğü ve araştırma görevlisi olarak çalıştı.

1980 yılında İstanbul’a yerleşerek profesyonel müzik hayatına tek başına devam etti. M.F.Ü. ile yaptığı bir çok 45’lik ve 5 adet LP’nin yanı sıra, kendi adına bir adet LP ve üç adet CD çıkardı.

MFÜ ile çıkarttığı albümler: (MFÜ, Konser – MFÜ, 40 Yıl Sonra – Takalar – MFÜ, Çocuklarımız İçin – MFÜ, Pop – MFÜ, Bir Doğru Nota Öyküsü, Yapı Kredi Yayınları – Çocuk Şarkıları, İş Bank. Kül. Yay.)

Solo Albümleri: ( DOĞAN CANKU, “LP” 1 Numara Plakçılık – KÖÇEKÇELER, “CD” Kent Plakçılık – SONSUZA DEK, AYRILIK, “CD” ADA Müzik – DOĞA-N’IN UYANIŞI, “CD” ADA Müzik).

1990 yılından itibaren profesyonel müzik hayatına sâdece konser, söyleşi ve kaset – CD çalışmalarıyla devam eden sanatçı, 1993 yılında kendi adını taşıyan bir müzik dershanesi açtı. Halen bu müzik dershanesinde geniş bir kadro ile eğitim veren Canku’nun en büyük arzusu ve hedefi özel bir konservatuvar açarak, daha geniş kitlelere hitap edebilmektir.

Doğan Canku’nun hayatı boyunca ilgi duyduğu, araştırdığı ve bizzat deneyimlediği diğer bir konu da Metafiziktir. Henüz 4 – 5 yaşlarında deneyimlediği ve ne olduğunu anlayamadığı doğaüstü olaylar, 16 yaşından itibaren onun metafiziğe yönelmesine neden oldu. Uzun yıllar Hatha Yoga, Konsantrasyon ve Kontamplasyon Meditasyonu üzerinde çalışmalar yaptı. 1986 yılında Maharishi Mahesh Yogi’nin öğretisi olan Transandantal Meditasyon’nu ve 1990 yılında TM Sidhi tekniklerini öğrendi.

1975 yıllarında Uzak Doğu savaş sanatlarına da ilgi duyan ve bir süre Taek-won-do, Kung-Fu gibi dövüş teknikleri üzerinde çalışan Canku, ileriki yıllarda ülkenin en iyi Aikido ustalarından, İhsan Özgün’den ( 5. Dan ) bu sanatın inceliklerini öğrenmeye başladı. Siyah Kuşak 1. Dan sahibi olduktan sonra ustası İhsan Özgün’ün adına açılan aikido okulunun da kurucuları arasında yer aldı.

 

Vejetaryen usûlü yemek pişirmekten, botanik ve el sanatlarına kadar bir çok hobisi de bulunan Canku’nun yayınlanmış üç de kitabı bulunmaktadır.

Bu kitaplardan bir tanesi, şiirleri ve metafizik deneyimlerini konu alan EY DÜN DAN, diğer iki tanesi de müzik eserlerinden oluşan nota kitaplarıdır.

mbed]

***

Merak edip, gene pek çok enstrümanı çok iyi çalan ve hem Türk Musikîsi’ne hem de Batı Müziği’ne gerçekten vâkıf olan diğer san’atçının, Fatih Erkoç’un web mekânına bakıyorum: http://www.fatiherkoconline.com adresinden aynen pastalıyorum:

FATİH ERKOÇ Biyografi

7 Nisan 1953′te İstanbul-Fatih’te dünyâya gelen Fatih Erkoç’un ilk defa enstrümanlarla tanışması babası değerli ud sanatçılarımızdan Hasan Erkoç’un üç yaşında kendisine bir keman hediye etmesiyle olur.

Fatih Erkoç, ilk öğrenimini tamamladıktan sonra müziğe olan ilgisi nedeniyle 1965 yılında İstanbul Belediye Konservatuarı’na girer. Burada 7 yıl boyunca trombon, piyano ve kontrbas eğitimi alır ama mezun olmadan o dönemin en gözde orkestralarından İstanbul Gelişim Orkestrası ile çalışmaya başlar, 1971′de birlikte “Nihayet” adlı bir albüm çıkarırlar, kısa bir dönem trombon sanatçısı olarak İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nda çalışır. Ardından askerlik döneminde Ankara’ da artık aramızda olmayan değerli caz davulcusu Erol Pekcan’nın orkestrası ile konserler verir, bir çok radyo ve televizyon programına konuk olur. Daha sonraki 11 yılını Norveç’de geçiren Erkoç, İskandibluea’daki çeşitli orkestralarda; trombon, flüt, gitar, bas gitar, keman, saksofon, trompet ve ud gibi enstrümanlarıyla yer almıştır.

1986 yılında Türkiye’ye döndükten sonra Kuşadası’nda, 1. Altın Güvercin Şarkı Yarışması’nda söz, müzik, düzenleme ve yorumu kendisine ait olan “Yol Verin A Dostlar” şarkısıyla birinci olur. 1987 yılında ise aynı ismi verdiği albümünü çıkaran müzisyen, 1989′da yine söz, müzik, düzenleme ve yorumu kendine ait olan “Sen ve Ben” adlı şarkısıyla bir kez daha birincilik ödülünü alır.

6 yıl tromboncu ve solist olarak TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası ile bir çok caz konseri gerçekleştiren, radyo ve televizyon programlarına katılan müzisyen, ayrıca İtalya, Fransa, Finlandiya, Hollanda ve Amerika’da caz festivallerine de katılır. Tabii bu yoğun temposu içinde müzik yarışmalarını da ihmal etmez. Hem kendi, hem de başka bestecilerin eserleriyle bir çok kez Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye Finalleri’nde yarışır. Malezya’da 1989′da yapılan bir pop müziği şarkı yarışmasında yine sözü, müziği, düzenlemesi ve yorumu kendine ait olan; “Korku”; adlı şarkıyla Türkiye’yi temsil eder.

Stüdyo çalışmalarına uzun bir süre ara veren Fatih Erkoç, 1999 yılı sonunda sonunda kendi adını taşıyan ve şarkılardan prodüksiyonuna kadar kendi imzasını taşıyan albümüyle geri döndü. Arada geçen uzun dönemde birçok önemli konserler gerçekleştiren ve Türk TV’leri arasında nitelikli müzik performans programı anlamında belki de tek örneklerden biri sayılabilecek “Yankılar” programına imzasını atan Erkoç, uzun bir çalışma döneminin ardından 2005 tarihli yeni albümü “BEKLENEN” ile kendisini özleyen hayranlarıyla buluşuyor. Fatih Erkoç şu günlerde ayrıca geçmişte yarım bıraktığı eğitimini tamamlayarak yoğun günler geçiriyor ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarından mezun olmaya hazırlanıyor.

Fatih Erkoç’un da cemâli ve celâlini keşfedebilmeniz için birkaç fotoğrafı aşağıda:

  

300"}[/embed] 

***

NEDEN ÂRAFTA HASAN CİHAT ÖRTER

Hasan öncelikle çok sıra dışı bir şahsiyete sâhip. Mübalâğalı ve insanı rahatsız edercesine övünen tavrının altında derin bir öfke seziyorum. Olağanüstü bu dâhiye belli ki birileri sırt çevirmiş ve onlara hiddetle sayıp döküyor.

İyi de, Doğan Canku ve Fatih Erkoç da öyle! Yâni her gün bir yenisinin pırtıklandığı (bunu ben uydurdum) sözüm ona san’atçılar, insanın beynini sulandıran pop starlar filân sürekli lânse edilirken, bu insanlar sessiz sâkin bir şekilde işlerini yapıyorlar ve pekâlâ da şöhretlerini koruyorlar. Üstelik formasyonları da çok benziyor hayat hikâyelerine bakıldığında. Onlar da ilâhileri, folk şarkılarını, özgün bestelerini icra ediyorlar ve çok kaliteli, asla züppe değil ama elit dinleyicileri var. Kalite ve seviyelerinden asla tâviz vermiyorlar, efendiliklerini bozmuyorlar.

Hasan’ın sıra dışı şahsiyetinin de getirdiği başka sıra dışı falsoları var, esas sorun burada. Bir ilâh, bir yıldız olmak isteyip sürekli mübalâğa ediyor. Sahnede enstrüman parçalıyor, kendi kulvarındaki herkese tepeden bakıyor ve çok fazla, hem de çok çok fazla konuşuyor. Bu da onu itici yapıyor. Ben arkadaşlığını çok seviyorum ama sahnede başarısız Hasan, maâlesef! Meselâ, konserin ikinci yarısında anons ediyor: “Bana özellikle genç dostlarım, kardeşlerim sordular üstâd, neden hiç klâsik çalmadın diye, fakir üstâd onun da en âlâsını yapar, haydi bismillâh” gibilerinden bir şeyler söyleyip beni çok ümitlendiriyor. Ama daha üçüncü dakikada Lobos ve Albeniz’in kemikleri sızlamaya başlıyor. Ne eserleri doğru çalıyor, ne de tekniği, gitara basışı, dokunuşu doğru. Leyenda’ya (Asturias) aklınca Flâmenko doğaçlamalar katıyor ama akorlar bile hatalı çıkıyor.

Sözünü ettiği bütün albümleri konser çıkışında satın alıp sabrımın yettiği yere kadar dinledim. Hicret ve Kâbe Senfonisi elektronik oyunlar ve zikir efektleriyle dolu, o seyirci grubunu bu sebeple hayran bırakacak ama gerçek bir musikîşinası rahatsız edip “bu da ne yâhu” dedirtecek bir zorlama. Müzikal bir değeri yok ama dinine fazlaca düşkün olup sayıları her gün artan kitlelere dayanmasını çok kolaylaştıracak bir popülizm!

Diyeceksiniz ki “bunun ne mahzuru var”; doğru, yok. Ama benim tanıdığım Hasan Cihat Örter bu soyunduğu rolün adamı değil, hem de hiç değil. Bana sen bunları nereden bilip bu kadar ahkâm kesiyorsun diyebilecekler için kısa bilgi: 11 yaşımdan beri klâsik gitar çalıyorum, dört kere resitâl verdim; Giriftzen Âsım Bey’in torunuyum ve 3 küsur sene Adana Musikî Cemiyeti’ne devam ettim, korist olarak konserlere çıktım. Her iki kültüre de, paradigmaya da vukuf derecesinde âşinayım yâni…

Hasancığım, dost acıyı söyler.

Bana yaz dedin, yazdım. Bu hâlle cennete garanti biletin yok çünkü bu sen değilsin; cehenneme gidemeyecek kadar da kıymetli ve büyük bir adamsın. Ebediyen Âraf’ta kalmamanı Allah’tan niyaz ve senden de dostun olarak rica ediyorum.

Mehmet Kerem Doksat – 06 Ağustos 2006 Pazar

Bu yazıyı kendisine e-postayla yolladım. Maâlesef de beklediğim tepkiyi aldım. Önce müziği bırakacağını söyledi, sonra “CD’lerimi ve kitaplarımı at, konserlerime de gelme” dedi, akabinde beni kendisini kıskanmakla suçladı, nihâyetinde “gel de seni tedavi edeyim müzikle dost” diye mesaj yolladı ve aynı amaçla aradı!

Bu arada… Yaklaşık 5 senedir ne gitar çaldığım var ne de Türk Musikîsi söylediğim. İnşallah bu gazla başlarım ama ben zâten asla dâhi san’atçı değildim ki…

***

AH HASAN CİHAT ÖRTER AH!

Her san’atçı tenkit edilir, hakkında da eleştiri yazıları kaleme alınır. Bundan daha tabii hiçbir şey olamaz. “Ben san’atçıyım” diye çıkıyorsan, bunu göze alacaksın. Hele “ben dünyâ çapında üstâdım” diyorsan, haydi haydi alacaksın!

İlk makalede de belirttiğim gibi, Hasan Cihat Örter (HCÖ) bana ısrarla söylediği için yazdım. Kendisi nikâh yemeğime gelecek kadar samimiyet gösterdiği için ben de buna inanarak münekkitliğimi yaptım. Tamamen hüsnüniyetle eleştirdim, dostâne bir şekilde de tavsiyelerimi yazıya aktardım. Teknik eleştirilerimde bilhassa klâsik gitarla ilgili teferruata girdim. Flâmenko ve sâir dallarda ise sâdece musikî kulağıma ve genel bilgime göre ahkâm kestim. Çünkü o dalların tekniğine (sedâsına değil, onu bilirim) vâkıf değildim.

Eğer benzer şeyler benim içn yazılsa idi zerre kadar kızmazdım. Gerçi benim için böyle bir yazı yayınlansa tamamen hayâl ürünü olacağı için muharriri de gülünç duruma düşerdi; çünkü mübalâğalı iddialarım da yok, sahnede gitar da kırmadım, kendimden “fakir profesör” filân diye de bahsetmedim hiç (memleketin bu hâli sürerse belli de olmaz hani)! Gene de “teşekkürler ama şuna buna katılmıyorum, falancaya filâncaya da dikkat ederim” diye bir şeyler yazıştırırdım; olur biterdi.

Fakat sevgili HCÖ kalktı “Kurtul bu komplekslerden doktoooorr..!!..” diye başlayan mesajı yazdı. Yazdı ve dahi dananın kuyruğu koptu. Millet birbirine girdi, Sultan Türkoğlu adını kullanan bir Amazon ne yapacağını şaşırdı, binlerce kez küfredeceğini bile ifâde etti; hâttâ bu Amazon “Kâbe Senfonisi” için “dünyânın en hümanist eseri” diye haykırdı. Belli ki hümanizmin ne olduğundan bîhaber çünkü eğer kendisi ve HCÖ hümanistseler Allah’a veya başka bir kutsiyete inanmıyorlar demektir. Vikipedia’dan olsun şu Hümanizm nedir bir okuyun yâhu! Ne hâinliğim, ibişliğim, ne câhilliğim kaldı. Mesajlar iyice trajikomik bir hâl aldı…

Web mekânımdaki diğer makaleleri tetkik edenler görecektir ki, aleyhimde yazılan en garip şeyleri dahi (galiz küfür veya benzerleri hâriç) ellemiyorum; öyle duruyorlar. Birer ibret varakası olmaktalar. Yâni ben de dünyâ çapında olmasa da memleket çapında tanınmış bir ilim ve fikir adamıyım ama hakkımda yazılan en yıkıcı ve sıkıcı şeyleri dahi tahammülle karşılıyorum. Gerektiğinde de efendilikle cevap veriyorum. Hasan’ın ve “ekibinin” tahammülü ise nâkısta (bu arada, IP numaraları çok ilginç kaynaklar gösteriyor)!

Meselâ Fatih Erkoç’un son albümü beni sukut-u hayâle uğrattı çünkü o güzelim sâhiciliğinin yerini inceden inceye popülizm almış. Ama ben böyle dedim diye, eminim ki benim “oidipus” kompleksim olduğunu filân söylemez!

Öte yandan, “World Classical Guitar Pieces” albümünü almamız söylendi; alacaktık ve üstâdın ustalığını esas oradan dinleyip aklımızı başımıza devşirecektik.

Biz de derhâl aldık, iki kere baştan sona kadar pür dikkat dinledik, üçüncüde şiştik!

Şimdi gene ne düşünüyorsam onu, kırmak için de, -artık tenkide açık olmadığını maâlesef anladığımdan dolayı- onarmak için de değil, bîtaraf olarak yazacağım. Yazacaklarım ne onun kişiliği, ne sahnede ne yaptığı, ne de konuşmalarıyla ilgili; sâdece albümdeki icra konumuz olan. Bakalım bu sefer neler olacak ve daha ne acayiplikler idrak edeceğiz…

ALBÜM

Bir kere isim ve kapaktan şaşırıyorsunuz çünkü tamamen İngilizce! Yâni, bilmeyen yabancı bir ülkede yapılmış sanır. Şöyle yazıyor:

WORLD CLASSICAL GUITAR PIECES

Şehrazat (evet, Ş ile)

BY HASAN CİHAT ÖRTER (İ ve Ö aynı, yâni büyük harf noktalı, hâlbuki albüm İngilizce; by küçük yazılmalıydı. Milliyetçiliktense, o takdirde bâri iki lisanlı olsa idi, Türkiye’de de satıldığına göre).

Sağ altta “Guitar Virtuoso” denmiş.

Sol altta ise GENÇ diye bir ibâre dikkatimi çekiyor.

Arkada da içindekiler İngilizce ama solda GENÇ var, sağda bir Unkapanı adresi…

İçindeki broşürü açıp künyeyi de okuyunca ise CD’nin tamamen yerli malı olduğu anlaşılıyor.

Acaba bundaki amaç ne diye düşündüm.

Eğer bu CD Türk dinleyicisine hitap edecekse hiç gereği yok, hâttâ snopluk, niye Türkçe değil; eğer Batı’ya ihraç ediliyor ise, korkarım hiç şansı yok.

Neden mi?

Aşağıda gerekçelerini, her bir parça hakkındaki yorum ve tenkitlerimle birlikte, sırayla yazıyorum.

Bir kere, genel olarak hemen dikkati çeken şeyler:

  • Gitarın akordu bozuk! Hele Romance’da insanın kulağını zımparalıyor; dissonan seslerden içiniz geriliyor. İnsan bir dinlemez mi, fark edip tekrar kaydetmez mi?
  • İkincisi de çok fazla miktardaki cazırtı! Tamam, en büyük konsertistlerin, virtüözlerin bile albümlerinde parmak sürtünme sesi, solla iyi basamamaya bağlı falsolu tınılar, tırnak sürtünme parazitleri işitilir. Hâttâ Segovia’nın “temiz” albümü yoktur. Gitar “kirli” bir enstrümandır. Ama bunlar devede kulak kaldığı takdirde kabûl edilebilir. Hemen her parçada sürekli falsolu ses insanın zihnini çeliyor… Bilhassa tremolo yaparken akış çok düzensiz (sağ el sıkıntısı gene).
  • Hiçbir eserin orijinal partisyonuna sâdık kalmamış HCÖ. Belki de uzun zamandır notalarına dahi bakmamış; yoksa insan istese dahi, bilerek bu kadar deforme edemez eserleri. Eğer Dünyâ Klâsik Şâheserleri (tercümesi bu; isteyen Başyapıtları da diyebilir) diye albüm çıkarıyorsan, en fazla yorum yaparsın; hiç kimsenin bestekârın eserinin neredeyse tamamını kafasına göre değiştirip oynamaya hakkı yoktur.

Sırf bu üç genel sebepten hareketle yazıyorum ki, dünyânın hiçbir yerinde ciddi klâsik gitar mahbubu olan bir kişi bu albümü “test listening” akabinde almaz; alsa da “bu da ne acaba” diye paketletir, sonra da bir kere ya dinler, ya da üç parçadan fazla dinlemez (fakir –yâni ben– Yaradan’a sığınıp 2.5 kere yaptı bu işi)!

PARÇALAR

1. R. Korsakov / Şehrazat: Dinleyin ve görün…

2. F. Tarrega /Adelita: Gitar’ın Chopin’i olarak tavsif edilen ve tırnakla değil, etle çalan Tarrega’nın bu çok elemanter ve bir o kadar da nefis eserini böyle çalmaya ancak HCÖ’nün hakkı olur!

3. F. Tarrega / Lagrima: Kelimenin anlamı “gözyaşı” ve Tarrega bu eserde hüzünlü ağlayışı anlatır. Özellikle alttaki si’ler gözyaşı damlalarını remzeder ve pıtır pıtır, tâne tâne düşmeleri icap eder. Bu yorumda ise kaos var. Eserin içerisine sinmiş olması gereken hüzün yok, arada göbek havası formatına dahi büründürüyor gözyaşlarını HCÖ!

4. İ. Albeniz / Asturias:İ gene noktalı, ne oldu İngilizce’ye? Albeniz’in rûhu dünyâya inebilir. Eserin başı sonu, önü yanı birbirine karışmış. Hatalı akorlar ve pasajlar insanı hop oturtup hop kaldırtıyor. Yorumda iç tutarlılık da yok, tamamen kafasına göre takılmış HCÖ. Bütün dünyâda aslında piyano için yazılıp da gitara bu kadar mâl olmuş ikinci bir eser yokken, bu kadar deforme ve dejenere etmeye de, affedin ama kimsenin hakkı olamaz! HCÖ’nün dahi!

"400","height":"300"}[/embed]

5. Anonnimus / Em Romance: Bu dünyâ güzeli melodi de HCÖ’nün hışmına uğramış. Gereksiz bir yavaşlığı anlamsız bir crescendo takip ediyor, sonra garip hırçınlaşmalar ve diminuendolar… Bir de çok kötü tremolo denemesi var, baslarda armoni intihar ediyor. Majör bölüm gâliba zor gelmiş, onu hafiften gargaraya getirmiş HCÖ. Sonra da gereksiz süslemeler, oynamalar… Başta da belirttiğim gibi, gitarın akordu fena hâlde bozuk!

6. J. Pernambuco / Choro: Eh, “no comment”.

7. F. Tarrega / Alhambra: Hiçbir yerde görmediğim, işitmediğim bir intro var. Tremoloda hemen her tırnağın sürtünme sesi duyuluyor ve gene eserin başı, arası, sonu karmakarışık. Sueno’yu, La Catedral’i filân Allahtan çalmıyor HCÖ!

8. R. Arslanyan / Serenade Espagnole: Aziz dostum Rafi’nin bu transkripsiyonu (bestesi değil ama bilmeyen öyle sanacak) esasen talebe düzeyindedir. Onda bile yorum içinde gidiş gelişler pek fazla.

9. A. Lauro / Preludio: Ah HCÖ ah, Lauro böyle çalınmaz. O legadolar, arpegiolar, pasajlar… Hepsinin pırıl pırıl ve su damlaları kadar net işitilmesi gerekir.

10. A. Lauro / Vals Venezolano No: 2: Yukarıdakinin aynı!

11. V. Lobos / Prelude No: 3:Tek bir cümle: Lobos böyle çalınmaz ve bir besteyle bu kadar oynanmaz. Dünyâdaki en ucuz klâsik gitar konkurunda bu yorumla jüri birinci dakikada “teşekkürler” der arkadaş!

12. H. V. Lobos / Prelude N: 1: Yukarıdakinden de üzüntü verici!

13. D. Aguado / Andante: Hayret bir şekilde oldukça iyi yorumlanmış…

14. J. De Azpiazu / El Vito: Nisbeten en az kötü yorumlanmış eserlerden biri…

15. J. S. Bach / Prelude For Lute: Zavallı Bach, ne diyeyim… Bach Barok müziğin şâhikasıdır ve Flâmenko çalar gibi icra edilmez…

16. M. Carcassi / Dm Caprice: Gene oldukça başarılı bir yorum.

17. Ernesto Lecuona / Malaguena: Vallahi, bu eserle nasıl oynasan gidiyor; HCÖ’inki de gitmiş işte…

18. F. Tarrega / Capricho Arabe: Bu muhteşem serenadın aynı ihtişamda bir girişi vardır. HCÖ onu yemiş bitirmiş, bir garip şeye çevirmiş. Yâhu, acaba başka bir parça mı diye baktım. Sonra o olduğunu anladım ama gene Tarrega’nın bestelediği eserle bu çalınan şeyin sâdece Âdem’le Havva’dan akrabalığı var. HCÖ uçuyor, daldan dala konuyor, arada cazırtılar…

19. M. Carcassi – Allegro Caprice: Ne diyeyim… Dinleyin!

20. J. C. Bach / Musette: HCÖ, ekipçe bir araştırın bakalım bu eser J. S. Bach’ın mıdır yoksa aynı soyadını taşıyan başka bir hanımefendinin beste albümünden midir? Yorum ise vasat.

21. D. Aguado / Agito: Ajitasyon müthiş!

22. Improvisations / Bularias: Yorumun kerameti HCÖ’in kendinden menkûl fakat, hep yazdığım gibi, Flâmenko tekniği zayıf olduğu için bâzı kısımlar sırıtıyor…

Bak sevgili dostum. Bu albümün hiçbir yerde şansı yok. Hiçbir ciddi müzik adamı da ciddiye almaz. Allah aşkına daha az çal, daha çok çalış, orijinal notaları tekrar tekrar çalış. Önüne partisyonları koy ve aylarca kampa gir; bestekârlara hürmet et.

İrticâlen (doğaçlama olarak) çalmana hiç itirazım yok; beğenen dinlesin. Ama klâsik gitar böyle çalınmaz! Dünyânın en büyük klâsik gitaristlerinin hemen hepsinin CD’leri, DVD’leri var evimde; hâttâ bir kısmının eğitim DVD’lerini buldum http://www.amazon.com/ adresinden. Apuoyando, pizzicato, serbest vuruş, el duruşu… Öğretiyorlar. Hele yeni nesil gitaristler var ki, çoğu da 16–25 yaş arası, insanı vecitten ağlatacak kadar muhteşem çalıyorlar. Konkurlar müthiş geçiyor. Sen bu albümündeki icrânla bunların ön elemesinden dahi geçemezsin; bu bir hakaret değil bir tesbittir.

:"400","height":"300"}[/embed]

:"400","height":"300"}[/embed]

:"400","height":"300"}[/embed]

Bu dâhi gencecik adam, Celil Refik Kaya dünyânın en zor konkurlarını kazanıyor.

Yâni, bu “muhteşem” albüm dünyâyı filân sarsmaz, sarsamaz. Bir de, senelerdir dünyânın her tarafında en büyük müzik mağazalarında saatlerimi geçiririm. Nedense HCÖ’in hiçbir kaydına rastlamadım. Belki ben bulamadım, göremedim; bundan sonra çok daha dikkatle arayacağım.

SONUÇ

Sevgili HCÖ, lûtfen rallentendo et diminuendo, allegro ma non troppo. Bu prestissisimo senin “gitarı” gerçekten parçalayabilir. Çok daha fazla etüt yap, çok daha fazla deşifrasyon yap, çok daha az konuş ve çok daha az CD yayınla. Bak, işte o zaman tarihe geçersin çünkü yeteneklisin, hem de çok.

Son bir husus da, seni arkadaş bilip düğününe çağırmış olan, ısrarla çağırdığın konserinde sahneye çıktığında “o da büyük bir gitarist” filân diyerek kendine pâye çıkardığın birisine ısrarla “yaz yaz” deme, dersen de başta kendin olmak üzere onun geçmişine filân sövecek kadar ilginç olan “mevhum milyonlarca hayranını” üzerine salma (benim vak’amda kadın ismi kullanan bir “bir milyon” sövdü).

Aman dikkat HCÖ, aman dikkat!

Çünkü herkes benim kadar mütehammil ve psikiyatr olduğundan dolayı da anlayışlı çıkmayabilir.

Oldu mu “dostum”!

Mehmet Kerem Doksat – Nişantaşı – 07 Temmuz 2007 Cumartesi


***

Neden bu eski makaleyi bugün mekâna mı koydum?

Kalkmış benden bahsederek muhayyel düşmanlarına çatıyor. Bu arada Doğan Canku ile dost olduk, evimize geldi... Fatih Erkoç ise hem arkadaşım, hem de Bursa'da konservatuvar açarak büyük bir hizmete imza attı.

HCÖ'nün diplomalarının da düzmece olduğu bu mekânın eski hâlinde alenen yazılıp çizildi; HCÖ, Hıncal Uluç'tan tutun da pek çok kişinin ismini vererek buraya sahte mesajlar yolladı! Bunların hepsinin gönderildiği bilgisayarların aynı olduğu ortaya çıkt...

Bakın bugünlerde neler yapmakta HCÖ:

:"400","height":"300"}[/embed]

ve

:"400","height":"300"}[/embed]

   Türkiye'de her şeyin cıvatası gevşedi, vidaları çıktı!

      İşte, görün ve karar verin.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 28 Aralık 2012 Cuma

Gregoryen Takvim
BİLİM VE SAFSATA HAKKINDA

Related Posts

 

Yorum

Already Registered? Login Here
Şu ana kadar herhangi bir yorum mevcut değil