Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

HAYATTA MISIN?

Yaşayabiliyor musun?

Hani nefes alabiliyor musun? Her neye inanıyorsan inan, her ne senin için kutsalsa, ona şükredebiliyor musun?

Soluk alabiliyor musun veya kim ne derse desin, akciğerlerini şişirebiliyor musun?

Bunu yaparken de şöyle bir gerinip, falanca veya filanca yaştayım demeksizin, hâlâ hayatta olduğunu fark edebiliyor musun?

İşte yolun başındasın dostum.


Unutma ki her şeyin başı önce hayatta kalabilmek ve nefes alabilmektedir.

Yaşamanın verdiği hazzı yaşamanın ve bundan dolayı da bir “oh” diyebiliyor olmanın değerinin farkında mısın?

Neden, niçin, nasıl filân demeksizin, sırf varolduğunu fark edebildiğinden dolayı içinde bir sevgi ve yaşayan, yaşamayan ve hayatın tadını almaya programlanmış her şey veya kişi, nesne için haz duyabiliyor musun?

Eşcinselleri bir hasta olarak değil de, bir hayat tarzı, Transseksüelleri ise bir tercih konusu olarak görebiliyor musun?

Yahut kendini aşırıya kaçmaksızın kendini sorguladığında, huzurla nefes alabildiğinde, ölüm hâlâ kapını çalmadığı için umutlu musun?

Damarlarındaki kan hâlâ akmakta mı ve sen de bunun farkında mısın?

Eğer uğruna kendini feda edip, uğrunda maddî mânevî her şeyi feda edebilecek kadar vaktin ve nakdin varsa...

Bir bakım evinde veya huzur evinde, kimsesizler mezarlığında son bulamayacaksa ömrün, gereken hazırlıkları yaptın mı?

Sokrates kadar sorgulayıcı, Marks kadar münkir veya Popper gibi kafan karışık olsa dahi…

Düşünmekle var olmak aynı şeydir sanmakta isen hâlâ Descartes kıvamında…

Hele bir de ayarlayabildiysen kefen paranı. Kimselere aman diyemeyecek kadar sağlama almışsan arkanı.

Artık hayatına bir format atmanın, şekil vermenin zamanıdır dostum…

Önce bunların olmazsa olmazlarını (sine qua non) bir özetleyelim:

1.  Tedbirli olmak

2.  Borç takmamak, mevcutsa da vefat öncesi ödemekte iyiysen

3.  Yarın ölecekmiş gibi burası, hiç gitmeyecekmiş gibi orası için çabalayabiliyorsan...

4.  Hayatının bilhassa yaşlılık dönemlerinde ihtiyar (düşünen ve fikirlerine hürmet edilip danışılan birisi) olabilmişsen...

5.  Tevzi edebilmişsen emeğini vârislerin arasında vasiyetinde...

6.  İster bir mozolede yakılacak, ister câmide son duan yapılacak, isterse de havra da yâhut bir köyün kuytu köşesinde toprakla / suyla buluşacaksanız.

7.  Kısacası dostum, ölümsüz olmayı eserlerinle garantiye alabilmişsen…

İşte şimdi sarabiliriz filmi en başa…

***

Sor şunları dostum:

Bir kere, ebeveynini sen mi seçtin?

Planlı ve programlı bir evliliğin mi ürünüsün yoksa evlâtlık mı alınmışsın?

Acaba bir sperm bankasından döl alınarak üretilmişsen ve herkesin beyaz olduğu bir ailedeki tek zenci sen misin?

Bütün bunlara rağmen atılmışsan hayat mücadelesine…

İtibar ve sosyal statünden bağımsız olarak, birey olabilmişsen veya bunun için çabalayacaksan...

Seninle dalga geçen, aşağılayan yahut methedenler arasında bir elmas gibi başın dik dolaşabileceksen,

Kendini aşmak için de emeğini azami derecede kullanabiliyorsan…

İnsansın!

Haydi, çıkalım yola beraberce…

***

Bir yerlerde dünyaya gözlerini açtın; farz edelim ki bu bir doğumhâneydi ve ebenin teki popona şaplak atarken, yorgun bir tabip seni çıkardı, uykulu bir çocuk hekimi de “Apgar …” dedi.

Hımmm…

Belki de prematüre idin yahut sezaryenle terk ediverdin ananın rahmini.

Sonuç olarak artık doğdun bir şekilde ve yaşayamaya devam etmek zorundasın.

Irkını, tanı, milletini ve inançlarını sen tayin etmemiştin başlarda ama zamanla bu irade eline geçecek ve baş kaldırabilen veya munis birisi olmak sana kalacak ve hayatın kendine yatırım yapmakla, kendini aşmakla geçmek zorunda kalacak.

Bir kere hep yalnızsın, bunu bil.

Felsefedeki mutlak-bencilik denen solipsizm değil kastımız; Hakikat yolculuğundaki her kararında ve aşamada, en son karar mercisi sen olacaksın, unutma!

İnsan doğarken ağlar, bu doğru ama tamamen reflekstir ve ağlamasan akciğerlerin havayla dolamaz, birikmiş sümük ve diğer artıkları atamazdın.

Demem o ki, bu romantizm henüz senin şuur sathında değildir ama ebeveynine, aile efradına çok şirin gelir.

Genellikle kutsanırsın bir şekilde; hangi dine veya inanca dair olduğu da senin elinde olmamıştır.

Artık kişisel evrimindeki seyahat başlamıştır.

Eğer etrafta bakıp öğrenecek liderler yoksa (bunlara alfa dominant gibi isimler verilir), yapayalnız ve şaşkın bir maymundan yahut bir kurt çocuktan başka bir şey olamayacaksın.

Dünyada çok örneği var bunların.

***

Daha annenin rahmindeyken başlarsın görmeye ve işitmeye. Bu dönemde sana Mozart’ın huzur verici şarkıları, Sufi müziği dinletilirse ve ebeveynin seninle muhabbete daha o zamanlar başlarsa.

Evet, doğru okudun dostum. Eğer daha rahimdeyken seninle konuşup şakalaşırlarsa, annen ve baban sana huzur verecek hormonları plasenta denen rahim eşi tarafından yollayabildiyse, daha zeki ve hazırlıklı geleceksin bu âleme…

Buna İntrauterin Evre (Dönem) denir.

Sonra da belki de en büyük travmalarından biri gelecektir: Doğum. Hep çekeceksin hasretini ana rahminin ama bunun şuurunda olmayacaksın. Bu da bir travma aslında tıpkı Otto Rank'ın işaret ettiği gibi.

Önce kakanı ve çişini tutmayı öğrenmelisin; yaş doğumdan sonraki ilk bir-bir buçuk sene. Anal Dönem yâni hayatın ilk evresi!

Hiç merak etme; eğer apartmanda yaşamışsan, mutlaka kakanla halıyı boyamışsındır kahkahalar atarak. Mahcup olamayasın diye ailen bahsetmemiş olabilir ama sorarsan gülmekten kırılarak anlatacaklardır.

Neyse, vakti geldiğinde başlayacaksın her bir şeyi ağzına sokup tanımaya.

Buna Oral Dönem denir.

Ağzın en büyük haz organındır ve her bir nesneyi ağzına sokarsın tanımak için.

Her bir şeyi tanımaya çalışmaktasın henüz ve emeklemen de bunu takip edecektir...

Nefes alabiliyor musun?

Her neye inanıyorsan inan, her ne senin için kutsalsa, ona şükredebiliyor musun?

Soluk alabiliyor musun veya kim ne derse desin, akciğerlerini şişirebiliyor musun?

Bunu yaparken de şöyle bir gerinip, falanca veya filanca yaştayım demeksizin, hâlâ hayatta olduğunu fark edebiliyor musun?

İşte yolun başındasın dostum.

Unutma ki her şeyin başı önce hayatta kalabilmek ve nefes alabilmektedir.

Yaşamanın verdiği hazzı yaşamanın ve bundan dolayı da bir “oh” diyebiliyor olmanın değerinin farkında mısın?

Neden, niçin, nasıl filân demeksizin, sırf varolduğunu fark edebildiğinden dolayı içinde bir sevgi ve yaşayan, yaşamayan ve hayatın tadını almaya programlanmış her şey veya kişi, nesne için haz duyabiliyor musun?

Yâhut kendini aşırıya kaçmaksızın kendini sorguladığında, huzurla nefes alabildiğinde, ölüm hâlâ kapını çalmadığı için umutlu musun?

Damarlarındaki kan hâlâ akmakta mı ve sen de bunun farkında mısın?

Eğer uğruna kendini feda edip, uğrunda maddi manevi her şeyi feda edebilecek kadar vaktin ve nakdin varsa...

Bir bakım yahut huzur evinde, kimsesizler mezarlığında son bulamayacaksa ömrün, gereken hazırlıkları yaptın mı?

Sokrates kadar sorgulayıcı, Marks kadar münkir veya Popper gibi kafan karışık olsa dahi…

Düşünmekle var olmak aynı şeydir sanmakta isen hâlâ Descartes kıvamında…

Hele bir de ayarlayabilmişsen kefen paranı. Kimselere aman diyemeyecek kadar sağlama almışsan arkanı.

Artık hayatına bir format atmanın, şekil vermenin zamanıdır dostum…

Önce bunların olmazsa olmazlarını (sine qua non) bir özetleyelim:

1   Tedbirli olmak,

2.  Borç takmamak, mevcutsa da vefat öncesi ödemek,

3.  Yarın ölecekmiş gibi burası, hiç gitmeyecekmiş gibi orası için çabalayabilmek şiarın olmuşsa!

4.  Hayatının bilhassa yaşlılık dönemlerinde ihtiyar (düşünen ve fikirlerine hürmet edilip danışılan) birisi olabilmişsen,

5.  Tevzi edebilmişsen emeğini vârislerin arasında vasiyetinde,

6.  İster bir mozolede yakılacak, ster câmide son duan yapılacak, isterse de havra da yahut bir mezranın kuytu köşesinde toprakla / suyla buluşacaksan,

7.  Kısacası dostum, ölümsüz olmayı eserlerinle garantiye alabilmişsen…

İşte şimdi sarabiliriz filmi en başa…

***

Bir kere, ebeveynini sen mi seçtin?

Planlı ve programlı bir evliliğin mi ürünüsün yoksa evlâtlık mı alınmışsın?

Acaba bir sperm bankasından döl alınarak üretilmişsen ve herkesin beyaz olduğu bir ailedeki tek zenci sen misin?

Bütün bunlara rağmen atılmışsan hayat mücadelesine…

İtibar ve sosyal statünden bağımsız olarak, birey olabilmişsen veya bunun için çabalayacaksan...

Seninle dalga geçen, aşağılayan yahut methedenler arasında bir elmas gibi başın dik dolaşabileceksen,

Kendini aşmak için de emeğini azami derecede kullanabiliyorsan…

İnsansın!

Haydi, çıkalım yola beraberce…

***

Bir yerlerde dünyaya gözlerini açtın; farz edelim ki bu bir doğumhâneydi ve ebenin teki popona şaplak atarken, yorgun bir tabip seni çıkardı, uykulu bir çocuk hekimi de “Apgar …” dedi.

Hımmm…

Belki de prematüreydin yahut sezaryenle terk ediverdin ananın rahmini.

Sonuç olarak artık doğdun bir şekilde ve yaşaya devam etmek zorundasın.

Irkını, ten rengini, milletini ve inançlarını sen tayin etmemiştin başlarda ama zamanla bu irade eline geçecek ve baş kaldırabilen veya munis birisi olmak sana kalacak ve hayatın kendine yatırım yapmakla, kendini aşmakla geçmek zorunda kalacak.

Bir kere hep yalnızsın, bunu bil.

Felsefedeki mutlak-bencilik denen solipsizm değil kastımız; Hakikat yolculuğundaki her kararında ve aşamada, en son karar mercisi sen olacaksın, unutma!

İnsan doğarken ağlar, bu doğru ama tamamen reflekstir ve ağlamasan akciğerlerin havayla dolamaz, birikmiş sümük ve diğer artıkları atamazdın.

Demem o ki, bu romantizm henüz senin şuur sathında değildir ama ebeveynine, aile efradına çok şirin gelir.

Genellikle kutsanırsın bir şekilde; hangi dine veya inanca dair olduğu da senin elinde olmamıştır.

Artık kişisel evrimindeki seyahat başlamıştır.

Eğer etrafta bakıp öğrenecek liderler yoksa (bunlara alfa dominant gibi isimler verilir), yapayalnız ve şaşkın bir maymundan yahut bir kurt çocuktan başka bir şey olamayacaksındır. Dünyada çok örneği var bunların.

***

Daha annenin rahmindeyken başlarsın görmeye ve işitmeye. Bu dönemde huzurla sana Mozart’ın huzur verici şarkıları, Sufi Müziği dinletilirse ve ebeveynin seninle muhabbete daha o zamanlar başlarsa.

Evet, doğru okudun dostum. Eğer daha rahimdeyken seninle konuşup şakalaşırlarsa, annen ve baban sana huzur verecek hormonları plasenta denen rahim eşi tarafından yollayabildi ise, daha zeki ve hazırlıklı geleceksin bu âleme

Buna İntrauterin Evre (Dönem) denir.

Sonra da belki de en büyük travmalarından biri gelecektir: Doğum. Hep çekeceksin hasretini ana rahminin ama bunun şuurunda olmayacaksın.

Önce kakanı ve çişini tutmayı öğrenmelisin; yaş doğumdan sonraki ilk bir-bir buçuk sene. Anal Dönem yâni hayatın ilk evresi!

Hiç merak etme; eğer apartmanda yaşamışsan, mutlaka kakanla halıyı boyamışsındır kahkahalar atarak. Mahcup olamayasın diye ailen bahsetmemiş olabilir ama sorarsan gülmekten kırılarak anlatacaklardır.

Neyse, vakti geldiğinde başlayacaksın her bir şeyi ağzına sokup tanımaya.

Buna Oral Dönem denir.

Ağzın en büyük haz organındır ve her bir nesneyi ağzına sokarsın tanımak için.

Her bir şeyi tanımaya çalışmaktasın henüz ve emeklemen de bunu takip edecektir...

Hâlâ bir daktilon veya taş plakları çalabilen bir gramofonun var mı -ki cızır cızır da olsa- dinleyebilsen Safiye Ayla'yı?

Münir Nurettin’den (Kahveci Güzeli rumuzlu) Kalamış'ı dinleyebiliyor musun nostalji için?

"300"}[/embed]

Atatürk’ü put değil, büyük bir lider olarak hâlâ hatırlayıp, saygıyla anabiliyor musun?

"300"}[/embed]

Evlât acısı çekenlere kahrolsan da, sen bunu tatmadığın için şükredebiliyor musun?

Hâlâ erkenden kalkıp güne başlayabiliyor ve işine gidebiliyor musun, kaç yaşında olduğuna aldırış dahi etmeden...

Medyada hâlâ her gün baş gösterenlerin bunu nasıl başardıklarını hiç takıntı yapmadan...

Cinsel hayatının sırlarını açıklamaksızın, hâlâ sürdürebiliyorsan.

İnadına işine gidip, vatanını da terk etmiyorsan!

Gitsen dahi yâdellere, unutmamayı başarabiliyorsun ülkeni, insanını, halkını...

En büyük hediye olan beynini kullanabiliyor musun ve çok da huzurla bekleyebiliyor musun ölmeyi, daha ona çok vakit de varken...

Ortalarda gözükmekten korkmadan dostlarını veya akrabalarını ziyaret edebilecek misin?

Tabii ki edeceksin çünkü daha vakit çok erken bu dünyadan göçmek ve gitmek için.

İstediği kadar tabiat olayları olsun, nehirler kabarsın veya gökyüzünde şimşekler çaksın, çalışabiliyor musun sana bahşedilmiş en güzel şeyi, yâni muhitini ve onunla başa çıkabilecek beynini...

Yeni muhabbetlere açık mısın mütemadiyen ve hiç bıkmaksızın?

Unutma ki dost zaten vardır ama çevre bir şekilde kurulur. İtibar ve şan şöhret tantanası içine düşmeksizin çıkabilecek misin insan içine? 

Klavyenin veya kaleminin kudretini kimselerin emrine vermeksizin, durabiliyor musun dimdik ayakta?

Kongrelerde, dünyanın her bir yerinde kendini de, sevdiklerini de görmeye devam edebilecek misin?

İçerken ölçülü, severken sevdalı, mahcubiyetin makûl sınırlarında kalarak koşturabiliyor musun barlarda gece kulüplerinde veya en şöhretli şarkıcı, türkücü veya şov dünyasının tanınmış kişilerinin yanında boy gösterebiliyor musun? 

Üniversitenin "evrensel adam yetiştiren merkez" olduğunun farkında olarak, devam edecek misin sabırla, inatla hâttâ bitmek tükenmek bilmez bir enerjiyle?

E-maillerini okuyup, onlara cevap yazabiliyor musun ve bunun saadetini sosyal bir hayvan olmaktan da öte, sosyabilitesi en üst düzeyde evrimleşmiş insan, yâni bir Homo Sapiens Sapiens olarak dimdik durabiliyor musun kâinatın her zerresinde?

Telefonlarına cevap vermeyenlere küsmeksizin, önce sen arayıp gönül alabiliyor ve bundan gocunmamayı başarabiliyor musun? 

Bakarsın senin Beykent'te veya başka bir yerde jüri üyesi olup, doğmuşsun tekrardan akademik hayatın içine.

Fena mı olur arkadaşım.

Bir kapı kapanırken mutlaka yenisi de açılır.

Ne der Amerikalılar? "Asla bıkma ve tekrar, tekrar başla" ama "don't shoot before asking why": "Ne olduğunu bilmeden ateş etme"!

Bakarsın attığın kurşun dönüp obüs gibi döner sana!

Sen, bir insan yâni Âdemoğlu olarak, kendini aşmaya mecbur hâttâ mahkûm olan tek varlıksın. En yakın filogenetik ve ontogenetik akrabaların dahi bu açıdan yeterli değildir.

Amaca yönelik konuşabilen ve Afrika'dan göç ettiğinden beri yaratarak uzaya da, yıldız kümelerine de, ta Andromeda Galaksisine kadar ışık ışınlarıyla ulaşabilen, Stephan Hawking'in söylediklerini dahi tartışabilen (aklıma Can Dostum Alper Kaya geldi, selâm olsun İzmir'e) bir konuma gelebiliyor ve kitaplar yazabiliyorsan...

Kütüphâneni herkese açabiliyorsan sebil gibi ama ancak lâyık olanlara tevzi edebiliyorsan malûmatını...

Kitaplığında Saidi Nursi'nin de, Eric Kandel'in de cilt cilt kitapları bekliyorsa onlardan feyiz olmayı arzu edenleri.

Burası hem benim Tarabya'daki yuvam, hem de bütün dünyaya açılan sevgi ve bilgi rahmim.

İnsanın gönül kâbesi evidir ama havsalası her şeydir, bunun da sınırı yoktur!

Kızının (benimki Cânan malûm) mürüvvetini görmeye, oğlunun düğününde horon tepmeye hasretle bakabiliyorsak muhteşemdir çünkü evlât sevgisi gibisi yoktur! 

Elbet bütün canlar da, cânanlar evlenir, düğünleri yapılır ve misafirler çağrılır.

Sen de kararlı mısın bu hususta?

Spor yapıp fit yâni sağlıklı kalabiliyor musun yaş baş demeden ve ısrarla?

Bunun için de yaşlanmak değil, "yaş almak" diyebiliyor musun aktif ve dinamik olarak?

Virüslere karşı neden hâlâ ilaç keşfedilemediğini ve nezleyi izah edebiliyor musun?

Nişantaşı - İzmir -  Yabancı ülkeler, Berlin hâttâ Amsterdam gibi pek çok seyahate çıkabiliyor musun?

Nafakanı taştan çıkarmak için inadına tekrar çalışmaya gelip, işinin başına oturabiliyor musun?

Birileri sana, ona veya buna ".... sene ömrün kaldı" dese (çok olur ya yerli eski filmlerde), hemen inanmamayı başarabiliyor musun?

Bütün kovboyların iyi, Kızılderililerin ise kötü olamayacağının farkında mısın?

Bütün medyayı sürekli olarak takip edip, politik ve diğer haberleri izleyebiliyor ve bunca kargaşaya rağmen ayakta durabildiğinden dolayı "oh" diyebiliyor musun?

Çünkü her tarafta terör, kin ve kan var hâlâ!

Gene de huzur içinde dönebilecek misin yuvana ki yeni dostları ağırlayıp, sarılabilesin yürekten...

Evine dönebilecek misin Şoför İbrahim Bey izin verirse (evin imparatoru oldu vallahi).

Rafi Ağabey de aradı, gitara dönmüş ve pek de güzel icra ediyormuş. Çok sıkıntılı günler geçirdi ama dimdik ayakta Gitarın Mütevâzı Profesörü.

Onu ve ailesini de evde ağırlarız.

Belki Doğan Canku da gelir de, üçlü çalışırız benim emektar gitarlardan biriyle.

İşte herkes böylesine hür ise ve eski dostlarla halvet olabiliyorsa bıkmadan, usanmadan, başka ne istenir ki kaderden veya kedersiz olmak ne demekse, işte ondan?

Hâlâ İnek Şaban rolündeki Kemal Sunal'ı seyredebilmek de keyif. Tanışmıştık ben Şişli'deyken. Bu arada sezgilerimde de epey hareketlilik var, Cimbom'da da...

Keza, sekterliğe ve hakemlerin cinsel yönelimine sövmeden tribüne çıkıp da, bir zamanların aristokrat ve hâlis sporu olan futbolu kalkıp da bir savaş arenasına dönüştürmemeyi başarabiliyor musun? İşte buna  da insanlık denir...

Hele son zamanlardaki iğrenç tezahürat, bir zamanların Lefret'lerinin, aldığı kafa darbeleri ve alkol sebebiyle erken yaşta kaybettiğimiz Metin Oktay'ının ve şükür ki hâlâ hayatta olan ve kekemeliğini de yenerek, gelmiş geçmiş en büyük spiker ve sunucularından Halit Kıvanç'ın içlerini karartmasın ve bu asil sporu.

Ayak topunun kökeni İngiltere'dendir ve aslında alt sınıftan gelenlerin kendilerini yükseltilebilmesine imkân tanıyan bir spordur. Ama sloganlarla tribünleri karartıp, insanları bezdirmeyelim.

Zâten bu gibi kişilerin yaptığı şeyde, Anal Döneme regrese olup, içlerindeki öfkeyi yansıtarak, çoğu işinin gücünün başında olan, bir kısmı da bu işten çok iyi paralar kazanan hakemlere yansıtmalarından başka nedir ki?

Çok küçük yaştan beri Fenerbahçe Spor kulübü Üyesiyim. Metin Âşık, Ali Şen ve daha nicelerinin dönemlerine yetiştim.

Bunlar beyefendi zatlardır ve hepsi de tüccar, iş adamı ve benzeri meslek mensubudur. Fatih Terim'i ta Adana'da oynarkenki zamanından bilirim ve çok akıllı bir kadınla atlayarak bugünlere geldi. Hâlen sergilediği duruş ve mensubiyeti beni hiç bağlamaz ama Jup Derwall'den aldığı kıvılcımı da pek güzel taşıyarak, "duble antrenör" yâhut "hem Millî Takım'n hem de Galatasaray'ın gözdesi olması, reklâmlarda yer alması da tamamen kendi tasarrufudur. O Derwall ki, UEFA'da senelerce bizim millî gururumuzu taşıyan çok önemli bir şahsiyet olmuştur. Tek hüznüm, Türkiye'ye gelen bu yabancı hocaların nedense Türkçe konusunda çekinik kalmaları olmuştur.

Bir zamanların efsanevî Fenerbahçe Teknik Direktörü Didi de öyleydi. Böylesine kalifiye insanların adaptasyonlarını kısmî tutup, bu memleketin lisanına vâkıf olamamaları da düşündürücü bir husustur. Çünkü, hele günümüzde, bu takımlardan birisinin mensubu olmak, neredeye en üst devlet ricaliyle aynı masada oturmakla eşdeğerdir. nitekim Fatih de bunu cumhurbaşkanı ile pekâlâ gerçekleştirebilmiştir. Pror. Dr. Hamzaoğlu vâsıtasıyla Florance Nightintgale'de gittiğim bir konsültasyonda hem de karısıyla karşılaşmıştık. Darba uğramış bir eski futbolcunun karısını (yapan başkasıydı) konsülte etmeye gittiğimde beni şöyle bir süzdü hanımefendi ve sanırım kilolu olmamdan dolayı pek bir yerlere oturtamamıştı.

Kolay değildir Adana'nın varoşlarından yükselip de bugünleri görmek.

Samimi bir hayranıyım ve telefonla aradığımda hemen olmasa da tanıdı, selâmımı aldı. Acar Baltaş da uzun süre her iki takımın mentörlüğünü yapmıştır.

Benim gençliğimde ta bir aristokrat faâliyeti olan bu sporun günümüzde geldiği yer düşündürücüdür...

Erman Toroğlu ve tıp doktoru arkadaşım Dr. Ahmet Çakar Bey (Gürcü'dür yanlış bilmiyorsam ve tepesi attı mı da çakar gerçekten) nice hakemler hem oynayarak, hem de fiilen bu spora gönül vermişlerdir, yorumcu, futbolcu olarak...

Keza İzmir'in bağrıdan yetişme, tam bir gönül adamı olan Sayın Mustafa Denizli de ahbaplarım arasındadır. O da çok rahatsızlıklar atlattı ve bugünlere kadar ayakta kalmayı bildi.

Meselâ maça gittiğinde berbat sloganlar atanların yaptığı şey de önce Regresyon (gerileme), sonra Yansıtma (Projeksiyon), akabinde de Saldırganla Özdeşleşip - onu Benimseme Ego savunmalarıdır. Yâni sövdükleri kişi aslında hakem değil, kendi şuurdışlarındaki öfkeli adam veya kadındır. Hele minnacık bebeklerin bu ortamları solumaları, sigara ve duman kirliliğine, küfürlere maruz kalmaları pek hazin bir olgudur.

Yarın öbür gün birileri ölürse ve kan akarsa, bunun sorumlusu kim olacaktır?

Sâdece federasyon mu yoksa devletin idarî mercilerindeki eşhâsın yetersizliği mi?

Seneler önce Sevgili Dostum Mansur Beyazyürek'le beraber Feneryum'daki tribünlerde seyrettiğimiz maçı unutamam. Mansur Beşiktaşlı, ben de Fenerbahçeli. Hava da nasıl karlı. Benim kafamda yün bir atkı, Mansur'da bir kulak örten şapka. Sözüm ona kapalı tribündeydik ama mabadımız donmuştu ve kameralar da bir onu, bir beni gösterip durmuştu.

Muhterem Hocam Prof. Dr. Selçuk Erez'e verilmiş bir sözüm var. Onu da, Neslim'i de, kızımı ve isteyen diğer dostları da Şükrü Saracoğlu'nun adıyla anılan stadyumun o muhteşem havasını solutmak üzere götürmek istiyorum...

Bu arada, Sevgili Celâl Şengör'ün kaleminden çıkma muhteşem bir "Dâhi Atatürk" kitabı neşredildi. tıpkı benim Psikanaliz Yanılgısı gibi o da incecik ama muhtevası dopdolu. İlk fırsatta ben de okuyacak ve bir adet de ben yazacağım.

Biliyorum, piyasada bu konuda âdeta bir stagflasyon var ama yapıcı narsisizmiyle, olağanüstü dehâsıyla, karizmasıyla, bu Ulu Önder'in psikolojik ve psikiyatrik tahliline ben neden yazmayayım? 

Vamık Volkan'dan ne farkımız var bu anlamda, ikimiz de psikiyatri profesörüyüz. "Neyse o" tarzında bir tâne de en kısa zamanda klavyeye almam icap ediyor. Fikri babasına söyleyip bana ileten Merve'ye teşekkür ediyorum.

Tabii ki bu kolay değil ve bol dokümantasyon, kaynakların derlenmesi ve ustaca harmanlanması şart. Yaparım alimallah.

Türkiye'de, onu, "O" demeden, yâni peygamberlik dozunda överek abartmadan yazılacak yeni eserlere çok ihtiyaç var. Rozet Atatürkçülüğü yapmadan ve orada burada hava atmadan yazmak, anlatmak şart bu birkaç asırda bir gelen dâhiyi...

Şimdi kütüphâneme indim.

Önümde Yener Oruç'un yazdığı Atatürk'ün "Fikir Fedaisi" Dr. Reşit Galip kitabı duruyor. Oradan başlayabilirim okumaya...

Zâten yarın Sevgili Atâ Sakmar ve Ailesinin davetlisiyiz. Pazar da kızımın evine gideceğim. Ben de regrese olurum (psikoseksüel gerileme) ve duygulanırım kesin ama bu sefer gözyaşı yasak. Hiçbir evlât babasının göz pınarlarının yeisle dolu görmek istemez. Ha, sevinç ve vuslattan yaşarırsa bilemem. Galiba kayınpeder olacağım bir süre sonra...

Belki bu yaz Doksat'a (Doksato) da gideceğiz Selçuk ve Ömür sâyesinde. Karayolu daha kolaymış. Seneler önce Selânik'e gitmiştim WYETH Firmasının davetlisi olarak ama hüzünlü zamanlardı onlar. "Kardaş" deyince hemen arabasıyla koşan bir de Rum vardı. Şarap boldu, ikrar lezizdi.

Hâttâ Sevgili Aksel Siva da oradaydı ve konuşmamı "etkileyici, kışkırtıcı" bulmuştu. Çünkü depresyonun teşhis ve tedavisinde hâlâ çok büyük değişiklikler yok, nüanslarda vakit geçirmekteyiz. Hâlâ DA, NA, Serotonin (5HT) üzerinden izahlar var kabaca...

Beni hayatımda ilk evliliğin noktalandığı, sonraki karanlık dönemlerimin başladığı zamanlardı.

Atina'ya sonra da gittim ve hep o birkaç milyonluk mağrur adamların hâlâ Mihali-İdea (Megalo- çok doğru değil) ile dolu olduklarını gördüm.

AB'nin bu "şımarık çocuğunun" başkentinde Eski Liman kısmına giderseniz, Uzo hâttâ rakı, Rembetiko ve Boğaz'dan hicret eden Rumların dostluk dolu sofraları bekler sizi.

Oralarda Türkçe konuşarak rahatlıkla anlaşabiliyordunuz son gittiğimde, sanırım şimdilerde de pek fark olmasa gerek...

Yeni Liman kısmındakiler ise kibirli ve ukalâ olurlar genellikle ama hâlâ sokaktaki elektrik kabloları sarkık mı bilemiyorum.

Ha, bir de meşhur Pantheon vardır, tâ tepelerde bir yerlerde. Bir keresinde helâk olacaktık Sevgili Şahap Erkoç'la çıkıp inerken tepeye. Ufacık bir mescit için koskoca bir tepeye tırmanmanız icap eder de...

***

Peki, Atatürk bir faşist miydi, solcu mu yoksa sağcı mıydı? Onu Mussolini, Hitler veya Stalin gibi, Mao ve diğer totaliter, faşist liderlerden ayıran mümeyyiz vasıfları nelerdi. Neden Hatay'ı İsmet İnönü'ye rağmen ilhak etmiş, sonra da ilk TMMM kararını sabırla beklemişti?

Mareşal Fevzi Çakmak'tan sonra ne olmuştu? 

Neden "sağ" cenah kendisini hâlâ kötü yönleriyle anmak ister ama "sol" grup ise yüceltir?

Nasıl oluyor da, onu hiç görmemiş seksen milyonluk Türkiye Cumhuriyeti Milleti hâlâ perestişle ve derin bir sevgi ile onu her zaman, her fırsatta anmakta?

Neden ömür boyu diktatörlüğe soyunmak yerine, makamını İsmet Paşa'ya bırakmıştı? 

Mehmet Âkif Ersoy'un Safahat isimli eserindeki şiir ve kasidelerin mânâsı ona tapınmak mıydı yoksa beş parasız dünyaya veda eden bu gönül adamının amacı neydi?

Yedi yaşında başladığı Safahat eserindeki muhteşem kasidelerden biri olan İstiklâl Marşı neden şöyledir:

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

 

Çatma, kurban olayım ey nazlı hilâl!

Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.

 

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyi: Bendimi çiğner, aşarım;

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

 

Garb'ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

Beni îman dolu göğsüm gibi serhaddim var

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,

"Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?

 

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın

Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın..

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın

 

Bastığın yeri "toprak!" diyerek geçme, tanı!

Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı

Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı

 

Rûhumun senden ilâhî şudur ancak emeli:

Değmesin ma'bedimin göğsüne nâ-mahrem eli,

Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-

Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli

 

O zaman vecd ile  bin secde eder -varsa taşım

Her cerihamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım

Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na'şım!

O zaman yükselerek Arş'a değer, belki başım.

 

Dalgaların sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

Olsun sun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl,

Ebebiyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl; 

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır. Hakk'a tapan, milletimin istiklâl

(MAE Ünv. Prof. Dr. Gökay Yıldız. Semih Ofset Ankara 2010)

***

O zamanlar ırk, kavim (akvâm), millet ve benzeri mefhumlar karmaşıktı ve Batı Medeniyetinin tek dişi kalmış bir canavar kadar ehemmiyetsiz olduğu vurgulanmıştı.

"Hasta Adam" denen Osmanlı'nın içinden güneş gibi bir gencecik Türkiye Cumhuriyeti doğmaktaydı. 

Nusret denizaltısının cengâverleri şehîd olmuştu, Çanakkale de geçilmişti ama bu Aziz Millet bıkamazdı, bıkmayacaktı!

Zamanında Sevgili Dostum ver Kardeşim gibi sevdiğim Hayrettin Dereli bizi alıp Çanakkale şehitliğine götürmüştü.

O zamandan beri, aldığım 100 TL'lik (eski para) küçücük bir kil kâseyi hâlâ kutsal bir emanet gibi saklarım.

Bugünlere kolay gelmedik ve baskılar, caydırmalar, Sultanlık sevdâları sürse de, bizler bu memleketin aziz şehitleri uğruna bekçisiyiz.

Yılmayız!

Yıldırmaya kalkan olursa da...

Herkes bir gün ölmüyor mu?

Altı üstü bir can borcumuz var, öderiz...

Bu yazı herhâlde çok sürecek daha. Ta ki benim Atatürk'le ilgili kitabım da yayımlansın.

Bu arada, Psikanaliz Yanılgısı ve Psikiyatri Tarihi-1 raflara düşebildi nihayet...

***

Sevgili Dostum Celâl Şengör'ün eseri, Hava Kuvvetleri Komutanlığının talebi üzerine verdiği derslerle başlıyor. Bilim Adamı Olarak Atatürk (Hava Kuvvetleri Dergisi. Ek, Şubat, 16s 20146, İ Bankası Yayınları, 172 pp.

Sonra da Grey of Mustafa Kemal-An Intimate Study of a Dictator (BM Kemal - Bir Diktatörün İçten Bir  İncelenmesi: Arthur Bakr Ltd;, Londra, 352s. Sonra, Agatha Cristie'nin Hercule Poirot (Perde! Poirot'un Son İşi: Collins Crime Clup tarafından yapılan ilk baskı) romanından benzetmeler yapmış. ABD'nin ilk Sosyoloji Profesörü olan William Sumner (Halk Yolları) ve Jean-Jacques Rousseau'nun (1721-1778) "asil yabani", Alman Antropolog Franz Boas (1058-1942 ve onun şöhretli öğrencisi Margaret Mead (1901-1978) ve Los Angeles'teki Kaliforniya Üniversitesi (UCLA) antropoloji ve toplumsal psikoloji (Hasta Toplumlar: 1982, Free Press, NY) zikredilmiş. Captain James Cook'un (1728-1779), Büyük Okyanus adalarından birindeyken gemisine aldığı bir yerli kralının çuvalın kazayla düşerek patlaması sonucunda elbisesinin kirlendiğini görmesiyle hıçkırarak ağlamaya başlaması, elbisesi temizlenince de hiçbir şey olmamış gibi diplomatik ziyaretine devam etmesi karşısında hayrete düştüğünü anlatıyor. 1982 senesinde neşredilen kitabında Prof. Edgerton'un bütün dünyadan derlediği örneklerle vardığı sonuç, Cook'unkinin aynıdır. "Bunu kabûl etmek, geri toplumları geride kalmaya mahkûm etmektir" diyen Edgerton'dan iktibasta bulunmuş.

Atatürk de kendi toplumunun geri, hâttâ hasta olduğu kanaatindeydi. Ahmet Hâşim'in pek çok yazımda atıf yaptığım bir mektubunu okuyanlar, Atatürk'e hak vermeden edemezler. Bu mektubu bu önsöz içinde, mümkün olduğu kadar çok kişinin okumuş olması için, tekrara yayınlıyorum. Unutmayın, bu mektup yazıldığı zaman ortada ne Atatürk'ün fikirleri, ne de icraatı vardı henüz: ..........

Celâl'in bu kitabı Kakitap Yayınevinden neşredilmiş.

S. 17'den itibaren Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün (1881-1938) dehâsına vurgu yapmış. Okuyalım özetle:

Dostları tarafından "Allah'ın bir lûtfu", düşmanlarınca da "deccal" olarak betimlenmişse de, bilimsel bir akıl ne birinci ne de ikinci yorumu ciddiye alabilir. Dâhi Atatürk, dehâsını belli bir yöntem izleyerek kullanmamış ve başarıya ulaşmış, üstün yetenekli bir insandır yorumu var.

Daha sonra Gazi'nin eserlerini felsefî ve epistemolojik açılardan da ele almış. Atatürk'ün mücadelesinde bahsettiği muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak sorununu çözerken kullandığı, Viyanalı Karl Raimund Popper'in (1902-1994) önemini vurgulamış.

Ünlü Thales (olgunluğu MÖ 575) ve Anaksimandros (olgunluğu MÖ 560) tarafından yaratıldığını vurgulamış; bunu büyük bir keyifle kendisinden defalarca dinledim.

Keza Einstein'in (1879-1955), Sir Peter Medawar'ın (1915-1987), Jacques Monod'un (1910-1976) -ki Nobel ödülü var...

Charles Darwin ve Alfred Wallace'den de bahsetmiş. "Akıllı Tasarım" fikrine karşı çıkmış bermutat. Atatürk'ün "Hayatta en hakikî mürşit ilimdir, fendir" dediğine dikkat çekmiş, "..... tek hakiki mürşit ilimdir fendir" demediğini önemle vurgulamış. Bilim dışı olmayı da gaflet ve dalâlet (aymazlık ve sapkınlık) olarak 22 Eylül 1924'te ifade etmiş anlattığına göre.

Daha sonra Werner Heisenberg'in (1901-1976) 1925 senesinde neşredilen "Belirsizlik İlkesinden"  söz ederek, Alman Astronom Kepler'in (1571-1630), Ortaçağ bağnazlığıyla yılmadan mücadele eden Isaac Newton'un bahsini etmiş.

Vahdettin'in Almanya seyahatinde Alman Genelkurmay Başkanı Mareşal Paul von Hindenburg'un (1847-1934) Güneydoğu cephesinde şehzadeye verdiği bilgilerin yanlış olduğunu anlatmış...

Sir Francis Bacon'un (1561-1626) (Deneycilik -Ampirizm) söylediklerinden bahsetmiş: Veracitas Naturae: Tabiat (Doğa) Yanıltmaz! Bunun da doğru olmadığını, Goethe'nin (1749-1832) ışık deneylerini, R. Descartes'in yaratıcılık tezinin yanlışlığının da ispat edilemediğini anlatmış.

E. Kant'ın (1724-1804) de aynı fikirde olduğunu, İngiliz Alexander Pope'nin (1688-1744)

"Doğa ve doğanın yasaları gecede saklıydı

Tanrı Newton'a 'ol' dedi ve her şey aydınlandı"

mısralarını anlatmış.

İskoç Rönesans'ının yaratıcılarından David Hume'ın (1711-1776) deney-dışı bilgilerin yaşanılmış tecrübeler (yaşantı) hakkında kesin bilgi sâhibi olamayacağımızı ortaya koyduğunu anlatmış.

Aristoteles'ten, Kant'tan bahsetmiş. Karl. R. Popper'i methetmiş tabii ki (1933 ve 1935'teki iki yayın) Rasyonel Kritisizm de denebilecek Akılcı Eleştiri sistematiğini özetlemiş.

Atatürk'ün de hayatı boyunca 1. Önce karşısındaki sorunu iyi tanımaya ve tanımlamaya (yâni kodlamaya), 2. Kendinden önceki mevzuubahis sorun(lar) için çözüm önerilerini iyi öğrenmeye ve sebeplerini doğru teşhis etmeye, 3. Sorun(ların) çözümü için uygun varsayım imâl etmeye, 4. Kendi varsayımlarına körü körüne bağlanmadan, bunları gözlem raporlarıyla denetlemeye, 5. Başarısız olduklarına ikna olduğu hipotezleri yenileri ışığında (varsayımları) tekrar sorguladığını anlatmış.

Bunun, Popper'in yönteminin ta kendisi olduğunu vurgulamış.

Nutuk'tan örnekler aktarmış:

"Samsun'a çıktığım gün umumî vaziyet ve manzara. 1919 senesi Mayıs ayının 19. gününde Samsun'a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye:

Bu bölümde Samsun'daki gözlemleri var. Mukabil halâs çareleri: Sorun karşısında başkalarınca düşünülmüş ve kısmen hayata geçirilmiş, amaç birliğinden mahrum hâller. Millî Teşekküller, siyasî maksat ve hedefleri, Memleket dâhilindeki ve İstanbul'da millî varlığa düşman teşekküller: İngiliz Muhipleri Cemiyeti,  Ordunun Hâli ve ne yapılabileceği. Müfettişlik vazifesinin geniş salâhiyetleri. Refet (Bele) Paşa ve Raf Orbay tarafından anlaşılamaması ve anlaşmazlıkların ortaya çıkması.

Msl. Sivas'taki Refet Paşa'ya pek zorlu günlerde 23 Temmuz 1919 tarihli telgrafta yazdıklarını anlatmış: "Her alınan haberi, arzu edildiği veçhile, tevsik (belgelendirmek) nadiren müyesser olur (gerçekleşir). Şarh ahvali hakkında aldığımız malûmat mübalâğadan âri olmamakla beraber, bize yanlış bir haytve (adım) attırmış değildir" (c. 1, s. 61).

1 Eylül 1919'da Erzincan'dan Sivas'a doğru yola çıkmak üzereyken, "Dersim Kürtleri boğazı tutmuştur. Tehlike var. Geçilemez" haberini alan Atatürk'ün, "delice bir cesaretle" şu kararı aldığını yazmış: 

Bu tertip ve tarzı hareketi, makûl ve emniyetli görmeyenler bulunabilir. Gerçi bu tarihlerde Elazîz (bugünkü Elazığ) Valisi Ali Galip Bey'in Dersim'de dolaştığı ve bâzı tesvilât (aldatmaca, kandırmaca) ve tertibata çalıştığı malûm idiyse de izah edeyim ki, ben, evvelâ hakikaten Boğaz'ın tutulduğuna kani olmadım. Bunun, hükûmet-i merkeziyenin mümaşatkârı ( yoldaşları) olabileceklerini tahmin ettiğim birtakım kimseler tarafından, mahza (sadece) beni tevakkufa (durmaya) mecbur etmek için tasni edilmiş (uydurulmuş) bir plan -olarak- telâkki ettim. Saniyen (ikinci olarak), Dersim Kürtleri boğazı tutmuşsa, uzak tepelerden yola ateş etmekten ibâret kalması, bence, çok muhtemel idi.

Devam edelim Sevgili Celâl'in kitabına:

Kurmay Mustafa Kemâl, hem düşmanlarının haletiruhiyelerini hem de gidilecek yolun fizikî ve coğrafî şartlarını hızla gözünün önünden geçirerek, Boğazın ne şekilde tutunabileceğini de askerlik tecrübesiyle tartıp, olabilecekler hakkında değerlendirme yapar ve haklı da çıkar: Sivas'a tek el ateş edilemeden varılmıştır.

........

İstiklâl Harbi döneminde ona cephe alan İstanbul basınından Refii Cevat Ulunay (1890-1968) da millî egemenliğe dayanan bir  devleti, bir delinin hezeyanları olarak görür!

Kendisinin  "Peki, şimdi pişman değil misin" sorusuna net olarak "Hayır" der ve ilâve eder: "Çünkü o zamanlar, Mustafa Kemâl hâriç, herkes benim gibi düşünüyordu"

Nutuk'ta da bir atıfla cevap vardır buna imâen:

Bir an için, bu kararın tatbikatında ademi muvaffakiyete (başarısızlık) duçar olunacağını farz edelim. Ne olacaktı o taktirde: Esaret!

Peki efendim, diğer kararlara muvtavaat (itaat etmek, baş eğmek) hâlinde netice aynı değil miydi? (c. 1. s. 13).

Bu basit akıl yürütme de Atatürk'ün her hipotezinin mantıkî çıkarımını sonuna kadar dikkatle takip ettiğini ve ancak ona göre adım attığını göstermektedir. O zamanın beynelmilel câmiasının psikolojisi de iyi tarttığını düşünebiliriz. Kendi kendini -rezilane- (Celâl'in notu) bir çeşit esarete teslim eden bit milletin kahramanlıklar dolu bir milletin, esir düştükten sonra saygı görmeyeceği kanaatine sâhiptir Atatürk.

İkinci Cihan Harbi'nde oynanan insanlık trajedisi sonucunda insanlık âleminde "üstün" ve alçak" ırklardan ve (MKD: tabii ki, milletlerden de) bahsedilir hâle gelir ve o da milletinin böylesine bir üstünlükle anılmasının, esaretten de vahim neticeler verebileceğinin farkındadır.

Uygulamadaki üçüncü adımı, çeşitli safhalardan müteşekkil bir plan yapar: Çevresindekilerin kendisiyle aynı görüşü paylaşmadıklarını, bunun da hem enformasyon hem de akıl eksikliğinden kaynaklandığının şuurunda olmasıdır. 

Bunu da Nutuk'ta açıkça söyler (MKD: böyle bir nutkun hiç yazılmadığını iddia edenler hâlâ mevcut):

Millî mücadeleye rağmen bir kısım yolcular bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet kanunlarına kadar gelen tekâmülâtında, kendi fikriyat ve ruhiyatının muvaffakiyetini görerek, ihtiyatla yürümek arzusudur:

Tatbikatın birtakım safhalara ayırmak ve vakayi ve hâdisattan (vak'alardan ve olaylardan) yararlanarak milletin hissiyatını ve efkârını ihzar etmek (hislerini ve fikrî dünyasını hazırlamak) ve kademe kedeme yürüyerek hedefe vâsıl olmanın planlarını yapmak; nitekim de öyle olmuştur (c.1, s. 14-15).

Tabii ki birtakım aksaklıklar çıkmıştır ve bâzen bütün bir hipotezin yanlış çıktığı da görülmüştü. Bu durumda, yanlışlanan hipotezin yeni datayı da sağlayacak şekilde revize edilmesini gerektirir. 

Meselâ Sakarya Meydan Harbi'nde karşılaşılan müşküllere öyle tedbirler alır ki, nazariyesinin derhâl bir tarafa bırakılarak, bir yenisinin ikamesi icap etmiştir (MKD: Bâzı kısaltmalar yapacağım ve kendi kanaatlerimi de uzun uzun belirtmeden ekleyeceğim):

Meydan Muharebeleri 100 Km'lik cephe üzerinde cereyan ediyordu ve pek müşkül hâldeki ordumun Ankara'nın 50 Km kadar cenûbuna (Güney) döndü, arkası Ankara olarak şimâle (Kuzeye, sola) verildi, tebdil-i cephe ile cephe değiştirilmiş oldu ve ben bundan hiçbir beis görmedim. Hâttâ müdafaalarımız kısım kısım dağılıyordu fakat kırılan her bölüm en yakın bir mesafede yeniden tesis ediliyordu. Kırılan her kısım en yakın bir uzaklıkta tekrar tesis edilebiliyordu. Hattı müdafaaya pek fazla raptı ümit vermedik (bel bağlamadık) ve onun kırılmasıyla, ordunun cesametiyle uyumlu uzun mesafe geri çekilme nazariyesini için ülkenin müdafaasını başka bir tarzda ifade  ve bunda ısrar ve şiddet göstermeyi faydalı ve müessir buldum.

Hattı müdafaa (savunma) yoktur, sathı müdafaa vardır ve o satıh da bütün vatandır. Bu aziz vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla sulanmadıkça, asla terk edilemez. Onun için küçük, büyük her cüz-i tâm (birlik, parçalandıkça ana vasfını kaybeden şey) bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük-büyük bunların tamamı, ilk durabildikleri noktada, düşmana karşı cephe oluşturup muharebeye devam eder. Yanındakinin çekilmeye mecbur (zorunlu) olduğunu gören cüz-i tâm, ona tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide en sona kadar sebat ve mukavemete mecburdur (c.11, s. 617-618) (Burayı özellikle Celâl vurgulamış).

Bu hipotezi hemen uygular ve Yunan komutanı Populas'ın, cepheyi pek çok kere yarmasına rağmen, bir türlü geri itememesi sonucunda, sinirleri bozularak ricat kararı alır.

Celâl, burada, tekrar Popper'den iktibasta bulunuyor ve şöyle lâfı Diyalektik yöntemin yetersizliğine getiriyor. Diyalektik en temel doğa yasalarından biri olsa dahi, yan-ürünler veya beklenmedik bulaşıklıklar (contaminations) onu her zaman saptırabilir. Bu da sıçramalı evrim için bir avantajdır aslında. Her türlü neticeye buradan zıplayabilirsiniz!

İşte bu hataya Gazi'nin de düşmemeye çok özen gösterdiğinden hareketle, G. W. Hegel'in (1770-1831) ve onun nazariyesini tersyüz etmekle pek övünmüş olan Marks'ın ve Engels'in (1820-1895) diyalektik nazariyesinin canına okuyor ve "solcu entellektüellere" veryansın ediyor (evimizdeki sohbette de bahsetmişti). İlber Ortaylı da itiraz etmek bir yana, komünistlerden hiç hazzetmediğini (her ortamda yaptığı gibi) ifade etmişti. Nedense ben de bu dine hiç bağlanamadım ama saygı duyarım (bilhassa Marks, Engels ve benzeri su katılmamışlara. Stalin ve Lenin'den hiç hazzetmem. Türk kaatili Mao'yu da hiç sevemedim).

Marks'la çok romantik bir ikili olan Engels, jeolojinin kurucularından Sir Charles Lyell'i (1795-1875) jeolojik evrimde determinizm yerine tesadüfü vurguladığı için, Doğa'nın Diyalektiği isimli eserinde (1925; yazılışı 1873'ten 1886'ya kadar sürmüş) eleştirmiş ve gene Marks ve Engels, Darwin'in evrim teorisini "insanlık hakkında bir hicviye" olarak nitelemişlerdir. Yves Christien ise Marks ve Darwin hakkında yazdığı eserinde, Marks'ın dünyasının tabiat bilimleriyle hiç uyuşmadığını göstermiştir.

Ma'nevî Kızı Prof. Dr. Âfet İnan, Atatürk için şunları söylemiş:

Atatürk, kendi yetiştiği devrin müspet ilimlerini meslekî ihtisası bakımından bellediği vakit, berrak ve müspet bir bir görüşe sâhip olabildiğini ve herhangi bir mes'eleyi riyazî (matematiksel) bir kat'iyetle hâlletmeyi hedef tuttuğunu söylerdi.

Gene bizzat Atatürk'ün, Karl Litzman'ın tercüme ettiği (1850 - 1936) Takımın Muharebe Talimi isimli eserin önsözünde, yanlışlanan fikirlerin çöpe atılması gerektiğini görürüz:

"... elimizdeki Talimnâme terakkiyat-ı zamaniyeyi takip edebilecek mahiyeti hâiz değildir. Onun hâyide (bayat, köhne) ve fersûde (eski, yıpranmış) yapraklarını koparıp atmak, yerine zaman-ı hâzır harbinin talep eylediği evsaf ve şerâiti bahşedecek yeni bir kitab-ı mübin (güvenilir kitap) koymak mecburiyetindedir (Mustafa Kemâl, 1908).

Celâl'e göre, Atatürk, Doğu ve Batı Harslarının sentezini de her zaman reddetmiş. En iyi arkeolog olan Ord. Prof. Ekrem Akurgal (1911-2022) da onun tarih ve hars (kültür) anlayışı hakkında 1964 tarihinde Ankara'daki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ndeki bir konferansında, tarihten örnekler vererek bunun ne kadar isabetli olduğunu ve hezimete uğradığını, tâ Büyük İskender'den başlayarak anlatmış.

Atatürk, akabinde, Sakarya'daki savaştan sonra, Büyük Taarruz'da sınamış ve hattı ne de sathı savunma imkânı bırakılmış olduğunu görmüştür:

Düşündüğümüzde, ordularımızın kuvayi âliyesini (esas kuvvetlerini) düşman cephesinin bir cenahında nen mümkün olduğu kadar dış kanadında toplayarak, bir imha meydan muharebesi yapmaktı. Bunun için muvafık gördüğümüz vaziyet kuvayi asliyemizi, düşmanı Afyon-Karahisar civarında bulunan sağ cenah grubu Cenûbunda (Güney) Akarçay ve Dumlupınar hizasına kadar olan sahada toplamaktı. Düşmanın en hassas ve mühim noktası orasıydı. Serî ve kat'î netice almak, düşmanı bu cenahından vurmakla mümkündü (c.11, s. 671).

Büyük Taarruz, Atatürk'ün Harp Akademisi'nden hocası olan Yakup Şevki Subaşı'nın teklif ettiği şekilde cephe harbi şeklinde değil, bir yarma, çevirme ve imha harbi şeklinde planlanmıştır... Yâni düşmana hattı veya sathı müdafaa etme imkânı verilmemiştir.

İşte, Atatürk, bu yeni hipotezini değerini müdrikti. Bunları küçük kırmızı kaplı defterine not almış, zaferden sonra kendisini Ankara'da karşılayan Ruşen Eşref Ünaydın'a da anlatmıştır:

"Tarihin en uzun meydan muharebesidir dedikleri Sakarya'yı böğrün sancıya sancıya, düşe kalka, bir sivil spor kıyâfeti ile idâre edip kazandıktan sonra bir akşam üzeri başının üzerinde tâklar ve ayaklarının altında halılar dilemeden, gündelik işini görmekten dönüyormuşsun; kendi l-kalem-i mahsusundan çıkıyormuş gibi yıpranmış bir iç vilâyet taksisi sanılacak bir Ford otomobilinin sâdeliği içinde, ellerinde beyaz göderi eldivenler, o sivil kıyafetle Çankaya'ya döndün ... O kadar ki Hamdullah Suphi, Yakup Kadri ve ben, seni istasyonda karşılamaya yetişemedik. Ardınca köşke çıktım. Eski köşkün taşlığında gazânı tekrar tebrik ettim. Yapıp başardığın iş virtüözce çekilmiş bir bilardo vuruşu imiş gibi yarı şaka yarı ciddi bir tavırla gülümseyerek "Ben gâliba yine en eyi şu askerliği yapıyorum" dedin. Sonra cebinden kırmızı maroken kaplı bir küçük defter çıkararak, ciddi bir sesle:

-"Bak buraya, birâder! Ben bu memlekette işki şeyi keşfettim ki bunlardan biri askerlik târihinde şimdiye kadar formüle edilememiştir. O da şudur: Daha eyi hamle etmek için iğreti çekilmeler yaptığım bir sırada sırt vere vere tâ Ankara civarına gerilediğimizde göz önünde tutarak, 'bu hat da giderse, hangi hattı müdafaa edeceğiz' diye benden teessürle soran bir değerli kumandan Yusuf İzzet Paşa'ya 'Vatanı korumakta hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Bu satıh başka bir vatanın bütün yüzüdür. Vatanın bu sathı, en son kayasına kadar düşmanla boğuşarak müdafaa edilecektir' cevabını verdim ve bu formülü bir emri yevmî (gündelik emir) ile bütün orduya tebliğ ettim. 'İşte, bu benim ilk keşfim, buluşup, harp tarihine bir ilâvemdir' dedin...

"İkincisi de bana Sakarya'da doğan şu düşüncedir: Hiçbir zafer gâye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük olan bir gâyeyi elde etmek için gerekir ve en belli başlı vâsıtadır. Gâye, fikirdir.Zafer, bir fikrin istihsâline hizmet nispetinde kıymet ifade eder. Öyle olmayan fikir ise pâyidar olamaz. O, beyhûde bir gayrettir.

Tabii, bir de "Türk'üm, doğruyum, çalışkanım" düsturunun bir hikâyesi var. Bunu da eklemeye gayret edeceğim kaynaklardan....

Kaynak: Yener ORUÇ, Yayınevi Müdürü: Cevad Gürer, Özkaracan Matbaacılık, Yeni Bosna, İstanbul, 2008

Bir Tıbbiyeli Reşit Galip yaşamıştır. 

Dik başlı adamdır ve Mustafa Kemâl'i bile takmayıp, itiraz edebilen az kişiden birisidir. Milletinin, insanlığa büyük ışığı getiren ve Orta Asya'da, ana Türk Yurdunda, Büyük Türk iç denizi kıyılarında yerleşmiş brakisefal kafataslı bir millet olduğunu ortaya koymak için çabalar. "Türk" kelimesini asla ırkçı saikle kullanmaz. Cephede bilfiil harp eder. Çatalca'da, yirmili yaşlarda iken Kafkas Cephesi'nde vuruşur. Köycüler diye bilinen bu 10-15 arkadaş 9 Nisan 1919'da üç tabip arkadaşıyla Anadolu'ya göçer ve Reddi İlhak Cemiyeti'ni (diğer üç arkadaşıyla beraber) örgütler. Hilâliahmer (Kızılay) için de bir süre Antalya'da görev yapar. Bu arada bir de sıtma parazitini boyama metodu geliştirir. Mersin'e yerleşir ve mütegallibeliğe (zorba akınına) son vermeyi hedefler. Orada hekimlik ve Ticaret Lisesi'nde öğretmenlik yapar. Mersin gazetesinin baş muharriri olur. Bu vasıflarıla da, Mustafa Kemâl Paşa'nın ilgisini çeker. 1925'te Aydın Milletvekili olur. 10 Mayıs 1931 günü, o zamanki ismi Halk Fırkası olan CHP'nin Genel İdare Kurulu Üyeliğine getirilir. Türk Tarih Kurultaylarına üye-yönetici olur ve bir ara da, 2. Türk Dil Kurultayı Başkanlığını üstlenir. Hasan Âli Yücel, ileride kendisinden şöyle bahsedecektir: "Reşit Galip, sapına kadar devrimciydi. Kaplumbağa yürüyüşüyle, çok geri bırakılmış Aziz Milletimizin çağdışı topluluklarla boy ölçüşemeyeceğine inanmıştı. Atatürk'ün inkılâpçı/devrimci rûhuna hep sâdık kaldı. Çok hızla ilerlemeliydik.  Bu uğurda her türlü fedakârlığa hazır bir duygu içerisindeydi". Lütfi Kırdar, ondan şöyle bahseder: 1. Dünya Savaşı bitince İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne asistan olarak giren ve bir yandan da Türk Ocağı ile ilgilenen Reşit Galip, çok acı bir dille kaleme aldığı fakültesi hakkında bir broşür yayınlar ve ıslahat ister. Daha sonra, değişen bir şey olmayacağını görünce de, hem tıbbiyeden hem de Türk Ocağı'ndan istifa eder. Birkaç arkadaşıyla beraber Köycüler Cemiyeti'ni kurar. Fazıl Doğan da bu ekiptedir ve 300 süvariden müteşekkil müfrezesi ile Kütahya/Emet Kuvayı Milliye Kumandanı olarak düşmana akınlar düzenlemiş, İnönü Cephesi'nde savaşmıştır. Çerkez Ethem'e bağlı Kuvâyı Seyyaâre'nin (gezici kuvvet) Demirci ve havalesinden sorumlu kumandanı iken, Ethem'in kardeşi Reşit'in Yunanlılarla anlaşmak üzere yazdığı mektubu elde eder. Yunanlılara sığınmayı vatanseverlile bağdaştırmadığı için süvarileriyle beraber Muntazam Ordu'ya iltihak eder. 1918 Kasım ayında kurulan (25 Teşrinisani 1334) bu hareketin dört numaralı üyesi olup, köylere yerleşirler: Dr. Hasan Ferit, Avukat Hayati Nesip, Dr. Mustafa, Mehmet Ali, Dr. Fazıl Doğan... Hekimlik ücretlerini parası olandan alır, olmayandan bir şey talep etmezler. Bu hayır işini ayakta tutabilmek için "Baş Meclisten" aylık 90-100 TL'lik bir havuzu terkip etmesini isterler. Bu sâyede, aç vaziyetteki köylülere hiç olmazsa boğaz tolluğuna da olsa, üretimde bulunmayı öğretip, elde edilen geliri de gene Köycülük için kullanmak taleplerini arz ederler. Aynı ekipten Ragıp Nurettin (Ege) "Vekil olmazdan 13 sene evvel Tavşanlı'da, beraberce yaptırdığımız gezintiler ve tetkikler esnasında benim göz önüne serdiğim birçok terbiye davalarının ve hâttâ köycülerin bile, sağlam bir toprak siyasetine dayanarak müstahsil hâle gelmedikçe faydalı olamayacaklarını görerek, bir kolonicik barındırmaya gayret ederler. Bunlar tabii ki kooperatif yahut kolhoz olarak isimlendirilmemiştir.

Devletçi bir yapılanma başlatılmıştır, el hâk doğru ama ne yapılacaktı ki?

"Milliyetin ne" diye sorulduğunda "elhamdülillah Müslümanım" diyen bu halk nasıl organize edilebilirdi ki? Atatürk'ün de Bektaşi meşrep ve namaz kılan bir insan olduğunu hatırlatmak isterim...

O zamanlardaki Rusya Bolşevizm hareketi bir şekilde bu gruba sıcak gelir. Sosyalisttir bu grup. Reşit Galip, tarihî gelişmeyi Jean-Jaques Rousseu'nun bir demet ot arasına bıraktığı kıvılcımın Lenin ve Troçki'nin körükleriyle mütegallip (zorba-sömürücü) dünyayı yakan, evreni kızıl ziyasıyla (ışın) aydınlatan bir yangına dönüştürdüğünü, bu yangınla, buz tutmuş kalblerin ısınacağını söyler. Rusya işçi ve köylüsünün, fuzuli efendi ve hâkimlerin efendileri kapılarından uzak tuttuğunu yazmakta, "Bütün dünyanın işçi ve köylüsünün bu yolda başarılı olsun olmasın, bu yolda hareket ettiğini" bildirerek, 1917 Ekim Devrimi'ni ve dünyada yarattığı dalgayı benimseyen sözlerle yorumlar.

....

Rodoslu Reşit Galip'in milliyetçiliğin zirvelerine çeken de tarihin onu doyurduğu topraktan bir daha dönmemek üzere koparmış olmasıdır. Altı Ok felsefesini de bu rûhla yorumlar. 1933'te Millî Eğitim Bakanı iken "profesör bir tekrarlama makinesi değildir. Talebeye ilmî ilhamlar veren, rehberlik eden, onun çalışma ve araştırma şevkini dâima coşkuyla coşkun tutabilen kaynaktır. Hakiki profesör, kendisi de ilmin talebesi olandır" der. Hâlâ da öyle ve evrimsel psikiyatriyi de, psikolojiyi de anlatmaya, sınavlara devam ediyoruz. Amacımız ufuk açmak. Ben çifte profesörüm ama Neslim mutlaka doçent olmalı. Bakalım Samuray mı önce göğüsleyecek ipi. Jüri için eski asistanım ve meslekdaşım Ayten Erdoğan'ı da ayarladık...

Belli mi olur, cüppesini kendi ellerimle takarım belki Sevgili Karımın. Samuray'ın da. Ayten zâten profesör oldu çoktan.

1930'da Nazi zulmünden kaçarak senelerce memleketimizde hizmet veren Prof. Hirsch ve daha nice Yahudi kökenli (F. Neumark da dâhil) hoca, ülkemizin üniversitesini kurarlar.

***

Vikipedi'den nakledeyim: Atatürk veya Atatürk İnkılâpları (Kemalist DevrimTürk DevrimiAtatürk ReformlarıTürkiye Cumhuriyeti Devrimi vs. adlarla da anılır), Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemâl Atatürk ne kadar devam eden ve sonucunda teokratik ve beynelmilel, pek çok milleti barındıran Osmanlı Devleti'nin lâik, demokratik, millî devlet Türkiye'ye dönüşmesiyle sonuçlanan inkılâpların (devrimlerin) hepsidir!

Bu inkılâplar toplumsal, kültürel, yasal ve iktisadî bir dizi düzenlemelerdir. Tarihî bir süreç olarak, Osmanlı Devleti'nde 1839 yılında başlayıp 1876'da, I. Meşrutiyet'in ilânı ile son bulan Tanzimat Dönemi'ndeki yenilik ve modernleşme hareketlerinin devamıdır.

Atatürk'e göre bunların devrimlerin amacı Türk Milletinin son asırlarda geri kalmasına sebep olan bütün kurumları kaldırarak, yerine milletin karakterine, şartlara ve çağın gereklerine uygun ve ilerlemeyi sağlayacak yeni kurumlar tesis etmek ve Türkiye'yi muasır medeniyetlerin seviyesinin üstüne çıkartmaktı.

Ben ise hâlâ ne anamı, ne babamı unutabildim. Neslim'in pederini de....

Annesi ise epey hasta şu günlerde...

Akılcı, gerçekçi, ilerici bir yönetim kuruldu. Atatürk'ün ve arkadaşlarının hasretini çektiği bugünkü çağdaş Türk toplum düzeni yerleşmiş oldu. Çağdaş devlet düzeninde temel alınan esaslar asrımızın ilerleyen devletlerindeki ilerlemeyi sağlayan sistemleri bir devrimle uygulayarak çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkmaktır. Başarılı olmasının temel sebebi de daha öneki çabalar gibi taklit ve özenti olması değil ilerleyen ve çağın ilerisindeki devletlerin nasıl ve ne şekilde ilerlediğini temelde felsefî olarak inceleyen ve bunu taklit yoluyla değil temelini kurarak düşünce sistemi içine yerleştirerek akılcılığın öncülüğünde uygulamasıdır. 

İnkılâp

Türü

Tarihi
(Başlangıç)

Saltanatın Kaldırılması

siyasî

1922-11-01

Ankara'nın Başkent Olması

siyasî

1923-10-13

Cumhuriyetin İlanı

siyasî

1923-10-29

Halifeliğin Kaldırılması

siyasî

1924-03-03

Çok Partili Rejim Denemeleri

siyasî

1924/1930

Kadınlara siyasi hakların verilmesi

siyasî

1930-04-03

Laikliğin anayasaya girmesi

siyasî

1937-02-05

Şapka ve Kıyafet İnkılâbı (Şapka Kanunu)

toplumsal

1925-11-25

Tekke ve zâviyelerin kapatılması

toplumsal

1925-11-30

Milletlerarası Takvim ve Saatin, Yeni Rakamların Kabulü ve Ölçülerde Değişiklik

toplumsal

1925-12-26

Soyadı Kanunu

toplumsal

1934-06-21

Lâkap ve Unvanların Kaldırılması

toplumsal

1934-11-26

Millet Mektepleri'nin Açılması

eğitim

1929-01-01

Öğretimin Birleştirilmesi

eğitim

1924-03-03

Medreselerin Kapatılması

eğitim

1924

Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun

eğitim

1926

Harf İnkılâbı'na dâir değişikliklerin kabulü

eğitim

1928-11-01

Güzel Sanatlarda Yenilikler

eğitim

1928

Türk Tarih ve Dil Kurumlarının Kurulması

eğitim

1931-04-12

Dil İnkılâbı'nın başlaması

eğitim

1932-07-12

Üniversite Reformu

eğitim

1933

Üniversite Öğreniminin Düzenlenmesi

eğitim

1933-05-31

İzmir İktisat Kongresi

ekonomi

1923

Aşar (Öşür) Vergisinin Kaldırılması

ekonomi

1925-02-17

Çiftçinin Özendirilmesi

ekonomi

1925

Örnek Çiftliklerin Kurulması

ekonomi

1925-05-05

Tarım Kredi Kooperatifleri'nin Kurulması

ekonomi

1925

Kabotaj Kanunu

ekonomi

1926-07-01

Sanayi Teşvik Kanunu

ekonomi

1927-05-28

Toprak Reformu

ekonomi

1929

I. ve II. Kalkınma Plânları

ekonomi

1933

Yüksek Ziraat Enstitüsü'nün Kurulması

ekonomi

1933

Ticaret ve Sanayi Odalarının Kurulması

ekonomi

1935

Şer'iyye Mahkemelerinin Kapatılması

hukuk

1924-04-08

Yeni Anayasanın Kabulü

hukuk

1924-04-20

Mecellenin Kaldırılması

hukuk

1926

Türk Kanunu Medenîsi

hukuk

1926-10-04

Türk Ceza Kanunu

hukuk

1926


 

Şimdi bir adam düşünün ki, kısacık bir ömre bunları sığdırmış olsun!

Tabii ki, 41 yaşınayken kitaplarının içinde vefat eden bu milliyetçi hekim Reşit'tir ve andımızı yazan da odur: "Türk'üm, doğruyum, çalışkanım ... küçüklerimi sevmek, büyüklerimi saymak... Varlığım Türk varlığına armağan olsun"...

Bugünlerde sanki pek söylenmek istenmez gibi, yoksa yanılmakta mıyız?

Orta boylu, sarışın ve şehlâ bir dâhinin ve gönül erenlerinin kısacık ömürlerinde yaptıkları ve yaptırdıkları buraya sığar mı?

Daha çok şey var benim mekândan paylaşmak istediğim...

Peki, bu insanların -ki hepsi çoktan şehit olup gittiler, yaptıklarını "sağ" veya "sol" gibi Fransız İhtilâli sonrası doğan sun'î bölünmeyle tavsif edebilir (vasıflandırır) yâhut sınırlayabilir miyiz?

İnkılâpçılık "sol" bir değer ise, milliyetçilik "sağ" ama "ulusalcılık" deyince gene "sol" oluyor!

Hani, 2015'in Türkiye'sinde bunları aşmak ve yeniden Kuvayı millîye rûhunu topyekûn yakalayıp...

Yeniden, tekrar, "ne mutlu Türk'üm diyene" diyebilenlerle kucaklaşmak çok mu safderûnluk veya cür'etkârlık olur?

Ne mutlu ki hâlâ bayramlarımız var...

Lütfen bu mütevâzı mekâna katkılarınızı her konuda devam ettirin ki, işlevselliğini korusun.

Ne ben, ne karım, ne annesi, ne kızım.... bu büyük adamları hayatta iken görebildik ama gönül gözümüzde yaşamakta onlar. Tıpkı Rauf Denktaş gibi. Âhir ömründe neredeyse aç kalacaktı merhum.

Böyle "fenomen adamlar" çok sık gelmez!

Kızımı da seneye evlendireceğiz anlaşılan. Bakarsınız Kayınpeder olurum ama  Hataylı delikanlıyla tanışmam lâzım...

Hani bâzen iki câmi arasında bînamaz  kalmak denen durumlar olması denir!

Kızım pek inatçıdır ya, karım da aşağı değil ama Kıbrıs'ta düğün olacak herhâlde...

Hayırlısı diyelim...

Tabii ki hayat yaşanmaya değer ve koşuşturmak şart.

Yerine göre giyeceksin frak, durumda göre mini etek, icap ediyorsa smokin.

Bizim TED partileri bu için biçilmiş kaftandır zâten.

Çağla, Ziya, Murat Duygan bizim (Koca) Yusuf, en son olarak Bursa'da, ondan önce Bolu'da.

Ne eğlenmiştik ama fakat o gruptan da yaprak dökümü başladı.

Gâliba Gül'ün babası vefat etmişti, hem de sıra arkadaşımdı Lise'den.

Eyvah, kar da başladı ve sanırım pek kârlı olamayacak bugünkü mesai ama olsun...

Nasıl olsa yakında çağıracağın Pınar Afşar'ı, Cem'i, Siyavuş ağabeyimi ve Tülin'i.

Işıl Yücesoy, Rezzan Yücesoy ve Alev de hayattalar şükürler olsun. Belki Sevgili Işıl da Cânan'ın nişanına gelir ve şarkı söyler...

Âsım Dayım Ankara'da, Can Ali de Boğaziçi Üniversitesinde imiş meğer. Meğer bölüm başkanı olmuş...

Onlar da Gâzi döneminden kalma ilk neslin üyeleridir. Her ne kadar Can Ali çok gençse de, aynı havadadır eminim ki...

En son TORCH'da nostaljik canlı müzik dinlemiştik. Sevgili Funda da çok güzel yönetmekte orada, Pink Ployd çalmıştı orkestra.

Nasıl olsa Levent Tenis Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü hâlâ emrimize âmâde.

Bu arada, Classis Golf Country Clup da faâlmiş ama Klassis Oteli kapanmış.

Orada yaz kış demeden yüzerdik eskiden, havuzu pek güzeldi ve etrafında villalar vardı. Deniz suyunu ısıtırlardı. Sanırım Sayın Hamoğlu da zor duruma düşmüş. Kayahan'ı çok severdi.... O da sarkoma (bir nev'î kanser) geçirmiş şimdilerde...

Sabancı Holding'e "Stresle Başa Çıma" kursları bile vermiştim zamanında.

Merhum Esat Göktepe ve mahdunu da en son orada buz kayağı yaparken görebilmiştik. Keyifsizdi biraz ve Neslim'e açılmıştı ama ne demişti, hiç öğrenemedim.

Hâlbuki, epey önceden, bizim Şamdan'daki düğünümüzü de teşrif etmişti...

Onunla Venedik'ten kalma hâtıramızı hiç unutamam...

Aynı otelde kalmıştık ve aynı yatakta da yatmıştık zaruretten. Esat Hoca takıntılıydı azıcık. O sağa döner, ben sağa, o sola döner ben aynı istikamete.

Hüsnü Erkmen, karısı ve Erdal Işık Hoca tabii ki oradaydı. Br opera binasının yakınındaydık ve kahvaltıda ben eğilince "Dikkat, Hüsnü, Kerem geliyor" diye takılmıştı. Sonra da yemeğe inmiştik. Emin Önder de doçentti o zamanlar, aynen benim gibi. Şimdilerde Psikeart'ı çıkarıyor ekibiyle... Evvelki hafta bir uğradı, bir de karşılaştık Nişantaşı'nda.

Akabinde o opera binasına da, otele de yıldırım çarpmıştı, iyi mi! Pavarotti de hayattaydı.

Hâlâ kahkahayla hatırlarım o günleri.

İnsanı mutlu eden biraz da bu tatlı anıları, yaşantıları ve olayları yâd etmek de bir zevk hayatta.

Bir gün Mesut Çetin, ben ve birkaç kişi daha sâhilde bir şeyler içmiştik. Aramıza -tamamen tesadüf- o öğlen sıcağında bir tek o şarap içmişti bir ufak şişe. Konu da "Terör ve Abdullah Öcalan'ın kişilik Yapısı" idi galiba...

Sonra da beş altı kişi oturmuş ve "ne olacak bu memleketin hâli" muhabbeti yapmıştık...

Sevgili Meryem şimdi iki çocukla onun hasretini çekmekte.

Bakalım hayatta kalanlardan Bilgen Taneli, Engin Eker, Kaynak Selekler ile Antalya'da buluşmamız nasıl geçecek.

Ben "Yaşlılarda Antipsikotik ver Antidepresan Kullanımı" anlatacağım.

Sonra da klasik ekiple beraber, Girne'de Gazi Günleri var Cratos Otelinde.

Bizim Reha Bayar gala konserini verecekmiş (Erdal Ağabey, bu sefer, soyismini Bayer yapmamış). Belki de Cânan'la orada da Niyazi's Restoran'a gider, o nefis hellim ve ızgaralardan tadarız azar azar.

Belki içki orucumu birkaç günlüğüne bozup, gene azıcık işret ederim, inşallah Neslim de bizimle olur. 

Ne nostalji ama da, dilerim bu seferinde, geçen seferki gibi dağlardan taşlardan yağmur düşüp de yolları tıkamaz, tayyareye de gitarımı sokarken sorun çıkarmazlar.

Bizim Kıbrıslı epey danışanımız - hastamız da var. Çoğu ya üniversite hocasıdır, ya kasabalı, ya da köylü ve gelirken de hellim, Cyprus Brandi filân getirirler hep. Orada da çok ciddi iktisadî sıkıntılar var ve denizin altından yollanan suyla, Girne'deki Fabrika'dan elde edilen elektrikle ama hâlâ büyük ölçüde Rum'a bağımlı olarak yaşamaktalar...

Belki Sevgili Billur Kalkavan da orada olur. Mehmet Ali Erbil ve ekibi sanırım o kumar otelindeymiş, komik adam...

Bu arada ortalık çok karıştı ve Sıkıyönetim İlânı her ân gündeme gelebilir ve memlekette detabilizasyon bu sefer başlayabilir.

Kim kârlı çıkar?

Kürtler mi, Türkler mi, Zazalar mı ve diğer 36 mı, 40 mı olduğu karışan etnik gruptan?

Bir psikiyatr olarak benim için herkes aynı mesafededir ama diyelimki Abdullah Öcalan'ı muayeneye getirdiler...

Zor olur epey ama, "neyse o" kabilinden incelerim ve raporunu da Aziz Dostum, Adana'dan Arkadaşım Prof. Dr. Oğuz Polat'a danışmadan hayatta imzalamam.

Neme lâzım, adamın başına her şey gelebilir.

Sanki bir Millî Mutabakat Hükûmeti kurulacak gibi, gidişat o!

Bu arada gerek Nişantaşı'nda, gerekse İzmir'de kurslar, psikiyatri tatbiki ve süpervizyonlar sürmekte...

Demin Sevgili Celâl'le konuştum ve memleketin hâlinden hiç memnun değil. Popper ile Atatürk'ü kıyasladığını anlattı ama Oya ile görüşemedim.

Kim bilir, belki onun da sıkkındır canı!

Bu gece tekrar alt katta, yeni koskoca Mac ile boğuşuyorum. Don yüzünden yollar da tıkalı ve ulaşım da felç oldu. Koskoca İstabbul'da, hani şu yek sengine tüm Acem mülkü'nün feda olduğu söylenen bu megapolde, her nedense, yağmur dahi damlarsa trafik felç, yolcular da meflûç olurlar!

Çıkamadık evden ama karı koca harıl harıl çalışmaktayız iki katta!

Gene POLİMED'deyiz ama ciddi bir ekonomik ve sosyal kriz mevcut çünkü USD çok yükseldi ve rekora koşmakta!

Bilhassa yaşlılar zor çıkıyor yola, sanırım hava şartları çok etkiliyor tabii...

Psikiyatride âciller her zaman olabilir ve icabında 24 saat telefonunuzu açık tutmalısınız. Bir hasta, çok eskiden gelmiş dahi olsa, her an arayabilir...

Burası şu ilmiş, bu yöreymiş fark etmez ve Akineton gibi yeşil reçeteye tâbi ilâçları dahi hemen damardan yahut kalçadan uygulasmak gerekebilir.

Muhtemelen kayın peder de olacağım yakında...

YENİ BİR PSİKOTERAPİ YAKLAŞIMI: SEZGİ ODAKLI AKILC...
FARK YARATMAK
 

Yorum

Already Registered? Login Here
Şu ana kadar herhangi bir yorum mevcut değil