Her şeyin birden fazla kırılma noktası vardır.


L'assurance Bars

Asistanlığımın ilk zamanları, karlı ve soğuk bir kış günü…

Editörlüğünü Kadîm Dostum Halit Kakınç’ın yaptığı Marmara (veya öyle işte bir şey) isimli bir gazete çıkarılıyor.

 

Kadro Ful As Ülkücü ama her şey ters gidiyor.

Örneğin meselâ, İran’ın başkenti Irak'taki ırak Sudan olabiliyor sudan yere, 1.5 ay sonra aynen batıyor.

Bu arada, bağışta bulunanlardan biri Su (Çince), öbürü gariban.

Ben de sağlık köşesi yazıyorum o kadarcık zamanda.

Kalamış Marina’da bir apartmanın en üst katında oturuyoruz; her tarafı transparan ve mümkünatı yok, ısınmıyor.

Cânan henüz gaz sancıları çekiyor, ben de sabaha kadar oturup daktiloda sağlık yazıları klavyeye alıyorum.

Tıpkı babamın benim süt paramı kazanmak için “S. Recep Doksat” diye her konuda döktürdüğü gibi… “S”, stajyer demek.

Yakalanırsa kurtaracak paçayı; kelle paça değil ki!

Sevgili Adlî Tıp Uzmanı Gülşen asistanım olup bana hepsini temin ediyor.

***

Neyse, dönelim pedere: Kolay mı ihtisası beş kuruş almadan yapmak?

Annem devenin başını tutmuş, aygır gibi çalışıyor: Her konuda en iyi olmuş. Çamlıca Lisesi voleybol takımı kaptanlığı, Fenerbahçe’de aynı şey, Millî Takım’da aynı şey…

Sonra Tıbbiyeye girip zatülcenp olma ve zarurî prevantoryum istirahati.

Gene inatçı, gene burnunun dikine gidiyor ve bu sefer de Hukuk Fakültesi’ne intisap ama para yol, pul çok. Cânan da hukukçu!

Dedesinin parrmaklarını hatırladığını söylerdi, belki amigdaladan ama mümkün değil. Amasya’dan göçmüşler İstanbul’a.

Nimet Teyzem evini Kâbe yapmış.

Herkes ama herkes orada toplanmış.

Selâhattin Yücesoy Dayım kâlb krizi geçirip duruyor ama aslında hepsi vehimden.

Sonradan son konserini zor açılan parmaklarıyla Muazzez Teyzemin jübilesinde piyanoyu okşayacak ve ALS’den boyut değiştirecek, Öz’e dönecek…

***

Nörolojideki Cengiz ve Turgut benimle “Allah’a inanan köşe yazarı ha, hımmmm” diye dalga geçiyorlar; ben ise kliniğin yanındaki voleybol sahasında topa vurup da duruyorum (daha önce Adana’daki ilk klasik gitar resitalimi vermeden bir gün önce de öyle yapmıştım). Daha sonra Cengiz süper zengin bir kızla evlenip köşeyi dönüyor, Turgut ise askerlikte bile karıma çıkıyor, Tabip Odası’nda, her yerde hazır ve 1. Nâzır.

Ama hiçbir şey olamıyor ve bilgisayar lisanı bilmesi de onu kurtaramıyor.

Kızına ilk Çocukluk Çağı Şizofrenisi teşhisi koyduğum için beni asla affetmeyen, kocası da muhacır bir meslekdaşımız olan Sınırda Kişilikli Mutlu beni dâvâ ediyor ama bir şey çıkmıyor. Çünkü biri alkolik bir Adlî Tıp Profesörü, diğeri Bulancaklı bir MİT Ajanı Psikiyatri Profesörü tarafından korunuyorum.

Homoseksüeller delidir!

***

İklil’le Selmabasiretimiz bağlanmış” diye epey bir aradan sonra tekrar ziyâretimize gelmişler, çocuklar gibi şen olmuşum (o zamanlar Nurperi’nin jinekoloğu da Fevzi Şen, evler de yakın oldu hep, çok komiktir adamdır; karısı psikologdur şimdilerde tam postânenin üstünde levhası var, gazetecileriyle meşhûr L’assurance barlarına bakıyor); karımın ise umurunda değil, hâttâ pek hoşlaşmıyor.

Hayatımızın tek kelimeyle özeti “limon görmüş gibi” sırıtmak.


Misyonumuz ise remisyon.

Neyse, ilk maaşımı alıyorum gazeteden ve hep hasretini çektiğim en âlâsından bir fotoğraf makinesini kaptığım gibi eve gidiyorum, karıma veriyorum.

Ertesi gün elinden düşüp kırılıyor: GÜM!

***

Gene de inatçıyım, Şişli’deki dükkânın önünde yarım saat tereddütler içinde (ambivalans) kıvranıyorum. Kafamda kulaklarımı örtecek cinsten bir kalpak, boynumda sarı bir atkı (o da Neslihan’ın elleriyle ördüğü hediye).

Çeşit çeşit piyano içeride; cepte mangır yok ama manda gibi yürek var.

Gözüm bembeyaz olanda ama çok pahalı çok...

Hep öyle oldu zâten, imkânsızı iste ki olsun.

Duvar tipi olanı taksitle alıyorum, koy gitsin!

Eve getiriyorlar, o zaman Üst Göztepe’de 6. Durak’taki evimize taşınmışız; ne tesâdüf, Adana’daki evimiz de 6.5 durakta idi.

Ama Şeytan’ın 666’sını bir türlü tutturamadık sanırım…

Âlet çok güzel, evde de muhabbet kuşu var: Mutlu. İnsan gibi olan, tepeme kakasını yapıyor ama beni nasıl da çok seviyor. Eve geldiğimde nasıl da mutlu oluyor...

Karşılıksız diğerkâmlıkla

***

Ders almaya başlıyor kızım ama hocası sert ve karım da hiç ama hiç desteklemiyor, tek derdi veledinin iyi bir tahsil yapması çünkü içinde kalmış. Ben de borcumu Newport İstanbul Şûbesi'nde edâ ediyorum. İlk zamanlar gitar konusunda kendisini tenkit ederek zorladığım için kinlenmiş bir kere! Elif Germiyanlıgil ve Şirin Yalçın da talebem oluyorlar; evrim anlatıyorum..

Aralık günleri...

Yorumsuz

Ama çayımı bile bana acıyan bir başörtülü hanım veriyor, çünkü iş bitmiş. Üç aylığımı bile gasp ediyor Öcüler!

Cânan'a bir hoca daha buluyoruz ama o da kesmiyor ve piyano duvar süsü olarak kalıyor.

Hâlâ muhafaza ediyorlar mı bilemiyorum.

İklil’in emprovizasyonları dahi yüreklendirmiyor.

Gönül koymuş bir kere, ısrar etmek nâfile.

Hediyesi de çok basit: Uçup gitmiş iki kare Çiller gibi.

Hayırlı olsun diye ziyâretine gittiğimde verdiğim Canım Cânanım’a

Olsun yavrum…

Kese payın bendedir.

***

Gece de deliler bayramcısı Hayrettin uğrayacak muayenehâneye.

Biga'da Rotary Kulübü kuran adamdır ve Mermerci'dir.

Bir damarında %25 daralma çıkmış da…

Hepsi stresten, başka bir şeyi yok.

Neslim ilk dersinin ikincisinde Beykent’i dümdüz etmiş.

Evrimi anlatmış, hasım çatlatmış, ataması onanıyor (ne kıl bir lâf yığını; “atanması tasdik ediliyor” desek başımıza gökten taş mı yağar, Tutaris aşkına).


Darwin’den girmiş, Wallace ile dans etmiş, Eric Erickson’la bitirmiş. Hâriçten girmek isteyenler sebebiyle Beykent’in çevresine Demirağlar örmüşler.

Şimdi Hâtun Zeynep’in pişirmekte olduğu bol tereyağlı ve limonlu şehriye çorbasını içme vaktidir.

***

Levent Tenis Kulübü’nde birisi vefat etmiş gene.

Allah rahmet eylesin ama içimden gelmiyor gitmek…