Bir meslek erbabı vardır ki, halkın esas nabzını onlar tutar: Kunduracılar.

Orhan Baba da hep kendini tekrarlıyor; tükendi!

!

Burada, Şanlıurfa’nın bağrından yükselen bir gencin hazin hayat hikâyesi yazılıdır.

Ben, kendisini sâdece bir kere, Mersin’deki bir dumanlı Cafe-Bar ortamında gördüm. Götüren de, tabii ki, Tuncay Kaplan’dı.

Esnaf lokantalarındaki komiler, diğer bütün melodramalar ve trajikomik öyküler kifayetsiz kalır onlarınkinin yanında.

O zamanlar mahcup, kaytan bıyıklı bir adamdı ve ilk meşhur olduğu şarkıyla kalkıp da kimin gönlünde taht kurmuştu: Ülkücüler.

Sonra da ikinci bombasını patlattı:

Sarışınsın, sarısın güzel! Benim hayatımın özetini anlatmıştın delikanlı…

***

Bakın, bütün zamanların en büyük yarış otomobili pilotu nasıl da ölümüne atladı.

Görüntüler konuşsun:

Bu dünyA ona da kalmadı.

Papatya falına mı baksak…

Yaşayacak mı, kalacak mı, yoksa boyut değiştirerek yıldızlara mı katılacak?

Bizi, oralara, Neslim’in kuzini Mükerrem’in, James Bond kıvamındaki kocasının bonservisiyle götürmüşlerdi. Avian’da gazsız su dahi içmiştik.

Şimdi İbrahim’e dönelim…

Mağaradan çıktı ve yükselirken başı çok döndü, çok…

Belki de balıkları yeterince beslememişti, her şeyin dozunu kaçırmıştı.

Zırhlı otomobil aldı; yetmedi.

Jet aldı, kesmedi.

Guinness Rekorlar Kitabı için uçtu, Büyük Kulübe kondu.

Olmadı.

Daha da büyümeliydi.

O, bir imparator olmalıydı!

Kokoreç, işkembe, döner, piliç…

Herkes ona danışmalı ve “bir bilen, bir anlatan” hâline gelmeliydi!

Sonunda ayının teki (pardon, az gelir ya, aslında o sevgi sembolüdür) tetiği çekti ve sol eli cebinde kaldı; tıpkı sevincinin kursağında düğümlendiği gibi.

Dedik ki “şimdi sosyopat olacak”!

Tam aksine, artık o hep ağlıyor ve ağlayacak.

Ve mezarına gömülürken, gâliba onun için üzülen kimse kalmayacak.

***

Ta Ankara’daki evimizin altında bir İnegöl Köftecisi vardı. Meşrutiyet Caddesi’ndeki ikinci sokakta, Kâhyaoğlu Apartmanı’nda ikamet ediyorduk.

Pederin muayenehânesi ikinci, evimiz ise beşinci kattaydı. Mesai arkadaşı da yakışıklı, boylu poslu bir Ermeniydi: Bir şey Kevorkyan.

Karısı da çok güzeldi ve muhteşem yemekler yapardı.

Sonradan bıktılar buralardan ve Burak’lardan, Amerika’ya göçtüler!

Neyse, içeri giren hastaların ve yakınlarının bütün ihtiyaçları orada giderilir, tahliller ve tetkikler istenir, gece olmadan kepenk indirilir ve huzur içinde evlere dönülürdü. Ama bizim hâne sâdece üç kat yukarıda olduğu için, kimsenin kimseyi özlemesine pek vakit kalmazdı.

Kürt kökenli, posbıyıklı bir kapıcımız vardı; çok iyi kâlpli, hiç konuşmadan sürekli olarak çalışan bir adamdı. Dar alanda dalgalı hareketlerle sürekli olarak temizlik yapardı ve hiç yakınmazdı.

O zamandan Borsa gibiydi hani…

O zamanlar sert konuşan Cavcavlar da yoktu, kavgalarda dahi nezaket ve nezahet vardı. Kimse diğerine kolay kolay bıçak da, pala da çekmezdi. Dönerler katkısızdı, köfteler tam kıvamındaydı.

Hâlâ kuşkulandığım o Apollo’nun mehtâba konuşunu orada seyretmiştim, ABG’ye güvenmemeyi ilk orada öğrenmiştim. Her şeylerinde mutlaka bir yalan vardı ve olacaktı.

Gâliba ilk atomun patlayışına da oradan şâhit olmuştum Sarı Adamların göbeğinde!