Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

NÂZIM HİKMET RAN

Sevgili Mekâncılar,

Şimdi sizlerle Vatan ve Atatürk Hayranı bir şairden bahsetmek söz etmek istiyorum. Herkes tanır onu: Nâzım Hikmet Ran (1902-1963 Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği).

***

nazım hikmet görselleri ile ilgili görsel sonucu

Ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle gördük

ve yanan gözlerimizle durduk

                           bu dünyanın Teşrinlerde

***

İzmir 918 Teşrinlerinde

İzmir 919 Mayısına

ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar, Mayıs ortasında kadar

       (yani kırma mevsimi yani arpalar biçilip

                   yani araçlar, kırma mevsimi

                            yani arpalar biçilip

                                      buğdaya başlanırken)

                                                        Yuvarlandılar…

***

Adana

         Antep

                   Urfa

                            Maraş:

Düşmüş düşüyorlardı

Antepliler şilâhşor oldu

Uçan turnayı gözünden

kaçan tavşanı ard ayağından vururlar

Ve Arap kısrağının üstünde

Uçan turnayı ard ayağından vururlar

Ve Arap kısrağının üstünde

Taze yeşil Selvi gibi ince uzun durdular

Antep sıcak

***

         Antep Çetin yerdir

         Antepliler silâhşor olur

         Antepliler yiğit kişilerdir

         Belki rahatsızdı, belki rahattı

         (bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular)

         Onun atı, silâhı, toprağı yoktu

         Boynu böyle çok gibi ince

                   ve böyle kocaman kafalıydı

***

Antepliler silâhşor olur

Uçan turnayı gözünden

Kaçan tavşanı ard ayağından vururlar

Ve Arap kısrağının yeşil Selvi gibi üstünde dururlar

Antep sıcak

         Antep çetin yerdir.

Antepliler silâhşor olur

Antepliler yiğit kişilerdir

Karayılan

         Karayılan olmazdan önce

Antep köylüklerinde ırgattı

Belki rahatsızdı, belki rahattı

(bunu düşünmeye vakit bırakmıyorlardır)

yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi

ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar

“Yiğitlik” atla, silâhla, toprakla olur

Onun atı, silâhı yoktu

Boynu yine böyle çöp gibi ince

    ve yine böyle kocaman kafalıydı

         Karayılan

         Karayılan olmazdan önce…

Gâvurlar Antep’e girince

Antepliler onu

         korkusunu saklayan

                  bir fıstık ağacından

                            alıp indirdiler.

Altına bir at çekip

         Eline bir mavzer

                   verdiler.

Antep çetin yerdir

Kırmızı kayalarla

         Yeşil kertenkeleler.

Sıcak bulutlar dolaşır havada

         İleri geri…

***

Antepliler düz ovada sıkışmışlardı

Gâvur şarapnel döküyordu

Toprağı kökünden söküyordu

Gâvur tutmuştu tepeleri

akan Antep’in kanıydı

Düz ovada bir gülfidanıydı

Karayılan’ın

         Karayılan olmadan önceki siperi

Bu fidan öyle küçük

Kokusu ve kafası öyle büyüktü ki onun

Namluya tek fişek sürmeden

         Yatıyordu yüzükoyun

Antep sıcak

         Antep çetin yerdir

Antepliler silâhşor olur.

Antepliler yiğit kişilerdir

Fakat gâvurun topu vardır

Ve ne çare kader

         Düz ovayı Antepliler

                   gâvura bırakacaklardı

***

Karayılan olmazdan öne

         umurunda değildi Karayılan’ın

           kıyamete dek gâvura verseler Antep’i

Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar

Yaşadı bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.

Siperi bir gülfidanıydı onun

ak bir taşın ardından

kara bir yılan

         çıkardı kafasını

Derisi ışıl ışıl

         Gözleri ateşten al

                   dili çataldı

Birden bir kurşun gelip

                 kafasını aldı

***

Karayılan olmazdan önce

         Umurunda değildi Karayılan’ın

                   Kıyamete kadar gâvura verseler Antep’i

Çünkü onu düşünmeye alıştırrmadılar.

Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi

ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.

gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun

Siperi bir gülfidanıydı onun

ak bir taşın ardından

kara bir yılan

çıkardı kafasını

Derisi ışıl ışıl

         Gözleri ateşten al

                   Dili çataldı

Birden bir kurşun gelip kafasını aldı

Hayvan devrildi kaldı

***

Karayılan

Karayılan olmazdan önce

kara yılanın encamını görünce

haykırdı avaz avaz

         ömrünün ilk düşüncesini:

“İbret al, deli gönlüm,

Demir sandıkta saklansan bulur seni

ak taş kara yılanı bulan ölüm…”

***

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

bir tarla sıçanı kadar korkak olan

fırlayıp atlayınca ileri

bir dehşet adı Anteplileri

         seğirttiler peşince.

***

Gâvuru tepelerde yediler

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

bir tarla sıçanı kadar korkak olana:

“Karayılan” dediler…

ve biz bunu böylece duyduk.

Ve çetesinin başında yıllarca namı yürüyen

         Karayılan’ı

         ve Anteplileri

         ve Antep’i

         aynen işittiğimiz gibi

            destanımızın birinci bâbına koyduk”

***

Biz ki İstanbul şehriyiz,

seferberliği görmüşüz:

Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin, vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi

                                                        ***

                   bir de ittihatçılar

                   bir de uzun konçlu Alman çizmesi

                   91’ten 18’e kadar yedi bitirdi bizi

***

Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker,

Erimiş Altın pahasına gazyağı

ve namuslu, çalışkan fakir İstanbullular

sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarda

yedikleri mısır koçanıydı ve arpa

                   ve süpürge tohumu

ve çöp gibi kaldı çocukların boynu

velâkin Tarabya’da, Pötişan’da ve Adada Klüpte aktı Ren şarapları su gibi

***

ve şekerin sahibi kapladı Miloviç’in yorganına bin Liralıkları

Bir de sakallı halifenin

bir de Vilhelm’in bıyıkları…

***

Biz ki İstanbul şehriyiz,

güzelizdir,

dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.

Öfkeli büyük şair: “Ey bin kocadan arta kalan, bilmem neyi bâkir”

demiş bize…

***

ve bir başkası yekpare Acem mülkünü feda etmiş bir sengimize.

Biz ki İstanbul şehriyiz

işte arz ederiz hâlimizi

         Yüce Türk halkının yüce katına

***

Mevsim yazdır, 919’dur.

Ve teşrinlerinde geçen yılın

Dört düvele teslim ettiler bizi

         Gözü kanlı düvele

         anadan doğma çırılçıplak

         ve kurumuştu

         ve kan içindeydi memelerimiz

***

Biz ki İstanbul şehriyiz,

Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan

         ve bir de Yunan,

***

bir de zavallı Afrika zencileri

         yer bitirir Afrika zencilerini

         yer bitirir bizi bir yandan,

bir yandan da kendi köpek döllerimiz:

         Vahdettin Sultan

         ve damadı Ferit

         ve İngiliz muhipleri

            ve mandacılar

***

919 Temmuzunun 3’ünü günü

         pek mütevazı bir mektep salonunda

         in’ikad etti Erzurum kongresi

***

Erzurum kışı zorludur balam

         Tandırında taze tezek yakar Erzurum

Buz tutar yiğitlerin bıyığı

         ve geceleyin karlı ovada

         kaskatı kesilmiş

                   donmuş görürsün karanlığı.

***

Erzurum kışı zorludur balam

         Tandırında tezek yakar Erzurum

Buz tutar yiğitlerin bıyığı

         ve geceleyin karlı ovada

         kaskatı kasılmış karlı ovada

         kaskatı kasılmış,

                   donmuş görürsün karanlığı

***

Erzurum’da kavaklar balam

         Erzurum’da kavaklar tane tane,

kavaklarda tane tane yapraklar

ve terden ve toz dumandan sinekten geçilmez

         Erzurum’da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar

***

Erzurum’un düzdür, topraktır damı

Erzurum’un güzelleri giyer balam

         incecik ak yünden ehram

Yürek büker balam

         Erzurum’lu türkülere

Halim selimdir Erzurum’un adamı

***

Velâkin dönmesin gözü bir kere!

Erzurum’da on dört gün sürdü kongre

orada, mazlum milletlerden bahsedildi

         bütün mazlum milletlerden

ve emperyalizme karşı dövüşenler onların

Orada, bir Şurayı Milliye’den bahsedildi

İradeyi Millîye’ye müstenit bir Şûrayı Millîye’den

         “Bütün aksamı vatan bir küldür” denildi

                   Manda ve himaye…”

***

Buna rağmen,

İstanbul’da birçok hanımlar, beyler, paşalar,

Türk halkından kesmişlerdi umudu.

Yağdırıldı telgraflar Erzurum’a:

         “Amerikan mandası altına girelim” diye.

***

“İstiklâl diyorlardı, şâyanı arzu tercihtir, ama,

bugün bu, diyorlardı mümkün değil.

Birkaç vilayet diyorlardı kalacak elde,

Şu hâlde diyorlardı, şu hâlde,

Memaliki Osmaniye’nin cümlesine şamil,

Amerikan mandaterliğini talep etmeyi

         memleket için en nafi

         bir şekli hâl kabûl ediyoruz.”

***

Fakat bu şekli kabûl etmedi Erzurumlu,

Erzurum’un kışı zorludur balam

Buz tutar yiğitlerin bıyığı,

         Erzurum’da kaskatı, dimdik ölür adam

         kabullenemez yılgınlığı…

***

İstanbul’da hanımlar, eyler paşalar

tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler,

çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri

         ve biçare telgraf telleri

         devretmek için Amerika’ya Anadolu’yu

         şöyle diyorlardı Erzurum’dakilere

         “Bizi bir başımıza bıraksalar,

         Tarafgirlik ve cehalet

            ve çok konuşmaktan başka müsbet

            bir hayat kuramayız.

***

İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.

Filipin gibi vahşi memleketi adam etti Amerika

Ne olacak,

Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,

sonra yeni dünyanın sayesinde

istiklâli kafasında ve cebinde taşıyan

         bir Türkiye vücuda geliverir.

***

Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına

         nasıl bir idare kurduğunu

         Avrupa’da görmek ister.

Hem artık işi uzatmaya gelmez, çok tehlikeli anlar yaşıyoruz,

Sergüzeşt ve cidal devri geçmiştir.

Türkiye’yi geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.

***

Dört Eylül 1919’da toplandı Sivas Kongresi,

         ve sekiz Eylül’de kongrede bu sefer yine ortaya çıktı Amerikan Mandası.

Ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günlerdi o günler.

Ve İstanbul’dan gelen bazı zevat

sapsarı yılgınlıklarıyla beraber ve ihanetleriyle birlikte

Bir de Amerikan gazeteci getirmişler.

Ve Erzurum’dan ve Sivaslılardan ve Türk Milletinden çok

İşte bu Mister Bravn’a güveniyorlardı.

***

Bu zevata: “İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!” denildi.

Fakat ayak diredi efendiler: “Mandanın istiklâli ihlâl etmeyeceği muhakkak iken” dediler, “herhâlde bir müzaherete muhtacız diyorum ben” dediler.

***

“Hem zaten” dediler, birbirine mâni şeyler değildir İstiklâl ile Manda ve esasen” dediler.

“Müstakil kalamayız böyle bir zamanda. Memleket harap

         toprak çorak

         borcumuz 500 milyon

         varidat ise 15 milyon ancak

ve Allah muhafaza buyursun!

***

İzmir kalsa Yunanistan’da ve harbetsek

düşmanımız vapurla asker getirir, biz Erzurum’dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz? Mandayı kabul etmeliyiz hemen” dediler.

“Onlar dretnot yapıyorlar biz yelkenli bir gemi bile bile yapamıyoruz.

         Hem İstanbul’daki Amerikan dostlarımız; mandamız korkunç değildir, diyorlar.

Cemiyeti Akvam nizamnamesine dâhildir, diyorlar”.

Ve böylece bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat.

Sivas, mandayı kabul etmedi fakat “hey gidi deli gönlüm” dedi.

“Akıllı, mutlu, sabırlı deli gördüm, ya istiklâl ya ölüm!” dedi.

***

Kambur Kerim de böyleydi aynen,

Adapazarlıydı Kambur Kerim.

Seferberlikte ölen babası marangozdu.

Seferberlik denince aklına Kerim’in,

çok beyaz yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü,

***

Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp

         kaz gütmek

         mektep kitapları

         ve bir de saçları altın gibi sarı

         fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.

***

335’de Kerim Eskişehir’e gitti

         Mektebe, teyzelerine ve dayısına…

Dayısı şimendiferde makinistti.

Düşman elindeydi Eskişehir,

Kerim on dört yaşındaydı, kamburu yoktu.

Dümdüz fidan gibi

         ve dünyaca meraklı bir çocuktu.

***

Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi, Kerim’e ekmek vermediğinden teyzeleri, (çok uzun saçlı ihtiyar iki kadın)

Hintli askerle dost oldu Kerim.

Bunlar “şaşılacak şey”. Türkçe bilmeyen ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak, avuçlarının üstü esmer, içi ak ve tel örgülerin üstünden,

Kerim’e bisküviti kutularla atan amcalardı.

***

Kocaman bir ambarları vardı, Kerim içinde oynardı.

Ambara nohut çuvalları, bakla kuru üzüm,

         “şaşılacak şey” katırların yemesi.

***

Ve sonra cephane sandıklarıyla silâhlar.

Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim’e “Ambardan silâh çalıp bana getir, gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim”.

Ve ambardan silâh çaldı Kerim,

bir tane daha

beş

on…

***

Aldattı Hintli dostlarını, Zeybekleri daha çok sevdiğinden.

Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amalar gitti.

Kerim geçirdi onları istasyona kadar.

Ertesi gün Lefke Köprüsünü atıp,

         Zeybekler geline Eskişehir’e

         Dayısı Kerimi elinden tutup

        verdi onlara.

Ve işte o günden sonra bugüne kadar kahraman bir türküdür ömrü Kerim’in.

***

Eskişehir’den alıp onu “Kocaeli Grubu” Paşasına götürdüler.

Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.

Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi.

         Sığırtmaç olmayı –zaten bilgisi vardı bunda–.

Kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi, gizlenmeyi ormanda…

Ve bütün marifetiyle Kerim

kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak ve “geçmiş olsun” dedikleri zamanı şaşarak düşman içine geçip getirdi haber

götürdü haber.

***

Onu namlı bir “Kaptan” gibi saydı çeteler

bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o,

ve bir fidan gibi düz, bir fidan gibi cesur, bir fidan gibi vaat eden bir çocuğun sevinçle oynadığı bu müthiş oyun sürdü 1937’ye kadar.

***

Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir, yüksekte kalır.

Gökyüzü giderek durgun bir hâl aldı, hafif bir yağmur ıslanmamıştı yerde yapraklar.

Karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim’in.

Solda ilerde tepenin eteğinde ateş yanıyordu: “Tekneciler” diye anılan gâvur çeteleri olmalı, dallardan damlalar düşüyordu Kerim’in yüzüne.

***

Dallardan damlalar düşüyordu Kerimin yüzüne.

Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığı giriyor. İpsiz Recebin yanından dönüyordu Kerim.

Nâatlar götürmüş, kâatlar getiriyor.

Birden bire durdu beygir, heykel gibi –teknecinin ateşini görmüş olacak– sonra birdenbire dörtnala kalktı, şaşırdı Kerim.

***

Künye: Özgün Yayınlarından İstanbul’da yayımlanan kitabi internetten zorla bulabildik, tek nüshaydı. İnan Dağılım, Molla Fenari Sokak, 33, Cağaloğlu İstanbul. Sümer Matbaası, Ekim 1973, İstanbul.

***

Şimdi, Kadim Dostum Adlî Tıp Profesörü Profesör Hamit Hancı’nın şimdilik ara verilen Anadolu Tıp Günlerinde o güzel ve davudi sesiyle mikrofondan okuduğu, buram buram Atatürk ve vatan-millet sevgisi kokan kısmını sizlerle paylamak istiyorum…

***

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.

Bilekler kan içerisinde

dişler kenetli

         ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benzeyen bu toprak, bu Cehennem, bu Cennet bizim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim.

***

Seneler önce bir vesileyle Prof. Dr. Erdal Işık, ben, Prof. Dr. Sunar Birsöz, Prof. Dr. Mesut Çetin ve bazılarımızın eşleriyle Nâzım Hikmet’in Moskova’daki mezarını ziyaret ettik.

O zamanlar Prof. Dr. Mustafa Kemal Sayar da dâhil hepimiz mezarının başında “Fatiha” okuyacaktık, Arapça bilmediğim için Türkçe okudum ve bir baktım Prof. Dr. Mustafa Kemal Sayar sadece öyle durmakta.

***

“Hayrola” diye sorduğumda, “Ağabey, ne diyeyim, Ateistti, belki ruhu rahatsız olur” demişti.

***

Nâzım Hikmet bu memleketin de, Ulu Önder’in de hayranıydı ve Darwin’in kuramını da biliyordu. Hatta isim babam Peyami Safa ile de tanışırlardı.

***

Bu memleket her badireyi atlattı, şimdiki puslu havalar da dağılacaktır.

***

Atatürk’ün yapıcı ve onarıcı bir dâhi olduğunu anlatacağım (asla Diktatör değil) kitabım da ve zaten hazır olan Evrimsel Psikiyatri Kitaplarım da büyük ölçüde bitti.

***

  1. Doğum günümü kutlayan herkese şükranlarımı sunuyorum.

Bu arada kadim Dostum Banu Zorlutuna da bir kayıp yaşadı.

Herkes bir gün ölecek, hiç sonsuza kadar yaşayanı gördünüz mü?

***

Hangi yayınevinden basılacaklarına sonra karar vereceğim.

Ne mutlu Türk’üm diyene…

***

Ölürken herkesin içindeki Tanrı Arketipi devreye girer…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 17 Ağustos 2019 Cumartesi

 

 

 

 

 

 

 

MEMLEKETİM VE GENÇ BİLİM ADAMLARI
SAYIN YILMAZ ÖZDİL'İN ADAM ROMANI HAKKINDA
 

Yorum

Already Registered? Login Here
Şu ana kadar herhangi bir yorum mevcut değil