Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

SARI ÖKÜZÜN HİKÂYESİ, STALİN’İN TAVUĞU ve ATATÜRK İNKILÂPLARININ YARATTIĞI TRAVMA!

İlk iki yorum bir dostumdan:

***

Afrika Savanlarında yaşayan kalabalık bir yaban öküzü sürüsü varmış. Tabii, etraflarında da aç arslanlar eksik olmazmış. Ancak sürü çok kalabalık olduğu için, bunlara saldıran arslanlar hırpalanır, geri çekilmek zorunda kalırlarmış. Bir gün, yaşlı topal bir arslan, sâkin bir şekilde tek başına sürüye yaklaşmış. Sürünün lideri ile konuşmak istediğini söylemiş. İri yarı genç bir öküz öne çıkmış.

d]

Arslan: “Bakın öküz kardeş, biz sizinle bu savanda sûlh içinde yaşamak istiyoruz, ama sizin içinizde şu sarı öküz var ya, o bizim sinirlerimizi çok bozuyor. Onu görünce çılgına dönüyoruz. Size saldırmaktan kendimizi alakoyamıyoruz. Onu bize verin, biz bir daha size saldırmayız. Barış içinde yaşarız” der.

Öküz: “Bunu bir düşünelim” diyerek sürünün içine döner ve arslanın söylediklerini aktarır. Öküzler, bundan böyle rahat edeceklerini düşünerek, sarı öküzün arslanlara verilmesine karar verirler. Sâdece sürünün en yaşlısı olan tecrübeli bir öküz buna karşı çıkar “sarı öküzü vermek bizim sonumuz olur” der. Diğerleri dinlemezler. Sarı öküz arslanlara verilir.

d]

Bir süre sonra, yaşlı topal arslan tekrar görünür. Aynı hikâye tekrarlanır. Bu sefer kısa kuyruklu kara öküz onların sinirini bozmakta, çılgına döndürmektedir. Onu verirlerse barış sürecektir. Kısa kuyruklu siyah öküz de verilir.

 

Günler böylece geçer, arslanlar acıktıkça bir bahane ile sürüden bir öküz isterler, öküzler de, barış bozulmasın diye yeni bir kurbanı arslanlara teslim ederler. Böylece, arslanlar semirir çoğalırken, öküzlerin sayısı giderek azalmaya, arslanların gücü arttıkça, öküzleri tehdit etmeye başlarlar; şu öküzü vermezseniz size saldırırız, bu öküzü vermezseniz size saldırırız boyutlarına ulaşır. Öküzlerin artık güçlenen arslan sürüsüne karşı koyacak gücü kalmamıştır. Toplanıp “biz nerede hata yaptık da bu savaşı kaybettik” diye tartışmaya başlarlar. Sarı öküzün verilmesine karşı çıkan yaşlı öküzbiz bu savaşı sarı öküzü arslanlara verdiğimiz gün kaybetmiştik” diye durumu özetler.

Fransa, AB’ne yeni katılacak üyelerin katılımını referanduma götürmeyi mecburî kılan yasayı geçirdi. Bizim bâzı AB sever ve Amerikanofillerimiz şoka girmiş olsalar da, kanunun vahâmetini gözlerden kaçırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu kanun, Türkiye’nin AB hayâlinin sonudur. İleriki günlerde, her ne zaman yapılırsa yapılsın, Fransa’da Türkiye’nin üyeliğinin oylanması dâima %60’ın üzerinde “Hayır” oyu getirecektir. Bu da Türkiye’nin AB macerasının sonudur.

Karşılıksız imzaladığımız Gümrük Birliği Anlaşması, bizi katılamadığımız müzakereler sonunda alınan kararların tarafımızdan kabûl edilmesini öngörüyordu. Zaman içerisinde sermayenin serbest dolaşması sâyesinde, çimento, ilâç, otomotiv, elektronik gibi stratejik alanlardaki yabancı payları %50’nin altında iken, Türkler’in payları %50’nin altına indi, bunların hepsi kâr eden firmalardı. Türk Telekom gibi kâr eden devlet şirketleri dahi yabancıya satıldı. Finans alanında birçok banka, borsa acentesi şirket yabancının eline geçti. Özel bankalardan yabancıya satılmayan veya yabancı ortağı olmayan bir tek İş Bankası kaldı (hoş, onun da iştiraklerinde yabancılar var ya!). Yabancıya satılmayan bir Tek Anadolu Sigorta kaldı. Bütün sigorta şirketleri Osmanlı’da olduğu gibi ağırlıklı olarak Fransız şirketlerinin eline geçti. Sırada şimdi üç büyük devlet bankası kaldı: Ziraat Bankası, Şekerbank ve Halk Bankası; bunları da en kısa zamanda birilerine peşkeş çekerler.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti -ki oradaki emanetçi, hükûmet- onu zâten verecekler, kalan nedir? Güneydoğu'da “güneyi” kurulan Kürdistan’ın, bizim topraklarımız içindeki “kuzeyi”, Doğu Anadolu’da Ermenistan, Trabzon Havâlisinde Pontus Rum Devleti, Ege’yi de (zâten bir bölümünü İngilizler’e ve Yunanlılar’a ve biraz da Almanlar’a sattık, İsrail de Filistinliler’den satın alınan topraklar üzerinde kurulmadı mı?) Yunanlılar’a verdik mi, Sevr sınırlarına çekilmiş olacağız.

Gümrük Birliği Anlaşması başarılı bir işmiş gibi halka yedirildi. Ardından tam üyelik başvurusu geldi ucu açık müzakerelere alkış tutuldu. AB hiçbir zaman tam üyelik perspektifi vermediği hâlde, müzakereler başlıyor diye, bir takım safderûnlar (veya vatan hâini ve Cumhuriyet düşmanları demek daha doğru mu olur acaba?) nerede ise millî bayram ilân ettiler.

Biz, AB’ne girmek için mevcut olan zayıf şansı, sarı öküzü verdiğimiz zaman, yâni gümrük birliğine karşılıksız onay verdiğimiz anda zâten kaybetmiştik. Elimizdeki varlıklar, olmayacak bir iş uğruna yabancılara aktarılıyor. Sonra da oturup bağımsızlıktan bahsediyoruz. Ekonomik bağımsızlığı olmayan ülkelerin, siyasî bağımsızlığı olamaz, Olsa olsa siyasî bağımlılığı olabilir.

***

Komünist Rusya’da bir yabancı gazeteci Stalin’e “siz bu kadar sert davranmanıza rağmen bu halk size nasıl bu kadar saygı gösteriyor” diye bir soru yöneltmiş.

Stalin kendisine bir tavuk getirmelerini istemiş; bulundukları sıcak ortamda tavuğu bağırta bağırta tüylerini yolmuş. Sonra gazeteciyi dışarıya davet etmiş. Rusya’nın buzla kaplı steplerine çıkmışlar. Stalin’in üzerinde meşhur uzun paltosu varmış.

Tavuğu yere bırakmış. Tavuk birden üşümüş oraya buraya koşmuş. Bakmış sığınacak bir yer yok; bu sırada Stalin uzun paltosunun eteğini aralamış. Tavuk kendini bu aralıktan içeri atmış ve Stalin’in bacaklarının arasına büzülmüş.

Stalin, gazeteciye, “biraz evvel bu tavuğu diri diri ben yoldum. Ama sığınacak bir yer bulamayınca yine bana sığındı. İşte ben Rusya’yı böyle yönetiyorum” demiş.

Türkiye’de de bu dinci iktidar ve bunlardan önce ülkeyi yöneten “ben zengini severim” zihniyetine sâhip iktidarların uyguladıkları ekonomik ve sosyal politikalar, orta sınıfı yok etti. Şimdi sâdece çok zengin, zengin ve yoksul diye üç sınıf var. Yok edilen o orta sınıf, işçi, memur, köylü, esnaftan müteşekkildi ve Cumhuriyet’in temel direği olan kitle idi.

Orta sınıf nüfusun asıl büyük bölümünü teşkil ediyordu. Türkiye’ye ABGAB, IMF ve Dünya Bankası aracılığı ile dışarıdan dayatılan ekonomik programlarla, bu temel direk çökertildi. Şimdi ülke nüfusunun çoğunluğu yoksul kategorisinde bulunuyor. Bu kitlenin yarısından fazla bölümü de, iki paket erzak, üç beş torba kömür için bu hükûmeti destekliyor. Yarınına güveni yok, geleceğinden korkuyor. Bugününü arayacağından endişe duyuyor. Dolayısıyla verilen iki paket erzakı, üç torba kömürü alıp reyini başkasına verme cesaretini gösteremiyor. Bu sebeple de Stalin’in tavuğu gibi kendisini diri diri yolan iktidarların dibinden ayrılamıyor.

Böylece Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, sosyal devlet niteliğini kaybettiği için hızla çöküntüye doğru gidiyor. Bakalım bu bâdireden nasıl çıkacağız.

***

Hani Devletlû’nun partisinin Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat diye bir zâtın Atatürk inkılâpları için “Türk toplumu bir travma yaşamıştır. Bir gecede kıyafetlerini, dillerini değiştirmeleri istenmiştir. Dinî yaşama biçimleri ortadan kaldırılmıştır” diye buram buram kültür ve seviye kokan lâfları vardı ya… Epey bekledim, bizim psikanalistlerden biri bir şeyler desin diye.

Gık da, guk da çıkmadı.

Çıkmaz da.

Çünkü bizde bu işle uğraşanların hepsi “solcudur”, o da yetmez, ekserisi diyalektik materyalisttir. Aslında psikanalist Wilhelm Reichbiri kişi-merkezli, öbürü toplum-merkezli bu iki teoriyi (psikanalizi ve diyalektik materyalizmi) birbirine uydurmak için epey nâfile gayretler sarf eden uzun eserler yazmıştır. Özünde de ne Freud Marx’ı, ne de Marx Freud’u severdi! Bizim entellerimizin çoğu bunu bilmez. Bilenler de dile getirmez. Psikanalist olmak için psikanalizden geçmiş olmak ve uluslar arası yarı-ezoterik, resmen mistik hâttâ dinî gruplardan el almak gerekir; daha önce bunu yazmıştım. Saffet Murat Tura gibi Freud enkarnesi bir meslekdaşımız bu kuralı çiğneme cesaretini göstermiştir (tanıdığım kadarıyla Saffet bu şakamın istihza olmadığını anlayacak ve homongulusça tepki vermeyecek kadar zekidir). Ben de psikanalizi oldukça iyi derecede bilirim ama divana uzanmadım, tedavi edici bir yönü olduğunu da düşünmüyorum.

E, hani “solculuk” anti-emperyalizmdi, haktan yana ve halktan yana olmaktı?

Neyse, Cemil Meriçdüşünce hürriyeti, düşünce namusu, gerici-ilerici gibi mülevves yâni kirli kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar” dememiş miydi? Tabii demişti ama o gerçek bir münevverin hakikati arayışını kastetmişti. Dengir Mir Mehmet Fırat psikanaliz yapıyor (yâhu, hakikaten bâzen toprağı bol olası Aziz Nesin’e hak veresim geliyor), bizim entellerimiz sükût ediyor.

Sonunda “yeter be, haydi bâri ben geçeyim klâvyenin başına” diyordum ki… Vamık D. Volkan yetişti imdadıma! Akşam’dan Gülenay Börekçi’nin röportajı, benim gibi dinin dışındaki ahkâmcıların lâba lûba etmelerine hâcet bırakmamış; antr-parentez (öhö), kendisine hiç sormadım ama Vamık Bey’in Psikanaliz-Diyalektik Materyalizm Sentezcisi olamayacak kadar zekâ dolu beynini tanıyorum gibi.

***

Kitapları arasında, ulusların psikolojisini incelediği psiko-tarih türünde yapıtlar ve terörün temellerine inip hakiki sebeplerini sorguladığı araştırmalar var. En büyük eseriyse Atatürk’ü ölümünden yıllar sonra deyim yerindeyse psikanalize aldığı Ölümsüz Atatürk... Batı’da çok önemsenmesine rağmen bizde ihmâl edilen, hâttâ neredeyse görmezden gelinen psiko-biyografi türündeki bu kitap hakkında Vamık D. Volkan’la konuştuk…

Atatürk’ün psiko-biyografisi neden gerekliydi?

Atatürk imgesi çocukluğumdan beri, bir Türk olarak kendi ideâllerime nasıl erişebileceğimi gösteren, içimde özgürlük duygusu oluşmasını sağlayan bir semboldü. Onu anlamak, kendimi de daha iyi anlamamı sağlayacaktı.

—Bu kitabın görmezden gelinmesinde, Atatürk’ü etten kemikten oluşmuş bir insan olarak kabul etmek yerine onu hâlâ simge addetmemizin etkisi olabilir mi?

Haklısınız. Kitap, 80’lerin başından itibâren birçok engelle karşılaştı. Saftım herhâlde, akademik bir çalışmanın politik itirazlarla karşılaşacağını tahmin edemedim. Meselâ Washington’daki Türk Büyükelçisi Atatürk hakkında bir kitap yazdığımızı öğrenince beni elçiliğe çağırarak gözdağı verdi. Kitabı yazmamız 7 yıl sürdü. Bir kopyayı dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a gönderdim. Neyse ki, Denktaş, Atatürk’ün bir insan olarak tanıtılmasının onun büyüklüğünü daha açık gösterdiğini söyleyerek cevap verdi.

—Psiko-biyografi yazımında objektif olunabilir mi? Siz olabildiniz mi?

Yazanın kendi psikolojik motivasyonuna, psikanaliz konusundaki bilgisinin derinliğine ve incelenecek materyalin yeterli olup olmadığına bağlı. Norman Itzkowitz’le birlikte çalışmamız çok önemliydi. Itzkowitz, psikanaliz üzerinde çalışmış nâdir tarihçilerden. Kitabın her bölümünü ilk ben yazdım, sonra Norman Itzkowitz’e gönderdim. O yazdıklarıma bir tarihçi gözüyle bakıp değişiklikler ve eklemeler yapıyordu. 7 yıl her ânımızı Atatürk’ün imgesiyle yaşadık. Kitap çıktığında Virginia Üniversitesi büyük bir davet vermişti. O gece rûyamda Türkçe ve yabancı dillerde çıkmış gazete başlıkları gördüm, Atatürk’ün öldüğü yazıyordu. Rûyamda hüngür hüngür ağladım ve Atatürk’e böylece veda etmiş oldum.

—Zihninizdeki Atatürk imgesini babanızın imgesinden ayırmak için sizin de psiko-analizden geçmeniz gerekmiş…

Babam öğretmendi, Kıbrıslı bir çiftçinin çok okuyan çocuğuydu, Atatürk’ün yaratmaya çalıştığı yeni Türk kimliğini benimsemişti. Bizler karizmatik liderleri, bilinçdışımızda birer ‘baba’ figürü olarak algılarız. Ben psikanalist olabilmek için zâten analizden geçmiştim ancak Atatürk’ün iç dünyasını anlatabilmek için onun zihnimdeki imgesini babamın imgesinden ayırmalıydım. Kendi fikirlerimin ve duygularımın etkisinde kalarak psiko-biyografisini yazdığım kişinin iç dünyasına farkında olmadan hayâlî eklemeler yapmamalıydım.

—Onu kitabınızda nasıl ele aldınız?

Annesi Zübeyde Hanım ile babası Ali Rıza Bey, ilk üç çocuklarını kaybetmişlerdi. Türkiye-Yunanistan sınırında, haydutlarla dolu küçük bir yerde yaşıyorlardı. Ölen çocuklarından biri dere kenarına gömülmüştü. Orayı su basınca bebeğin cesedi toprak üstüne çıkmış, vahşi hayvanlar tarafından parçalanmıştı. Daha sonra yerleştikleri Selânik’te hep bu olayın ve kaybedilen üç çocuğun anısı konuşuluyordu. Bütün bunlara daha sonra kendinden sonra dünyaya gelen kardeşinin ve babasının kaybı da eklendi. ‘Komplikasyonlu yas tutma’ dediğimiz bu olayın sürdüğü evde, çocuk Mustafa bilinçdışında ‘anneyi kurtarma’ görevini üstlenmeye karar verdi. Tabii her yas tutan âilenin çocuğu Atatürk’ünkine benzeyen bir iç işleyiş geliştirmez. Atatürk ‘onarıcı’ bir iç işleyiş geliştirdi. Yaşamı boyunca önce yas tutan annesini ve daha sonra yas tutan ülkesini iyileştirmek, mutlu etmek için çalıştı. Osmanlı’nın son 100 yılı çok kötüydü; 5 milyon kişi ölmüş, 5 milyon kişi mülteci olmuştu. Toplum büyük bir regresyon içindeydi. Atatürk’ün karakteri halkın ‘kendilik hislerini’ yüceltti, Türkiye’de herkesin paylaştığı bir heyecan dalgası, bir kendine güven yarattı, büyük devrimler böyle başlatıldı… Bugün onu halk düşmanı veya gelenek düşmanı olarak göstermeye çalışanlar var. Hâlbuki Atatürk bir erişkin olarak her gününde Türk halkını geliştirmek ve yüceltmekle meşguldü.

Atatürk’ün zaafları neydi? Kitabınızda onun narsisizminden de söz ediyorsunuz…

Atatürk’ün temel zaafı iç dünyasında kendini yalnız hissetmesiydi. Fakat bunu örtbas etmek için daha da onarıcı olmaya çalıştı. Narsisizmine gelince; kötü olan abartılmış narsisizmdir. Yararlı narsisizmdeyse kişi kendine olan hayranlığını halkının hissettiği regresyonu onarmak için kullanır. Travmaya uğramış, yas tutan ve aşağılanmış toplumlarda kurtarıcı bir liderin ortaya çıkması için zemin hazırdır. Bu kişi de çoğunlukla narsisizmi kuvvetli biridir. Başa geçtiğinde ya ‘onarıcı’ ya da ‘yıkıcı’ olacaktır. Onarıcı lider onu takip edenlerin özgürlüğü için çalışır, başarılı olursa daha da yüceltilir, insanlar tarafından sevilir, bu da liderin kendine olan sevgisini artırır. Hitler gibi yıkıcı liderlerse kendi büyüklüklerini ayakta tutmak için başkalarını ezerler. Atatürk’ün onarıcı bir lider olduğundan hiç şüphemiz olmasın. Osmanlı İmparatorluğu çökerken o ortaya çıktığı için çok tâlihliyiz.

—Türkiye’nin içinde bulunduğu kutuplaşmadan zihinlerimizdeki Atatürk imgesi de nasibini almış gibi görünüyor…

Türkiye’de bir etnik kutuplaşma var. PKK terörü devam ediyor. Fakat halk arasında ‘ırkçılık’ dediğimiz insanları aşağılayan süreç gelişmedi. Gurur duymalı, dünyanın bunu bilmesini sağlamalıyız. Zira bu, Türkler’le Kürtler’in yan yana ve barış içinde yaşamaları için gerekli zeminin mevcut olduğunu gösterir. İkinci kutuplaşma, dinin politikaya sokulmasıyla oluştu. İşte bu beni çok üzüyor. İnsanların inançlarına karşı değilim, dini politika için kullanmaya karşıyım. Tarih boyunca dinin politikaya karıştırılması hep kutuplaşmalara ve başka felâketlere yol açmıştır. Türkiye’de bu ikinci kutuplaşmayı başlatmaya hiç gerek yoktu. İslâm’da bir moda stili olarak yeri olmayan ve ‘modern’ diyebileceğimiz türbanın bir üniforma gibi kullanılması “sen bendensin, sen benden değilsin” denmesine yol açtı. Sonuç olarak da hem boşu boşuna enerji sarf edildi hem aşırı milliyetçiliğe bir kapı daha açıldı.

Sebepleri nedir bunun?

İçten ve dıştan birçok nedeni var. Psikolojik motivasyondan söz edeyim. Bir imparatorluk kaybettik. Son 100 yılda milyonlarca insan öldü, toprak kaybedildi. Toplumlar ortak kayıplardan sonra yas tutarlar. Yas tutmak, kaybedilmiş şeyleri anma, bu anıları içimizde saklama, geri kalanlara ise ‘Allahaısmarladık’ deme sürecidir. Yas süreci yavaş yavaş gelişir, 10 yıllarca sürer... Türkiye’deki bâzı politikacılar söz konusu yas sürecinin hazırladığı zemini kullanıyorlar. Yâni kaybettiklerimize veda edecek yerde, onları canlandırarak ‘demokrasi’ adı altında dini politik ve sosyal süreçlere katıyoruz.

—Bunun sonuçları ne oluyor?

Dini politikaya sokunca kadınların özgürlüğü kısıtlanır. Bir milletin yüzde 50’sinin kadınlardan oluştuğunu düşünürsek, onları bilerek veya bilmeyerek aşağılayan millet çok şey kaybeder. Bence Türkiye’yi Atatürk’ün başlattığı Türk kadınlığı kimliğine sâhip çıkacak bir kadın kurtaracak. Keşke Türk kadınlarına örnek olacak karizmatik bir kadın liderimiz çıksa… Meselâ, Kıbrıslı Türkler üzerinde kendi tarihlerini inkâr etmeleri, unutmaları yolunda baskılar söz konusu. Kıbrıslı Türk çocukların okudukları bâzı okul kitaplarında ninelerinin ve dedelerinin başına gelenlerden söz edilmiyor; Sayın Rauf Denktaş’ın adı bile geçmiyor. Bunu yapmaları için AB Kuzey Kıbrıs’a 60 bin Euro ödemiş. Bu tür bir şey Türkiye’de de gelişiyor. Atatürk dönemini tarihten silmek isteyenler var. Geçmişimize sâhip çıkmak, Osmanlı’nın son günlerinde yaşananları, Atatürk’le arkadaşlarının yaptıklarını tarihten silmeyi gerektirmez.

Atatürk Devrimleri’nin Türk toplumu üzerinde bir travma etkisi yaratıp yaratmadığı tartışılıyor...

Tarihçiler Osmanlı’nın son 100 yılında Anadolu’nun ne kadar bakımsız kaldığını benden çok daha iyi anlatırlar. Türkiye halkının geçirdiği büyük travma o zamana âit. Atatürk devrimleri travma değil ümit yarattı. Her büyük toplumun kahramanları var. Atatürk, Türk tarihinin en büyük kahramanlarından. Bir mücevheri çamurla kaplasanız da o hâlâ mücevherdir. Kayba uğrayan, mücevherin varlığını inkâr eden olur.

Atatürk ve kadınlar

Kitabı yazmaya karar verince 13 ay boyunca Atatürk’le âilesini tanıyanlarla veya Atatürk’ü derinden inceleyenlerle konuştum. ‘Tek Adam’ kitaplarının yazarı Şevket Süreyya Aydemir, dosyalarını bana açmıştı. Atatürk’ün evlât edindiği Sabiha Gökçen’i de sık sık ziyaret ediyordum. Gökçen, bana Atatürk’ün evlât edindiği öteki kız çocuklarıyla ilgili tavrını da anlattı. Yeni Türk kimliğiyle gelişecek Türk kadınlarının, yas tutan annesi gibi olmalarını istemiyordu. Yeni Türk kadını, dini bahane ederek kendilerini ezenlerden kurtulmalı, neş’eli, mutlu ve özgür olmalıydı. Atatürk bâzı konuşmalarında Türk erkeklerine bencil olmaktan ve kadınların özgürlüğünü kısıtlamaktan vazgeçmelerini söylemişti. Aynı sözleri bugün söylemekte olanların seslerinin de duyulmasını isterim.

Araştırmalarımız sırasında Atatürk’ün bir de erkek çocuk evlât edindiğini öğrendik. Abdürrahim Tuncak’ı aslında Zübeyde Hanım yetiştirmişti. Onun anlattıklarından çıkardığımıza göre, komplikasyonlu yas tutan kişilerde çoğu zaman görüldüğü üzere, Zübeyde Hanım dine dönmüştü ve yaşadıklarından etkilenmiyormuş gibi görünmek için ‘sert kadın’ rolü oynuyordu. Bana göre Atatürk’ün şahsî psikolojisinin oluşumu, annesinin bu komplikasyonlu yas tutma hâlinden çok etkilenmişti. Onun Türk kadınlarına aşılamak istediği özgüven ve bağımsızlığın altında yas tutan annesiyle ilişkisi vardı. Tabii ki bir yetişkinin yaptıklarını sadece çocukluğunda başına gelenlerle izah edemeyiz. Fakat çocuklukta elde edilen zemin önemlidir.

***

Anlaşıldı mı? Bence çok açık, anlamak isteyene tabii!

Bu arada, Şırnak’ta mayın patlaması sonucunda şehit olan jandarma erlerden Mehmet Gidiş’in âilesinin Kürtçe, Mehmet Koç’un âilesinin Türkçe yaktıkları ağıtlar birbirine karışmış.

Yâni yaslarını paylaşmışlar. Sevgili arkadaşımız Psikiyatri Doçenti Mustafa Kemâl Sayar’ınmerhamet odalarında Türk ve Kürtler birbirlerinin omuzlarında ağlayarak düşmanlığa son versinler” düşüncesi bana çok ilginç gelmişti. İyi de, bunun olabilmesi için, güçlü ve üniter bir devletin işbaşında olması şart (Sam Amca’nın ve uzantısı Fetoşçuların gölgesinde olmaz bu)…

Var mı?

Yâhu, İnkılâp, ikide bir “Vamık Volkan’ı da Ergenekon sebebiyle içeri atarlar” demeyi bırak. Ne derse desin, ne yaparsa yapsın, o bir Amerikan vatandaşı.

“Yemez” yâni!

Şimdi konuşanı zaman yolculuğuyla öne alalım ve gülelim...

300"}[/embed]

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 27 Temmuz 2008 Pazar 

MICHAEL de la MONTAIGNE
ERMENİSTAN, ESKİ GELENEKSEL SOLCU HÂLİT KAKINÇ ve ...
 

Yorum

Already Registered? Login Here
Şu ana kadar herhangi bir yorum mevcut değil