Eğer bir gün size yalnızlık tekrar uğrarsa, işiniz çok zor demektir…

İşte, o zaman ne zamanın ehemmiyeti kalır, ne mazinin ne de âtinin. Kafanız korkunç bir kuşku veya şüphe girdabının içine düşer. İçinize düşen kurt beyninizi, yüreğinizi, kalbinizi, varoluşunuzu... her şeyinizi yaprak gibi sindirerek sindirmeye başlar.

Yeniden mi diye içiniz burulur ve o kadar bunalırsınız ki, kendinizden de, herkesten de çok ama çok sıkılmaya başlarsınız. Bütün itikatlarınız, imanınız, inancınız altüst olur.

Daraltırsınız ve daralırsınız...

Bir türlü düşmeyen yağmur, yağmayan kar, bir ömür boyunca ne kaldı yanınıza kâr diye muhasebe yapmaya başladıkça daha girdaba düşersiniz.

Midenizde sanki kelebekler uçmaktadır, boğazınızda kocaman bir yumruk vardır.

Hayata tekrardan, sonra tekrardan başlamak nasıl bir şeydir diye hayıflanır ve ümitlenirsiniz. "Vatan yahut sistre" diye geliştirdiğiniz absürditiye de gülemez olursunuz.

Gözleriniz dolar; bir bakarsınız ki gene sol cenahtan Efe ve Tarçın havlamaya başlamıştır ve nöbetçi kediler işbaşındadır. "Acaba onlar mı, yoksa ben mi gerçeğim" diye tekrar tekrar sorgularsınız. Ölümlerden ölüm beğenmek kolaydır da, gerçek olanla sanal olan arasındaki sınır âdeta Sırat Köprüsü kadar daralır; ölçmek istersiniz, bilinen hiçbir birim kifayet etmez. Hâttâ belki o da yoktur, bilemezsiniz.


Gene de hüsnüniyetle uğraşıp didinirsiniz. "Mutlaka bir çıkar yol" vardır diye debelenirsiniz, tepişip durursunuz. Kime sarılsam, ne yapsam derken kendinizden uzaklaşıp, mahvolursunuz...

İşte, o zaman Peyami Safa'nın romanı aklınıza gelir: Yalnızız.


Manevi Büyükbabam Peyami Safa, bu eserinde insanlığı materyalizmin kör çemberini kırmaya, kendini kaybettiği ruhunu bulmaya çağırmaktadır. Asrımızda insanın bütün problemleri bu noktada düğümlenmektedir. Ve Allah’ı bilmedikçe, insanlık buhrandan buhrana yuvarlanacak, huzur ve sükûn bulamayacaktır.


Her şey Selmin’in yemeklere iştirak etmemesi, sonrasında hamile olduğunu söylemesi ile başlar. Selmin Fransa’ya gidecek ve orada çocuğunu doğuracaktır. Olaylar Selmin’in baba adayını söylememesi ile daha da arap saçına döner. Selmin’in dayısı olan Samim ise Selmin’in okul arkadaşı olan Meral’e tutulmuştur. Selmin ile sürekli görüşerek Meral hakkında konuşurlar.

Samim’in tuttuğu günlükte Meral’e ait düşünceleri, onla geçirdiği günlerde ne yaptığı yazılıdır. Bunu okuyan Mefharet, baba adayı olarak Samim’i görür. Besim ile birlikte olayları yorumlayarak tam bir çıkmaza girerler. Selmin’in dikkat çekmek amacıyla yaptığı bu davranışların asılsız olduğu ortaya çıkınca her şey açığa kavuşur.

Okulu bırakıp zengin bir Fransız ile evlenerek Fransa’ya giden ve arkasından pek çok söylentiler çıkan Feriha (Selmin ve Meral’in okul arkadaşı), Türkiye’ye gelmiş ve Meral ile görüşmek istemişti. Meral’e sürekli olarak Paris’i anlatıyor, oradaki şaşaalı hayattan bahsediyordu. Meral’in bu tür şeylerden çok kolay etkileneceği aşikârdı. Samim bunun farkına varmış, Meral’i Feriha’dan uzak tutmak için her şeyi yapıyordu.

Samim, dünyevi zevklerinin farkına varmış, bunlarla hareket etmenin yararsız olacağının farkına varmıştı. Ona göre insan kendini tanıdığı sürece bu dünyadan zevk alabilirdi. Yoksa mutluluk göz boyamayla, yiyeceklerle, içkilerle, yatlar- katlarla elde edilecek şey değildi…

Meral kendini hayat yolunun tam ortasında buldu. Samim’i istiyordu, çünkü onun yanında kendini var hissediyor ve rahatlıyordu. Feriha’ya hayır diyemiyordu… Feriha’ya takılıp hayatın dertlerini unutmak, sadece eğlenmek istiyordu…

Bu düşünceler arasında boğuşurken dayanamadı ve Feriha’nın yanına gitti. Beraber otelin gazinosuna gittiler. Ve müzik eşliğinde eğlenmeye başladılar. Tesadüfen bir arkadaşıyla oraya eğlenmeye giden Besim ile karşılaşırlar. Kısa süreli bir şaşkınlıktan sonra dans etmeye başlarlar.

Besim’in bu olayları akşam abisine söylemesiyle çılgına dönen ve olaylara bir anlam veremeyen Samim, Meral’i unutmaya söz verir… Söz verir ama onu bir türlü aklından çıkaramaz. İçi içini yer durur. Geceleri uyuyamaz…

Olanları Ferhat’ın da öğrenmesiyle Meral ailesi tarafından sıkıştırılmaya başlar.

Meral burada kararını vermiştir: Feriha’yla beraber Fransa’ya gidecek ve orada zengin bir koca bulacaktır. Abisinin onu odasına kilitlemesi ile tüm düşünceleri suya düşer.

Kilitli odada yaptıklarını düşünen Meral, pişmanlık duymaya başlar. Yaptıklarının kendine ve ailesine yakışmayan davranışlar olduğunun farkına varır. Samim’i düşünür. Onu ne çok özlediğini anlar. Sigara içmek ister ama çakmağının gazı bitmiştir. Duvardaki gaz lambasıyla sigarayı yakmayı düşünür. Çakmaktaşı ile sigarasını yakar. Fakat bu arada elindeki şişe yere düşer ve kırılır. Bir anda yatak, halılar ve kıyafetleri alevler içinde kalır. Diri diri yanarak can verir.

Herkesi üzen bu ölüm kafalarda intihar olarak kalır. 

O acayip mistik adam sizin doğacağınızı rüyasında görüp, "recep ve Neclâ, bu oğlana Kerem ismini koyun" demiştir ve sonra da tek evlâdı olan Merve'nin bir tayyare kazasında şehit olmasını müteakip, cenazesinin hemen akabinde, yapayalnız gitmiştir.

Hiç sanmayın ki hayatı kolay geçmiştir. Sigarayla, kokainle, hâttâ kumarla flört etmiştir. Atatürk hakkında arada derede kalmıştır. Çile çekmiş, veremden mustarip olmuş, ilk muharrirliğini de Dokuzuncu Hariciye Koğuşu eserinde, sonradan "gomonist" olacak Nâzım Hikmet Ran'a ithaf etmiştir.

Peki, bu yapayalnız adamın CV'si nedir:

Peyami SAFA

(1899 - 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şâir İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü.

Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" ilk hikâyelerini imzasız yayınladı (1919), Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvîr-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerliğini yaptığı sıra kaybetmesi Peyami Safa'yı çok sarstı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde gömülüdür.

Peyami Safa kendi kendisini yetiştirmiş ender şahsiyetlerden biridir. Fransızcayı Fransızca gramer kitabı yazabilecek kadar öğrenmiştir. 43 yıl hiç durmadan yazdı. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçidir. Nâzım Hikmet Ran, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le polemiğe giriştir.

Öldüğü zaman Son Havadis gazetesi başyazarı idi. Detektif hikâyelerinde Server Bedi mahlasını kullanırdı.

Mekânı Sırat olmasın, yeter.

***

Peki, dindar mıydı Peyami Bey?

Eh, ben üç yaşındayken kaybettiğime göre, ancak amigdalamdan hatırlayabilirim ama hiç sanmam. Sâdece çok mistikti. Merhum Peder Beyim de öyleydi (Canım Cânanım böyle hitap etmeyi pek sever de).

İslâm'a yakın dururdu ama bence o da, Peder de aslında birer Homo Mysticustular. Annem de. Ben de bu kadar sene sonra ancak bir Vahdet yanılsamasıyla inanca tutunabiliyorum.

Peki, ya bundan sonrası...

Adam yerine koyduğunuz bir şizomanyağın tam da mevsimi geldiğinde beş bir yöne saldırmaya, herkesle alay etmeye ve önüne gelene akıl vermeye devam ettiğini görünce iyice altüst olabilirsiniz. Bundan sonra ne yapsa, ne yapsam diye hayıflanıp dövünmenin ne işe yaradığını da bilemezsiniz. Her şey tamamen anlamını yitirir. Ne kazancınızın, ne de kazanacaklarınızın bir mânâsı kalır. 

Kadim dostluklara rücu edersiniz, onlar esas ölümsüz olanlardır. Ne güzel günlerdi, ne güzel meşklerdi diye gözleriniz dolar ama hayıflanmazsınız... Neden senelerce Erdal Ağabeyin ismini Reha Bayer olarak andığını düşünüp gülümsersiniz...


 

Hocalar ve talebeler; işte immortalite bu! 

Cratos Oteli'nde maalesef kongre var da... Seks ve kumar + sigara her tarafta. Kuraklık da cabası!

Sevgili Adnan beşinci ihtisasta çapa atmıştı ama şimdi hiç kimseyi taklit etmeden, kendi olarak yoluna devam ediyor ve iftihar ediyoruz. Bir aralar "bu çocuk acaba Halveti mi oldu, Ahmet Özhan'a mı perestiş ediyor" diye merak ediyordum, meğer değilmiş. Çok  memnun oldum...

***

Bu arada Sevgili Fulya Maner'in hiç gitmediğiniz bir Katolik ülkesinde uğradığı hücumu öğrenince şaşırıp kalırsınız...

Meğer Arjantin'miş orası...


Meğer yumruğu tam burnunun ortasına yemiş, iyi mi!

Kader mi, Karma mı?

Ben ne Brezilya'yı, ne de Arjantin'i gördüm doğrusu...

Ama sürekli olarak "beeeen, beeeen, beeeen" denmesinden mütevellit birçok travmam var. Bir çeşit Travma Sonrası Stres Bozukluğu bu. 

İşte, oradaki katliamların, cinayetlerin müsebbibi böyle kadınlarmış...

Arjantin'deki meteorolojik durumu bilmem ama bu güzel memlekette don tehdidi var!


Biz ısınırken, her tarafta donuyor insanlar...

*** 

Peki, biz hâlâ Taş Devri içinde değilsek, kızımın adaşı olan Cânan Hanım nasıl olup da hipnozla dolandırılmış ve çare önermişti?


Komik değil mi? 


Gelelim Cahit Sıtkı Tarancı'ya; sanırım onun yüzüncü doğum günü.

O da yapayalnızdı ve şöyle bir şeyler yazmıştı:


Dante'nin nasıl bir Türk ve İslâm düşmanı olduğunu bilmez miydi? Bilirdi ama referans olarak alabileceği en sağlam tarihî şahsiyet herhâlde oydu...

Velhasıl, yalnız doğar, yapayalnız ölürüz.

Gerisi boş, nâhoş ve tamamen palavra!

***

Bu aralar bir yeni halt etme de, Muhammed Ali'nin rüşvet yediği iddiası. Ben de rica ettim ve Girne'ye çağırdım; hemen geldi. Eh, ne de olsa eski Tae kwon docu olduğum için, azıcık kapıştık.


Bakalım sonuca: Berabere kaldık tabii ki ama sol kroşesi çok canımı yaktı. Ne de olsa bizde yüzü koruma tekniği yoktur...

Bu şamata gırgır gibi görünen şeyler bittikten sonra düşünürsünüz; bu vatan toprağını kime borçluyuz, kimler kurtardı bizi, hepimizi, kimdi o gaziler?


Gözleriniz dolar...


Sonra da şu meşhur Rabia'nın ne olduğunu öğrenirsiniz: Arap Baharı filân değilmiş meğer. Sıkı durun: Türkleri katleden bir Kürt Tanrıçasının ismi! İyi mi?

Sonra şu karikatüre hâlâ gülündüğünü görüp siz de gülümsersiniz çünkü bunlar ölümsüzdür...


Komik, daha doğrusu sarkastik, değil mi?

Gene de nereye, hangi istikamete teveccüh edeceğinizi bilemez ve sûizanla hüsn-i zan arasında mütereddit kalırsınız..

Desti izdivacına tâlip olduğunuz kadın elinde bir kitapla zuhur ediverir ansızın; imzasız vesaire...


Kimdir bu kişi, in midir yoksa cin mi?

Bir salisede şâirlik damarlarınız kabarır ve âniden sol omzunuza konan ilham perisiyle başlarsınız döktürmeye...

Yalnızlık İblis gibidir

Deler geçer ama acıtmaz

Çünkü vızıltısı işitilmez
 

Bâzen de size sabır ve selâmet veren

Bir aşk hikâyesi sunar.

Aşk, Arapçadır malûm ama

mefhum-u muhalifi de de facto mündemiçtir
 

Etrafınızda dönen perilere, afrodizyaklara veya her ne ise

Onlara karşı sizi en baştan muaf kılar ve

gene de tereddüt edersiniz...

En başa, Berzah Âlemine dönüp kalırsınız.

Sonra da hayıflanırsınız.

Çünkü her şey beyhudedir, zırvalıktır

İhvandan esen serin bir sarin gazı gibidir...
 

Peki, ne olacaktır bu işin sonu?

Hiç kimse bilmez, anlamaz, anlayamaz.

Her şey sonludur, ezel ve ebed de öyle.

Her beş istikamet de tıkalıdır

"Access denied, free trial version version" diye yazar.

 

Haydaa, "bu da ne" diye şaşırıp kalırsınız.

Hay Nazlılar, siz neymişsiniz diye düşünmeye başlarsınız.

Nazlıyım demekle nazlı olmak aynı mıymış

Yoksa kertilenkele ile kerten farkı neymiş, karıştırırsınız.

 

Bizim Ece Miyav nasıl, ALS nedir?

KPSS veya DYM DYm nerede bulunur

Kitaplıkla kütüphâne, kârhâneyle kerhâne farkı

Hangi çalıştayda okunacaktır, bilemezsiniz.

 

Belki de bu sene Bir Mayıs gelende,

 Biz de, bu asil millet de tekrara haykırır diye

İçinizde bir Şebnem gibi bürük

Yörük nidası patlayacaktır

 

Belki sandığınız gibi oluklardan kan akmayacaktır

Siz de, vatan ve millet de huzura çıkacaktır.

Felâket tellâlliği yapanlar da, yaptıranlar da

Hep ellerindeki borucuklarla öyle kalacaktır

 

Gene de, her hâlükârda, her yerde ve istikamette

Kâinatın her noktasında, ulaşılamayacak sanılan mekânda
 

Belki de sır Vahdet'te gizlidir, saklıdır.

Hiç, hiçlik olur mu ki?

Bu tam mânâsıyla absürttür.

 

Diye avunursunuz
Ama asla bilemezsiniz işin aslı nedir

Astarı kaç metredir? 

En azından, mezardaki kefenin kumaşını kim alacaktır?

Ve eğer birileri bunu yapacaksa

Allah rızası için mi

yoksa menfaati için mi yapacaktır

 

İşte bu noktada basiretiniz bağlanacak ve şaşırıp kalacaksınız

Tekrar, tekrar, tekrar diye haykıracaksınız.

Peki, ya zaman kifayet etmezse

İşte, onu en iyisi hiç düşünmeyeceksiniz!

 

Ruhunuzda esen fırtınalarla beraber yaşamayı

Rüyalarınızı asla ihmâl etmemeyi

Tefsirle yetinmemeyi

Hermeneütikle devam etmeyi

Dâima tercih ediniz

 

***

Paranın dini de, imanı da yoktur derler ya, çok isabetlidir a dostlar.

Bir kere o sıcacık petro-Dolarlar avcunuzu ısıttı mı,

Artık iflah olmanız pek güçlük arz edecektir.

Yeni Asır veya Milenyum

Armağan gibi olacaktır

Uçar ve kaçar bir pipolu Hüsnü

Size hüsn-ü kabûl gösterebilir.

 

Peki, bu işin sonu neye varır dersiniz?

Gene en başa sararsınız.

Asla, ama sala emin olamazsınız.

içinizi saran kâbus bir girdap gibi kendisini derinleştirir, sizi de içine çeker.

Mideniz bulanır, içiniz daralır, hâlâ yağmayan suya ve üşütemeyen dona bakıp salakça sırıtırsınız.

Sonra tekrar filmi başa sararsınız.

Acep her şey mi sanal yoksa ben mi ahmağım diye düşünüp durursunuz.

Şiddete başvurmanın eşiğinden dönersiniz.

Asla size yakışmayacak bu davranışı tahrik etmek için daha önceleri de uğraşılmış mıydı diye tekrar, tekrar düşünürsünüz ve âniden hatırlarsınız ki, cevabı "evettir".

 

Peki, arkadaş, mâdem ki ben bu filmi daha önce seyretmiş, hâttâ bizzat içinde oynamıştım, acaba neden tekrar tekrar bir nev'î "repetition combat" içerisine kendini sokuyorsun arkadaş diye bir nefis yoklamasından geçersiniz.

 

Natür - Nurtür - Kültür- Niş beşlemesinin ortasında kendinizi bulur ve kendi TÜFE'nizi, TAFE'nizi, borsa değerinizi sorgularsınız.

Bu Âlemin Kralı ben değilsem eğer, neden benim başıma gelir bu işler diye gereksiz yere hayıflanırsınız .

 

Durmadan her bir şeye zam gelirken, size neden tenzilât yapıldığını bir türlü çözemezsiniz.

Bu milleti de, dünyayı da, her şeyi de kurtarmak bana mı düştü acaba diye tekrar düşünürsünüz; bunalırsınız.

 

Hâlbuki atı alan Üsküdar'ı geçmiştir, bilemezsiniz. TD-134 diye bir kod gelir, ona dahi inanmazsınız. Cemaat mi yoksa câmia mı derken aidiyet bunalımı yaşarsınız...

 

Okan'la, Kokan'la değil de, kendinizle dalga geçip etrafa bakarsınız. Ata Demirer ve Atâ Sakmar farkı nedir anlamaya çalışırsınız. 

 

Metin Feyzioğlu Bebek'te Milli Piyango (Kelebek öyle yazmış) bileti almış, suratında gülücükler varmış. Pek şanslı olduğu söylenemezmiş. Ben bu adam için neden debelendim diye düşünürsünüz; hiç arayıp sordu mu, senin çabalarının farkında mı, neden o kadar debelendin.... Gülersiniz!

 

Yapay kan yoldaymış ama sokaklarda zaten kan akıyormuş, İpek Hanım'a herkes Şoray gibi bakıyormuş, hâlâ portakal renkli ay tutulunca apokaliptik alâmetmiş zırvlarına inananlara bakıp tapelenme rekoru kırıp kırmadığınızı düşünürken, bir bakarsınız ki yanınızdaki Arnoldumtrak gene vücut geliştirmeye gitmiştir.

 

Neyse, evinizi teşrif etmiş bir büyük hoca imdadınıza yetişir: