Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

PORTRELER

Ömer ÖZTÜRKMEN


1929 yılında İstanbul’da doğdu. İlkokulu İstanbul ve Kerkük’te, orta ve yüksek öğrenimini ise İstanbul’da yaptı. İstanbul Edebiyat Fakültesi'nden mezun oldu. 

Muhtelif gazete ve dergide yazıları çıkmakla beraber, Yeni İstanbul ve Tercüman gazetelerinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. Orta Doğu gazetesinin kurucularındandır.

Anadolu Ajansı'nın Beyrut muhabirliğini yaptığı sıralarda, 1965 yılında seçimlere katılarak Adalet Partisi’nden Bursa milletvekili seçildi.

Daha lise öğrencisi iken şiir ve yazı yazmaya başladı. İlk şiirlerini, 1950 yılında “KERKÜK” adlı kitabında neşretti. Şiirlerinde Kerkük sevgisi burcu burcu tütmekteydi. 

En olgun şiirlerini 1975 yılında bastırdığı; “Taşkent’te Sabah Namazı” adlı kitabında yayınladı. Bu şiirlerinden, “Malazgirt Marşı” adlı olanı kalıcı olmuştur.

Kerkük’lü şair Mehmet Rasih Bey’in oğludur. Annesi yine Kerküklü bir şair olan Şeyh Rıza’nın kızıdır.

Yazı hayatına Türkiye gazetesinde devam etti. 1 Kasım 2010 tarihinde İstanbul'da vefat etti. 

Kaynak: Irak Türkleri, Enver Yakuboğlu, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1976, sf. 125-126

HAKKINDA YAZILANLAR

Ömer Öztürkmen için... 

İsmail Kapan, 3 Kasım 2010 

İki yıl öncesine kadar, haftada bir de olsa gazeteye gelirdi. 

Odalarımız yan yana olduğundan, her geldiğinde mutlaka bizi de teşrif ederdi. O günkü ruh hâline göre, bazen rahmetli annesinin sabah-akşam okuduğu “Hayy-el ğafûr, Hayy-el ğafûr; Heştâ hezâr perdeyle nûr...” virdini terennüm eder, bazen de Rasihî’nin; “Süzme çeşmin gelmesin müjgan müjgan üstüne/Urma zahm-i sineme peykan peykan üstüne...” beytiyle başlayan çarpıcı şiirini seslendirirdi.

Kendisi müzmin şeker hastası idi. Ama her gelişinde mutlaka bizlere ikram olarak tatlı getirirdi... Otururduk ve esas tatlı olan o muhteşem sohbetleri başlardı. Genellikle Resul İzmirli, bazen Metiner Sezer ve başkaları da katılırdı. Zamanın nasıl akıp gittiğini fark etmezdik bile. Sağlık durumu ağırlaşınca, gazeteye gelişleri iyice seyrekleşti. Daha sonra da tamamen kesildi.

Ömer Ağabeyin ardından yazı yazmak çok ama çok zor!..

Ara sıra ziyaretine giderdik... Bir keresinde, “GÖZYAŞI MEDENİYETİ” kitabının BKY’den çıkan yeni baskısını, kendisine götürmüştüm. Kitabının yeni baskısını görünce ne kadar memnun olduğunu, nasıl sevindiğini anlatamam!.. Kendi hastalığını filan unutup, hemen “KARINCALARDAN ÖZÜR DİLERİM” kitabının yeni baskısı için yapılması gerekenleri konuşmaya başladık. Ömer Ağabey, her şeyden evvel hakiki bir idealistti. Ömrünün son demine kadar da, yüksek ideallerinin gerçekleşmesi için çırpındı. 

Ömer Öztürkmen büyük bir gazeteci-yazar, şair, mütefekkir; kısacası hakiki bir münevver, günümüzdeki ifadesiyle gerçek bir entelektüeldi.

Ama hepsinden önce Ömer Ağabey, tam bir “Beyefendi” idi. Sözüyle, özüyle, sohbetiyle; insani ilişkileri, misafirperverliği ve cömertliği ile tam bir “İstanbul Beyefendisi” idi. En son Ramazan-ı şerifin ikinci gününde, Sayın Dr. Enver Ören’in de hazır bulunduğu iftar sofrasında bizleri ağırlamıştı. Ne yazık ki, böyle kıymetli insanlar çok azaldı!

 

Ömer Ağabey, gazeteciliğe altmış küsur yıl önce, üniversitede talebe iken başlamış; dönem dönem çok zor şartlarda ama Bab-ı Ali’de derin izler bırakan kıymetli hizmetler ve eserler bırakan nadide isimlerden biridir. Şüphesiz onu böyle bir sütunluk yazıya sığdırmak mümkün değildir.

GÖZYAŞI MEDENİYETİ”nden bir paragraf aktararak, merhum Ömer Öztürkmen’in tefekkür dünyasındaki istikameti hakkında bir nebze bilgi edinelim: “... Bugün özerk bir bilim dalı olarak kabul edilen psikoloji, diğer bilimlerde olduğu gibi, hem tecrübe ve müşahedeye dayanan, hem de kendine has araştırma metotları olan bir disiplindir. Fakat en şaşırtıcısı, incelediği konuların ruhsal olaylar olduğu iddiasıdır. Öyle ki, ruha bağlı kabul ettiği, daha doğrusu, ruhtan kaynaklandığını ileri sürdüğü bu konular arasında, Freud’un cinsî içgüdüleri, Adler’in üstün gelme hırsı, Jung’un baştan çıkarıcı arketipleri gibi her türlü kötülüğü yansıtan olaylar var. Kin, intikam, nefret, kıskançlık duyguları da bunlar arasındadır. Batı’nın bir bakıma insan hakkındaki bilimsel düşüncesini de açıklayan psikoloji, tabir caizse ruhu bir mezbele haline getirmiştir. Oysa ruh, İslam’a göre Yüce Allah’ın nurundan kaynaklanan, her türlü kötülükten münezzeh bir varlıktır. Psikolojinin araştırma konusu olan mezbele ise yine İslam’a göre, nefsin tâ kendisidir (Nefs-i Emmâre).”

Bu paragraf öncesinde Merhum Öztürkmen, “psykhe” kelimesinin etimolojik detayını vererek, bu kelimenin Yunanca’da aslında üflemek, nefes, nefes almak anlamına geldiğini, hayatı ve ölümü çağrıştıran bu kelimelerin daha sonra ruh karşılığı olarak kullanıldığını, oysa Arapça’da nefes kökünden nefs-nefis, rîh kökünden de ruh kelimelerinin türetildiğini, birbirine zıt iki kavramın iki ayrı kelime ile karşılandığını, Arapça’daki bu (nefs) kelimesinin Batı dillerinde karşılığının bulunmamasının dikkat çekici olduğunu, Batı’da iki zıt kavramın bir tek kelime ile ifade edildiğini dikkatlerimize getiriyor...

Hasılı kelam, bir ulu çınar daha göçüp gitti!..

Başta muhterem eşi Sevim Abla olmak üzere, değerli oğlu sevgili Rasih’e, hanımefendi kızlarına, bütün akrabalarına, Kerküklü hemşehrilerine ve basın camiasına sabır ve başsağlığı diliyorum.

Ömer Öztürkmen -1- Rahim Er 3 Kasım 2010 Çarşamba 

“Ölüm şu karşıki beyazlıklarda/İpekten dualarla kanatlanacak
Bir anne titriyor öteki uçta/Ha uçtu 
ha uçacak...”

Şair Ömer Öztürkmen, “Taşkent’te Sabah Namazı” isimli şiir kitabında böyle diyor. Ömer ağabey, bu şiiri belki de annesi için ve annesini ötenin güzelliklerine uğurlamadan az önce veya biraz sonra yazmıştır.

Ömer Öztürkmen’in annesinin nasıl ağzı dualı bir Osmanlı kadını olduğunu Emin Garbî Arvas Bey’den birkaç kere dinledik. Garbî ağabey, o Kerkük anası için kanaatini şöyle hülasa eder: “Ömer Öztürkmen, her neye kavuştu ise anasının duası ile kavuştu.”

Merhume hanım, sabahın seherinde kalkarak sonu gelmez abdestlerden sonra kıbleye yöneldiği seccadesinde, “Yarabbi Ömer’ime...” diye başlayan niyazlarda bulunurmuş.
Kim bilir yüreği yanan ananın “Ömer’i” o sırada talebe midir, yeni evli midir, darda mıdır? Bilmiyoruz. Bilinen bir şey var ki, o zamanlar İstanbul-Ankara arası çok uzaktır.
Ömer Öztürkmen ağabey, “Taşkent’te Sabah Namazı”nı “Rahîm kardeşime sevgi ile” notunu düşerek 28 Ekim 1981’de imzalamış...

Kendisi ile gıyabî tanışmamızsa daha eskilere gidiyor.
Ömer Öztürkmen” ismi bizde zengin hatıra çağrışımları yapmakta.

1975’te Sarıkamış’ın her tarafı beyaza bürüyen uçsuz-bucaksız kışında askerlik yaparken bizi ısıtan, bizi yalnız bırakmayan sıcaklıklardan biri de Ortadoğu gazetesi idi.

O yıllarda yeni yayına başlamış fikir ağırlıklı siyah-beyaz bir gazete.

15 bin kadar bir tirajı olduğu halde Bülent Ecevit’in sol iktidarına kök söktürüyordu. Öyle ki Ecevit, gazetenin muhalefetinden bunalarak bazı şehirlerdeki -mesela Antalya- mitinglerde elinde sallaya sallaya onu, halka şikâyet ediyordu.

Ömer Öztürkmen bu gazetenin sahibiydi.
Erol Güngör de başyazarı.
Merhum Erol ağabey, dehşetli bir kan ve kavga ortamına rağmen yazılarını büyük bir serinkanlılıkla yazma maharetini gösterebiliyordu.
Gazete ayrıca bir yenilik yapmış Muharrem Ergin, Necmettin Hacıeminoğlu gibi akademisyenlere birinci sayfada yer vermeye başlamıştı. İkinci sayfada bugün dahi emsaline rastlamadığımız kalitede kitap tahlillerine yer veriliyordu. Üstelik her gün.

Sarıkamış’ın ıssız pazar beyazlığında parkamıza sarınarak bir kilometre ötedeki gazeteciden “Ortadoğu” satın almak için yokuşların buzlarında düşe kalka yürümemiz bugün gibi hatırımızda...

Bununla birlikte, ne gün Ömer Öztürkmen ismi geçse hayalimizde hep Taşkent ve saf saf namaza durmuş müminler canlanırdı.

Kendisi ile tanışmadan şiir kitabı ile tanıştık. Taşkent de komünist işgalindeydi. Bu yüzden esir bütün Türk illerine olduğu gibi, Taşkent’e de önüne geçilmez özlemlerle doluyduk.
Ne gariptir ki, Özbekistan’a yaptığımız bir seyahatte Taşkent’e bir sabah namazı vakti ve ezanlar okunurken inmiştik. O alaca karanlıkta “Taşkent’te Sabah Namazı”nı ve Ömer ağabeyi bir kere daha hatırladık...
.....

Bu yazı “Hayatın Rengi İnsan” adlı kitaptan alınmıştır.

Acımız büyük! Resul İzmirli 3 Kasım 2010 Çarşamba 

Ömer Öztürkmen Ağabeyi kaybettik. Kalbimiz gerçekten kan ağlıyor. Çünkü ‘O’ bizden önceki ‘Çile’keş neslin son temsilcilerinden biriydi. Necip Fazıl Kısakürek Üstadın yanında yıllarca çalışmış, baskıların zirveye tırmandığı kırklı yıllarda hapishaneye düşmek dahil her türlü ‘Çile’yi çekmiş, Üstad’ın ‘Çile’ şiirine ilham veren olayların canlı şahidi olmuş, hayatı fizikî çileler yanında özellikle ‘Fikir Çileleri’ içinde yoğrulmuş bir ‘düşünen insan’dı. 
Ondan tam olarak istifade edebilecek fikrî kapasiteye sahip olsaydım, dağarcığıma neler neler katardım. Ama yine de ondan çok şeyler öğrendim. Özellikle yakın tarihi ve son yılların birçok fikir ve siyaset adamının ‘kaç kıratlık’ olduklarını özel sohbetlerimizde derinlemesine dinlemek imkânına kavuştum. Kendisiyle gazetede yıllar boyu aynı odayı paylaşma lütfunda bulunması bana hem şeref hem de ona yakın olma imkânını verdi. 

Onunla en çok ‘Bilim Tarihi’ konusunda konuşmayı severdim. Bilim konusunda öyle derinlemesine dalardı ki, bazen gerçekten boğulduğumu hissetmişimdir. Özellikle milletimize arız olan ‘paradigmalar’ konusunda zirve bir bilim adamıydı. Şu anda üniversitelerde olan bitenin sebeplerini o kadar güzel izah ederdi ki. 

Batı dünyasında çekirdek fizikteki muazzam gelişmelerden sonra 1900’lü yıllardan itibaren Üniversite-Kilise arasında sağlanan ‘konsensüs’ün temel dayanaklarını kendisinden uzun uzun dinleme imkânımız oldu. ‘Karl Popper, Thomas Kuhn ve benzeri bilim tarihçilerinin eserlerini sanki gizli bir el yüzyıl bu milletten saklamış’ derdi. Avrupa’dan Jön-Türklerin ithal ettikleri ‘İlim-Din’ çatışmasının, aslında bizim dünyamızda söz konusu olmadığını hem ilmî hem de dinî boyutlarıyla en doyurucu şekilde açıklardı. Tasavvuf konusunda gerçekten kendini çok iyi yetiştirmişti. Bilim Tarihi konusunda yıllar boyu mücadele vermiş, bu gayretlerini birçok kitapla ve son olarak da ‘Karıncalardan Özür Dilerim’ isimli eseriyle taçlandırmıştı. 

Hakikî ilim sahiplerinin mütevazı olduklarının en güzel örneklerinden biri olarak yaşadı. Nezaket, samimiyet, cömertlik, güler yüzlülük... daha nice güzel huyların sahibiydi. 
Ömrünün sonuna kadar bir şeyler üretme gayretindeydi. Bundan yıllar önce topoğrafik çalışmalarını bile yaptırdığı Haliç’i Karadeniz’e bağlayıp ikinci bir İstanbul Boğazı oluşturup memleketin bütün borçlarını birkaç katıyla ödeme projesinin gündeme gelmesinden son derece sevinçli olduğunu söylemişti en son ziyaretimizde. Bir de ‘Ölüm çok iyi bir ilaçtır’ tekerlemesini sıkça tekrarlamıştı. 

Onu çok ama çok özleyeceğiz. Allahü teâladan kendisine gani gani rahmetler, Ablamıza ve evlatlarına ve tüm sevenlerine sabr-ı cemiller niyaz ederiz...

***

Bunlar Internet'teki bilgiler...

Her şeyi babamdan yürütürdü.

Kendine âit, kendi eseri olan hiçbir şeyi yoktu. En yakın arkadaşının ve iş ortağının karısıyla kurduğu samimiyetten dolayı karısı kendisini asla affetmemişti; hâlbuki son derecede masumâne bir duygusal muhabbetti, hepsi bu. Boşamadı onu. Ta ki yasa çıkıp da üç sene ayrılık sonucunda ayrılmak mümkün oluncaya kadar.

Hiçbir zaman namaz kıldığını görmedim. Abdest aldığını da... Besmele çekmeyi dahi bildiğinden emin değilim hâlâ.

Ne iş yaptığı da, ne alıp sattığını da kimseler asla öğrenemedi.

Evinde Bedevî kıyafetiyle dolaşırken bile Amerikan Barı ve viskisi eksik olmazdı. Kendisine "Dünyânın En Sempatik Adamı" derdi. Yalan da değildi hani. Hâlis Türkmen'di.

Peder Bey, gider ayak çok asabîydi ve çekilmez hâldeydi ve herkese fırça çekiyordu; hayatı da öyle geçmişti zâten. Kırkından sonra Fransızca öğrenip bir de profesör olmak, sırtında da "Faşist" damgasıyla yaşamak bir bedele tâbi idi. Dünyânın En Sempatik Adamı bir gün evimize geldi, Cânan'ın altınını verdi, yasak savdı ve "Recep'in durumunu hiç beğenmedim" dedi.

Eh, doğru vallahi, ben de hiç beğenmiyordum. Şuûru açık olduğu en son vaktinde dahi beni odadan kovmuştu. Vefatından bir gece önce de Reha ile beraber altını temizleyip lavaj yapmıştık; hakkını ödeyemem. Ama o benim babamdı.

Şâir ve araştırmacı yazarımız bir daha hiç arayıp sormadı.

Geçliği...

Son demleri...

Ayhan Hoca'ya yağ çeker oldu.

Zâten eğer Ayhan Hoca'nın Arnavut damarıyla, Hürrem Sultan'ın (kendi tâbiridir) Çerkes inadı bir tutsaydı, ikisi de ölümsüz olurdu çünkü giderayak paçalardan akan yağların hâddi hesabı yoktu.

Neyse, zât-ı muhteremin bir erkek çocuğu oldu. anlatıldığı gibi.. Ben Yeşilköy'de evini bulup elini öpeyim diye malikâne malikâne dolanırken meğer o benim için "babası sâyesinde şöhret yakaladı, aslında hiçbir şeyden anlamaz" diye yayın yapıyormuş; oğluyla flört eden bir cici genç kızdan istihbar ettim neden sonra.

Buna sonradan çok alıştım, bağışıklık kazandım hâttâ. Üzerime ıslak peçeteden kumaş gibi yapıştı kaldı.

Tipik bir "En İyi İkinci Adam" idi.

En son becerisi hâlen mahpusta sessizce infaz edilen Kemâl Alemdaroğlu'na çamur atmak oldu.

Ama ne dediğinin farkında bile değildi çünkü elleri fena hâlde para sayıyordu.

Hiçbir iz bırakmadan çekip gitti. 

Allah rahmet eylesin, evlatlâdına ve bütün sevenlerine sabr-ı cemiller niyaz ederiz...

***

ŞU SIRALAR İZMİR'DE ALLAH BİR İKAZ DAHA YOLLAMAKLA MEŞGÛL, ANLAYANA...

YENİ SENE YAKLAŞTIKÇA ARTAN ÇALIŞTAY ve WORKSHOPLA...
SUSANNA SEN SUSSANA
 

Yorum 2

Already Registered? Login Here
Guest - ergun dıler on Çarşamba, 27 Kasım 2013 19:32
Boşuna mı bekliyorsun 33. dereceden üstadım?

Salı günleri çok yoğun olurum.
Gün 48 saat olsa yine de yetmez!
Koşuşturmaktan canım çıkar! Hiç kimseye, hiçbir dostuma zaman ayıramam! Dün yine öyle bir gündü! Her zamanki tempoda giderken tanımadığım ve ismini hiç duymadığım biri ziyarete geldi. Sebebini bilmiyordum! Çok da yoğundum! Ama konuşacaklarının çok ÖZEL olduğunu söyledi! Bizlerin bilmediği bir dünyadan söz edecekti!
Kabul ettim!
Üst düzey masondu! Masonları ve Tapınakçılar'ı anlatacaktı! Merak ettiğim ancak sağlıklı bilginin pek bulunamadığı alandı! Bütün planlarımı değiştirip davetsiz misafirimizi dinlemeye başladım...
Ben sordum o cevapladı!
-Mason musunuz?
Evet! Hem de üst derece!
-Üst derece derken neyi kastediyorsunuz?
Türkiye'de Üstad-ı Azam'lar bile 31.
Dereceden öteye çok gitmezler! Gidenler olduysa da kabul görmezler!
-Nasıl yani?
Hayfa'daki yani İsrail'deki YÜKSEK ADALET EVİ'ne gitmediyseniz orada kabul edilmediyseniz önünüz kapalıdır!
Masonlar'ın elbette önemi ve etkisi vardır!
Ama abartmamak lazım!
-Masonları koruyorsunuz galiba?
Yok yok! Gerçek bu! Masonları konuşurken TAPINAKÇILARI gözden kaçırmayın diye söylüyorum bunları!
Çünkü gücü elinde tutanlar TAPINAKÇILARDIR! Dünyada ve Türkiye'de asıl söz sahibi olanlar bunlardır.
-Güçleri nedir? Nereden alıyorlar?
Türkiye'de üç vadi vardır! İstanbul, Ankara ve İzmir! Haritada ÜÇGEN olacak şekilde dağıtılmıştır! Bunlara üye olanlar bir, iki ve ÜÇÜNCÜ dereceye kadar gider!
Üçüncü derece ÜSTADLIKTIR!
Bundan sonra devam etmek istediğinizde LEVENT'te bulunan KIRMIZI LOCA'dan "Bizimle ilerlemek ister misiniz?" teklifi gelir... Kırmızı locanın izinden gidenler çoğunluktadır! Ama inanan ve Müslüman biri BÜYÜK FOTOĞRAFI görürse imkanı yok gitmez! Çünkü varılacak noktada İSLAM ve DİN yoktur! Başka bir inançla, başka bir dinle karşılaşırsınız!
-Olay Kırmızı Loca'da mı bitiyor?
Bu locaya gelenler hazırladıkları TEZLERLE ilerler! Felsefe adına çalışmalar yapılır! 27. DERECE'ye kadar böyle gelinir! Bu saatten sonra işler değişir!
-Nasıl değişir?
Devreye daha önce bilmediği SIR'lar girer! Zamanla YENİ DİNE hazırlanan masonlar bir üst basamağa atlar! 33.
Derece'den sonrası bilinmez!
-Neden sızıntı olmaz gerçekten?
Fransız ve İskoç RİTİ'ne bağlı olanlar Beyoğlu'ndadır! Kırmızı LOCA ile Tapınakçılar'ın yeri Levent'tedir!
Tapınakçılar biraz daha ileride bulunurlar!
MADEBLERİ farklıdır! İstanbul'u bulundukları yerden takip edecek donanıma sahiptirler! Her türlü koruma ve teknik yapıları mevcuttur! Şifresiz kimse oralara gidemez!
-Kim bunlar yahu? Önce şunun bilinmesi gerekir!
Masonlar içinde her milletten, her ırktan insan olabilir! Ama TAPINAKÇILAR arasında asla! YAHUDİ olmayan TAPINAKÇI olamaz! Olay budur zaten!
-Açar mısınız?
Musevilik ile Yahudilik farklı şeylerdir!
Hazreti Musa'ya inanmak başka Yahudi olmak başka şeydir! Bu Yahudiler YÜKSEK ADALET EVİ tarafından örgütlenir! Türkiye'de şimdi TAPINAK KONSEYİ'nde 9 TÜRK görünümlü YAHUDİ vardır! Bunlar çok güçlü ailelerin temsilcileridir! (İsimlerini saydı ama yazmama sözü verdim!) Bu 9 tapınakçı dışında önceden görev yapmış ancak şimdi dışarıdan destek veren 91 Tapınakçı daha vardır!
Türkiye'de en etkili 100 kişi bunlardır!
-Hepsini tanır mıyız?
Bir kısmını evet! Bir kısmının ise ismini bile bilmezsiniz! Ama arkalarındaki güç çok önemlidir! PARANIN sahibi aileler bunlara destek verir! Mesela son günlerde sizin de yazdığınız bir KİŞİ İsviçre'den içeri PARA taşımakla görevlidir! Çok güçlü görünmesinin nedeni budur! Yahudiler'in parasını getirir ve içerideki adamlarına güç katar! Kendisinin şirketlerine bak! Son 6 yılda 5 kez zarar açıkladı! Ama borsada 800 milyon dolar kaybedecek kadar zengindir! Bu paralar kimin?
-Sözünü ettiğiniz Yüksek Adalet Evi'ne biz gitsek girebilir miyiz?
Yok, hayır tabii... Türkiye'den oraya giren birkaç kişiden biri benim! Arkamda dünya markası bir şirketin sahibi Yahudi dostum bulunduğu için sivrildim! Kime el verirlerse yürür gider! Sistem bu! Aslında sır da bu! Onların gücünü ilerleyerek görüyorsun! Böyle olunca da daha fazla istiyorsun!
-Neden 9 kişi? İskoç Riti Türkiye'de en güçlü olan koldur! 14. Yüzyılda İskoçya'ya sığınan TAPINAKÇILAR ilk locaları kurdu! Bu nedenle İSKOÇ RİTİ'ndeki isimler Tapınakçılar'ın kullandığı isimlerdir!
Tarihin en önemli masonlarından BARON KARL VON HUND Tapınakçılar'ın tarihini araştırırken 8 ismin yer değiştirdiğini tespit etti!
Galiba kendisini de katarak bu sayıyı 9'a çıkardı!
-Bu isimlere kim karar veriyor?
Yüksek Adalet Evi! Dünyadaki her ülkede bunlar karar veriyor! Yahudilik şart! Bunlar Masonları yönetmek ve boş bırakmamak için aralarına karışır bazen!
BİRİNCİ dereceden başlayıp yükselenler olur! Motivasyonu artırmak için yapılan bir oyundur! Ajan gibi localarda çalışırlar!
Kimse bilemez ve anlayamaz!
-Dünya ile irtibat var mı peki?
Elbette!
-Nasıl? Çok önemli bir ailenin çok az görünen bir oğlu vardır!
-Kim o yahu? İsim veremem! Ama çok akıllı ve yanlış tanınan biridir! İnanılmaz ilişki ağı vardır!
Sanki birileri onu korumak adına KALKAN oluşturuyor! Dünyanın tepesindeki 9 kişi ile İstanbul'da toplantı yaptığını biliyorum!
-Nerede?
Sultanahmet'teki DİKİLİTAŞ önemlidir!
İki yılda bir yazları bu adamlar gelip öğleden sonra turist kıyafetiyle DİKİLİTAŞ'taki size söyleyemeyeceğim mucizeyi fotoğraflarlar! Kimse bunları görmez ve fark etmez! Hiçbiri PASAPORT kullanmaz! Devletin fark ettiğini hiç görmedim...
-Nerede oturuyor bu kişi?
Daha çok İngiltere'de! İngiliz istihbaratı korur! Çok güçlüdür! Ülkeyi kontrol eden ve para ile oynayan bunlardır! Siyasette de ekonomide de varlardır!
-Askeriye de yoklar değil mi?
Hayır varlar! Birkaç kudretli ALBAY bunların adamı! Sık sık görüşüyorlar!
Darbelerin arkasında ALBAYLARIN olduğunu gördüğünüz vakit toplantıların boşuna yapılmadığı hissi uyanıyor insanda!
-Çok mu zenginler bunlar?
Görünürde evet! İnanın en güçlü olanlarının başına bir iş gelse yerlerine geçecek isimler bellidir! Holdingleri kendilerinin değildir! Emanettir! Ama algı ve görünüş bu değildir!
Sürpriz misafirim bunları söyledi!
Aklım karıştı! Hiç bilmediğim bir alanda yazamayacağım çok şey söyledi! Daha sonra bir vesile ile tanıdığım ve eskiden çok önemli bir MASON olan arkadaşı aradım... Bana anlatılanları bir bir sıraladım! O da şunları söyledi:
Ben Türk'üm! Bizler YAHUDİLER'i pek aramızda istemeyiz! Söylemeyiz ama istemeyiz! Tapınakçı olmak için çok da yükselmek gerekmiyor! Ben 9.
DERECE'deyken oldum. Kırmızılar Levent'te, Maviler Beyoğlu'ndadır! Ben HAYFA'ya bağlı olanını bilmiyorum.
Masonlukta İsrail'i değil İngiltere'yi baz alın! Merkez orasıdır! Gözden kaçan da budur! Ama Tapınakçılar'ın mabedlerinin şifreleri muazzamdır! Sık sık değişir!
Maviler 11 kişilik BÜYÜK GÖREVLİLER, Kırmızılar da YÜKSEK ŞURÂ tarafından denetlenir! Ben aramızda Yahudi olduğu için yükseleni görmedim. Üst düzey biriyim! Tapınakçılar'ın böylesine ilişki ağına sahip olduğuna şahit olmadım! Eğer varsa ben bilmiyorum ve başka bir isimle yapılıyordur! Benim bildiğim TAPINAK ŞÖVALYESİ bir apolettir! Ama sizin sorduğunuz gibi özel bir alan ve birim değildir! Ben oldum ve istifa ettim! Ancak Yahudi olmadığım ortada... Hayfa'nın yolunu da bilmem! 33. DERECE meselesi ise başkadır! 31. DERECEDE ya da 32.
DERECEDE bekleyen Üstad-ı Azamlar vardır! Ama o kontenjan ölüm gibi bir sebeple boşalmadığı için beklenir! Nasıl bizim Beyoğlu öne çıkıyorsa Hayfa da öyledir! Ama orada bizim bilmediğiz bir yapılanma varsa ve aralarında dünya çapında bir ilişki varsa biz bilmeyiz!
Durum böyle! Gelin işin içinden çıkın!

0
Salı günleri çok yoğun olurum. Gün 48 saat olsa yine de yetmez! Koşuşturmaktan canım çıkar! Hiç kimseye, hiçbir dostuma zaman ayıramam! Dün yine öyle bir gündü! Her zamanki tempoda giderken tanımadığım ve ismini hiç duymadığım biri ziyarete geldi. Sebebini bilmiyordum! Çok da yoğundum! Ama konuşacaklarının çok ÖZEL olduğunu söyledi! Bizlerin bilmediği bir dünyadan söz edecekti! Kabul ettim! Üst düzey masondu! Masonları ve Tapınakçılar'ı anlatacaktı! Merak ettiğim ancak sağlıklı bilginin pek bulunamadığı alandı! Bütün planlarımı değiştirip davetsiz misafirimizi dinlemeye başladım... Ben sordum o cevapladı! -Mason musunuz? Evet! Hem de üst derece! -Üst derece derken neyi kastediyorsunuz? Türkiye'de Üstad-ı Azam'lar bile 31. Dereceden öteye çok gitmezler! Gidenler olduysa da kabul görmezler! -Nasıl yani? Hayfa'daki yani İsrail'deki YÜKSEK ADALET EVİ'ne gitmediyseniz orada kabul edilmediyseniz önünüz kapalıdır! Masonlar'ın elbette önemi ve etkisi vardır! Ama abartmamak lazım! -Masonları koruyorsunuz galiba? Yok yok! Gerçek bu! Masonları konuşurken TAPINAKÇILARI gözden kaçırmayın diye söylüyorum bunları! Çünkü gücü elinde tutanlar TAPINAKÇILARDIR! Dünyada ve Türkiye'de asıl söz sahibi olanlar bunlardır. -Güçleri nedir? Nereden alıyorlar? Türkiye'de üç vadi vardır! İstanbul, Ankara ve İzmir! Haritada ÜÇGEN olacak şekilde dağıtılmıştır! Bunlara üye olanlar bir, iki ve ÜÇÜNCÜ dereceye kadar gider! Üçüncü derece ÜSTADLIKTIR! Bundan sonra devam etmek istediğinizde LEVENT'te bulunan KIRMIZI LOCA'dan "Bizimle ilerlemek ister misiniz?" teklifi gelir... Kırmızı locanın izinden gidenler çoğunluktadır! Ama inanan ve Müslüman biri BÜYÜK FOTOĞRAFI görürse imkanı yok gitmez! Çünkü varılacak noktada İSLAM ve DİN yoktur! Başka bir inançla, başka bir dinle karşılaşırsınız! -Olay Kırmızı Loca'da mı bitiyor? Bu locaya gelenler hazırladıkları TEZLERLE ilerler! Felsefe adına çalışmalar yapılır! 27. DERECE'ye kadar böyle gelinir! Bu saatten sonra işler değişir! -Nasıl değişir? Devreye daha önce bilmediği SIR'lar girer! Zamanla YENİ DİNE hazırlanan masonlar bir üst basamağa atlar! 33. Derece'den sonrası bilinmez! -Neden sızıntı olmaz gerçekten? Fransız ve İskoç RİTİ'ne bağlı olanlar Beyoğlu'ndadır! Kırmızı LOCA ile Tapınakçılar'ın yeri Levent'tedir! Tapınakçılar biraz daha ileride bulunurlar! MADEBLERİ farklıdır! İstanbul'u bulundukları yerden takip edecek donanıma sahiptirler! Her türlü koruma ve teknik yapıları mevcuttur! Şifresiz kimse oralara gidemez! -Kim bunlar yahu? Önce şunun bilinmesi gerekir! Masonlar içinde her milletten, her ırktan insan olabilir! Ama TAPINAKÇILAR arasında asla! YAHUDİ olmayan TAPINAKÇI olamaz! Olay budur zaten! -Açar mısınız? Musevilik ile Yahudilik farklı şeylerdir! Hazreti Musa'ya inanmak başka Yahudi olmak başka şeydir! Bu Yahudiler YÜKSEK ADALET EVİ tarafından örgütlenir! Türkiye'de şimdi TAPINAK KONSEYİ'nde 9 TÜRK görünümlü YAHUDİ vardır! Bunlar çok güçlü ailelerin temsilcileridir! (İsimlerini saydı ama yazmama sözü verdim!) Bu 9 tapınakçı dışında önceden görev yapmış ancak şimdi dışarıdan destek veren 91 Tapınakçı daha vardır! Türkiye'de en etkili 100 kişi bunlardır! -Hepsini tanır mıyız? Bir kısmını evet! Bir kısmının ise ismini bile bilmezsiniz! Ama arkalarındaki güç çok önemlidir! PARANIN sahibi aileler bunlara destek verir! Mesela son günlerde sizin de yazdığınız bir KİŞİ İsviçre'den içeri PARA taşımakla görevlidir! Çok güçlü görünmesinin nedeni budur! Yahudiler'in parasını getirir ve içerideki adamlarına güç katar! Kendisinin şirketlerine bak! Son 6 yılda 5 kez zarar açıkladı! Ama borsada 800 milyon dolar kaybedecek kadar zengindir! Bu paralar kimin? -Sözünü ettiğiniz Yüksek Adalet Evi'ne biz gitsek girebilir miyiz? Yok, hayır tabii... Türkiye'den oraya giren birkaç kişiden biri benim! Arkamda dünya markası bir şirketin sahibi Yahudi dostum bulunduğu için sivrildim! Kime el verirlerse yürür gider! Sistem bu! Aslında sır da bu! Onların gücünü ilerleyerek görüyorsun! Böyle olunca da daha fazla istiyorsun! -Neden 9 kişi? İskoç Riti Türkiye'de en güçlü olan koldur! 14. Yüzyılda İskoçya'ya sığınan TAPINAKÇILAR ilk locaları kurdu! Bu nedenle İSKOÇ RİTİ'ndeki isimler Tapınakçılar'ın kullandığı isimlerdir! Tarihin en önemli masonlarından BARON KARL VON HUND Tapınakçılar'ın tarihini araştırırken 8 ismin yer değiştirdiğini tespit etti! Galiba kendisini de katarak bu sayıyı 9'a çıkardı! -Bu isimlere kim karar veriyor? Yüksek Adalet Evi! Dünyadaki her ülkede bunlar karar veriyor! Yahudilik şart! Bunlar Masonları yönetmek ve boş bırakmamak için aralarına karışır bazen! BİRİNCİ dereceden başlayıp yükselenler olur! Motivasyonu artırmak için yapılan bir oyundur! Ajan gibi localarda çalışırlar! Kimse bilemez ve anlayamaz! -Dünya ile irtibat var mı peki? Elbette! -Nasıl? Çok önemli bir ailenin çok az görünen bir oğlu vardır! -Kim o yahu? İsim veremem! Ama çok akıllı ve yanlış tanınan biridir! İnanılmaz ilişki ağı vardır! Sanki birileri onu korumak adına KALKAN oluşturuyor! Dünyanın tepesindeki 9 kişi ile İstanbul'da toplantı yaptığını biliyorum! -Nerede? Sultanahmet'teki DİKİLİTAŞ önemlidir! İki yılda bir yazları bu adamlar gelip öğleden sonra turist kıyafetiyle DİKİLİTAŞ'taki size söyleyemeyeceğim mucizeyi fotoğraflarlar! Kimse bunları görmez ve fark etmez! Hiçbiri PASAPORT kullanmaz! Devletin fark ettiğini hiç görmedim... -Nerede oturuyor bu kişi? Daha çok İngiltere'de! İngiliz istihbaratı korur! Çok güçlüdür! Ülkeyi kontrol eden ve para ile oynayan bunlardır! Siyasette de ekonomide de varlardır! -Askeriye de yoklar değil mi? Hayır varlar! Birkaç kudretli ALBAY bunların adamı! Sık sık görüşüyorlar! Darbelerin arkasında ALBAYLARIN olduğunu gördüğünüz vakit toplantıların boşuna yapılmadığı hissi uyanıyor insanda! -Çok mu zenginler bunlar? Görünürde evet! İnanın en güçlü olanlarının başına bir iş gelse yerlerine geçecek isimler bellidir! Holdingleri kendilerinin değildir! Emanettir! Ama algı ve görünüş bu değildir! Sürpriz misafirim bunları söyledi! Aklım karıştı! Hiç bilmediğim bir alanda yazamayacağım çok şey söyledi! Daha sonra bir vesile ile tanıdığım ve eskiden çok önemli bir MASON olan arkadaşı aradım... Bana anlatılanları bir bir sıraladım! O da şunları söyledi: Ben Türk'üm! Bizler YAHUDİLER'i pek aramızda istemeyiz! Söylemeyiz ama istemeyiz! Tapınakçı olmak için çok da yükselmek gerekmiyor! Ben 9. DERECE'deyken oldum. Kırmızılar Levent'te, Maviler Beyoğlu'ndadır! Ben HAYFA'ya bağlı olanını bilmiyorum. Masonlukta İsrail'i değil İngiltere'yi baz alın! Merkez orasıdır! Gözden kaçan da budur! Ama Tapınakçılar'ın mabedlerinin şifreleri muazzamdır! Sık sık değişir! Maviler 11 kişilik BÜYÜK GÖREVLİLER, Kırmızılar da YÜKSEK ŞURÂ tarafından denetlenir! Ben aramızda Yahudi olduğu için yükseleni görmedim. Üst düzey biriyim! Tapınakçılar'ın böylesine ilişki ağına sahip olduğuna şahit olmadım! Eğer varsa ben bilmiyorum ve başka bir isimle yapılıyordur! Benim bildiğim TAPINAK ŞÖVALYESİ bir apolettir! Ama sizin sorduğunuz gibi özel bir alan ve birim değildir! Ben oldum ve istifa ettim! Ancak Yahudi olmadığım ortada... Hayfa'nın yolunu da bilmem! 33. DERECE meselesi ise başkadır! 31. DERECEDE ya da 32. DERECEDE bekleyen Üstad-ı Azamlar vardır! Ama o kontenjan ölüm gibi bir sebeple boşalmadığı için beklenir! Nasıl bizim Beyoğlu öne çıkıyorsa Hayfa da öyledir! Ama orada bizim bilmediğiz bir yapılanma varsa ve aralarında dünya çapında bir ilişki varsa biz bilmeyiz! Durum böyle! Gelin işin içinden çıkın!
Guest - Civan MErt on Çarşamba, 27 Kasım 2013 20:03
Dostlarınızdan bahsediyorum

General dostlarıyla telefonda konuşurken bile hazır ol'a geçen bir deprembilimcimiz var ya hani...
Geçmişte sık sık dile getirdiği hayalini hatırlar mısınız?
Büyük İstanbul depremini bekliyordu.
Ülkenin o ağır yıkımın altından kalkması için ordunun yönetime el koyması gerekecekti.
Sonra da "çağdaş" rejim baştan kurulacaktı.
Bilmem, yine hatırlar mısınız?
O deprem bir türlü gelmeyip de 2007'ye varılınca...
Harp akademileri açılışlarında "Atatürkçülük" konferansları verdirilen bilim adamımız "deprem ihtimali bağımsızlığımızı tehdit edecek büyüklükte bir tehdittir; o yüzden kriz yönetimi TSK'ya verilmelidir" tezini seslendirmeye başlamıştı.
***

Artık geçti mi o günler?
Cevabınız hazırdır. Gülerek "Elbette geçti!" diyeceksiniz.
Eh, şimdiki demokrasi tartışmalarına ve siyasal gündemi belirleyen çatışma dinamiklerine bakarsanız, gerçekten de bambaşka yerlerdeyiz.
Fakat unuttuğunuz bir nokta var: Beyaz Türk elitler değişmediler! Aynı trajik endişeler ve hayaller dünyasında yaşamayı sürdürüyorlar.
Güzel güzel top çevirdikleri "bizim aile demokrasisi" dönemlerini hatırladıkça çıldıracak gibi oluyorlar. Ne güzel, yalnız ülke sorunları değil, Kürt Sorunu da, İsrail de, İran da onlardan soruluyordu!
Şimdiyse derin bir umutsuzluk yapıştı yakalarına. Kötücül hesaplar, alçak hayaller birbirini kovalıyor.
General Sisi, Hafız Esad boşuna mı pohpohlanıyor; boşuna mı gencecik zihinlere kahraman gibi tanıtılıyor!
***

Sosyal medyada yeni bir hareketlenme var ki, "Pes!" diyorum içimden, "vallahi pes!"
Sanırım, son çare olarak "deprem tehdidi" yeniden piyasaya sürülmek üzere...
Geçen gün ne göreyim...
Gezi olayları sırasında upuzak bir tatil adasından attığı tvitlerle Şişli'de gaz yiyormuş havası yaratmaktan utanmayan bir medyacı geçen gün "köprülerin beklenen büyük depremden nasıl etkileneceğini" soruyordu!
Yakında malum apoletli bilim adamımız da yeniden keşfedilirse, şaşırmam! İşin özü şu ki...
Beyaz Türkler halkın içinden siyaset yapmayı hiç öğrenmemiş ve umursamamışlar.
Çaresizlik duygularının temeli burası!
İktidardan nefret etmekten siyaset yapmaya bir türlü geçemiyorlar. Gezi'nin ufuk açıcı bir yanı vardıysa eğer, onu da hızla heba ettiler.
Marmaray arızalanırsa, içlerinin yağı eriyor; büyük deprem olursa da, gözleri açık gitmeyecekler!
Çok acıklı, çok!

0
General dostlarıyla telefonda konuşurken bile hazır ol'a geçen bir deprembilimcimiz var ya hani... Geçmişte sık sık dile getirdiği hayalini hatırlar mısınız? Büyük İstanbul depremini bekliyordu. Ülkenin o ağır yıkımın altından kalkması için ordunun yönetime el koyması gerekecekti. Sonra da "çağdaş" rejim baştan kurulacaktı. Bilmem, yine hatırlar mısınız? O deprem bir türlü gelmeyip de 2007'ye varılınca... Harp akademileri açılışlarında "Atatürkçülük" konferansları verdirilen bilim adamımız "deprem ihtimali bağımsızlığımızı tehdit edecek büyüklükte bir tehdittir; o yüzden kriz yönetimi TSK'ya verilmelidir" tezini seslendirmeye başlamıştı. *** Artık geçti mi o günler? Cevabınız hazırdır. Gülerek "Elbette geçti!" diyeceksiniz. Eh, şimdiki demokrasi tartışmalarına ve siyasal gündemi belirleyen çatışma dinamiklerine bakarsanız, gerçekten de bambaşka yerlerdeyiz. Fakat unuttuğunuz bir nokta var: Beyaz Türk elitler değişmediler! Aynı trajik endişeler ve hayaller dünyasında yaşamayı sürdürüyorlar. Güzel güzel top çevirdikleri "bizim aile demokrasisi" dönemlerini hatırladıkça çıldıracak gibi oluyorlar. Ne güzel, yalnız ülke sorunları değil, Kürt Sorunu da, İsrail de, İran da onlardan soruluyordu! Şimdiyse derin bir umutsuzluk yapıştı yakalarına. Kötücül hesaplar, alçak hayaller birbirini kovalıyor. General Sisi, Hafız Esad boşuna mı pohpohlanıyor; boşuna mı gencecik zihinlere kahraman gibi tanıtılıyor! *** Sosyal medyada yeni bir hareketlenme var ki, "Pes!" diyorum içimden, "vallahi pes!" Sanırım, son çare olarak "deprem tehdidi" yeniden piyasaya sürülmek üzere... Geçen gün ne göreyim... Gezi olayları sırasında upuzak bir tatil adasından attığı tvitlerle Şişli'de gaz yiyormuş havası yaratmaktan utanmayan bir medyacı geçen gün "köprülerin beklenen büyük depremden nasıl etkileneceğini" soruyordu! Yakında malum apoletli bilim adamımız da yeniden keşfedilirse, şaşırmam! İşin özü şu ki... Beyaz Türkler halkın içinden siyaset yapmayı hiç öğrenmemiş ve umursamamışlar. Çaresizlik duygularının temeli burası! İktidardan nefret etmekten siyaset yapmaya bir türlü geçemiyorlar. Gezi'nin ufuk açıcı bir yanı vardıysa eğer, onu da hızla heba ettiler. Marmaray arızalanırsa, içlerinin yağı eriyor; büyük deprem olursa da, gözleri açık gitmeyecekler! Çok acıklı, çok!