Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ: BİR ATATÜRK ÂŞIĞI

Sevgili Mekâncılar,

Bu sefer muhteşem bir bilim adamından, Atatürk âşığı bir Sümerologdan bahsetmek itiyorum sizlere.

Muazzez İlmiye Çığ

20 Haziran 1914, Bursa’da doğmuş, dünya çapında bir Türk Sümerolog. Ailesi köken olarak Kırımlı göçmenlerden olup babası Kırım’dan Amasya’ya, Merzifon’a, annesi ise Kırım’dan Bursa’ya göçmüş.

Ailesi İzmir'de yaşamaktayken, 15 Mayıs 1919 tarihindeki İzmir’in işgali ardından daha güvenli bir yer olan Çorum’a yerleşmiş.

İlkokula Çorum’da başlamış.

Daha sonra ailece Bursa’ya taşınmışlar.

Bursa’da özel bir okul olan Bizim Mektep’te Fransızca ve keman dersleri almış. 1926’da sınavla Bursa Kız Muallim Mektebi'ne (Bursa Kız Öğretmen Okulu) girmiş.


&n

bed]

1931 yılında mezun olmuş ve babasının da öğretmenlik yapmakta olduğu Eskişehir’e tayin olmuş.

Eskişehir’de öğretmenlik mesleğini dört buçuk yıl yapmış.

15 Şubat 1936 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Hititoloji bölümüne kaydolmuş. Nazi Almanya’sından Türkiye’ye iltica etmiş olan ve Ankara Üniversitesi’nde dersler veren Prof. Dr. Hans Gustav Guterbock’dan Hitit Dili ve Kültürü derslerini, Prof. Dr. Benno Landsberger’den Sümer ve Akad Dilleri ve Mezopotamya Kültürü derslerini almış.

1940 yılında Ankara Üniversitesinden mezun olduktan sonra, İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi Çiviyazısı Belgeler Arşivine uzman olarak atanmış.

Aynı sene Kemal Çığ ile evlenmiş.

Müzede çalıştığı 31 yıl boyunca Meslekdaşı Hatice Kızılay ve Dr. F. R. Kraus ile birlikte müzenin deposunda bulunan Sümer, Akad ve Hitit lisanlarında yazılmış on binlerce tableti temizleyip, sınıflandırıp numaralandırmış, 74.000 tabletten oluşan çivi yazılı belgeler arşivini oluşturmuş, 3.000 tabletin kopyasını yapıp katalog halinde yayımlamış.

1957’de Münih'teki Oryantalistler Kongresi'ne katıldı. 1960'da Heidelberg Üniversitesi’nde altı aylık bir çalışma yapmış.

1965’de Roma’da sergilenen Hitit Sergisini bu şehirden alarak Londra’ya götürmüş.

1972’de emekliye ayrılmış.

Sümer Çivi Yazısı

Emeklilikten sonra bir süre yurtdışında yaşayan Muazzez İlmiye Çığ, 1988'de Philadelphia’daki Asuroloji Kongresine katılmış.

Prof. Kramer’in History Begins at Sumer adlı kitabını Türkçeye tercüme etmiş ve kitap 1990'da “Tarih Sümer’le Başlar” adıyla Türk Tarih Kurumu tarafından neşredilmiş.

Kitabın çok ilgi görmesi üzerine, 1993’te çocuklara yönelik Zaman Tüneliyle Sümerlere Yolculuk da dâhil, Sümer ve Hitit kültürlerini tanıtan 13 kitap yazmış.

Ödülleri

Adana Tepebağ Rotary Kulübü, Meslek Hizmet Ödülü.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından Fahrî Doktora unvanı, 4 Mayıs 2000.

Osmaniye’nin Çardak Köyü’ndeki Anadolu Kültür Araştırmaları Derneği tarafından “Özgür İnsan Ödülü”, Vatandaşlık Tepkilerim isimli kitabı, Galatasaray Rotary Kulübü tarafından İngilizceye çevrilerek Avrupa ve Amerika'daki üniversite kütüphanelerine dağıtılmış (herhalde o zamanlar kulübe üye değildim ama bizimkiler çok iyi bir hayır hasenat işi yapmışlar doğrusu).

Dava

Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği ve Vatandaşlık Tepkilerim isimli kitaplarında kadınlarda başörtüsünün köklerinin Akadlara dayandığını yazmıştır.

Bu kitapları 2007 yılında kamuoyunda yankı uyandırır.

2007 yılında “Vatandaşlık Tepkilerim” adlı kitabında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçuyla yargılanır ve ilk celsede beraat eder.

Kitapları

Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni”, 1995, Kaynak Yayınları.

Sümerli Ludingirra – “Zaman Tüneliyle Yolculuk”, 1996, Kaynak Yayınları.

İbrahim Peygamber - Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre”, 1997, Kaynak Yayınları.

İnanna’nın Aşkı – Sümer’de İnanç ve Kutsal Evlenme”, 1998, Kaynak Yayınları.

Zaman Tüneliyle Sümer’e Yolculuk”, 1998, Kaynak Yayınları (Genişletilmiş ikinci basım; ilk basım 1993, Kültür Bakanlığı Yayınları).

Hititler ve Hattuşa – İştar’ın Kaleminden”, 2000, Kaynak Yayınları.

Gilgameş - Tarihte İlk Kral Kahraman”, 2000, Kaynak Yayınları.

Ortadoğu Uygarlık Mirası”, 2002, Kaynak Yayınları.

Ortadoğu Uygarlık Mirası 2”, 2003, Kaynak Yayınları.

Sümer Hayvan Masalları”, 2003, Kaynak Yayınları.

Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği”, 2004, Kaynak Yayınları.

Vatandaşlık Tepkilerim”, 2004, Kaynak Yayınları.

Atatürk Düşünüyor”, 2005, Kaynak Yayınları.

Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği”, 2005, Kaynak Yayınları.

Çivi Çiviyi Söker - Muazzez İlmiye Çığ Kitabı”, Serhat Öztürk, 2002, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Sümerlilerde Tufan – Tufan’da Türkler”, 2008, “Kaynak Yayınları”.

***

Ben maalesef kendisiyle hiç tanışamadım ama sadece TV’den seyredebildiğim ve kitaplarından anlayabildiğim kadarıyla, bütün kutsal metinlere saygı duyuyor ama bunların hepsinin insanlarca yazıldığını delillere dayanarak yazıyor.

İbrahim Peygamber (Kaynak Yayınları, 2014, 16. Basım) isimli kitabında hem bu metinleri tetkik etmiş, hem de neden Müslümanlığın başında İsraillilerin yüceltilip, akabinde lânetlenmesine o da hayret etmiş.

Ben de, pek çok Yahudi veya Musevî ahbabı olan bir bilim adamı olarak, bu işe bir türlü akıl erdirememişimdir.

Yazdığı her şeyin hesabını veriyor ve bütün kutsal metinlerin temelde Sümerlere dayandığını iddia ediyor.

Hakikatte de, bir anda ortaya çıkan bu toplumda yazı var, kanalizasyon mevcut ve işlerinde üstün bir medenî seviye yakalanmış.

Meselâ, Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni kitabında da (Kaynak Yayınları, 38. Basım, 2015) ünlü Tufan hikâyesini şöyle eleştirmiş (s.62, dipnot): “Tevrat’taki ölçülere göre yapılan Nuh’un Gemisi’nin o kadar çok yolcuyu, hayvanı ve onlara aylarca yetecek yiyecek ve içeceği taşımasına imkân olmadığını, ayrıca, gemide bir pencere olduğunu ve onun da kapalı bulunması ile bu kadar çok canlının havasız yaşayamayacağını, bu yüzden bunların Tanrı bildirisi değil de, uydurma olduğunu” nakille yazacak kadar da yürekli…

Kur’an’daki Levh-i Mahfuz’dan da bahsediyor ve bunun da Zerdüşt Dininden neşet ettiğini öne sürüyor.

18. sayfada A’raf Suresi, ayet 26: “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Tekva (iman) elbisesi daha hayırlıdır” dendiğini vs. anlatıyor.

Babil Kralı Hammurabi’den bahsederek, nasıl Musa’nın dininin ve Müslümanlığın etkilendiğini özetliyor.

Boşanma kelimesinin Sümerceden geldiğini yazıyor.

Tevrat’ta taşlanma (recim) cezasının yer aldığını, Kur’an’da olmadığını yazıyor. Bunun da Sümer menşeli olduğunu ve terk edildiğini ifade ediyor…

Lut Peygamber Kızıyla Neden Yattı (age. S 96)

Bir peygamberin kızlarıyla yatmış olması efsanesinin bir kutsal kitapta bulunmasına aklı ermiyor.

Hele homoseksüellerle ilgili kısımlarda hayreti artıyor:

Tekvin Bab 18’e göre İbrahim’e Rab, halkı eşcinsellik eden Sodom ve Gomorra (MKD: gonore: belsoğukluğu hastalığının ismi buradan gelir) şehirlerinin mahvedileceğini söylüyor. İbrahim (A’brahman) ise aralarında iyi insanların da bulunduğunu, neden hepsini öldürmeye kalktığını soruyor.

Tanrı da ona 50 iyi kişi bulursa yapmayacağını söylüyor. İbrahim pazarlığı salıyor ve 10 kişide anlaşıyorlar.

Sonunda Tanrı hepsini helâk ediyor!

***

101. sayfadaki Tek Tanrılı Din Kitaplarının Yazılış Öyküsü ise şöyle:

İntihale girmemek için her şeyi iktibas etmeyeceğim ama şuralar çok ilginç:

Kur’an ve Tevrat uzun yıllar arasında yazılmamıştır. Muhammed’in vahiy olarak söylediklerinin küçük bir kısmının kendi zamanındaki taşlar, hurma dalları, kemikler üzerine yazılmış, asıl büyük kısmı da bazı kimseler tarafından ezberlenmiş.

Peygamber vefat ettikten sonra bu hâfızların bir kısmı da harplerde ölmeye başlayınca, hepsi tamamen vefat etmeden toplattırılıp, bir kitap hâline getirilmesine karar verilmiş.

Başta Ebubekir bunu istememiş ve Peygamber zamanında uygulanmayan bir şeyin sonradan yapılmasını hoş görmemiş fakat etrafındakilerin zorlaması üzerine, Halife Ebubekir, Zeyit adındaki birine, Peygamber’in bir karısının sandığında yazılı olarak saklananları getirtmiş.

Ayrıca, ayet olarak, kim biliyorsa gelip söylemesi için haber salmış. Böylece yazılı olanlarla ezberlemiş (hıfzetmiş) olanların söyledikleri bir araya getirilerek iki ayrı kitap hâlinde yazdırılmış.

Bunlar içi kullanılan yazılı mâlzeme de berhava edilmiş.

Ebubekir öldükten sonra yazılan kitaplar Halife Ömer’e geçmiş. O ölünce de Kızı Hafsa almış.

Halife Osman zamanında, yazılan iki kitaptaki vahiyler ve sureler arasındaki farklılıkların bâzı karışıklıklara meydan verdiği anlaşılıyor.

Bunları düzeltmek için bir şura toplanıyor ve hepsi tekrar ele alınıyor. Ezberinde olanlar davet ediliyor ve onların yardımıyla farklılıklar düzeltilmeye çalışıyor. Eksik görüle yerler düzeltilip tamamlanıyor.

Böylece ce bugünkü Kur’an meydana geliyor.

Bu kitaplar yazılırken, ezberlemiş olanı onaylamak için 4 tanık, akabinde 2 tanık istemişler.

Sonuncusunda ise tek bir tanık kâfi görülmüş.

***

İncil (Yeni Ahit) ise tamamen insan mahsulü…

Birtakım mektuplaşmalardan ibaret ve kendi içinde pek çok çelişkiler barındırmakta. İsa’nın çarmıha gerilip gerilmeği de çok su götüren bir argüman.

MİÇ, İsa’nın dirilişi efsanesini de Sümer Tanrıçası İnanna’nın kocası, Çoban Tanrısı Dumuzi’nin cinler tarafından yeraltına götürülürken vurulması, dövülmesine ve yeraltından çıkmasını beklemesine paralel buluyor ve aynı öykünün İsa’ya yakıştırılmış olduğunu vurguluyor.

***

Beni bu kitaplarda (diğerlerini burada zikretmedim) biraz istifhamla (soru işareti) karşıladığım birkaç noktaya değinip, kararı siz okuyuculara bırakmak istemem için yeterli makul sebebim var:

1)    Neden ısrarla Kur’an yazmış ama Kur’ân şeklindeki doğru imlâya yer verilmemiş?

2)    Her şeyin Sümer’lerle başladığını iddia mı etmiş, ben mi yanlış anladım…

3)    Çünkü ilk insanın evrimsel beşiğinin Afrika olduğu artık çok iyi biliniyor!

***

Allah nasip eder de, kendisiyle tartışıp halvet olabilirsek, bütün bunları sormayı çok istiyorum.

Gene de, inanalım, inanmayalım, ilk vahiy “İkra” yâni “oku” idi.

Nitekim Sayın MİÇ da Asur’da veya başka bir yerdeki kutsal aracıların Tanrı ile iletişime geçerken çeşitli şekilde trans hâline girdiklerini vurgulamış (age, s. 18).

Bu da, benim “assosiyatif dissosiasyonlar” teorime uygun düşmekte…

Dilerim kendisiyle dünya gözüyle bir araya gelip, bütün bunları bir konuşuruz ve mübarek ellerinden öper, helâllik isterim.

İnşallah bu Ramazan’da da ortalık kan revan yerine bürünmez ve ibadet adı altındaki kepazeliklere daha az rastlarız.

Akıl, hikmet, güzellik ve bilimin rehberliği…

Bunlar en hakiki mürşittir.

Herkese güzel bir Cuma diliyorum.

Yarın ünlü virtüöz David Russel’ın resitaline gideceğim.

th":"400","height":"300"}[/embed]

İntibalarımı yazarım…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 22 Mayıs 2015 Cuma

Okumaya devam et
  3203 Hits
  0 yorum
3203 Hits
0 yorum

ATATÜRK MASON OLMUŞ MUYDU?

Sevgili Mekâncılar,

Bu makalemi gerçekten burayı takip edenlere ve saçma sapan tweetler atarak şahsımı üzmeye gayret edenlere aldırış etmeksizin yazıyorum.

Hayatımın en güzel safhalarından birini yaşamaktayım…

Kızım sözlendi, kimselerle alıp veremediğim bir şey kalmadı. Mahkemede davam yok, kimselerle uğraşmam söz konusu değil…

***

Mustafa Kemal Atatürk’ün yüzünü göreniniz var mı? Aranızdan onun elini öpüp helallik isteyen kaç kişi var veya kaldı?


Çocukken çer çöple oynayıp da ürkeklik ettiği fantezilerini bırakın.

Her çocuk ufak tefek korkular yaşar, hele bir de yetim kalmışsa…

Tabii ki Yapıcı bir Narsisistti ve bir diktatördü ama acaba kaç lider topsuz tüfeksiz, İnönü’nün ürkek mizacına rağmen, hem de hasta haliyle Hatay’ı ilhak etmişti?

İlk Serbest Fırka’yı tesis ettiren, komünistleri de ihmal etmemek için TKP’yi kurduran kimdi?

Evet, Selânik doğumluydu ama oradan her dönen nasıl “dönme” değilse o da bir Yahudi uşağı veya Siyonist değildi!

Mustafa Kemal Atatürk 19 Mayıs 1881’de dünyaya gelmiş, 10 Kasım 1938’de İstanbul’da vefat etmişti (bu konudaki tartışma aşağıda).

***

O zamanki TBMM derme çatmaydı belki ama aslan gibi yürekli insanlarla doluydu. Mim Kemal Öke hekimiydi, sosyalistti, Masondu ama Mevlevi’ydi de kasideler yazardı. Büyük Lideri niye zehirlemiş olsun ki?

Tamam, merhum Gazi alkol alırdı ama aslınsa Sıtma’ya (Malaria: Kötü koku) bağlı sirozdan vefat etmişti ve verilen ilaç da Kinin’di, bugün de aynı melun ve müziç hastalığa yakalansanız, ilk tercih aynı şey olacaktır.

Ben Adana’dayken yakalanmıştım ve anam ağlamıştı, çok iyi bilirim. Acaba Arap kökenli miyim diye ısrarla G6PD denen enzimin ölçümünü istemişlerdi ama Doksat’tan neşet alan soyadımla, o zamanlar hayatta olan Pederimin de ricasıyla, üçlü tedavi setini zar zor alıp, hibe edilen pirinç ve benzeri şeyleri bırakarak Baraj Yolu 6.5 duraktaki evimize zor gitmiştim. 

Ziya Gökalp de Kürt’tü, masondu ama Turancılığı kurmuştu.

ed]

Remzi Sanver 33º Mason ve En Genç Büyük Üstat

ed]

Bir Murat Bardakçı Klasiği

Selânikli Atatürk de, dönemin TBMM’si tarafından Türkiye Cumhuriyetinin ilk Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir. Türkiye'nin iki mareşalinden de biriydi (diğeri Fevzi Çakmak idi) biridir.

ed]

Yorumsuz!

1919 yılında başlattığı İstiklâl Harbi’nde lider olmuş, daha sonra, modern Türkiye’yi teşkil eden inkılâp (“inkilap” yani köpekleşme değil) ve reformları gerçekleştirmiştir.

bed]

bed]

İlber Hoca'nın Yorumları

Genç Mustafa Osmanlı Ordusunda subay olarak görev yapmıştı ve Türk Orduları Başkomutanı olarak, Sakarya Meydan Muharebesindeki muvaffakiyetinden ve liyakatinden dolayı 19 Eylül 1921 tarihinde “Gazi” unvanını da almış ve Mareşallikle taltif edilmişti.

mbed]

Hariçten bir Masonoloji Üstadının Yorumu

Şimdilerde kapatılmaya gayret edilen Cumhuriyet Halk Partisi’nin de ilk kurucusuydu ve ilk genel başkanı olmuştur.

1938 yılındaki vefatına kadar arka arkaya 4 kez cumhurbaşkanı seçilen Atatürk, bu görevi en uzun süre yürüten kişi olmuştur.

Annesi de Müslüman, beş vakit namazında ama ehli namus bir kadındı.

1839’da Kocacık’ta doğduğu rivayet edilen babası Ali Rıza Efendi aslen Manastır’a bağlı bağlı Debre-i Bâlâ’dandı.

Babasının ailesi Arnavutlardan veya da 14-15. Asır’da Anadolu’dan bölgeye göç etmiş olan Yörüklerdendi.

Ailesi ile Selânik’e göç eden Ali Rıza Bey burada gümrük memurluğu ve kereste ticareti yapardı.

Ali Rıza Bey, 1993 Harbi (1877-78) esnasında mevzi birliklerde teğmenlik yapmıştı. Bu durum, Atatürk’ün ailesinin kısmen de olsa Osmanlı’daki egemen elitlerden olduğunu gösterir.

Ali Rıza Bey, 1871 yılında, 1857 yılında Selânik’in Batısındaki Langaza’da çiftçi bir ailede dünyaya gelen Zübeyde Hanım’la evlenmiştir.

Henüz ilk mektepte okurken, aynı isimdeki bir öğretmeninin şakası ile adı Mustafa Kemal olmuştu. Anlatacağım aşağıda...

Mustafa Kemal Atatürk, bu çiftin çocuğu olarak Miladî 1881 yılında Selânik’te doğmuştu (bunun üzerindeki tartışmalar ileride)…

Samsun’a çıktığı 19 Mayıs tarihini doğum günü kabul etmiştir.

Fatma, Ömer, Ahmet, Naciye ve Makbule isimli beş kardeşinin ilk dördü küçük yaşta hayatını kaybetmiştir.

Tahsil çağına gelen Mustafa’nın hangi okula gideceği konusunda annesi ile babası arasında anlaşmazlık çıkmıştı.

Annesi, Mustafa’nın Hâfız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebine gitmesini istiyor, babası ise o dönemki yeni yöntemlerle eğitim yapan lâik Mekteb-i Şemsi İbtidai’nde (Şemsi Efendi Mektebi) okumasını istiyordu.

En sonunda önce mahalle mektebine başlayan Mustafa, birkaç gün sonra Şemsi Efendi Mektebi’ne geçmişti.

Atatürk, okul seçimindeki bu kararı için hayatı boyunca babasına minnettarlık duymuştur.

1888 yılında babasını kaybeder. Bir süre Rapla Çiftliği’nde annesinin üvey kardeşi Hüseyin’in yanında kalıp hafif çiftlik işleriyle uğraştıktan sonra -eğitimsiz kalacağından endişe eden annesinin isteğiyle- Selânik’e dönüp okulunu bitirir.

Zübeyde Hanım, bu arada, Selânik’te gümrük memuru olan Ragıp Bey ile evlenir.

Şimdi müze olan Koca Kasım Paşa Mahallesi, Islahhâne Caddesi’ndeki ev 1870’te Rodoslu müderris Hacı Mehmed Vakfı tarafından yaptırılmış ve 1878’de yeni evlenen Ali Rıza Bey tarafından kiralanmıştır ancak o vefat ettikten sonra Mustafa ve ailesi bu evden yanındaki 2 katlı, 3 odalı ve mutfaklı daha küçük eve taşınmışlardı.

Mustafa, seküler /lâik bir okul olan ve bürokrat yetiştiren Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydolur. Ancak muhitindeki askerî öğrencilerin üniformalarından da etkilenerek, annesinin karşı çıkmasına rağmen 1893 yılında Selânik Askerî Rüştiyesi’ne girer. Bu okulda matematik öğretmeni Yüzbaşı Üsküplü Mustafa Sabri Bey, ona anlamı mükemmellik, olgunluk olan “Kemal” adını verir. Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Nakiyüddin Bey (Yücekök), hürriyet düşüncesiyle genç Mustafa Kemal’in düşünce yapısını etkiler.

Mustafa Kemal, Kuleli Askerî İdadisi’ne girmeyi düşündüyse de, ona ağabeylik yapan Selânikli subay Hasan Bey’in tavsiyesine uyarak, Manastır Askerî İdadisi’ne kaydolur.

1896-1899 yıllarında okuduğu bu mektepte tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey (Bilge), Mustafa Kemal’in tarihe olan merakını güçlendirir.

Bu tarihte başlayan 1897 Osmanlı Yunan Harbine gönüllü olarak katılmak istediyse de hem idadî öğrencisi olduğu için hem de 16 yaşında olduğundan dolayı cepheye gidememiştir. Bu okulu ikincilikle bitirir.

13 Mart 1899’da İstanbul’da Mekteb-i Hayriye-i Şahane’ye girer. Birinci sınıfı 27., ikinci sınıfı 11., üçüncü sınıfı 1902’de mülazım bugünkü ismiyle Teğmen rütbesiyle 549 kişi arasından piyade sınıf sekizincisi (1317) olarak bitirir.

Akabinde Erkan-ı Harbiye Mektebi’ne (Harp Akademisi) devam ederek 11 Ocak 1905'te “kurmay yüzbaşı” rütbesiyle mezun olur.

Askerlik (1905-1918)

Erken dönem

Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal, mezuniyetinin ardından merkezi Şam’da bulunan 5. Ordu’ya staj amacıyla gönderilir.

Bu stajında piyade, süvari ve topçu sınıflarında görev alır. 1905-1907 yılları arasında Şam’da Lütfi Müfit Bey (Özdeş) 5. Ordu emrinde görev yapar.

İlk stajı 5. Ordu’ya bağlı 30’uncu Süvari Alayı’nda gerçekleşir. Bu dönemde düşük rütbeli stajyer bir kurmay subay olarak Suriye’nin çeşitli bölgelerindeki isyanlarla ilgilenen Mustafa Kemal, “küçük savaş” (gerilla harbi) üzerine tecrübe kazandı. İsyanlarla uğraştığı dört aydan sonra Şam’a döner.

1906 Ekim ayında Binbaşı Lütfi Bey, Dr. Mahmut Bey, Lüfti Müfit (Özdeş) Bey ve Askerî Tabip Mustafa Cantekin ile Vatan ve Hürriyet adlı bir cemiyeti kurduktan sonra, ordudan izinsiz Selânik’e gider.

Selânik Merkez Komutan Muavini Yüzbaşı Cemil Bey’in (Uybadın) yardımıyla karaya çıkar ve orada cemiyetinin şubesini açar. Bir süre sonra arandığını öğrenir ve ona ağabeylik yapan Albay Hasan Bey, Yafa’ya dönüp oranın komutanı Ahmet Bey’e Mısır sınırında Bîrüssebi’ye gönderildiğini bildirmesini teklif eder.

Ahmet Bey de Mustafa Kemal’i Bîrüssebi’ye tayin eder ve bir süre sonra topçu stajı için tekrar Şam’a yollanır…

20 Haziran 1907’de Kolağası (kıdemli yüzbaşı) olur ve 13 Ekim 1907’de 3. Ordu kurmay olarak atanır.

Ancak, Selânik’e vardığında, Vatan ve Hürriyet’in şubesinin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ilhak edildiğini öğrenir.

Bu yüzden kendisi de 1908 Şubat ayında İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye olur (Üye numarası: 322).

22 Haziran 1908’de Rumeli Doğu Bölgesi Demiryolları Müfettişliğine atanır.

23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra, Aralık 1908 sonlarında, hemen hepsinin Mason olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından içtimaî ve siyasî sorunları ve güvenlik problemlerini incelemek üzere bugünkü Libya’nın bir parçası olan Trablusgarp’a gönderilir.

Burada 1908 İnkılâbı’nın fikirlerini Libyalılara yaymaya ve buradaki nüfusun farklı kesimlerinden gelenleri Jön Türk politikasına kazanmaya çalıştı.

:"300"}[/embed]

Bu siyasî görevin yanı sıra bölge halkının güvenliği ile de ilgilenir. Şehrin dışında yapılan bir savaş tatbikatında Bingazi Garnizonu’na önderlik ederek askerlere modern taktikler öğretir.

Bu tatbikat süresince isyana meyilli Şeyh Mansur’un evini sararak bölgede sistem karşıtı başka güçlü kişilere örnek olması amacıyla onu kontrol altına aldı. Ayrıca hem kentli insanları hem de kırsal bölge insanlarını korumak için bir yedek ordu planlamaya başlar.

13 Ocak 1909’da 3. Ordu’ya bağlı Selânik Redif Fırkası’nın Kurmay Başkanı olur ve 13 Nisan 1909’da Meşrutiyet’e muhalif karşı 3. Ordu’ya bağlı Taşkışla'da mevzilenmiş olan 2. ve 4. Avcı Taburlarının isyanıyla başlayan, diğer birliklerin katılımıyla genişleyen 31. Mart Ayaklanması’nı (Kubilay Vakası) bastırmak üzere Selânik ve Edirne’den yola çıkarak, Mirliya Mahmut Şevket Paşa komutasında 19 Nisan 1909’da İstanbul’a girecek olan Hareket Ordusu’na bağlı birinci kademe birliklerinin kurmay başkanı olur!

Daha sonra 3. Kolordu Kurmaylığı, 3. Ordu Subay Talimgâhı Komutanlığı, 5. Kolordu, Kurmaylığı, 38. Piyade Alayı Komutanlığı görevlerinde bulunur.

Mustafa Kemal, 12 Eylül - 18 Eylül 1910’da Fransa’da düzenlenen Picardie gönderilir. Burada uçakların deneme uçuşuna davet edildiyse de yanındaki komutanının ikazıyla uçağa binmez.

Bakın şu işe, bineceği tayyare de yere çakılır ve uçağın içinde bulunanlar ölür. Bazı yazarlar, ömrü boyunca uçağa binmeyen Atatürk’ün bu davranışını, Picardie Manevraları’nda yaşadığı olayın ardından temkinli davranmasına bağlamışlardır ve bir nevi bâtıl itikattır.

Mustafa Kemal, dönüşünün ardından 27 Eylül 1911’de İstanbul’da Genelkurmay Karargâhı’nda görev alır. İtalyanların Trablusgarp’a hücumuyla 19 Eylül 1911’de başlayan Trablusgarp Harbi’nde, 27 Kasım 1911’de Binbaşı olan Mustafa Kemal, Binbaşı Enver Bey, Fuat Bulca, Nuri Conker, Binbaşı Fethi Okyar gibi diğer İttihatçı subaylarla birlikte 18 Aralık 1911’de hareket eder.

Mustafa Kemal ile grubu, Mısır’da Kahire ve İskenderiye üzerinden Bingazi’ye gider. 19 Ekimde İskenderiye’den yola çıktıktan bir süre sonra bir hastalık geçirir.

22 Aralık’ta Tobruk yakınında zafer kazanır. Derne’deki 16 - 17 Ocak 1912 taarruzunda gözünden yaralanıp bir ay hastanede tedavi görür ve 6 Mart’ta Derne Komutanlığı'na getirilir.

Aynı yılın Eylül ayında başlayan barış görüşmelerine rağmen çatışmalar sürerken, Karadağ’ın 8 Ekim’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesi ve Balkan Harplerinin başlaması sebebiyle barışa razı olunmasıyla Mustafa Kemal ve diğer subaylar İstanbul’a geri dönerler.

Balkan Savaşları

Mustafa Kemal, Balkan Savaşları’nın patlak vermesiyle 24 Ekim 1912’de İstanbul’a hareket eder ve 24 Kasım 1912’de karargâhı Bolayır’da bulunan Bahr-i Sefit Boğazı (Akdeniz Boğazı) Kuvayi Mürettebesi Harekât Şubesi Müdürlüğü’ne atanır. Osmanlı Ordusu burada General Stilian Georgiev Kovachev komutasındaki Bulgar 4. Ordusu’na mağlup olur.

Haziran 1913’de başlayan İkinci Balkan Savaşı’nda, komutası altındaki birliklerle Dimetokka’ya ve Edirne’ye girer.

Buradaki baloya yeniçeri kıyafeti ile gitmiş ve etrafında derin bir hayranlık uyandırmıştır. 27 Ekim 1913’te Sofya Askerî Ataşeliği’ne atanarak yakın arkadaşı Sofya Sefiri (Elçisi) Fethi (Okyar) Bey’in altında çalışır. Ek görev olarak Belgrad ve Çetine Askerî Ataşeliğini de yürütür. Bu görevde iken 1 Mart 1914’te Kaymakamlığa (Yarbaylığa) terfi eder.

Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı yapar (1918).

Askerî Ataşe görevi Ocak 1915’te sona erer. Bu sırada 28 Temmuz 1914’de I Dünya Harbi başlar. Osmanlı Devleti harbe girer. 20 Ocak 1915’de Mustafa Kemal 3. Kolordu emrinde Tekfurdağ’da kurulacak olan 19. Fırka Komutanlığına atanır.19. Fırka, 23 Mart 1915’te Müstahkem Mevki Komutanlığı emriyle Eceabat bölgesinde ihtiyata alınır. 25 Nisan 1915’te Gelibolu Yarımadası'nda İtilaf Devletleri'nin yaptığı çıkartmalarıyla Çanakkale Harbi başlar.

3.Kolordu komutanı Mehmet Esat Paşa'nın emrinde savaşan Kaymakam (Yarbay) Mustafa Kemal, Arıburnu’na çıkan ANZAC (Avusturya ve Yeni Zelanda Kolordusu) birliklerinin yarımada içine ilerlemesini Conkbayırı'nda durdurur.

Bu başarı üzerine 5. Ordu Mareşal Otto Liman von Sanders’in takdirini kazanır ve 1 Haziran 1915'te Miralaylığa (Albay) yükselir.

İngilizlerin Ağustos ayında Suvla Körfezi'ne yaptığı ikinci çıkartmadan sonra, 8 Ağustos akşamı Orro Liman von Sanders, Anafartalar mevkiinde bulunan birliklerinin komutasını verdi ve 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferi'ni kazanır. Bu zaferi 17 Ağustos’ta Kireçtepe ve 21 Ağustos’ta ve 21 Ağustos'ta II. Anafartalar Zaferi takip eder.

Albay (Miralay) Mustafa Kemal, Ruşen Eşref Bey (Ünaydın) başta olmak üzere İstanbul basını tarafından “Anafartalar Kahramanı” olarak kamuoyuna tanıtılır

14 Ocak 1916'da Gelibolu’dan Edirne’ye sevk edilmiş olan 16. Kolordu komutanlığına atanır. Edirne’de bulunduğu 2 ay kadar süre boyunca 16. Kolordu’nun ikmali, toparlanması ve eğitimi ile ilgilenir.

Doğu Cephesinde Rus birlikleri Osmanlı 3. Ordusu'nu püskürtmüş 16 Şubat’ta Erzurum'u, 3 Martta Bitlis, Muş, Van ve Hakkâri'yi işgal etmiştir. Albay Mustafa Kemal, 15 Mart tarihinde 3. Ordu’yu desteklemesi için emrindeki 16. Kolordu ile birlikte Diyarbakır’a gönderilir. Rütbesine göre kendisine ağır bir sorumluluk verilen 16. Kolordu Komutanı Mustafa Kemal, 01 Nisan 1916'da Diyarbakır’da iken Tuğgeneralliğe (Mirliva) yükseltilir ve Paşa unvanını alır. Mustafa Kemal taktik bir geri çekilme emri verir. Daha sonra beklenmedik bir saldırı ile Muş’u Ruslardan kurtararak Osmanlı birliklerine stratejik bir üstünlük sağlar. Kafkas Cephesi’ndeki bu başarısından dolayı Altın Kılıç madalyası ile ödüllendirilir. Ağustos ayında Muş ve Bitlis'i tamamen Rus işgalinden kurtarılır.

7 Mart 1917'de, karargâhı Diyarbakır’da bulunan 2. Ordu Komutan Vekilliğine atandıktan sonra, Hicaz Kuvveti Seferiyesi Komutanlığına getirilmek istenir. Ancak bunu kabul etmeyerek 5 Temmuz 1917'de Yıldırım Orduları emrindeki 7. Ordu Komutanlığına atanır.

Mustafa Kemal Diyarbakır’dayken, İttihatçı fedailerden Yakup Cemil bir hükûmet darbesi yapmaya karar vermiştir. Savaşın kaybedildiğini düşünmektedir. Tek kurtuluş yolunun Bâb-ı Âliyi basıp, hükûmeti devirerek Başkomutan vekili ve Harbiye Nazırı’nı değiştirmek olduğunu düşünmektedir.

Yeni Başkomutan vekili ve Harbiye Nazırı, Harbiye Nazırı olarak da Mustafa Kemal’i düşünmektedir. Anlaştığı arkadaşlarından biri komployu Enver Paşa’ya haber vermiştir. Bunun üzerine Yakup Cemil kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Mustafa Kemal, Falih Rıfkı Atay’a anlattığı hatıralarında şöyle demektedir: "O vakit tümenlerimden birine komuta eden Ali Fuad (Cebesoy)’aYakup Cemil asılmış. Sebebi de ben Başkomutan vekili ve Harbiye nazırı olmadıkça kurtuluş yoktur demiş. Dediğini yapmış bile olsaydı ben İstanbul’a gittiğimde ilk iş olarak Yakup Cemil’i cezalandırırdım. Eğer ben, o ve onun gibiler tarafından iktidara getirilecek bir adamsam, adam değilim!” der.

15 Aralık 1917 ile 5 Ocak 1918 tarihleri arasında Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Almanya’ya giderek Kayzer II. Wilhelm, Genel Karargâhı ve Elsass bölgesini ziyaret eder.

1918’in Haziran ayında Viyana ve (bugünkü adı Karlovy Vary olan) Karlsbad’a giderek tedavi görür. Sultan Mehmed Reşat’ın vefatı ve Vahdettin’in cülusu üzerine 2 Ağustos’ta İstanbul’a döner. 15 Ağustos’ta Yaver Şehriyari Ordu Komutanı olarak Filistin Cephesi’ne tayin edilir ve ardından Fahrî unvanı verilir.

Mustafa Kemal Paşa, 20 Eylül 1918 tarihinde Vahdettin’in Başyaveri Naci Eldeniz Bey’e bir telgraf çekerek, Yıldırım Ordular Grubu’nun savaş gücünün kalmadığını bildirerek mütareke istemesini önerdi. Ayrıca yeni hükûmette kendisinin Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olarak görevlendirilmesini ister.

Ardından 6 Ekim’de 7. Ordu komutanlığından istifa der. 19 Eylül 1918’de Edmund Allenby komutasındaki İngiliz kuvvetleri, genel taarruza geçerek üç ordudan oluşan Yıldırım Orduları Grubu’nu ağır bir hezimete uğrattı. 1 Ekim'de Şam, 25 Ekim’de Halep düşer. Mustafa Kemal Paşa, İngiliz ordularını, Halep'te durdurarak, savunma hattı kurmayı başarır.

30 Ekim 1918’de Mondronos Mütarekesi imzalanır ve ertesi gün öğle vaktinde yürürlüğe girer. Mondros Mütarekenâmesi 19. maddesi gereğince, Yıldırım Orduları Grubu kumandanı olan Otto Liman von Sanders Paşa’nın görevden alınması üzerine, Mustafa Kemal Paşa bu göreve getirilir. Ancak, 7 Kasım’da, Yıldırım Orduları Grubu ile 7. Ordu lağvedilir.

10 Kasım 1918 tarihinde Yıldırım Kıta’larının komutasını 2. Ordu Komutanı Nihat Paşa’ya bırakarak Adana’dan İstanbul’a hareket eder ve 13 Kasım’da İstanbul’a Haydarpaşa Garı’na ulaşır. Haydarpaşa’dan İstanbul’a geçerken Boğaz’da demirli düşman savaş gemilerini gördüğünde ünlü "Geldikleri gibi giderler" sözünü söyler.

Mütareke döneminde Fethi (Okyar) Bey ile birlikte Aymet İzzet (Furgaç) Paşa yanlısı ve Ahmet Tevfik Paşa (Okday) muhalifi bir tavrı koyan Minber gazetesini çıkararak siyasî girişimlerde bulunur.

Millî Mücadele (1919-1923)

Örgütlenme

2 Şubat 1919 tarihinde Mersinli Cemal Paşa Doğu’daki Osmanlı ordularını mütareke şartlarına göre düzenlemek için müfettiş olarak Anadolu’ya gönderilmiştir. İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe ve Fransız Yüksek Komiseri Amiral Amet, 1918 yılı Kasım ayında Osmanlı hükümetine nota verdiler. Doğu’da Türklerin silahlanıp Hristiyanları öldürdüğünü, buna karşı tedbir alınmasını talep ettiler.

Mustafa Kemal Paşa, Padişah Vahdettin tarafından işgal kuvvetlerinin Yüksek Komiserlerinin verdiği notalar gereğince olağanüstü yetkilerle donatılarak Vilayet-i Sitte’deki (Altı Vilayet) Hıristiyan ahaliyi korumak ve işgal kuvvetlerine karşı yapılan ufak çaplı isyanları bastırmak için görevlendirilir. Bazı çevrelerce, Samsun’a hareket etmeden önce kendisini ziyarete gelen Mustafa Kemal Paşa’ya “Paşa Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir, tarihe geçmiştir. Bunları unutun, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin” dediği iddia edilse de, ne Nutuk’ta ne de saray mabeyincilerinin kayıtlarında böyle yahut buna benzer bir görüşmeden bahsedilmemektedir.

Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Refet Bey (Bele), Kâzım Bey (Dirik), “Ayıcı Mehmet Arif Bey” ve Hüsrev Bey’lerle (Gerede) beraber Samsun’a çıkar. İddialara göre bu vapurun ne pusulası bozuktur ne de batası vardır. İki İngiliz kruvazörü refakat eder hattâ. Mondronos Mütarekesi’nden sonra Anadolu’da milisler (Kuvayı Milliye) şeklinde örgütlenen direniş hareketleri başlamıştır. Kendisi, son görev yeri olan Adana’dan ayrılmadan Ulukışla’ya gelerek ilk örgütlenmeyi başlatmıştır. 22 Haziran 1919’da Rauf Bey (Orbay), Kâzım Karabekir Paşa, Refet Bey (Bele) ve Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ile birlikte Amasya’da yayımladığı genelgeyle “milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını” ilan eder.

Kâzım Karabekir Paşa tarafından Erzurum’da toplanan Doğu İlleri Müdafaa-i Hukuk Kongresi’ne (Erzurum Kongresi) iştirak eder. Kongre üyelerinin ısrarıyla Osmanlı ordusundan istifa eder ve Kongre Başkanlığına seçilir. 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi’nde alınan kararları uygulamak amacıyla bir Temsil Heyeti oluşturulur ve başkanlığına da Mustafa Kemal Paşa seçilir. 27 Aralık 1919’da Ankara’da heyecanla karşılanır. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ın Mart 1920’de işgal güçlerince basılması ve önde gelen vatanperver mebusların tutuklanması üzerine 23 Nisan 1920'de Ankara’da TBMM’nin açılmasını sağlar. Erzurum Mebusu sıfatıyla Meclis ve Hükûmet Başkanlığına seçildi. TBMM bir kurucu meclis gibi çalışarak Milli Mücadele'yi yürütecek olan Anadolu Hükümeti’nin altyapısını kurar.

Hâkimiyetin sağlanması

Merkezî denetimden uzak bulunan Kuva-yi Milliye örgütleri örgütleri dağıtılarak düzenli bir ordu oluşturulur. Millî Mücadele’nin en kanlı çatışmaları, düzenli orduya katılmayı kabul etmeyen Kuva-yi Milliye gruplarına karşı verilir.

İngiltere Başbakanı Lloyd Georg’a göre Yunanistan büyümeli ve İngiltere ile menfaatleri birleştirilmeliydi. Yunanistan boğazları Avrupa’ya açık tutmalı, Akdeniz’de İngiltere’nin çıkarlarına uygun davranmalıydı. Eğer böyle davranmazsa İngiliz donanması onu uslandırmak için yeterdi. Sevres Antlaşması’nın kuvvet kullanılmadan uygulanamayacağı anlaşılmıştı.

İtilaf Devletleri ise kuvvet kullanacak halde değildi. İtilaf Devletleri, Yunanları yalnız Türk illerini alıp kendi vatanına katmak için değil, kendi davalarını da yürütmek için Anadolu’ya çıkardı. Ancak İtilaf Devletleri de Türkiye’ye karşı uygulanacak politikalarda artık beraber değildir. İtalya Yunanların Anadolu'ya yerleşmesini kıskanır. Fransa ise Suriye’deki toprak kazançlarını yeterli görmektedir. Artık Yunanlar kendi ordularıyla Anadolu’ya boyun eğdirmek zorundadır.

Mustafa Kemal de Yunan ordusunu yenerse, Türkiye’yi kurtarmış olacaktır. 6 Ocak 1921 günü Bursa’dan Eskişehir’e ve Uşak’tan Afyon’a doğru iki kol hâlinde ileri harekâta başlayan Yunan Ordusu, 9 Ocak’ta İnönü mevzilerine kadar ilerler. Ancak Türk Ordusu’nun savunması karşısında ileri gidemeyeceklerini anlayarak, 11 Ocak 1921 sabahı İnönü mevzilerinden çekilmek zorunda kalır.

Birinci İnönü Muharebesi düzenli ordunun ilk zaferi olduğundan, Kuva-yi Milliye’den düzenli orduya geçiş hızlanmış, halkın yeni kurulan orduya güveni artmıştır. Bu başarı bütün dünyanın dikkatini çekmiş, İtilaf Devletleri 26 Ocak 1921’de Osmanlı Devleti’nin Londra’ya bir heyet göndermesini ve bu toplantıda Ankara Hükumetinden de temsilci bulundurulmasını istemişlerdi.

Birinci İnönü zaferinden sonra İtilaf Devletleri Sevr Antlaşması’nda Türklerin yararına bir değişiklik yapılmasını görüşmek için Londra’da bir konferans toplanmasına karar vermişlerdir. 21 Şubat – 11 Mart 1921 arasında yapılan konferansta tarihleri arasında yapılan konferansta, Türkler yararına bir sonuç çıkmamış, mücadele devam etmiştir. Yunanistan, Londra Konferansı bitmeden, Anadolu’da yeni bir saldırı yapmak üzere hazırlıklara başlamıştır. 23 Mart 1921 günü kuşluk vaktinde saatlerde, 3. Yunan Kolordusunun Batı Cephesinden, 1. Yunan Kolordusunun da Güney Cephesinden ileri harekete geçmesiyle muharebeler başlamıştır.

23 Mart – 1 Nisan 1921 arasında meydana gelen İkinci İnönü Muharebesi tekrar Türk Kuvvetleri’nin zaferiyle sona ermiştir. Bu zaferden sonra Fransızlar Zonguldak’tan, İtalyanlar da Güney Anadolu’dan askerlerini çekmeye başlamıştır. İnönü Savaşları’nda savunma taktiği uygulayan Türk Ordusu, Aslıhanlar-Dumlupınar çarpışmalarında ise henüz saldırı gücüne ulaşamadığını göstermişti. Bu durumdan yararlanmaya karar veren Yunan Ordusu İnönü, Eskişehir, Afyon ve Kütahya arasındaki çizgide yer alan Türk mevzilerine yüklenerek buraları işgal etmek ve Ankara’ya kadar ilerlemek istiyordu. Takviye birliklerle iyice güçlenen Yunan Ordusu 10 Temmuz 1921’den itibaren saldırıya geçti ve 20 Temmuz'a kadar yaptıkları saldırılarla Türk Ordusu’nu geri çekilmeye zorlar. Mustafa Kemal Paşa Türk Ordusu’nun Sakarya Irmağı’nın Doğusuna kadar çekilmesini emretti. Böylece vakit kazanılacaktır. Bu savaşlar sonunda Eskişehir, Kütahya, Afyon gibi büyük stratejik bölgeler elden çıkar. TBMM’de moral bozukluğu yaşanır ve sert tartışmalar meydana gelir. Ancak, Yunan Ordusu büyük ateş ve silah üstünlüğüne rağmen, Türk Ordusunu bertaraf edememiştir. Türk Ordusu, güvenli bir şekilde Sakarya’nın Doğusuna çekilmiştir. Kütahya – Eskişehir Muharebeleri sonrasında Büyük Millet Meclisi içinde iktidara yâni Mustafa Kemal Paşa'ya karşı tepkiler artmaya başlar. Bu muhalefeti yöneltenler ordunun başına geçmesi için Mustafa Kemal Paşa’ya baskı yapmaya tevessül ederler. Gerçek niyetleri ise onu Ankara’dan uzaklaştırmak ve Enver Paşa’nın iktidarını sağlamaktı.

Mustafa Kemal Paşa, 4 Ağustos 1921 günü TBMM’de yaptığı konuşmayla Başkomutan olmayı kabul ettiğini ancak Başkomutanlığın faydalı olabilmesi için Meclis’in ordu ile ilgili yetkilerini üç ay süreyle kendisinde toplayacak bir kanun çıkartılması gerektiğini açıkladı.

Paşa’nın başkomutanlığını isteyenlerin bu şekilde hayalleri suya düşürülmüş oldu. 5 Ağustos 1921 günü oy birliği ile çıkartılan yasa ile Mustafa Kemal Paşa, TBMM Orduları Başkomutanlığına getirilir.

Mustafa Kemal Paşa, Başkomutanlığa geçmesinin hemen ardından yayınladığı Tekâlif-i Milliye Emirleri ile halkı ordunun donatılması için seferberliğe çağırdı. 12 Ağustos’ta Polatlı’da teftiş yaparken attan düştü ve kaburga kemiği kırılır. 23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihlerinde yapılan Sakarya Meydan Muharebesi’nde Yunan Ordusu’nun hücum gücü tükendi. Türk Ordusu âni bir taarruzla Yunan Ordusu’nu Sakarya Nehri’nin Doğusundan çıkarmayı başarır. Bu zaferden sonra 19 Eylül 1921’de Büyük Millet Meclisi, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yı oy birliğiyle Mareşal rütbesine terfi ettirir ve Gazi unvanı verir. Sakarya Meydan Muharebesi sonunda Türk ordusunun zayiatı 5713 şehit, 18.480 yaralı, 828 esir ve 14.268 kayıp olmak üzere toplam 49.289’dur. Yunan Ordusu’nun zararı ise 3758 ölü, 18.955 yaralı, 354 kayıp olmak üzere toplam 23.007’dir.

Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra, 13 Ekim 1921’de Ankara Hükumeti ile Güney Kafkas Cumhuriyetleri arasında Kars Antlaşması imzalanır. Böylece Türkiye’nin Doğu sınırı tamamen güvenlik altına alınır. Fransa ise TBMM Hükumeti ile 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması’nı imzalar. Bu antlaşma ile Fransa TBMM Hükümeti’ni tanımış ve Hatay-İskenderun dışında, Türkiye’nin bugünkü Güney sınırı çizildi. Antlaşma sayesinde Güney cephesi güvenli duruma geldiğinden buradaki Türk birlikleri de Batı Cephesi’ne kaydırıldı. İtalyanlar ise, Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra Güney Ege ve Akdeniz bölgelerinde tutunamayacaklarını anlayarak 1921 yılı sonuna kadar işgal ettikleri yerlerden çekilir. Sakarya Meydan Muharebesi sonrasında İngiltere de Ankara’yı tanıyarak TBMM ile 23 Ekim 1921 tarihinde esirlerin serbest bırakılması konusunda antlaşma yapılır.

Tam 1 yıl süren taarruz hazırlıkları sonucunda, 26 Ağustos 1922 sabahı büyük bir dikkatle hazırlanan taarruz planı uygulamaya konulur. 26-30 Ağustos 1922’de yapılan Büyük Taarruz, Kurtuluş Savaşı’nın son aşamasıdır. 30 Ağustos günü Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde bir gün içinde Yunan Ordusunun büyük bir bölümü imha edildi. 31 Ağustos’ta Mustafa Kemal Paşa komutanlarını Çalköy karargâhında toplayarak kaçabilen Yunan kuvvetlerinin hızlı bir şekilde takip edilmesini ve İzmir ile civarındaki kuvvetleriyle birleşmemesi için üç koldan Ege’ye doğru ilerlenmesini emretti. 1 Eylül günü Başkomutan Mustafa Kemal bir bildiri yayımlayarak ordulara şu emrini verdi: “Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü, yiğitlik ve vatanperverlik kaynaklarını yarışırcasına esirgemeden vermeye devam eylemesini isterim. Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”

Türk Ordusu 2 Eylül’de Uşak’ı geri alır. Burada Yunan Ordusu Başkomutanı General Nikolas Trikupis esir edilir. 9 Eylül’de Türk Süvarileri İzmir’e girer. 18 Eylül 1922'ye kadar yapılan Takip Harekâtıyla tüm Batı Anadolu’daki Yunan birlikleri sınır dışına çıkarıldı. Türk ordusunun kazandığı bu başarı, Mudanya Ateşkes Antlaşması’na giden süreci başlattı.

Karşıyaka’da Mustafa Kemal’in kalması için yakınları Yunanların elinde esir olan bir baba-oğul evlerini hazırlamıştır. Bu evde daha önce Yunan Kralı Konstantin de kalmış, eve merdivenlerde ayakları altına serilen Türk Bayrağı’nı çiğneyerek girmiştir. Bu kez baba-oğul merdivenlere Yunan Bayrağını sermiştir. Mustafa Kemal Paşa eve girecekken “lütfedin, bu karşılıkla bu lekeyi silin!” denilir. Mustafa Kemal Paşa da “o, geçmişse hata etmiş; bir milletin onuru olan bayrak çiğnenmez, ben onun hatasını tekrar etmem. Bayrağı kaldırın yerden” diyerek alemi kaldırtmıştır.

Barış

Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’yla sonuçlanır. Bu antlaşma ile Sevr kepazeliği yürürlükten kalkmış, Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Lozan Antlaşması temelleri üzerine kurulmuştur.

Millî Mücadele sonrasında Türkiye’de iki başlı bir yönetim ortaya çıkmıştı: TBMM 1 Kasım 1922’de Osmanlı saltanatını lağvedip Vahdettin’i tahttan indirerek İstanbul Hükümeti’nin hukukî varlığına son verir. 16 Ocak 1923’te İzmit Hünkâr Kasrı’nda İstanbul’dan gelen gazetecilerle mülakat yapıldığında, Vakit Başyazarı Ahmet Emin Bey’in (Yalman) Kürt Meselesi hakkında sorusuna karşı “Başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahallî muhtariyetler teşekkül edecektir” diyerek Kürtlere özel statü tanımamak için ihtiyatlı davranmıştır.

8 Nisan 1923’te yayımlanan Dokuz Umde ile Gazi Mustafa Kemal yeni rejimin temelini oluşturacak olan Halk Fırkasının temellerini attı. Nisan ayında yapılan İkinci Meclis seçimlerine sadece Halk Fırkasının katılmasına izin verildi. Mebus adayları fırkanın genel başkanı sıfatıyla Gazi Mustafa Kemal tarafından belirlenir

25 Ekim 1923 günü aynı anda hem Başbakanlık hem de İçişleri Bakanlığı görevlerini yürüten Fethi Bey, İçişleri Bakanlığını bıraktığını açıklar. Aynı gün Meclis İkinci Başkanlığı görevini yapan Ali Fuat Paşa da ordu müfettişliğine atandığı için görevinden ayrılır. Bu iki boş koltuk için yapılan seçimleri Gazi Mustafa Kemal’e muhalif olan milletvekilleri kazanır. Meclis İkinci Başkanlığına Rauf Bey, İçişleri Bakanlığına Sabit Bey seçildiler. Bu durumdan hoşnut olmayan Gazi Mustafa Kemal, 26 Ekim 1923'te Başbakan Fethi Bey’den “Erkan-ı Harbiye Umumiye Riyaseti Vekili” Fevzi Paşa’nın hâricinde hükümetin istifa etmesini ve istifa edenlerin yeniden seçilirlerse görevi kabul etmemesini istedi. Böylece bir hükümet krizi çıkmış olur. Yeni Bakanlar Kurulu üyelerinin 29 Ekim günü seçileceği duyurulur.

Bu gelişmeler üzerine “Cumhuriyet İlanı” ile işi kökünden çözmeye karar veren Gazi Mustafa Kemal 28 Ekim 1923 gecesi Çankaya’da İsmet Paşa ve bâzı kimseleri toplantıya çağırır ve “yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” diyerek kararını açıkladı. Misafirlerin ayrılmasından sonra İsmet Paşa’yı alıkoyar ve birlikte, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda gerekli değişikliği sağlayacak önergeyi hazırlarlar. 29 Ekim 1923 Pazartesi günü Halk Fırkası Meclis Grubunda, Bakanlar Kurulunun oluşturulması konusunda tartışılır. Sorun çözülemeyince, Gazi Mustafa Kemal’den düşüncelerini açıklaması istenir. Gazi Mustafa Kemal, bunalımdan çıkış yolunu Anayasa’nın değiştirilmesi zorunluluğu ile açıklar. Cumhuriyetin ilanını hedefleyen tasarıyı da grubun bilgisine sunar. Tasarının parti grubunda kabulünden sonra aynı akşam saat 18.45'te TBMM Genel kurul toplantısı başlar. Anayasa Komisyonu’nun değişiklik ile ilgili rapor ve önergesi genel kurulun onayına sunuldu ve 29 Ekim 1923 Pazartesi akşamı saat 20:30’da milletvekillerinin alkışları ve “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri ile Türkiye Cumhuriyeti ilan edilir.

Cumhuriyet İlanı ardından geçilen Cumhurbaşkanlığı seçiminde oylamaya katılan 158 milletvekilinin tamamının oyları ile Balâ, Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı olarak seçilir. Atatürk, kendi ifadesiyle, “Türkiye'yi muasır medeniyet seviyesine çıkarmak” amacıyla bir dizi köklü değişime imza atar.

1924 Anayasası gereğince TBMM 29 Ekim 1923’teki Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra üç defa daha (1927, 1931, 1935 yıllarında) Gazi Mustafa Kemal’i tekrar cumhurbaşkanlığına seçer.

Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde İsmet İnönü, Fethi Okyar ve Kürt kökenli Celâl Bayar başbakanlık yapmıştır. Bu dönem içerisinde en fazla süre görevde kalan ve en fazla hükümet kuran isim, gene Kürt kökenli İsmet İnönü’dür. Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı süresince kurulan hükümetler sırası ile 1. TC Hükümeti, 2. TC Hükümeti, 3. TC Hükümeti, 4. TC Hükümeti, 5. TC Hükümeti, 6. TC Hükümeti, 7. TC Hükümeti ve 8. TC Hükümetidir.

İç politika

20 Eylül 1928 Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Kayseri'de halka Latin alfabesini tanıtırken.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, yanında İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve kadrosunun diğer üyeleriyle birlikte TBMM’den çıkar (29 Ekim 1930).

Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetler

İnkılâplar

TBMM’de 3 Mart 1924 tarihinde Tevhid-i Tedrisat kanunu kabul edilerek, medreseler kaldırılmış ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki bütün okullar, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Eğitim kurumlarının bir çatı altında toplanmasıyla eğitim millî bir nitelik kazanmıştır.

3 Mart 1924’te TBMM’de kabul edilen bir kanunla halifelik kaldırılmıştır.

Gene 3 Mart 1924 tarihinde Osmanlı hanedanı üyeleri vatandaşlıktan çıkarılarak yurt dışına sürülmüştür. 17 Şubat 1925 tarihinde Aşar Vergisi kaldırılmıştır. Aşarın getirdiği gelir devletin giderlerinin yüzde otuzuna yaklaşmasına rağmen, köylünün rahatlatılması ve üretimin arttırılması amacıyla aşar vergisi kaldırılmıştır.

25 Kasım 1925’te Şapka Kanunu kabul edilir. Bu kanunla TBMM üyelerine ve memurlarına şapka giyme mecburiyeti getirilir ve Türk halkı da buna aykırı bir davranıştan men edilir.

30 Kasım 1925’te tekkelerin, zaviyelerin ve türbelerin kapatılması kanunu TBMM’de kabul edilir ve 13 Aralık 1925 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girer.

Osmanlı Devletinde kullanılan saat, takvim ve ölçüler, Avrupa’daki devletlerden değişik olduğundan, sosyal, ticarî ve resmî ilişkileri zorlaştırmaktadır.

Osmanlı Devletinin son dönemlerinde farklılığı gidermek için bazı çalışmalar yapılsa da yetersizdir. Cumhuriyet döneminde bu sıkıntıları gidermek için çalışmalara başlanır. 26 Aralık 1925’te çıkarılan bir kanunla Hicrî ve Rumî ve takvimlerin yerine Miladî Takvim kabul edilir ve 1 Ocak 1926’dan bu yana da kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra Güneşin batışına göre ayarlanan alaturka saat yerine, çağdaş dünyanın kullandığı saat sistemi örnek alınır. Bir gün 24 saate bölünerek günlük hayat düzenlenir.

1928 yılında milletler arası rakamlar kabul edilir. 1931 yılında çıkarılan bir kanunla önceden kullanılan arşın, endaze, okka gibi ölçü birimleri kaldırılarak, bu ölçülerin yerine uzunluk ölçüsü olarak metre, ağırlık ölçüsü olarak kilo kabul edilir. Yapılan değişikliklerle ülkede ölçü birliği sağlanır.

1935 yılında çıkarılan bir kanunla, Cuma günü olan hafta tatili yerine Cumartesi öğleden sonra ve Pazar günü hafta tatili olarak belirlenmiştir.

17 Şubat 1926 tarihinde İsviçre Medenî Kanunundan tercüme edilip düzenlenerek oluşturulan Medenî Kanun kabul edilmiş ve 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girmiştir. Bu kanunla Türk aile hayatı yeniden düzenlenmiş, tek kadınla evlilik, resmî nikâh esası getirilmiş, miras konusunda eşitlik sağlanmıştır.

1 Mart 1926 tarihinde 1889 İtalyan Zanerdelli Kanunu örnek alınarak hazırlanan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu TBMM tarafından kabul edilerek yürürlüğe konulur.

1 Kasım 1928’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni Türk harflerinin kabulüne ilişkin kanunu kabul eder. Kanunun kabulünden sonra halka okuma yazma öğretmek amacıyla Millet Mektepleri kuruldur. 24 Kasım 1928’de de Atatürk Millet Mektepleri Başöğretmeni olarak ilan edilir.

Kadınlara 1930 yılında yerel, 1934 yılında ise genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı verilir.

12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. 1934 yılında yapılan kurultayda cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu, 1936’daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olarak değiştirilmiştir.

Atatürk’ün talimatıyla kurulan kurumlardan bir diğeri Türk Tarih Kurumu’dur. Türk tarih ve medeniyetini araştırmak amacıyla oluşturulan Türk Tarihi Tedkik Heyeti 4 Haziran 1930 tarihinde ilk toplantısını yapmış ve yönetim kurulunu seçmiştir. 29 Mart 1931 tarihinde Türk Ocakları’nın 7. Kurultayı’nda kapatılma kararı alınmasından sonra, 12 Nisan 1931’de Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti ismiyle yeniden örgütlenmiş ve çalışmalarına devam etmiştir. Kurumun adı 1935 yılında Türk Tarihi Araştırma Kurumu olarak daha sonra ise Türk Tarih Kurumu olarak değiştirilmiştir.

21 Haziran 1934’te çıkarılan Soyadı Kanunu’na göre her Türk, kendi adından başka, ailesinin ortak olarak kullanacağı bir soyadına sahip olacaktı. Bu soyadları Türkçe olacak, ahlâka aykırı ve gülünç adlar soyadı olarak alınamayacaktı.

Soyadı Kanunu’nun kabulünden sonra 24 Kasım 1934 tarihinde TBMM tarafından, Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı verilmiştir. 26 Kasım 1934 tarihinde çıkarılan kanunla ise Ağa, Hacı, Hâfız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmıştır.

3 Aralık 1934’te çıkarılan “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun” ile hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanîlerin mabet ve ayinler haricinde ruhanî giysi taşımaları yasaklanmıştır. Hükümet her din ve mezhepten uygun göreceği tek bir ruhaniye mabet ve âyin haricinde ruhanî kıyafetini taşıyabilmek için müsaade verebilecektir.

Laiklik, Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, İnkılapçılık ilk Halk Fırkasının programında yer almış, 5 Şubat 1937’de ise Anayasa’ya girmiştir.

Siyasî Olaylar

Cumhuriyetin ilanından sonra, Millî Mücadeleyi başlatan beş kişilik kadronun Mustafa Kemal dışındaki dört üyesi (Rauf Bey, Kazım Karabekir Paşa, Refet Paşa ve Ali Fuat Paşa) muhalefete geçerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular. 1925 Mart’ında çıkan Genç Hâdisesi (Şeyh Sait İsyanı: Doğu İsyanı) üzerine sıkıyönetim ilan edilerek, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılır.

1927’de kabul edilen Cumhuriyet Halk Fırkası Tüzüğü ile Atatürk partinin “değişmez genel başkanı” ilan edilir ve milletvekili adaylarını seçme yetkisi, kaydı, hayatı boyunca kendisine tanınır.

15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara’da toplanan CHF ikinci kurultayında Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan Nutuk’u (Söylev) okur. Kurtuluş Savaşı’nın, Gazi’nin bakış açısıyla anlatımını içeren Nutuk, Türkiye Cumhuriyeti’nin Millî Mücadeleye ilişkin resmî görüşünün esasını oluşturur ve Millî Mücadeleyi Mustafa Kemal Paşa ile birlikte başlatan ve yürüten askerî ve siyasi şeflere karşı (Rauf, Karabekir, Refet Bele, Mersinli Cemal Paşa, Cafer Tayyar Eğilmez, “Sakallı” Nurettin Paşa, Celalettin Arif Bey vs.) bir tartışma konusu niteliği de taşır. 1927 yılında askerlikten Mareşal rütbesiyle emekli olur.

10 Nisan 1928 tarihinde yapılan Anayasa değişikliğiyle, Anayasa’dan devletin dininin İslam olduğu hükmü ve TBMM’nin görev ve yetkilerinden söz eden 26. maddeden dinî hükümlerin yerine getirilmesi ibaresi çıkarılmıştır. Ayrıca, milletvekillerinin ve cumhurbaşkanının yeminlerinden “vallahi” kelimesi de çıkarılmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1931 yılındaki programında, laiklik partinin ana unsurlarından biri olarak belirtilmiştir.

12 Ağustos 1930’da İsmet Paşa’nın hükümetine alternatifleri sunmak amacıyla çok partili demokratik hayata kavuşmak için Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yakın arkadaşı Fethi Bey’e (Okyar) Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdurarak kız kardeşi Makbule Hanım (Boysan, Atadan), çocukluk ve okul arkadaşı Nuri Bey’leri (Conker) de üye yaptırır. Ancak 17 Kasım 1930’da gericilerin partiyi kullanmaları endişesi ve partinin Mustafa Kemal’i hedef almasından dolayı, partiyi fesih eder.

Bu demokrasi denemesinden biraz önce, ordunun siyasete müdahale etmesinin demokrasiye zarar verebileceğini düşünerek, Askerî Ceza Kanunu’nu (22 Mayıs 1930 tarih ve 1632 Sayılı Kanun) Meclis’ten geçirir Bu kanunun 148. maddesine Ordu mensubunun siyasî toplantılar ve gösterilere katılmasını, siyasî partiye üyesi olmasını, siyasî maksatlarla şifahî telkinlerde bulunmasını, siyasî makale yazmasını ve siyasî nutuk söylemesini yasaklanan hükmü koydurtur.

29 Ekim 1933’te Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin onuncu kuruluş yıldönümü nedeniyle yaptığı konuşmada ülkenin kuruluş temelini ve gelecek vizyonunu yalın bir lisanla tüm dünyaya ve Türk Milleti’ne anlatmıştır.

Ekonomi

Atatürk, Cumhurbaşkanlığı döneminde, sadece bürokratların değil bütün vatandaşların mülkiyet hakkını tanımış ve 1923-1938 döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık %7.5 oranında büyüyerek Türkiye’nin GSMH’si dünya toplamının binde 3.62’sinden binde 6.52’sine yükselmiştir. Atatürk’ün Döneminde Türkiye Cumhuriyeti dünyanın en hızlı kalkınan ülkelerinden biri olmuştur.

Dış politika

Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı dönemindeki dış politika konularının başlıklarını Musul sorunu, Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi, Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne girişi, Balkan Antantı, Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Sadabat Paktı ve Hatay Sorunu oluşturmaktadır.

Atatürk dış politikasında gerçekçi davranmıştır. Dış ilişkilerde dinamik ve gözü pektir ama maceracı değildir. Atatürk dış politikada kendisini hangi ilkenin yönettiğine dair “Biz kendimizi bilen kimseleriz. Olmayacak isteklerimiz yoktur” olarak tanımlamıştır. Atatürk İslamcılık, Türkçülük ve Turancılık akımlarının zararlı boyutlarına karşı Misâk-ı Millî ile çizmiş olan sınırlarda kalınmasını benimsemiştir. 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşmasını Atatürk dış politikada belirleyici bir unsur olarak tutmuş, bu antlaşmada çizilen Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları büyük ölçüde (Hatay sorunu dışında) belirleyici olarak tespit edilmiş, ekonomi açısından Lozan’ın kaldırdığı kapitülasyonlardan taviz verilmemiştir. Atatürk’ün Lozan’ı temel almasının önemi geçen zaman içinde bakıldığında daha iyi anlaşılmaktadır; çünkü I. Dünya Savaşı’nın mağlupları arasında yer alan bir milletin çizdiği kavramlar o dönemden bugüne yürürlükte olan tek antlaşma olarak durmaktadır.

Atatürk’ün sağlam kişiliğinin ve kararlı mizacının damgasını vurduğu ve tamamen millî bir karakter taşıyan dış politika uygulamaları günümüz için örnek alınacak pek çok temel niteliğe sahiptir. Orta öğretimden itibaren askerî terbiye gören ve savaşlara katılan Atatürk, askerlik sonrası hayatında barışın idamesine uğraşmıştır. Ayrıca bu yolda örnek tutum ve davranışlar sergilemiştir. Bunları Atatürk’ün “Bizim kanaatimizce beynelmilel siyasî güvenliğin gelişmesi için ilk ve en mühim şart milletlerin hiç olmazsa barışı koruma fikrinde samimi olarak birleşmesidir” sözünde açıkça görebiliyoruz.

Musul Sorunu

Lozan Antlaşması sırasında Türkiye-Irak sınırı çizilmemişti. Musul-Kerkük bölgesinde zengin petrol yataklarının bulunması İngiltere başta olmak üzere birçok ülkenin dikkatini çekiyordu. Zengin petrol yataklarının bulunduğu bölge, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması sırasında İngiltere tarafından işgal edilmişti. I. Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra Irak’ta İngilizlere bağlı bir yönetim kurulmuş, bu ülke İngiliz mandası altına alınmıştı. Musul, nüfusunun çoğunun Türk olması sebebiyle Misak-ı Millî dâhilindeydi. Ancak İngilizler zengin petrol yataklarının bulunduğu bölgeyi bırakmaya yanaşmıyorlardı. Lozan Barış Antlaşması sırasında bu konuda bir sonuç alınamamış, sorunun daha sonra Türkiye ve İngiltere arasında çözülmesine karar verilmişti. 1924 yılında görüşmelere başlanmış fakat sonuç alınamamıştı. Daha sonra sorun Milletler Cemiyeti’ne götürülmüştür. 1924 yılının Ekim ayında toplanan Milletler Cemiyeti de Türkiye-Irak sınırını çizmiş ve Musul bölgesini Irak tarafında bırakmıştır. 13 Şubat 1925’te ise Şeyh Sait İsyanı çıkmıştır. 15 Nisan’da tamamen bastırılan ayaklanma İngilizlerin işine yaramıştır. Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkan Türk ordusu hırpalanmış, Musul-Kerkük üzerine askerî harekât yapma imkânı ortadan kalkmıştır. Bu durumda Türkiye, 5 Haziran 1926 tarihinde İngilizlerle imzalanan Ankara Antlaşması gereğince bazı maddî çıkarlar karşılığı, Milletler Cemiyeti’nin öngördüğü sınırı kabul etmiştir.

Türk-Yunan İlişkileri

Türk Yunan yakınlaşması için 1930 yılında Yunan Başbakanı Elefterios Venizelos’u Türkiye'ye davet ederek Millî Mücadele’nin düşmanı Yunanistan’la barışın temellerini atar. Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi 1923 yılında Lozan Antlaşması’na ek protokol uyarınca Türkiye’deki Rumların Yunanistan’a, Yunanistan’daki Türklerin Türkiye’ye mecburi göçüne karar verilmiştir. Türkiye’de sadece İstanbul kenti ile Gökçeada ve Bozcaada’da, Yunanistan’da ise sadece Batı Trakya Türkleri mübadeleden muaf tutulmuşlardır.

Ben bu adalardaki az sayıda Rum’u gidip görmüştüm, çok da güzel şarap yaparlar. Kızları da pek güzeldir ama denizi çok soğuktur.

Değişimin çok büyük bir bölümü 1923-1924 yıllarında gerçekleşmiş, ancak geriye kalan az sayıda olayda 1930 İnönü-Venizelos sözleşmesine dek zorunlu göç uygulamasına devam edilmiştir. 1934’de Venizelos tarafından Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi. Ancak Nobel Ödül Komitesi değerlendirmeye almadı.

Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam: BM)

Türkiye 13 Nisan 1932 tarihinde yapılan Cenevre Silahsızlanma Konferansı’nda Milletler Cemiyeti ile işbirliği yapmaya hazır olduğunu belirtmiştir. Bunun üzerine İspanya ve Yunanistan Türkiye’nin Milletler Cemiyeti'ne kabul edilmesini teklif etmiştir. Türkiye’nin barışçı siyasetini gözlemleyen Milletler Cemiyeti bu teklifi 6 Temmuz 1932'de genel kurulda oybirliği ile kabul etmiştir. Türkiye 18 Temmuz 1932'de bu cemiyete üye olmuştur. Milletler Cemiyeti'nin yerini 1945 yılından itibaren Birleşmiş Milletler almıştır.

Balkan Antantı

Balkan Antantını imzalayan devletler

Balkan Anlaşma Yasası, 9 Şubat 1934 tarihinde Atina’da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanan anlaşmadır.

1933’te Almanya’da Nazi Partisi'nin iktidara gelmesi, İtalya’nın Akdeniz’de ve Balkanlar’da genişleme çabası ve Avrupa devletlerinin silahlanma yarışına girmesi dünya barışını tehdit etmeye başlar. Bu gelişmeler sonucunda Balkan devletleri arasında bir yakınlaşma meydana gelir. 14 Eylül 1933 tarihinde Ankara’da Türkiye ile Yunanistan Arasında İçten Anlaşma Yasası, 17 Ekim 1933 tarihinde Ankara’da Türkiye ile Romanya arasında Dostluk, Saldırmazlık, Hakemlik ve Uzlaştırma Antlaşması, 27 Kasım 1933 tarihinde Belgrad’da Türkiye - Yugoslavya Dostluk, Saldırmazlık, Hukukî Çözüm, Hakemlik ve Uzlaştırma Antlaşması imzalanır.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi

Lozan Konferansı’nda Türkiye ve İtilaf Devletleri arasında Boğazlar rejimiyle ilgili Boğazlar Sözleşmesi imzalanmıştır. 1923 yılında imzalanan anlaşmanın tarafları İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya, Sovyetler Birliği ve Türkiye’dir. Bu sözleşme sayesinde savaş ve barış zamanında ticaret ve savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi serbest olacaktır.

İkinci Dünya Savaşı’nın yaklaşmasıyla birlikte, Avrupa’da birçok siyasî değişiklik olur. Boğazların herhangi bir saldırıya karşı korunmasını üstlenen devletlerden İtalya, Habeşistan’a saldırır. Japonya ise kendi isteğiyle Milletler Cemiyeti’nden ayrılır. Dünya barışının korunması için toplanan konferanslar neticesiz kalmış, tüm devletler silahlanmaya başlamıştır.

Siyasî ortamın bozulduğunu gören Atatürk, Boğazlar meselesini kesin olarak çözmeye karar verir. Türk Hükümeti, Milletler Cemiyeti’ne başvurarak Lozan Antlaşması’ndaki Boğazlara ait hükümlerin değiştirilmesini talep eder. Bunun üzerine İsviçre’nin Montreux şehrinde bir konferans toplanmış ve 20 Temmuz 1936’da Türkiye, İngiltere, Fransa, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Yunanistan, Japonya ve Sovyetler Birliği arasında Montreux Boğazlar Sözleşmesi imzalanmıştır. Konferansa katılmamış olan İtalya daha sonra 2 Mayıs 1938’de Boğazlar Sözleşmesi’ne katılmıştır. Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin ana maddeleri şunlardır:

-Boğazlar kayıtsız şartsız Türk hâkimiyetine bırakılacak, tahkimat yapmak hakkı tanınacaktır.

-Barış zamanında her devletin ticaret gemileri serbestçe geçebilecek, ancak savaşta ve barışta asker ve sivil hava kuvvetlerinin geçmesine izin verilmeyecektir.

-Savaş zamanında eğer Türkiye tarafsız kalmışsa ticaret gemileri geçebilecektir.

-Barış zamanında denizaltı gemileri müstesna olmak şartıyla savaş gemileri on beş gün evvel Türkiye Hükümeti’ne haber verecek, gidecekleri yer, isim, tip ve adetleri bildirilecek ve uçak kullanmamak şartıyla Boğazlar’dan geçebileceklerdir.

-Eğer Türkiye savaşa girmişse, yalnız tarafsız devletlere mensup ticaret gemileri, düşmana hiçbir surette yardımda bulunmamak şartıyla gündüzün serbestçe geçebileceklerdir.

Montreux Sözleşmesi 20 yıl yürürlükte kalacaktı. Ancak bu sürenin dolmasından 2 yıl önce antlaşmanın taraflarından hiçbirisi sözleşmenin iptalini istemezse, sözleşme yürürlükte kalmaya devam edecekti. Montreux Sözleşmesi'nin 1956’da süresi dolduğu hâlde böyle bir iptal isteği hiçbir ülke tarafından yapılmadığı için hâlen yürürlüktedir.

Sadabat Paktı

İtalya’nın Doğu ülkelerini hedef alan istila politikası nedeniyle Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında 8 Temmuz 1937'de Tahran’da Sadabat Sarayı’nda imzalanmıştır. Devletler antlaşma ile dostluk ilişkilerini sürdüreceklerini, Milletler Cemiyeti Paktı ve Briand-Kellog Paktı’na bağlı kalacaklarını, birbirinin iç işlerine karışmayacaklarını, birbirlerine saldırmayacaklarını, ortak çıkarlarıyla ilgili konularda birbirlerine danışacaklarını ve sınırlarının korunmasına saygı göstereceklerini belirtmişlerdir.

Hatay Sorunu

Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra İskenderun Sancağı, Suriye’den Anadolu’ya ilerleyen Fransızlarca işgal edilmiştir. Böylece, birçok yerde olduğu gibi, Hatay’da da bir Millî Mücadele cephesi oluşmuştur.

20 Ekim 1921’de Fransa ile imzalanan Ankara Antlaşması’nın 7. maddesine göre İskenderun, Suriye sınırları içerisinde kalacak, burada özel bir idare kurulup, Türk kültürünü geliştirmek için her türlü kolaylıktan yararlanılacaktır, resmî dil Türkçe olacak ve Türk parası geçerli olacaktır.

Lozan Antlaşması’nda ise Suriye ile Türkiye arasında çizilen sınıra göre Hatay, Türk sınırları dışında kalmıştır.

1936 yılında Suriye’ye bağımsızlık veren ve Suriye ile Fransa arasında ittifak kuran anlaşmada İskenderun Sancağı hakkında hiçbir hüküm yer almıyordu. Fransa, Suriye’den çekilirken, sancak üzerindeki yetkilerini Suriye’ye terk etmekteydi. Türk Hükümeti durumu kabul etmedi. Cenevre’deki Milletler Cemiyeti toplantısında Fransa ile yapılan görüşmeler netice vermeyince 9 Ekim 1936’da Fransa’ya resmî bir nota vererek, Suriye’ye yapıldığı gibi İskenderun Sancağı’na da bağımsızlık verilmesini istedi.

Atatürk, 1 Kasım 1936 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşmasında: “... Bu sırada, milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük bir mesele, hakiki sahibi öz Türk olan, İskenderun — Antakya ve çevresinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde ciddiyet ve kesinlikle durmaya mecburuz. Daima kendisi ile dostluğa çok ehemmiyet verdiğimiz Fransa ile aramızda, tek ve büyük mesele budur. Bu işin hakikatini bilenler ve hakkı sevenler, alâkamızın şiddetini ve samimiyetini iyi anlarlar ve tabii görürler” der. Fransız büyükelçisi ile olan bir konuşmasında ise: “Hatay benim şahsî davamdır. Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz” demiştir. 27 Ocak 1937’de Cenevre’de toplanan Milletler Cemiyeti, Hatay’ın bağımsızlığını kabul etmiş ve bir seçimle nüfus çoğunluğunun tespit edilmesine karar vermiştir. Atatürk’ün Hatay’ı silâh zoruyla alabileceğini düşünen Fransızlar askerî bir anlaşma yapmayı isterler ve bu anlaşma yapılır. Anlaşma ile Hatay’da tarafsız bir seçim kabul edilerek, bunun için de bir kısım asker gücünün Hatay’a girmesine karar verilir. Kurmay Albay, Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk birlikleri, Hatay’a girer. 13 Ağustos’ta seçimler yapılır ve Meclis çoğunluğunu Türkler kazanır. Böylece bağımsız Hatay Cumhuriyeti 12 Eylül 1938’de kurulur ve bu Cumhuriyet de, 30 Haziran 1939’da Türkiye’ye katılma kararını alır.

Özel Hayatı

Atatürk’ün kesin doğum tarihi bilinmemektedir. Kendisi de bilmiyordu. Gregoryen takvimi 26 Aralık 1925’ten sonra Türkiye’de kullanılmaya başlanmıştır, doğum tarihi konusundaki karışıklık ise Osmanlı döneminde kullanılan iki takvimden doğmuştur. Bu dönemde kullanılan Hicrî takvim ve Rumî takvimin ortak noktaları, Atatürk’ün kaydedilen doğum yılı olan 1296’nın yanında Hicrî veya Rumî olduğunun belirtilmemesi, Gregoryen takvimde ay ve yıla bağlı olarak 1880 veya 1881 yılından hangisine denk geldiğinin kesin olarak bulunmasını zor hâle getirmiştir. Faik Reşit Ünat, araştırmaları sırasında Zübeyde Hanım’ın Selanik'teki komşularını ziyaret etmiş ve bu konuda sorular sormuştur. Aldığı cevaplar çelişmektedir, bazı komşular Atatürk'ün bir ilkbahar gününde doğduğunu söylerken bazı komşular ise kış günü (Ocak veya Şubat) olduğunu iddia etmişlerdir. Atatürk'ün kendisi, annesinin ona bir bahar gününde doğduğunu söylediğini, kız kardeşi Makbule Atadan ise annesinin ona Mustafa Kemal'in fırtınalı bir gecede doğduğunu söylediğini ifade etmişlerdir. Enver Behnan Şapolyo Zübeyde Hanım’ın 23 Kânunievvel 1296’da doğduğunu söylediğini belirterek Atatürk’ün 23 Aralık 1880’de dünyaya geldiğini öne sürmüş, Şevket Süreyya Aydemir ise bu tarihin 4 Ocak 1881 olduğunu iddia etmiştir. Şişli Atatürk Müzesi’nde gösterimde bulunan Atatürk’ün son nüfus cüzdanının üzerinde doğum tarihi kısmında 1881 görülebilir hâldedir. 1882 doğumlu olan Ali Fuat Cebesoy Şişli’deki evinde kendisinin “Rauf Bey’le ben senin ağabeyin sayılırız. Çünkü ikimiz de senden birer yaş büyüğüz” diye konuşmasını kaynak göstererek “1881 tevellütlü” olduğunu yazmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı kabul edilen 19 Mayıs tarihinin Atatürk’ün doğum günü olarak kabulü tarihçi Reşit Saffet Atabinen’in bir jestinin sonucudur. Atabinen’in milletin doğuşu üzerine yaptığı bir jest 19 Mayıs’ın önemini iyi şekilde yansıttığı için Atatürk'ün takdirini kazanmıştır. İzleyen günlerde bir öğretmenin, planladıkları “Gazi” günü için Atatürk'ün doğum gününü sorması üzerine Atatürk tam tarihi bilmediğini söylemiş ve Gazi Günü için 19 Mayıs’ı teklif etmiştir. Tevfik Rüştü Aras, Atatürk ile yaptıkları günler süren bir araştırmadan sonra doğum tarihi aralığını 10 Mayıs ve 20 Mayıs arasına daralttıklarını söyler. Atatürk bu araştırmadan sonra “neden 19 Mayıs olmasın” demiştir. Bu tarih resmî olarak halka ve diplomatik kanallarca diğer ülkelere bildirilmiştir. Ancak bu tarih ilginç bir durum yaratmıştır, 1881 yılının 19 Mayıs günü, Rumî takvimde 1297 yılına denk gelmektedir, ancak kaydedilmiş doğum tarihi Rumî 1296 yılıdır. Rumî 1296 yılı 13 Mart 1880 ile 12 Mart 1881 arasında sürmüştür, bu sebeple alternatif olarak Atatürk’ün doğum tarihi 19 Mayıs 1880 olabilir. Bu sebeplerle ne tarih ne de yıl genel kabul görmemiştir. Mustafa Kemal Derneği eski başkanı Muhtar Kumral 13 Mart 1958'deki bir basın konferansında Atatürk’ün doğum tarihini Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan’ın sözlerine dayanarak 13 Mart 1881 olarak belirlediklerini söylemiştir. Ancak Gregoryen 13 Mart 1881, Rumî 1 Mart 1297’ye denktir, Atatürk’ün doğum yılı ise 1296 olarak kayda geçmiştir, bu sebeple geçerlilik iddiası zan altındadır.

Bütün bunlar, 19 rakamının Gazi için kutsal anlam taşıması iddiasını da çürütüyor tabii…

Atatürk’ün Rumî 1296’da doğduğuna ilişkin kayıt bulunsa da, doğum gününü net olarak söyleyebilmek için gerekli miktarda kayıt bulunmamaktadır. Atatürk’ün doğum günü Gregoryen 1880 veya 1881’e denk geliyor olabilir. Atatürk’ün doğum günü, kendi onayıyla resmen 19 Mayıs olarak belirlenmiştir. Bu gün Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı olması sebebiyle önem verdiği bir gündür.

993.815-B seri ve 51 sıra numaralı aldığı ikinci Kimliği. Bir önceki kimliğinden farklı olarak, ikinci Nüfus Hüviyet Cüzdanı’nda Kamâl adı dikkat çekmektedir.

27 Mart 1923 tarihinde Ankara Nüfus Müdürlüğünce verilen nüfus cüzdanına göre, Boy: Orta, Saç: Sarı, Kaş: Sarı, Göz: Mavi, Burun: Adeta, Ağız: Adeta, Bıyık: Sarı, kesik, Sakal: Tıraş, Çene: Uzunca, Çehre: Uzunca, Renk: Beyaz, Alamet-i farika-i tabiiye: Tam, İsim ve şöhreti: Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Tarih ve mahall-i veladeti: Selanik, 1296, Pederinin ismiyle mahall-i ikameti: Tüccardan müteveffa Ali Rıza Efendi, Validesinin ismiyle mahall-i ikameti: Müteveffiye Zübeyde Hanımefendi, Sanat ve sıfat ve hizmet ve intihab selahiyeti: TBMM Reisi ve Başkumandan, Müteehhil ve zevcesi müteaddid olup olmadığı: Bir zevcesi vardır, Derecat ve sunuf-ı askeriyesi:Müşir, İkametgâh ise Hacı Bayram Mahallesi 161/1 idi.

Yeni alfabenin kabulünden sonra yenilenmiş nüfus cüzdanlarından “993.814-B seri ve 51 sıra numaralı” cüzdanda adı: Kemal, soyadı Atatürk, “993.815-B seri ve 51 sıra numaralı” cüzdanda adı Kamâl, soyadı Atatürk, Meslek ve İçtimai vaziyeti: Reisicumhur, Medeni hali: Evli değildir, nüfus kütüğüne yazılı olduğu yeri ise Ankara Vilâyeti Çankaya Mahallesi Hane No. 139, Cilt: No. 56 ve Sahile No. 49 olarak yazılmıştır.

Ayrıca Atatürk'ün nüfus kaydı 27 Ocak 1933 tarihinde “Gaziantep Bey Mahallesi” olarak değiştirilmiştir.

Doğum yeri

Atatürk'ün evi Apostolu Pavlu Cad. No: 71, Aya Dimitriya Mah., Selânik, Yunanistan.

Koca Kasım Paşa Mahallesi, Islahhane Caddesi (Bugünkü Apostolu Pavlu Caddesi No: 75, Aya Dimitriya Mahallesi’nde, Selânik, Yunanistan) bugün müze olan 3 katlı ve 3 odalı ve pembe boyalı evde doğdu. Şerafettin Turan’ın kitabında “Ahmet Subaşı ya da Hatuniye Koca Kasımpaşa Semti” olarak geçmektedir.

Ancak Atatürk’ün üvey kız kardeşi Ruhiye Hanım’ın torunu Ferhat Babür’ün aktardığına göre Atatürk’ün doğduğu ev olarak bilinen yandaki resimde gösterilen evdeki Selanik Konsolosluğu binası, Atatürk'ün doğduğu ev değildir. O ev, Zübeyde Hanım'ın ikinci kocası, yani Atatürk'ün üvey babası Ragıp Bey'in evidir.

İsmi

Mustafa'ya neden “Kemal” isminin verildiğine yönelik çeşitli iddialar vardır. Afet İnan, bu ismi ona matematik öğretmeni Üsküplü Mustafa Efendi’nin “Kemal” adının anlamında olduğu gibi onun “mükemmel ve olgun” olduğunu göstermek için verdiğini söylemiştir. Ali Fuat Cebesoy ise bu adı matematik öğretmeninin onu kendisinden ayırt etmek için koyduğunu belirtir. Atatürk’ün bir biyografisini yazmış olan yazar Andrew Mango ise Mustafa’nın bu adı Namık Kemal’in adında “Kemal” bulunduğu için kendisi koyduğunu iddia etmektedir.

1922-1934 yılları arasında Gazi Mustafa Kemal veya sadece Gazi unvanıyla anılan Mustafa Kemal’e Soyadı Kanunu ile birlikte TBMM tarafından çıkarılan 24 Kasım 1934 tarihli ve 2587 sayılı kanun ile kendisine “Türklerin Atası” anlamına gelen Atatürk soyadı verilmiştir. Yine aynı kanuna göre “Atatürk” soyadı veya öz adı başka kimse tarafından alınamaz, kullanılamaz.

Atatürk, “Kemal” ismini 1935’te “Kamâl” olarak değiştirdi. “Kamâl” adının Eski Türkçede “büyük kale” anlamına geldiği iddia edilmektedir.

Dinî inancı

Atatürk'ün dinî inancı hakkında kendi sözlerine ve hayatındaki düşüncelerine dayandırılarak farklı görüşler ortaya atılmaktadır. Kimi araştırmacılar bu durumun dönemsel olduğunu vurgulamakta ve Atatürk’ün dinle ilgili olumlu görüşlerinin 1920’lerin başlarıyla kısıtlı olduğunu belirtmektedirler.

Bir sözünde dini “lüzumlu bir müessese” olarak gördüğünü ifade eden Atatürk, başka sözlerinde de İslam için “bizim dinimiz” ve “büyük dinimiz” gibi ifadeler kullanmıştır. Ayrıca Kur’ân için “şanı büyük” ve “en eksiksiz kitap”, Muhammed için “peygamberimiz efendimiz hazretleri” ve “Allah’ın birinci ve en büyük kulu” demiştir. 1922 ve 1923’te yaptığı iki konuşmada “Allah birdir, büyüktür” demiştir. 1923 yılında kendisine armağan olarak Kur’ân gönderilmesine “bence kıymetini takdire imkân olmayan bu hediyeyi, en derin ve hürmetkâr din duygularımla muhafaza edeceğim” sözüyle teşekkür etmiştir. Kur’ân’ın anlaşılarak okunmasına verdiği önemden ötürü Türkçe’ye çevrilmesi emrini vermiştir.

Atatürk’ün manevî kızı Ülkü Adatepe, Atatürk’ün savaşa giderken elini açıp “Allah’ım sen Türk milletini hiçbir zaman esir etme” diye dua ettiğini belirtmiştir. Atatürk, Türk milletinin dinî inancı ile ilgili bir sözünde şu ifadeleri kullanmıştır: “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura aykırı, ilerlemeye mâni hiçbir şey içermiyor. Hâlbuki Türkiye’ye bağımsızlığını veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, sun’i, bâtıl itikatlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu konuda yeterli bilgisi olmayanlar, bu âcizler sırası gelince, aydınlanacaklardır. Onlar ışığa yaklaşamazlarsa, kendilerini yitirmiş ve mahkûm etmişler demektir; onları kurtaracağız”.

Atatürk’ün, dini “lüzumlu bir müessese” olarak gördüğünü belirtiğine dair sözüne karşın “dini olanların fakir kalmaya mahkûm oldukları” ve bu nedenle “öncelikle din anlayışını kaldırmak” gerektiğine inandığına dair görüşleri için de kaynaklar mevcuttur. Kazım Karabekir'in belirttiğine göre, Atatürk Karabekir’e din ile ilgili olarak “dini olanların kazanamayacağını” ve “fakir kalmaya mahkûm olduklarını” söyleyip netice olarak önce din anlayışı kaldırmak gerektiğini söylemiştir. Ayrıca İslam dinine ilişkin olumsuz sözleri de bulunmaktadır. Kâzım Karabekir’in anlattığı üzere, Atatürk Balıkesir’de hutbe okumasına karşın daha sonra Kur’ân ve İslam Peygamberi ile ilgili ağır sözler etmiştir. Farklı bir görüşe göre, 1926-27 yılları arasında Atatürk ile röportaj yapan Grace Ellison, 1928 yılında yayımlanan Turkey Today adlı kitabının 24. sayfasında, Atatürk’ün kendisine şunları söylediğini yazmıştır: “Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir. Âdeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Bâtıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır”.

Atatürk: Modern Türkiye’nin Kurucusu kitabının yazarı Andrew Mango, bu sözleri kitabına alarak Atatürk'ün Deist olduğu değerlendirmesini yapmıştır.

Araştırmacı-yazar ve gazeteci Murat Bardakçı, Atatürk’ün dinî meselelerdeki şahsî görüşlerini anlamak için “Medenî Bilgiler” adlı eserin okunmasını işaret etmektedir.

Atatürk ortaokul ve liselerde ders kitabı olarak okutulması için kendi el yazısıyla kaleme aldığı Medeni Bilgiler adlı kitabın ilk ve en uzun bölümü olan Millet bölümünde şunları yazmıştır:

“Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin millî rabıtalarını gevşetti; millî hislerini, millî heyecanını uyuşturdu”.

“Türk milleti birçok asırlar, bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur’ân’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü”.

“Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular” “...din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Artık Türk, cenneti değil, son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hâtıra...”

Kitabın bu kısımlarını köşe yazısında değerlendiren Can Dündar, ilgili yerlerin 1969 ve 1988’de Türk Tarih Kurumu tarafından sansürlendiği belirterek “Nasıl oluyor da din konusundaki görüşleri bu kadar net olan bir lider hâlâ yanlış yorumlanıyor?” demiştir.

Öte yandan 1937 yılında yaptığı meclis konuşmasında şu sözleri söylemiştir: “Bizim devlet idaresindeki ana programımız Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler bizi idarede ve siyasette aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri gökten indiği sanılan kitapların dogmaları ile asla bir tutmamalıdır”.

Tarih Profesörü Mete Tunçay, bu konuyla ilgili İnönü Üniversitesi’nde verdiği bir konferansta “Atatürk’ün bir Deist olduğunu düşünüyorum. Agnostik ya da ateist değildi” demiştir. Akşam gazetesine verdiği bir röportajda ise “Türkiye’de din, devletin denetimi altında. Bu hiç kimseyi memnun etmeyen bir durum. Meselâ İmam Hatipler’de, şimdi öyle mi bilmiyorum ama kitaplarının başında Atatürk’ün portresi ve en büyük Müslüman Atatürk yazılıydı. Bu doğru değil tabii. Çünkü bana ‘deist’ gibi geliyor. Diğer yandan Prof. Şükrü Hanioğlu ‘ateist’ olduğunu düşünüyor. Tanrı’yı reddetmek yerine Atatürk’ün “’herhâlde bir Yaradan var’ inancı içinde olduğu kanısındayım” açıklamasında bulunmuştur.

Yine Atatürk’ün dinî inancı ile ilgili olarak bir diğer araştırma Rıfat Bali tarafından yapılmış, konuyla ilgili olarak Ruhat Mengi ile aralarında bir polemik yaşanmasına sebep olmuştur. Taha Akyol ise Atatürk’ün dini ile ilgili olarak “Atatürk’ün ideolojisi, Jön Türklerin pozitivist, materyalist ideolojisidir. Bu yüzden Atatürk’ün laiklik tatbikatı çok sert oldu”. demiştir. Köşe yazarı ve tarihçi Ayşe Hür ise katıldığı bir televizyon programında “(Atatürk) olsa olsa en fazla yaratıcıya inanıp dinlere inanmayan biri olabilir” ifadesini kullanmıştır. Yaşar Nuri Öztürk, bir sohbetinde Deist olduğu değerlendirmesinde bulunmuştur. Prof. Dr. Zafer Toprak ise Atatürk'ün dine karşı mesafeli ve dinle ilgili sorunları olduğunu ifade etmiştir.

Evening Standard’ın Atatürk’ün ölümünden sonra hazırladığı yazı dizisinin sonuncusu “Atatürk İslam Geleneğini Reddetti” başlığını taşıyordu.

Benim bilgim ise Alevi-Bektaşi meşrep olduğu yolunda… Deist veya Ateist olsaydı, neden Elmalılı Hamdi Yazır’a Kur’ân’ı tercüme ettirmişti ki?

İlgi alanları

Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi severdi. Tavla ve bilardo oynamak hoşuna giderdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine ilgi duyuyordu. Sakarya adını verdiği atına ve köpeği Foks’a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Çankaya Köşkü’nde sık sık devlet adamlarının, sanatçıların, bilim adamlarının, dostların davet edildiği, ülke sorunlarının da konuşulduğu akşam yemekleri verilirdi. Temiz ve düzenli giyinmeye önem verirdi. Tabiatı çok severdi. Sıkça Atatürk Orman Çiftliği’ne gider, modern tarıma geçiş amacıyla yürütülen çalışmalara bizzat katılırdı. İleri derecede Fransızca ve az Almanca biliyordu. 4000 kitap okuduğu rivayet edilir…

Afet İnan, öğretmeni olan İsviçreli antropolog Profesör Eugène Pittard’ın, kendisine doktora tezi olarak verdiği “Türk Milleti’nin Özellikleri” konusunda Atatürk’ten yardım istedi. Atatürk, Afet İnan’ın önce kendi görüşlerini yazmasını ve fikirlerini daha sonra belirteceğini söyledi. Afet İnan’ın uzun çalışmasına karşılık, Atatürk kurşun kalemle, iki küçük not kâğıdı üzerine kendi tanımını yaptı.

Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım’ın Fatma (1872-1875), Ahmet (1874-1883), Ömer (1875-1883), Mustafa (Kemal Atatürk) (1881-1938), Makbule (Boysan, Atadan) (1885-1956) ve Naciye (1889-1901) adında altı çocukları oldu.[157] Fatma dört, Ahmet dokuz, Ömer sekiz yaşlarında iken o senelerde salgın olan difteri, o zamanki adıyla kuşpalazı hastalığından öldüler. En küçük kardeş Naciye, Mustafa Kemal’in Harp Okulu’nu bitirdiği sene, on iki yaşındayken verem hastalığına yakalanıp hayatını kaybetti. Makbule Hanım 1956 yılına kadar yaşadı.

Makbule Atadan ve Salih Bozok’a göre, küçük Mustafa 12 yaşındayken Binbaşı Rüknettin’in 8 yaşındaki kızı Müjgân’a âşık olmuştur. Makbule Atadan’a göre ikinci aşkı Hatice olmuş ve Hatice’nin annesi müdahale ederek ilişkisini kesmiştir. Ardından Selânik Askeri komutanı Şevki Paşa’nın 12 yaşındaki kızı Emine’ye (Emine Arık) matematik dersi verirken âşık olmuştur. Bunun dışında Selânik’teyken Rum asıllı tüccar Eftim Karinte’nin kızı Eleni Kriyas’a âşık olduğu söylendiyse de ispatlanamamıştır.

Millî Mücadele döneminde Ankara İstasyon Binası’nda ve eski Çankaya Köşkü’nde Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Bey’in yeğeni Fikriye Hanım ile birlikte yaşıyordu.

Verem hastası olan Fikriye Hanım tedavi olması için Almanya’ya gittikten sonra 29 Ocak 1923’te İzmir’in sayılı zenginlerinden Uşakizade Muammer Bey’in kızı Latife Hanım ile evlendi. Mustafa Kemal’e âşık olan Fikriye Hanım, Atatürk’ün Latife Hanım’la evliliğini öğrenince Türkiye’ye geri dönmüştür ve ilk işi köşke gitmek olmuştur.

Ancak Latife Hanım onun geldiğini görünce Atatürk’e haber vermeden yavere emir verir ve onu köşkten yaka paça attırır. Bunun üzerine Fikriye Hanım’ın Köşk’ünde tabanca ile intihar ettiği söylenir. 1924’de yapılan Sonbahar Seyahati sırasında Latife Hanım’la kavga eden Mustafa Kemal Paşa Erzurum’dan İsmet Paşa’ya telgraf çekerek boşanacağını bildirdi. Ancak az sonra yaverleri Salih Bey (Bozok) ve Kılıç Ali Bey’in aracılığıyla boşanmasından vazgeçti. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü.

Atatürk’ün manevî evlatları Abdurrahim Tuncak, Afife, Zehra Aylin, Rukiye Erkin, Nebile İrdelp, Sabiha Gökçen, Afet İnan, Sığırtmaç Mustafa ve Ülkü Adatepe’dir.

1916 yılında Bitlis Rus işgalinden kurtarıldığı yıllarda 16. Kolordu Komutanı Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemal Paşa, savaşta bütün aile fertlerini kaybeden ve kimsesi kalmayan Abdurrahim’i evlatlık edindi. Abdurrahim bakılması için İstanbul’a annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule'nin yanına gönderildi. Zehra Aylin veya Zehra Mehmet (Amasyalı Mehmet’in kızı), 1936 yılında Londra’dan ekspres treniyle Paris’e yolculuk ederken Amiens yakınlarında trenden düşerek hayatını kaybetti. Sabiha Gökçen ise ilk Türk kadın pilot ve dünyanın ilk kadın savaş pilotu oldu.

Vefatı

Atatürk’ün sağlık durumu 1937 yılından itibaren bozulmaya başladı. Kendisine 1938 yılı başlarında siroz teşhisi konuldu. Avrupa’dan doktorlar getirildi. Türk ve yabancı doktorların tedavileri sonuç vermedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Atatürk, 10 Kasım 1938 Perşembe sabahı saat 09.05'te İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda hayatını kaybetti. Cenazesi büyük bir törenle Ankara’ya uğurlandı ve 21 Kasım 1938 günü Ankara’da yapılan büyük bir törenle Ankara Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine konuldu. Bundan 15 yıl sonra da 10 Kasım 1953’te kendisi için yaptırılan Anıtkabir'deki ebedi istirahatgâhında toprağa verildi. Vasiyetinde varlığını Cumhuriyet Halk Fırkası’na, Türk Tarih Kurumu’na ve Türk Dil Kurumu’na bıraktı, Makbule Atadan’ın Çankaya'da oturmasını istedi, Sabiha Gökçen için ev ve para verilmesini istedi, ayrıca İsmet İnönü’nün çocuklarına yurt dışı eğitim yardımı verdi.

Türkiye’nin her şehrinde Atatürk heykelleri dikilmiştir. Türkiye genelinde Atatürk'ün hatırasına inşa edilmiş pek çok eser bulunmaktadır: Atatürk Havalimanı, Atatürk Olimpiyat Stadı, Atatürk Barajı, Atatürk Köprüsü, Atatürk Üniversitesi, Atatürk Orman Çiftliği vs. gibi. Bunların haricinde ülke çapındaki pek çok okul, cadde, stat, hastane gibi kurum, kuruluş ve altyapıya Atatürk'ün adı veya isimlerinin varyasyonları verilmiştir: Mustafa Kemal Paşa Mahallesi, Atatürk Bulvarı, Kemaliye Sokak, Gazi Apartmanı vs. Bunun yanı sıra Atatürk’ün 100. doğum yıldönümüne (1981) ithafen 100. yıl adı da birçok kuruma verilmiştir (Örnek: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi).

Türkiye’nin her il ve ilçe merkezinde Atatürk anıtları ve resmî kurumlarının girişinde Atatürk heykeli, büstü veya maskı vardır. Bunun yanı sıra bütün resmi makam odalarında ve birçok resmi çalışma ofisinde Atatürk büstü, maskı, resimleri, takvimleri, kalemlikleri vs. süs eşyaları vardır. Ayrıca Türkiye'de Atatürk rozeti, Atatürk imzası bulunan etiket, kravat iğnesi, yüzüğü vs. Atatürk temalı süs eşyası taşıyan birçok vatandaş görmek mümkündür.

Türkiye’deki bütün resmî ve özel okullarda bir Atatürk köşesi bulunmak zorundadır. Ayrıca ilköğretim ve lise kitaplarının başında ve her sınıfta da Atatürk resmi bulunmalıdır. Bunun yanı sıra örgün eğitimin bütün aşamasında Atatürk sevgisi ve inkılapları ayrı bir ders olarak veya bazı derslerin bir bölümü olarak işlenir.

19 Mayıs tarihi Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Türkiye’nin yurtdışı temsilciliklerinde Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı olarak her yıl kutlanan bir millî bayramdır.

Atatürk’ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım tarihinde ölüm saati olan sabah 09.05’de Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye’nin yurtdışı temsilciliklerinde bir dakika boyunca halkın büyük bölümü saygı duruşunda bulunur, araçlar durur ve kesintisiz korna çalarlar.

Artvin yöresine ait bir halk oyunu olan ve eskiden “Artvin Barı” olarak bilinen, 1936 yılında Atatürk’ün karşısında oynanan bu oyun Atatürk’ün çok beğenmesi üzerine Atabarı olarak adlandırılmıştır.

Ayrıca Dünya’nın farklı ülkelerinde de Mustafa Kemal Atatürk anısına anıtları dikilmiştir. Avustralya Canberra’da, Romanya Bükreş'te, Küba Havana’da ve Şili'nin başkenti Santiago'da bu anıtlar görülebilmektedir.

Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun

25 Temmuz 1951 tarihinde kabul edilen ve 31 Temmuz 1951 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 5816 numaralı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun ile Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret etmek ve Atatürk'ü temsil eden heykel, büst, abide vs. objeleri tahrip etmek veya kirletmek suç sayılmıştır. Bu kanun, halk arasında daha çok “Atatürk’ü Koruma Kanunu” olarak anılır.

Bu kanunun internet ortamında takibini yapmak için Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı altında İnternet Bilgi İhbar Merkezi görevlendirilmiştir.

Bu kanun çerçevesinde 2007 yılında YouTube, Geocities ve birçok blog sitesine Türkiye’den erişim engellenmiştir. 2010 yılının Kasım ayında bir Alman şirketinin YouTube’daki söz konusu videolarda kendisine ait bazı telif haklarının ihlal edildiğini iddia etmesi üzerine, Google şirketi Youtube’dan bu videoları kaldırmıştır. Bunun üzerine ilgili Türk mahkemesi de erişim engelini kaldırmıştır. Ancak kısa bir süre sonra şirketin iddialarının asılsız çıkması üzerine söz konusu videolar Youtube'da tekrar yayınlanmaya başlanmış ancak Mahkeme yeniden erişim engeli kararı almamıştır.

2010 yılında Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü 5816 numaralı Atatürk'ü Koruma Kanununun Avrupa Birliğinin temel standartlarından biri olan basında ifade özgürlüğüne ters olduğunu iddia etmiştir.

Türk Lirası

1927’de dolaşıma çıkarılan ön yüzünde Atatürk'ün resminin yer aldığı banknot.

Cumhuriyet dönemindeki ilk kâğıt paralar 1927'de İngiltere'de basılmıştır. Bu yılda basılan 1, 5 ve 10 lirada Atatürk'ün resmi filigranda gözükmekteydi. Diğer paralarda ise Atatürk hem filigranda hem de resim olarak gözükmektedir. 1937’de tedavüle giren ilk Latin harfli paraların hepsinde ise Atatürk resimleri bulunmaktaydı.

Ancak İsmet İnönü ilk kez cumhurbaşkanı seçildiğinde paralardan Atatürk resimleri çıkarılmış yerine İnönü’nün resimleri konmuştur. 1951 yılında çıkarılan bir kanunla yaşayan kişilerin paraya resimlerinin basılması durdurulmuş ve tekrar bütün Türk paralarının önyüzüne Atatürk resmi basılmaya başlanmıştır.

Bunun yanı sıra Cumhuriyet altınlarının ön yüzünde Atatürk kabartması bulunur.

Konusu olduğu diziler, filmler, belgeseller ve reklamlar

Son Osmanlı Yandım Ali: 9. Ordu Genel Müfettişi

Sarı Zeybek: Can Dündar tarafından 1993’te çekilen belgesel, Atatürk’ün hayatının son 300 gününü, hastalığının öyküsünü anlatmaktadır.

Kurtuluş: Kurtuluş Savaşı’nı konu alan ve Atatürk’ü Rutkay Aziz’in canlandırdığı, 1994 yılında çekilen televizyon dizisidir. Dizinin yönetmenliğini Ziya Öztan yapmış, metinlerini Turgut Özakman yazmıştır. II. İnönü Muharebesi'nin sonundan Mudanya Mütarekesi'ne kadar uzanan yaklaşık 1,5 yıllık bir dönemi anlatmaktadır. Çekimleri 2 yıl süren yaklaşık 300 aktör ve 400 bin figüranın rol aldığı 6 bölümlük dizinin toplam maliyeti 37,6 milyar TL olmuştur.

Cumhuriyet: Cumhuriyet dönemini konu alan ve Atatürk’ü Rutkay Aziz’in canlandırdığı, 1998 yılında gösterime giren filmdir. Yönetmenliğini Ziya Öztan, senaristliğini ise Turgut Özakman yapmıştır.

Mustafa: Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün 70. yıldönümü için hazırlanan, Can Dündar'ın yazıp yönettiği ve müziklerini Goran Bregovic’in bestelediği filmdir.

Dersimiz: Atatürk: İlkokul 5. sınıftaki bir grup çocuğun Atatürk’le ilgili ödevlerini yaparken çocuklardan birinin tarihçi dedesinin anlattıkları ve tarihin gerçekçi canlandırmalarını konu alan bir filmdir. 2009 yılında çekilen filmde Atatürk’ü Halit Ergenç canlandırmaktadır. Filmin senaryosu Turgut Özakman’a aittir.

Veda: Senaryosunu yazan, yönetmenliğini yapan ve müzikleri oluşturan Zülfü Livaneli’dir. Filmde Atatürk’ü Fikret Kağan Olcay (6-7 yaş), Bartunç Akbaba (14-17 yaş), Sinan Tuzcu (20-40 yaş) ve Burhan Güven (-57 yaş) canlandırmaktadır. Film 2010 yılında gösterime girmiştir.

Atatürklü İş Bankası reklamı: Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün canlandırıldığı reklam.10 Kasım 2007'de Atatürk’ün 69. ölüm yıldönümünde genel olarak yayımlanmıştır. Reklamda Atatürk rolünü Haluk Bilginer oynamıştır.

***

Şimdi 33º Mason olan Tamer Ayan’ın herkesin temin edebileceği ve okuyabileceği kitabının ön kapağına bakın

Atatürk Mason değil de neydi ki…

Muhtemelen de Çılgın İttihatçılara kızıp, daha Kalfa iken istifayı basmıştı.

Ne mi fark eder?

Bugünleri daha iyi anlamamızı ve geçenlerde birisinin televizyonda “1. Dereceden Üstat” olduğunu ifşa etmesinin de yer aldığı yayının daha iyi okunmasına yardımcı olur. O zatın çalıştığı Dragos Oteli’nde bal gibi içki servisi de vardı, gitmiştik…

Hayırlı Cumalar…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 24.04.2015

Okumaya devam et
  4916 Hits
  1 yorum
4916 Hits
1 yorum

ŞU BİR TÜRLÜ ANLAŞILAMAYAN LAİKLİK HAKKINDA...

İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞI VE LÂİKLİK

Türkiye’de iki Atatürk vardır:

Biri, bizim Atatürk'ümüzdür, öteki onların Atatürk'üdür.

Bizim Atatürk'ümüz, söylemeye gerek yok, ışığından hepimizin yararlandığı, gönlümüzdeki ve beynimizdeki Atatürk’tür. Özetle… Medeniyet rotamızın kutup yıldızı Atatürk’tür.

Onların Atatürk'ü ise, onun değil yaptıklarını, görüşlerini dinlemek, öğrenmek anlamak istemeyen, Atatürk adının geçtiği her yerde kulaklarını kapayan ve Atatürk’ün adını bile duymak istemeyen bir kesimin gözündeki Atatürk’tür.

Atatürk, bu kesimi oluşturan bireylerin beyinlerine girememiş,  onların bu talihsizliklerinin doğal sonucu olarak, kafalarında da yer edinememiştir.

Görüşümüzü, kısa yoldan ve en çıplak kelimelerle açıklayalım:

Türkiye’de sevilen ve yolundan gidilen bir Atatürk vardır; bu Atatürk’ün yanı sıra, bir de, belirli bir kesim tarafından da olsa, kendisinden nefret edilen ve düşman gibi görülen bir Atatürk daha vardır.

***

Neden olabilir, nasıl olabilir bu? En yüzeysel tanımıyla Atatürk, vatanımızı işgalci düşmanlar elinde parçalanmaktan kurtarmış bir komutandır.  Bu ulusun ulusal onuruna ve bireylerinin kişisel namusuna toz dahi kondurtmamış bir kahramandır.

Böyle bir adamdan nefret edilir mi, edilebilir mi? Böyle bir adama düşman gözüyle bakılır mı, bakılabilir mi?

Mustafa Kemal’i reddeden kesimin kimliklerini de, adreslerini de biliyoruz. Kimsenin kuşkusu yok: Onlar, ister siyasal, ister parasal açılardan olsun, kişisel çıkarları için halkı aldatmaktan çekinmeyen,

***

Halkın samimi dinî inancını kişisel çıkarları uğruna, ellerinde istekleri gibi evirip çevirip kullanan,  üstelik bu dolandırıcılığı halkı aldatmak pahasına yapan bireylerin oluşturdukları bir kesimdir.

Kim bilir, onlar belki de çok iyi tanıdıkları için karşıdırlar Atatürk’e

Türk halkı Arapça’yı bilmediğini için dinini, Allah’ın kitabından kendi dilinde okuyamayıp, anlayamamıştır. Bu nedenle dinsel bilgi açısından köyünde, kasabasında, kimsesiz, yalnız, çaresiz kalmıştır. Arapça bildiğini ileri süren, çevresini, kendisinin bir ulema, bir din bilgini, din adamı olduğuna inandırabilen, din adamı görünümlü, fakat özünde kendileri birer din cahili olan kişiler, Türk halkının bu bilgi noksanlığından ve susuzluğundan kendi kişisel çıkarları için yararlanmışlardır.

Dilimize bir deyim olarak da yerleşen “Arapça değil mi, uydur uydur söyle” sözünü, kuldan utanmadan, halktan sıkılmadan, Allah’tan korkmadan dinsel konuda harekete geçirmişlerdir. Kendi uydurdukları hurafeleri, yalanları “Kur’ân’da yer alıyor, bir Allah kelâmıdır” diyerek câhil halka din olarak, sözüm ona öğretmekten çekinmemişlerdir.

Bu konudaki yüzlerce belgeden iki tanesini sunmak isterim size.

Önce, Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” kitabından iki sayfalık bir bölüm okuyacağım:

“Suyu Arayan Adam”

Şevket Süreyya Aydemir

Yaz sonuna doğru, alayın makineli tüfek bölüğüne geçtim. Bu bölük o sıralarda ihtiyatta olduğu için, askerleri siper dışında ve başka cephelerden de tanımak imkânı buldum. Meselâ bizim bu makineli bölüğünde, İstanbullu bir başçavuştan başka okuma yazma bilen hiç kimse yoktu. Daha ilk derste belli oldu ki, bu bölükte, hangi dinden olduğumuzu doğru dürüst ve kati olarak bilen kimse de yoktur.

Derse başlarken İstanbullu başçavuşa dersi sadece dinlemesini, sual ve cevaplara katılmamasını söyledim. Sonra da askerlere:

“Bizim dinimiz nedir? Biz hangi dindeniz?” dedim. Hep birden:

“Elhamdü-l-illâh Müslümanız” diye cevap vereceklerini sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Cevaplar birbirine karıştı. Kimisi «İmam-ı âzam dinindeniz» dedi.

Kimisi «Hazreti Ali dinindeniz» dedi. Kimisi de hiçbir din tâyin edemedi. Arada:

“İslâmız” diyenler de çıktı ama “Peygamberimiz kimdir?” deyince, onlar da pusulayı şaşırdılar. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı.  Hâttâ bir tanesi, “Peygamberimiz Enver paşadır” dedi.

İçlerinden peygamberimizin adını duymuş olan birkaç tanesine de:

“Peygamberimiz sağ mı? Ölü mü?” deyince iş tekrar çatallaştı.

Herkes ağzına kolay gelen cevabı veriyordu.

Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce, diğer tarafın da kolayca hemen o tarafa kaydığı görülüyordu.

“Peygamberimiz sağdır” diyenlere, “O halde peygamber hangi şehirde oturur?” diye sordum.

Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul’da, Şam’da yâhut Mekke’de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tâyin edemeyenler daha çoktu.

“Peygamber ölmüştür” diyetlere de,  “Peygamberimiz ne kadar zaman evvel öldü?” dediğim zaman bu sefer onlar şaşırdılar.

Yüz sene evvel, beş yüz sene evvel, bin sene evvel diye gelişi güzel cevap verenler oluyordu. Fakat çoğu, hiçbir vakit tâyin edemiyorlardı. Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de din ahkâmını ve ibadetleri doğru dürüst bilen hiç kimse çıkmadı.

Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu.

Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Fakat onların da hiçbiri, namaz sûrelerini yanlışsız okuyamadılar ve daha garibi niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar.

Sonra,  “Köyünde câmi olanlar ayağa kalksın” dedim.

Vakıa köylerinde cami olan birkaç kişi kalktı. Fakat onlar da, bayramlarda, cumalarda ve âdet yerini bulsun diye camiye gitmişlerdi. Köylerinde mektep olan ise, bir tek kişi çıkmadı. Bazı câmili köylerde, câmi odasında küçük çocuklara imam tarafından kuran ezberlettirilmeye çalışıldığını görmüşlerdi ama içlerinde usulü dairesinde ve ayrı bir köy mektebi gören kimse yoktu. İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydiler. Biz Anadolu köylüsünü dindar ve müteassıp bilirdik. Hâlbuki bu gördüklerim sadece câhildiler.

Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual ve cevaplarda anlaşıldı ki bu askerler, yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.

“Biz hangi milletteniz?” deyince her kafadan bir ses çıktı:

“Biz Türk değil miyiz?” deyince de hemen:

“Estağfurullah?” diye karşılık verdiler.

Türklüğü kabul etmiyorlardı. Hâlbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk ordusu idi ve Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi. Fakat ne çare ki bu «Biz Türk değil miyiz?» diye sorunca «estağfurullah» diye cevap verenlerin görüşüne göre Türk demek Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu ama onu herhalde kötü bir şey sayıyorlardı. Yahut belki de aslında kendileri de Kızılbaş oldukları halde böyle görünüyorlardı.

Anadolu’da vaktiyle, binlerce, on binlerce insan Kızılbaş oldukları için öldürülmüşlerdi. Vakıa bu öldürülenler, hakiki, saf Türk aşiretler halkı, Oğuz Türkleri idiler. Fakat ne var ki korku hâlâ yaşıyordu...

Dininde ve milliyetinde mutabık bulunmayan bu bölük, sonradan dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanı ve onun vekilini de bilmemektedir. Hele iş vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı.

Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yâhut da bütün bilgiler, müphem, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı.

Bölüğü yakından tanıdıkça daha garip şeylerle de karşılaşıyordum.

Ben ilk adımda askerlerimi dindar ve müteassıp zannetmiştim. Fakat onlar câhildiler...

 Şimdi de, dönemin Diyanet İşleri’nden Sorumlu Devlet Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata’nın, 19 Ağustos 1962 tarihli Yeni Sabah gazetesinin birinci sayfasında manşet olarak yayımlanan bir demecini, hayır bir feryadını, okuyacağım:

Türkiye’de 60 bin din adamından 55 bininin hiç tahsili yok.”

***

Mustafa Kemal Atatürk, üzerine toz kondurtmadığı Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra, onun muhafaza ve müdafaasını Türk gençliğine birinci vazifesi olarak emanet ve emrederken gösterdiği özenin ve ileri görüşlülüğün aynını, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarken de kendi göstermiş ve... Cumhuriyeti laiklik ilkesi üzerinde kurmayı, bu kez kendinin birinci vazifesi olarak kabul etmiş,  kendinin birinci vazifesi olarak yerine getirmiştir.

Bu birinci vazifesini yerine getirirken onun gösterdiği özeninin doğal sonucu olarak Laiklik, kendine özgü sağlamlık ve dokunulamazlık özelliğiyle yalnızca Cumhuriyetimizin değil, Devlet'imizin yapısında da “ilelebed yaşayacaktır” güveninin güvencesini oluşturmuştur.

Atatürk’ün bu konudaki görüşünü en yalın bir biçimde ifade ettiği bir karşılıklı konuşmayı aksettirmek istiyorum.

Bu karşılıklı konuşma, Atatürk ile kendisini ziyarete gelen dönemin İran Şahı Rıza arasında geçmiştir:

Rıza Şah: Biraderim! Yarın memlekete dönüyorum. Ziyaretim çok yararlı oldu. Burada gördüğüm yeniliklerin çoğunu orada uygulayacağım.

Atatürk: Çok memnun oldum. Kardeşiz. Komşuyuz. Birbirimize benzersek iyi olur. Yalnız din adamlarına, yani sizin ahundlarınıza (Şii imamlarınıza) nasıl davranacaksınız?

Rıza Şah: Onlara dokunmayacağım. Bu konuda bir şey yapmayacağım. Onlar beni destekliyor. İyi geçiniyoruz.

Atatürk: Unutmayın ki toplumda köklü değişiklikler yapmak isteyen her lider, yobazlarla meydan muharebesi vermeye ve bunu kazanmaya mecburdur. Öyle yapılmazsa, on, yirmi, belki elli yıl sonra din namına hareket ettiğini iddia eden biri çıkar, her şeyi alt üst eder.

600 yıllık hayatının büyük bir döneminde teokratik bir düzenle yönetilen ve bir dönemden sonra başındaki padişahın da bu nedenle, halife olarak tanındığı Osmanlı İmparatorluğu'nun ardından, lâik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurabilmek için Mustafa Kemal, ilk adımda, hilafetin kaldırılmasını sağlamıştır. Cumhuriyet’in ilanından 9 ay önce, 17 Ocak 1923’de İzmit’te bir basın toplantısı düzenledi.

İstanbul gazetelerinin ileri gelen 12 yazarını davet etti ve onlara, “Hilâfetin istikbali konusunda ne düşünüyorsunuz?” diye sordu.

Hepsinin cevabı malûmdu:

“İstanbul, bir İslâm kültür merkezi olsun.”

Mustafa Kemal önce sakin bir ses tonuyla tüm konuşmacılara yanıldıklarını söyledi, sonra kendine özgü kararlılığıyla şöyle haykırdı: “Hilafet kökünden ilga’ edilmelidir.”

Gerçekte bu cümle, bir toplantıda, kürsüdeki bir konuşmacının açıkladığı kişisel bir görüşün ifadesinin çok ötelerinde bir anlam yüklüydü.

Bu cümle, bir savaş alanında, cephenin en ön safında, bir eliyle atının dizginlerini kavrayan, öteki elindeki kılıcıyla savaş alanını işaret ederek yeni bir savaş başlattığını bildiren komutanın, arkasındaki aydınlar ordusuna verdiği ilk hücum emriydi:

“Hilafet kökünden ilga’ edilmelidir.”

Türkiye’nin İkinci Kurtuluş Savaşı, 17 Ocak 1923 tarihinde İzmit’te, Komutan Mustafa Kemal Paşa’nın, ordularına verdiği bu hücum emriyle başlamıştır.

Birinci Kurtuluş Savaşında Türk Vatanını işgalci düşmanın egemenliğinden kurtaran Gazi Mustafa Kemal Paşa, o gün başlattığı İkinci Kurtuluş Savaşında ise bu kez Türk milletini, yıllardır din câhili halkın beyinlerini işgal eden hurafeci, çıkarcı, sahte ve sahtekâr dincilerin egemenliğinden kurtarmıştır.

İkinci Kurtuluş Savaşımız, birinci Kurtuluş Savaşı’mızı tamamlayan “Tüm Kurtuluşumuzun öteki yarısıdır ve en az, Birinci Kurtuluş Savaşımızın yüceliğinde bir değere sâhiptir”.

Birinci Kurtuluş Savaşımız sonunda, üzerinde yepyeni bir devlet kurduğumuz tertemiz bir vatan toprağına sahip olduk; İkinci Kurtuluş Savaşımız sonunda ise, bu tertemiz vatanda oluşturduğumuz devletin, tertemiz beyinli milletini oluşturduk.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti” kavramı, ifadesi ve anlamı, bu iki kurtuluş savaşımız sonunda kazandığımız iki ayrı zaferimizin oluşturduğu bir bütünlüktür.

Bir elmanın iki yarısı işleviyle bütünleşerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni oluşturan bu iki zaferimizden birincisinin “kod adı” Lozan’dır, ikincisinin “kod adı” Lâikliktir.

Nedendir bilinmez veya çok iyi bilinir, bu ülke öğrencilerine “laiklik” kavramının anlamı, “Din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrı tutulması” yüzeysel ifadesiyle öğretilmiştir.

Oysa “din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrı tutulmaları” konusu, bir buz dağı görkemiyle örnekleyeceğimiz lâikliğin, su üstünde görünen 1/9 oranındaki bölümünden daha derin değildir.

9/9’luk bütünlüğüyle laikliğin eksiksiz anlamı, kökleri tarihin yüzyıllarca derinliğine uzanan “İnanç” ile “Düşünce” arasındaki savaşta, “insanlığın kazandığı zaferdir”.

1000’li yılların başında İmam Gazzali’nin “Felsefenin Tutarsızlığı” adlı kitabının yayımlanmasıyla ilan edilen bir “meydan okuma”, iki yüz yıl kadar sonra İbn-i Rüşt’ün “Felsefenin Tutarsızlığının Tutarsızlığı” kitabının yayımıyla bir savaşa dönüşmüştür.

İmam Gazzali “insanı”, tâbi olan, itiraz etmeyen, özetle düşüncesini eyleme dönüştürmeyen bir varlık olarak nitelemiştir. Dönemin yönetici kişileri tarafından benimsenen bu görüş sonunda insanların düşünmeleri suç olarak kabul edilmiş, insan giderek, düşüncesiyle hareket eden insan kimliğinden uzaklaştırılarak, kendine söyleneni yapmakla yükümlü bir robota dönüştürülmüştür.

Bu dönemde “insan”, kimliğinin nedeni olan beynini kullanmak yerine, kendini “insan kimliğinden” uzaklaştıran “beynini kullandırmak” durumunda kalmıştır.

İbn-i Rüşt’ün bu görüşe karşı çıkması üzerine Gazzali’nin başlattığı “meydan okuma”, giderek “inanç ve düşünce” arasında bir savaşa dönüşmüş, daha sonra Avrupa’ya sıçrayarak “Şark Cephesinden” sonra “Batı Cephesi’ni” de karanlığı altına almıştır. İnsanlar ve insanlık, işte bu dönemde bir insanlık suçu işlediklerinin farkında olmadıkları bir aymazlıkla, büyük bir karanlığın içine sürüklenmiştir. Tarihte “Orta çağ Karanlığı” damgasıyla anılan bu çağda insanların katıksız inançları,  saygın sanılan kişiler tarafından, kendi kişisel güçlerini egemen kılmak amacıyla kullanılmıştır. Tanrısal güce sahip olduklarını ileri süren ve toplumun siyasal yönetimini de ellerine geçiren bu karanlık çağ önderleri, insanın "düşünme" gücünü karanlığa iterek, onu insan yapan insansal özelliğinden yoksun bırakmışlardır.

Bu dönemde beyin, yalnızca söylenenleri dinleyen ve yapması istenenleri uygulayan bir bellek deposuna dönüştürülmüş, beynin insanı insan yapan düşünce üretici özelliği işlevsiz duruma getirilmiş, insanca düşünme yeteneğinin kullanılması gereksiz, hâttâ suç sayılmıştır.

NOTLAR:

Orta Çağ karanlığından örnekler ve Rönesans’a giden yoldaki “kıvılcımlar”

         •        Martin Luther (1450)

         •        Gutenberg

         •        Galile, Kopernik 1630)

         •        Portekiz Kraliçesi Isabella (1450)

         •        Ve… Rönesans…

         •        Amerika’ya göçlerle sıçrayan Rönesans kıvılcımları

         •        Amerika’nın Bağımsızlık Beyannamesi (1776)

         •        Bu görüşlerin Avrupa’ya sıçraması

         •        Fransız İhtilâli İnsanlık ve Yurttaşlık Beyannamesi (1789)

         •        Avrupa’nın bu siyasal iklimi zaman ve mekân sınırlarını aştı

         •        Yaklaşıl 150 yıl sonra, Anadolu’daki randevusuna yetişti.

         •        Anadolu’da bu fikirleri, Mustafa Kemal bekliyordu.

Mustafa Kemal önce, vatanı “temizledi.”

Biz onun bu hareketine “Kurtuluş Savaşı” diyoruz.

Aslında o hareket, “Birinci Kurtuluş Savaşı” idi.

17 Ocak 1923’de Mustafa Kemal, İkinci Kurtuluş Savaşı’mızı başlattı.

Bu savaş aslında, Avrupa’nın çeşitli cephelerinde, çeşitli dönemlerinde verilen düşünce ve inanç arasındaki meydan savaşlarının şimdi de Türkiye cephesinde başlatılan yeni bir savaşıydı.

Medenî ve çağdaş bir Batı devleti ancak, düşünebilen insanlardan oluşan aydınlık insanlardan oluşan bir milletle kurulabilirdi.

İzmit’teki basın toplantısında yalnızca ikinci kurtuluş savaşımızı başlatmakla yetinmedi, asıl görevleri halkı bilgilendirmek, uyandırmak ve uyarmak olan gazetecileri kendi uyardı, onlara hilafetin ne olduğunu ve ne olmadığını anlattı:

Bir bölüm okuyayım o toplantının zabıtlarından:

“Müstemlekeci devletlerin hiç vazgeçemedikleri usûl, Müslüman memleketlerini taassup zincirinde bağlı tutmak, böylece göz açmalarını, hak ve hürriyet aramalarını önlemektir. Bize de, yarın paylaşacakları bir sömürge gözüyle baktıkları için, yıllardan beri bizi, üç yüz milyon Müslümanın halifeliği sözüyle oyalamışlar, böylece ulusumuzu taassup baskısı altında tutmaya uğraşmışlardır. Hâlbuki bu üç yüz milyonluk dayanışma iddiasının hiçbir esasa dayanmadığı, dünya savaşında emperyalist devletlerin Müslüman uyruklarını, düşman sıfatıyla her cephede karşımızda görmemizle ve Almanların tesiriyle ilan ettiğimiz mukaddes cihadın hiçbir netice vermemesiyle belli olmuştur.

Biz halifeliği kaldırdığımız zaman sömürgeci ve emperyalist devletler, 'Bizi tehdit eden bir tehlike ortadan kalktı. Müslüman birliği sistemi sarsıntıya uğradı' diye sevinmeyeceklerdir.

Tam tersi, 'Bize, Müslüman memleketlerini uyuşuk bir durumda tutmak imkânı veren bir vasıta, elimizden kaçtı' diye dövüneceklerdir, bize karşı hatta hücuma geçeceklerdir."

Mustafa Kemal, bu örnekte de yanılmadı.

3 Mart 1924 tarihinde hilafet kaldırıldığında Batı basını, bir koro düzeniyle şu şarkıyı söylemeye başlamıştı:

“Bu ne gaflettir! Türkler, hilâfetin etrafındaki kutsal birliği elden kaçırıyorlar”...

Gerçekte Türkler, hilâfetin etrafındaki kutsal birliği elden kaçırmıyorlardı. Gerçekte Türkler, yüzyıllardır üzerlerinde tutulan baskıdan ve içine itildikleri uyuşukluktan, çevik ve onurlu bir sıçrayışla silkiniyorlar, uygar dünyanın, uygar bireyleri olarak, yüzlerini o uygar dünyaya döndürüyorlar, gözlerini o uygar dünyaya açıyorlardı.

Aynı anda da, çıkarcı din adamlarının karanlıklara gömdüğü Avrupa’yı, tarihte yer alan adıyla, orta çağ karanlığından kurtarıp, aydınlığa kazandıran Jacques de Molay’lerin, Galileo’ların, Martin Luther’lerin, Kopernik’lerin, hâttâ gerçeği görmesine karşın, kiliseden korkusu nedeniyle bunu açıklayamayan Portekiz Kraliçesi’nin dışa vuramadığı intikamını da bir kez daha alıyordu.

Türkler, düşünce ve inanç arasındaki savaşın burada, Türkiye cephesinde, Mustafa Kemal’in önderliğinde yürütülen bu son cephesinde…

O güne değin kendini bireysel olarak kul, topluluk olarak ümmet olarak kabullenmiş bir halk, bu savaş sonunda çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin aydınlık Türk milleti kimliği yansı sıra, “insanı insan yapan” beyinsel üretimine, düşünce yeteneğine kavuşan aydınlık Türkiye'nin aydınlık insanları, düşünen insanları olarak dünyada ve tarihteki yerlerine kavuşuyorlardı.

Lâiklik, ilköğretim okullarında öğretildiği yüzeysel anlamıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması kavramının çok çok derinlerinde, insanın insan olma üstünlüğüne saygılı, işte böylesi evrensel bir işlev ve anlam da içermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti, Hilafeti kaldırıp, sınır dışı ettiği 3 Mart 1924 tarihinin aynı saatinin, ayni dakikasında ise bir de, kendini laiklik uygarlığına götürecek yolun kapısını da açmış oluyordu.

Siyasal nedenlerle birkaç yıl sonra ulaşılan o laiklik ki, kendisine ulaşılır ulaşılmaz işlevine başlıyor, birbirini izleyen devrimleri, bir mitoloji kahramanı örneği sırtına yükleyerek, dayanılacak sağlamlıktaki temel taşı ve güvenilir koruyuculuktaki çatı kimlikleriyle devletimizin yapısındaki vazgeçilemez yerini alıyordu.

Yüce Atatürk’ün, Cumhuriyet’in dokuz ay öncesinden başlattığı ve Cumhuriyet’in hemen sonrası hedefine ulaştırdığı bu ikinci kurtuluş savaşımızın başarı ödülü, ulusumuzun özgeçmişinin göğsünde bir insanlık ve uygarlık atılımının zafer madalyası olarak parlayan laikliktir.

Birinci Kurtuluş Savaşımızın sonunda Türk vatanının işgalci düşmanın egemenliğinden temizlenmesi ne denli ulusal övünç ve gururumuz ise, ikinci kurtuluş savaşımızın sonunda Türk Milleti’nin beyninin, sahte dincilerin egemenliğinden kurtarılması ve insanı insan yapan özelliğine kavuşturulması da o denli övünç ve gururumuzdur.

Vatanımıza yeniden sahip çıkabilmemizle eş değerde olan düşünen bir ulusa ve düşünen bireylere yeniden sahip çıkabilmemizi sağlayan laiklik,  dünyanın bu coğrafyasındaki karanlığa da son vererek, dünyanın bu köşesini de aydınlığa kavuşturan insanî evrime katkısıyla da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapısındaki vazgeçilemez, dokunulamaz, “olmazsa olmaz” varlığını her zaman koruyacaktır.

Millî ve insanî dileğimiz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hep bu yapıda olması, hep bu yapıda kalmasıdır...

Millî ve insanî kararımız ise, ulusal ve insanî yeminimizin, millî ve insanî şeref sözümüzün bir kez daha, bin kez daha tekrarıdır:

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hep bu yapıda olacaktır, hep bu yapıda kalacaktır...”

Bu kararımız, bu yeminimiz ve bu şeref sözümüz, böyle biline, böyle anlaşıla, böyle uygulana, her zamanda ve her mekânda, Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e

Mete Akyol Ağabeyime şükranla...

Mehmet Kerem Doksat - Karanlık Günler - 12.10.2014 

Okumaya devam et
  2943 Hits
  1 yorum
2943 Hits
1 yorum

PROF. DR. HALUK ÇEÇEN'DEN

TOPLUMSAL BARIŞ < > UYGAR TÜRKİYE ( TB < > UT ) Projesi 

--------------------------------------      GENEL TANITIM      --------------------------------------

TÜRKİYECİ  (ORTAK vatanımızı, milletimizi, değerlerimizi, çıkarlarımızı ve

geleceğimizi koruyup geliştiren bir düşünce ve eylem akımı, bir yaşam tarzı.          

Bir şemsiye kavram ; Vatanseverlik + Irkçı olmayan Milliyetçilik). YENİLİKÇİ.

Türkiye için her zaman yaşamsal önemde; Milli krizleri önleyici ve çözücü.                  

Akılcı, yapıcı ve kalıcı. Partilerden, İdeolojik, Etnik ve Dini gruplardan BAĞIMSIZ.

Ama, o gruplarla, Kamusal ve Özel Kurumlarla ve STK'larla işbirliğine açık.

EŞİT VATANDAŞLIK çerçevesinde AYRIMCILIK ve AYRICALIK içermeyen.

Bütün vatandaşları kucaklayan, onları şiddetten uzak durmaya ve

UYGAR TÜRKİYE için Önyargısız İletişim+Uzlaşma+İşbirliği ( İUİ )’ne davet eden. BARIŞÇI bir Sivil Toplum ve Sosyal Sorumluluk Projesi ; www.uygarturkiye.org   

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------

BU PROJE NE ZAMAN ve NEDEN GELİŞTİRİLDİ?  . . .  BUGÜN DE GEREKLİ Mİ?

TOPLUMSAL BARIŞ<>UYGAR TÜRKİYE ( TB<>UT ) projesini başlattığımız 2009’da Güneydoğu Anadolu’da yaşanan “Kardeş Kavgası” tüm vatandaşları üzüyordu. Ama, hiçbir kamusal veya özel kurumun elinde “Toplumsal Barış”ı sağlayacak bir proje yoktu. Aradan geçen yıllardan sonra bugün de -kamuoyu ile paylaşılmış ve vatandaşların çoğunluğunun aklına yatan- bir proje hiçbir  kurumun elinde yok. Ayrıca, millet olarak Güneydoğu Anadolu’da yaşadığımız çok yönlü, çok büyük ve çok acı kayıplarımız da artarak devam ediyor. 

Dolayısıyla, gerçekçi, akılcı, yapıcı ve birleştirici yaklaşımlarla tüm vatandaşları 

kucaklayan ve onları Toplumsal Barış için İletişim+Uzlaşma+İşbirliği  kurmaya  davet eden TB<>UT projemize duyulan gereksinim de artarak devam ediyor.

TB<>UT PROJESİNİN KISA, ORTA ve UZUN VADELİ HEDEFLERİ NELERDİR ?

Kısa vadede, toplumun kavgalı kesimlerinin barıştırılması ile “Toplumsal Barış”ın sağlanması hedefleniyor ( Bu aşamada, tüm vatandaşlar "ORTAK Değerlerimiz, Çıkarlarımız ve Geleceğimiz" konularında bilgilendirilip bilinçlendirilecek ).

Orta vadede, "Toplumsal Yaralar"ın sarılması ile vatandaşların kaynaştırılması,

Uzun vadede ise, yaşam ve alt yapı standartları sürekli olarak iyileşen bir ülke,

kısacası, “Uygar Türkiye (UT)" hedefleniyor.

TB<>UT PROJESİ İLE TOPLUMA HANGİ ANA MESAJLAR VERİLİYOR ?

Türkiye’nin 2009’daki (2013’de pek farklı olmayan) durumu şöyle özetlenebilir;

Yıllar boyu yaşanan olaylar milletimizi ve vatanımızı  bölünmenin eşiğine getirmişken, çok az sayıda bölücü bir grubun sesi çok çıkarken, toplumun çok büyük bir kısmının sesi pek çıkmıyordu. Ortada bu tehlikeli gidişi durduracak, “Toplumsal Barış”ı sağlayacak bir proje yoktu.

Okumaya devam et
  4115 Hits
  0 yorum
4115 Hits
0 yorum

BİR ŞİRKET NASIL KURULMALIDIR?

Sevgili Mekâncılar,

Bir şirket/Holding nasıl olmalıdır diye düşündüm ve paylaşmaya karar verdim.

Dilerim beğenirsiniz…

Patron (CEO)

Narsisist, karizmatik, kitleleri hipnotize edebilen birisi… Temsil ve temessül yeteneği tam olmalı. Tercihen da en alttan yükselip, bütün olup bitenlere vakıf bulunmalı...

Bütün davetlere, resepsiyonlara ve sair organizasyonlara iştirak etmeli. Geniş bir kültür birikimi olmalı! Bienalleri hiç kaçırmamalı ve hayır, hasenat işlerini öncelikle ele almalı.

Vatanına, milletine ve öz-değerlerine bağlı olmalı, hâddini aşmamalı.


Gereken ne kadar sosyal, dinsel ve benzeri câmiaya üye olmalı. Cemaatlerden uzak durmalı. Hâdlerini aşanların "temizlendiğine" dair pek çok örnek vardır tarihte (Kennedy suikastı gibi).

Belli bir iş yapmaktan ziyade, orada burada dolaşıp, kendilerini göstermelidirler.

Her telefona çıkmazlar ama daime bir kırmızı hatları olur.

Sekreterlerini amaçları ve görev tanımları dışında suistimal etmezler.

Her tarafa bol bol seyahat edebilecek ve kötü alışkanlılardan, alkol veya benzeri şeylere müptelâ, sefih yâhut kendilerini rezil edecek skandallara karışmamış olmaları gerekir.

Ölümsüzlük hezeyanları bulunmamalıdır.

Stephen Hawking'in her ağzından çıkan şeyi mutlak Hakikat sanmaması şarttır. 


Sekreter(ler)

Histriyonik, orta derecede baştan çıkarıcı ama herkesin derdini dinleyip, fazlalıkları eleyen yapıda olmalı... Patronun boğulmasına izin vermemeli! Öyle ikide başları ağrımamalı, âdet düzensizliğine bağlı sorunlarını işlerine yansıtmamalı (kadınlar müreccahtır).

Orta Derecede Yönetici(ler)

Obsesif, titiz, ayrıntılarda boğulmayan ama işi gücü de birbirine karıştırmayan kişiler olmalı.

Ar-Ge Kısmı

Paranoid, şizoid, hâttâ şizotipal kişilikte, hür bir şekilde uçup, en saçma şeyleri akıl eden evsafta olmalı... Şizofrenler, Aspergerliler de burada istihdam edilebilir.

Okumaya devam et
  3810 Hits
  0 yorum
3810 Hits
0 yorum