Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

RUH ÇAĞIRMA

Ruh çağırmanın belirli tek bir yolu yoktur. Ülkemizde yaygın olan yöntem bazı İslami duaları kullanmak olup, başka ülkelerde de yine kendi yöntemlerini uygulayarak sonuç alınmaktadır.

 

Ruh çağırmada sabit bir yöntem olmasa dahi uygulanan ayin, niyetin ciddiyetine karşılık gelmesi nedeniyle iş görür durumda olmaktadır. Yani esas olan bu yöndeki niyeti kesin olarak belirleyerek ruhu gelmeye davet etmektir. Bu durumda bunu bir ritüel eşliğinde yapmak da sonuca olumlu etki eder.

 

Bütün bununla birlikte, okunacak dua yoluyla oluşan manevi gücün asıl nedeni, bizim talebimize yardım etmek isteyen varlıkların desteğidir.

 

Bu durum özellikle bizim istediğimiz anda gitmek istemeyen bir varlığı göndermekte bize yardımcı olur.

 

Esasen kâinat (evren) bizim göremediğimiz sonsuz sayıda varlıkla doludur.

 

Bunların kimilerinin bize göre üstün yetenekleri de vardır. Bu sebeple, çağırmakla gelen varlığın sahiden istediğimiz ruh mu yoksa onun yerine gelen bir başka varlık mı olduğunu bilemeyiz.

 

Kimi kaynaklar gelenin cin olduğunu söylerler (bir ara yasaktı ve üç harfli deniyordu).

 

Hatta gelenin sadece cin olacağını şiddetle savunup, bunun dışında başka hiç bir gerçekliği kabul etmeyen katı bakış açısında olanlar çok fazladır.

 

Tabii ki metafizik konularda her ihtimale olabilirlik payı bırakılmalıdır. Bütün varoluştaki sonsuz varlıklar içinde iyi huylu olanlar yanında, kötü huylu olanlar da vardır ve nasıl ki her bir insanın kimi iyi huyları yanında kimi kötü huyları da varsa, gelecek olan varlıklar da bu örneklemeye uygun şekilde, bir miktar iyi bir miktar kötü huylu olabilir.

 

Kelime anlamı olarak “cin” zaten C ve N harflerinden oluşması sebebiyle Arapçada “örtülü-(setredilmiş) anlamına gelen kelimelerin taşıdığı anlamla paralel değerlendirilmelidir.

 

Mesela cinnet, cinân, cennet, cenân, cenin ve mecnun gibi ve bu haliyle gözden örtülü yani görülemeyen (varlık) anlamına gelip cin yerine çoğu zaman “üç harfliler” olarak da anılmaktadır. Bu şekilde isim verilmesinin sebebi, üzerlerinde çekim yaratmamak ve çağırır duruma düşmemek maksadıyladır.
 

Aynı zamanda biz o an nasıl onunla zamanımızı paylaşıyorsak, aynı şekilde o da bizimle zamanını paylaşıyor ve belki de bizi kandırarak eğlenmeyi, hatta kendisini tatmin etmeyi istiyordur. Bu sebeple sorduğumuz sorularda yanıltıcı birçok cevap alabiliriz.

 

Hatta bizden üstün yönlerini kullanarak, kimsenin bilemeyeceğini düşündüğümüz, kişisel sorularımıza dahi doğru cevaplar vererek bizi çokça şaşırtabilirler.

 

Ruh veya gelen varlık gözle görülemez olduğu için bizi büyük şaşkınlığa sürükleyen bu tür durumlar her ne kadar inanılmaz gibi görünse de gayet olağandır.

Asıl bilmemiz gereken şudur ki, iyi huylu pozitif varlıklar irademize saygı göstererek, sadece çağrımız olduğu zaman gelirler. Yani bizim isteğimiz ve talebimiz olmadıkça gelmezler.

 ektoplazma ile ilgili görsel sonucu

Kötü huylu olumsuz varlıklar ise başkalarının iradesine ve isteğine saygılı değildir. Onlar zaten çoğu kez gelmeye kendiliğinden isteklidirler. 

Bu sebeple biz çağırma işine başladığımız anda zaten bir dolu kötü huylu varlığa da kendiliğinden davetiye çıkarmış oluruz. İşte bu varlıkların sergiledikleri tutum da, "gelen cindir" görüşünü zaman içinde haklı gösterip, çağırılan gerçek ruhun hiç gelmeyeceği inancını yaygınlaştırmıştır.

Tabii gelenin çağırdığımız kişiye ait ruh olmasının düşük ihtimal olduğu gerçeği de apaçık ortadadır. 

Ruh çağırmak için gerekli mâlzemeler ve hazırlıklar:

A’dan Z’ye alfabenin 29 harfi ve 0 ila 9 arası on rakamla birlikte, isteğe bağlı olarak, Q, W, X harfleri ve hatta nokta, virgül, ünlem, soru işareti de eklenerek, her biri ufak bir kâğıt parçasına yazılır.

Kaygan zeminli büyükçe bir masanın üzerine kocaman bir daire oluşturacak şekilde alfabetik sıraya göre dizilir.

Ayrıca “evet” ve “hayır” cevaplarını kolayca alabilmek için, bu kelimeler de birer kâğıt parçasına yazılıp, masanın ortasına aralarında biraz mesafe olacak şekilde konulur.

Bir de kahve fincanına ihtiyaç vardır. Ruh çağırma seansı için, fincanın üzerine parmağını koyması gerekli en az iki kişiye ihtiyaç vardır. Kalabalıkla da olur ve fincana parmağını koyması gereken ideal kişi sayısı üç veya dört denilebilir.

İki yahut beş altı kişi fincana parmağını koyarak da olabilir.

Ruh çağırma seansları için 6. yüzyıldan beri “Ouija tablası” veya tahtası denilen bir alet kullanılmaktadır. Bu ismin Fransızca ve Almanca 'evet' anlamlarına gelen "oui" ve "ja" kelimelerinden birleşiminden oluştuğu söylene gelmekte olup bir diğer rivayete göre bu tahtayı geliştirdiği iddia edilen E. C. Reiche’nin ismi bu tahtada iletişim kurduğu bir varlıktan almış olmasıdır. 'Ouija' kelimesi Kadim Mısır’da da talih anlamına gelmektedir.

Seansın yapılacağı mekânın ve celseye katılacakların temiz ve ciddi olmaları, ruhun gelme ihtimalini artırması yanında, gelecek varlığın iyi huylu olmasına da etki eder. 

Yaşarken inançlı ve çok iyi huylu bir insanın ruhu olumsuzluklarla dolu bir ortamdaki çağrıya karşılık vermekte doğal olarak çok da istekli olmaz. Ruh çağırma seansında "abdestli olun", "ciddi durun, dalga geçmeyin" türü ikazlar aslında bu gerçekliğe karşılık gelen bir tedbir olmaktadır.

Ortamın loş olması bu iş için daha uygundur. Masa başındaki katılımcılardan başka, ortamda çok sayıda seyreden kişi olmasında bir sakınca yoktur. Sakınca sadece bir üst paragrafta belirtilen şartların sağlanmasının zorlaşmasından kaynaklı olarak oluşabilir.

Ön hazırlık olarak, çağırılacak ruhun veya ruhların ve sorulacak ana soruların belirlenmesi bize fayda sağlayacaktır. Bu yönde önceden notlar alınıp, bir program yapılmalıdır.

Ayrıca celseyi idare edecek bir kişiye ihtiyaç vardır. Bu kişinin aklı başında, kendine güvenli ve maneviyatı sağlam biri olması celsenin sağlığı açısından önemlidir.

Hepsinden önemlisi de medyumun yeterince güçlü bir iradeye sahip olmasıdır. Önceden benzer seansları en azından gözlemlemiş olmasında da fayda vardır.

Celseyi idare edecek ve ortamda bedensiz varlıkla iletişim kurmamıza aracılığı başlatacak ve sonlandıracak bu kişiye medyum da diyebiliriz.

Ruh çağırma seansı öncesi, medyum ve diğerleri masanın çevresine otururlar. Diğer kişilere medyumla birlikte parmaklarını fincanın üzerine koymaları için ihtiyaç vardır.

Dileyenler masa başına oturmadan da seyredebilir.

Ruhu Davet Etme Ayini

Seansı idare edecek medyum önce sessizliği sağlar. Sonra “seansı başlatıyorum, lütfen seans boyunca ortama saygılı olalım” diyerek herkesin dikkat etmesi gereken bir ikazla sessizliğin ve ciddiyetin kalıcı olmasını sağlar.

Ayinin nasıl olacağına dair ayrıntılar medyumun ve ortamdakilerin inancına göre değişkenlik gösterebilir. Bu konuda öncelik kullanma hakkı doğal olarak medyumdadır.

 

Fincan hareket etmesi için yeterli süre geçip hareket etmediyse, istek tekrarlanır. Muhtemelen birkaç tekrarda fincan "evet’e” yönelir.

 "Evet" cevabını aldıktan sonra, gelen varlığa sorulur. "Ey ruh, bize ismini yaz". Doğru olarak yazmazsa veya anlaşılmaz şeyler yazarsa, tekrar yazması istenir. Doğru isim alındıktan sonra, sorulacak sorular sorularak devam edilir.

Varlığı Geri Gönderme

Gelen varlık farklı isim yazdığı için veya gelen varlıkla görüşmemizi sonlandırmak için geri göndermek istediğimizde varlığa sorulur.

"Ey varlık (belliyse isim, soy isim), (artık) seni göndermek istiyoruz, gitmeye hazır mısın?" Varlık "evet" cevabını verdiğinde "Ey varlık (belliyse isim, soy isim), seni sevgiyle geri gönderiyoruz." deyip, fincanı açıp içine üflenir. Fincan masaya geri kapatılır.

Eğer varlık “hayır” diyerek gitmeyi reddederse, artık gitmesinin gerektiği yönünde ikna edici bir konuşma ile tekrar kararlı bir şekilde gitmek isteyip istemediği sorulup onayı alınır. Yeniden geri gönderme cümlesi söylenip fincan masaya kapatılır. 

Gitmeyen Ruh veya Varlık Nasıl Gönderilir?

Gitmek istemeyen bir varlıktan ısrarlı ve kararlı bir dille gitmesi istenir. Gitmesinin mecburi olduğu ve gitmek zorunda olduğu belirtilir. Ancak bunları sevgi dolu bir anlatımla ve varlığa sevgi besleyerek yapmak gerekir. Gerçek sevgi dolu yüreğin gücü çok etkilidir.      

"Ey varlık (belliyse isim, soy isim), seni sevgiyle geri gönderiyoruz. Hz. Süleyman Aleyhisselamın ahdi (gücü) üzerine bizden ayrılın." deyip, fincanı açıp içine üflenir.

Fincan masaya geri kapatılır.  Artık gitmiştir.

* * *

Konu bilgi verme amaçlı olarak işlenmiştir ve bilinemeyen pek çok türlü esrarengiz ayinleri ihtiva eden bu tür uygulamaların, buradan okunarak yeni öğrenen kimselerce denenmesini kesinlikle tavsiye etmem.

Bir zamanlar Dr. Bedri Ruhselman, Dr Recep Doksat ve pek çok kişi böyle seanslara katıldık. Pek öyle dua okumazdık ama halka şeklinde bir masanın çevresinde toplanıp “ey ruh, gel” dediğimizde, süjeler (medyumlar) derin hipnotik transa girer ve ektoplazma denen bir nevi elbiseye bürünerek görünür hâle gelirlerdi. Benim epey genç olduğum zamanlar yaptığımız denemelerdi bunlar; daha ziyade gözlemci olarak kalırdım.

Bu fincanlar nedense seansı yönetenin parmağıyla itilerek hareket eder ve gelen varlığı nedense genellikle “cin” olduğu ortaya çıkardı. Hep “acaba fincana kimse dokunmasa, kendiliğinden oynar mı” diye düşünmüştüm.

Birkaç kere denedim, hiçbir şey olmadı. Demek ki doğaüstü bir şey değildi ve mutlaka pozitif bilimle izah edilebilir bir tarafı olmalıydı: Elin itme gücü!

***

Osmaniye’de yaşayan Emrullah isminde bir Alevi delikanlısı vardı ve babam kendisini hipnotize ettiğinde önceki dört hayatını hatırlardı.

Bedeninde de stigmata denen, önceki hayatlarından gelen izler vardı: Bir hayatında yılan sokup ölmüş, öbüründe bir kuyuda boğulmuş, bir diğerinde ise düşüp boynunu kırmış.

O zamanlar çok tanınan bir CHP milletvekiliyle kendisi yüzleştirdik, evladı yaşındaki Emrullah’ın oğlu olduğuna ikna oldu ve ellerini öpüp “sen benim babamsın” dedi.

Ektoplazma ise bu “ruhların büründüğü bir çeşit elbise gibiydi ve onu adeta giyinerek görünür hâle gelirlerdi.

Şimdiki Memiş veya Keto’dan bahsetmiyorum, o dönemdeki medyumlar hiç ücret almadan bu celselere katılırdı.

Peki, bu fenomenler gerçekten de yeniden doğmanın (reenarkarnasyon) veya metempsikoz denen evrimsel açıdan daha alt seviyede bir varlığın bir bedene bürünmesi miydi?

Uzun seneler geçti; artık biliyorum ki, bence bunlar beyindeki limbik sistem, amigdala ve frontal (alın) lobunda olan tezahürlerdi.

Nitekim Adana’ya gelen Prof. Dr. Ian Stevenson’a bu fenomenleri ne olduğunu sorduğumda “bunların %99’u histeri ama %1’i için ‘belki’ diyebilirim demişti.

***

Bir ay öce Sayın Erol Sayan’la telefonda konuştuk, bana Murat’ın (Bardakçı) programına gelirseniz Atatürk’ün ruhuyla temas kurabilirim dedi. İyi de, bu aralar Kadim arkadaşım Murat TV program yapmıyor.

erol sayan ile ilgili görsel sonucu

Daha önce banttan yayında Sibel Can’ı transa sokmuştum; “bu güzel gözlere dayanabilir misiniz” deyince “bizler bunlardan etkilenmeyecek şekilde eğitildik demiştim; epey meslekdaşım da arayıp tebrik etmişti

Bu tip yayınları canlı yayında değil, banttan yapılması etik açıdan daha doğru olacaktır.

Beykent’teki öğrencilerimden de destek gelince, EVRİMSEL PSİKİYATRİ ve PSİKOLOJİ kitabımı yayımlayacağım.

Bütün sorun Oxford Üniversitesinden metin ve yazılar için izin alacak bir yayımcı bulmakta. O da bulunur nasıl olsa…

O da olur nasıl olsa; en az 50 sene daha yaşayacağımıza göre, daha neler yaparız.

Yarın evde çok cici ziyaretçilerimiz olacak.

Bilim ve Ütopya, Bilim ve Gerçek, DüşünBil gruplarına çağrımı tekrarlıyorum.

Evrim konusunda işbirliği yapalım ve bunu sürdürelim.

***

Sevgili Meslekdaşım Dr. Saffet Murat Tura’nın felsefe derslerine de bir türlü gidemedim. Kendisi confict karşılığı çatışkı der ve ben de arada kullanıyorum. Psikanalizi bıraktı, sadece dinamik psikoterapi yapıyor.

saffet murat tura ile ilgili görsel sonucu

Ben Çapa’da intern iken tanışmıştık ve keskin zekâsıyla hemen dikkatimi çekmiş, sonra da iyi arkadaş olmuştuk. Muayenehanesi iyi çalışır ve belli bir sekreteri yoktur; telefona en yakın olan cevap verir.

Mutlaka uğramak istiyorum. Son katıldığımda Vahdet-i Vücuttan bahsederken oradakilerden birisi nedense biraz kızmıştı.

***

Hâlbuki benim dünya görüşüm bu; tek bir dogmam var: Allah inancı, tek yolum var pozitif bilim ve Prof. Dr. Aziz Sancar gibi sigaranın zararlarının sırrını ve DNA’ya yansımasını çözmüş ya, öylesine başarılı olmak.

***

Bilim ve barış dolu günlere…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya –  17 Haziran 2017 Cumartesi

Okumaya devam et
  2028 Hits
  0 yorum
2028 Hits
0 yorum

PSİKOSOMATİK HASTALIKLAR-1

Sevgili Mekâncılar, 

 

Psikosomatik, psikolojik kökenli olan fiziksel hastalıklara verilen genel addır. Yunancada ruh anlamına gelen “psyche” ile beden anlamına gelen “somakelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. Bu tür hastalıklara psikofizyolojik hastalıklar da denir. 

***

Psikolojik sıkıntılar ve duygular özellikle içe dönük insanlarda vücudu etkilemeye başlar. Kişi davranışlarını ve hareketlerini kısmen kontrol edemez ve erken yaşta saçlarda beyazlama, ekzema gibi hastalıklar görülebilir. Mide veya karın ağrıları, yorgunluk, hâlsizlik ayrıca ciltte sindirim sisteminde ve iç organlarda bazı rahatsızlıklar görülebilir. Çocuklarda ve genç kızlarda görülme ihtimali yüksektir. Kişinin muhakkak bir doktora görünüp ilaç tedavisine başlaması gerekir.

Psöriyazis (Sedef hastalığı), kanser ağrıları ve periferik sinirlerde görülen hastalıklara periferal nöropati de dolaylı olarak bu bölümde ele alınır.

 

***

Çeşitli akut ve kronik baş ağrıları, migren, küme baş ağrısı, mide ülseri ve cilt hastalıkları bunların arasında sayılabilir.

Bu hastalıkların çoğu bedensel sebeplerin ruha yansımasıdır. Burada ruhtan kastettiğim şeyin beynin işlevleridir. 

***

Eğer Urfa’daki kutsal sayılan balıklara gidip orada bir çeşit tedavi uygulatmazsanız, tıbbî yolu tercih ederseniz o başka...

Sedef hastalığı tedavisi, Sedef hastalığı her yaşta görülebilecek kalıtımsal yatkınlığı olan kronik bir deri hastalığıdır ve sık görülmesi nedeni ile deri hastalıkları arasında en çok görülen hastalıktır.

***

Hastalıkta sıklıkla deri üzerinde kırmızı plaklar oluşur ve bu plakların üzerinde iltihaplanmalar veya türüne göre kabuklanmalar meydana gelir. Sedef hastalığının tedavisinde amaç iltihabı azaltmak ve derinin kabuklanıp dökülmesini kontrol altında tutmaktır. 

***

Nemlendirici özelliği bulunan kremler deri üzerinde oluşan pulların oluşumunun engellenmesi ve kaşıntının kontrol altına alınmasına yardımcı olur. Bu hastalığın tedavisinde özel bir diyet uygulama zorunluluğu yoktur.

Bütün hastalar için geçerli olan tek bir tedavi yöntemi de mevcut değildir, her hastanın genel sağlığı hayat tarzı ve sedefin şiddetine göre tedavi yöntemi belirlenir ve tedavisine başlanır.

Çeşitli tedavi yöntemleri belirlenebilir ve bunlara göre doktorun tavsiye ettiği kontrollere dikkat etmek gerekir. 

***

Doktorlar hastalıklı deriler üzerine uygulanması amacı ile kortizon (steroid) benzeri ilaçlar verebilir; sentetik vitamin D katran veya antralin içeren ilaçlar tavsiye edebilir.

Sedef hastalığının en ileri safhalarında ağızdan alınan ilaçlara ihtiyaç duyulabilir bu ilaçlar tedavinin son aşamasında kullanılır. Bu tedaviye ilave olarak güneş ışınları (Ultraviyole) tavsiye edilir. 

***

Güneş ışınları çoğunlukla hastalara fayda sağlayarak tedaviye yardımcı olur.

Ancak bu uygulama sırasında dikkatli olmak gerekir aksi takdirde bu ışınlar hastalığı alevlendirebilir.

Bu sebeple doktor tavsiyesine uygun bir şekilde güneşe çıkılmalıdır. Bu hastalığın tedavisinde kullanılan yöntemler vardır...

***

Steroidler (kortizon), kortizon türevleri içeren kremler merhem veya losyonlar pek çok hastada tedavinin olumlu sonuçlanmasını hastalığın etkilerinin en aza indirilmesine katkı sağlar. Özellikle genital bölge, kasıklar ve yüz gibi hassas bölgelerde gücü zayıf olan steroidler tercih edilir bu bölgelerde kalıcı hasarlara sebep olmasın. Güçlü olan steroidler daha çok saçlı deride diz ve dirseklerde avuç içi ve ayak tabanlarında kullanılır. Bu bölgelerde ilacın etkisini arttırmak için ilaç sürüldükten sonra üzeri ince bir naylon veya streç film ile kapatılmalıdır. Fakat bu ilaçların uzman doktor kontrolünde kullanılması gerektiği unutulmamalıdır.

***

Küme baş ağrılarında pek çok triptan içeren ilaç kullanılmıştır. İmigran ilk nesildi. Şimdi Zolmitriptan’ı (Zomig) tercih ediyoruz.

Gene lityum (Lithuril 300 mg Cap veya Eskalith Kapsül veya Tablet) Küme Baş ağrılarında etkili ilaçlar arasındadır. Hele Duygudurum Bozukluğu ile birlikteyse, bu iki ilacı vermek en doğrusudur.

Hipnoterapiye yatkın olanlara bu yöntem işe yarar (insanların %75’inde). 

***

Bu ilaçların ciddi yan etkileri olabilir tedaviyi iyice zorlaştırabilir. İlaçların kullanılması kadar aniden bırakılması da sakıncalıdır. Aniden kesilmesi hâlinde hastalığın iyice şiddetlenmesine sebep olur.  

Tedavi devam ederken aylar sonra kortizon (desmetilprednizolon gibi) içeren ürünlere karşı direnç gelişebilir uzman doktor bu durumda tedaviye direnç gösteren bölgelerin içerisine bu ilaçtan enjekte eder; bunun dozu doktor tarafından ayarlanır.

***

Saçlı deriye uygulanan tedavi yöntemi, saçlı bölgede oluşan Sedef hastalığının tedavisinde hastalığın şiddetine saçın uzunluğuna ve hastanın hayat tarzına göre en uygun olan tedavi yöntemi seçilir.

Reçeteli veya reçetesiz olarak birçok şampuan ve solüsyon saçlı deride oluşan Sedef hastalığı için kullanılan yöntemlerdendir. 

Bunlardan birçoğu katran ve steroid içerir. Saç derisinde Sedef plakaları bulunan hastalar saçlarını çok sert bir şekilde kaşımaktan ve şampuanlamaktan kaçınılmalıdır.

***

Antralin tedavisi, bu ilaç kalın kabuklara sahip Sedef hastalığı oluşumlarının

tedavisinde tercih edilen bir ilaçtır. Cildi tahriş edebilen bir ilaçtır derinin ve

giysinin boyanmasına sebep olabilir. 

 

Vitamin D ve kömür katranı tedavisi, hastalığı sadece belirli bölgelerde olan hastalarda kullanılan bir yöntemdir. Yan etkilerinden korunmak için belirli miktarda doktor kontrolünde kullanılmalıdır. 

***

Kömür katranı da yüzyıllardır Sedef hastalığının tedavi sürecinde kullanılır. Özel merkezlerde uygulanan bir tedavi yöntemidir.

 

Işık tedavisi, güneş ışığı ve ultraviyole derideki hücrelerin gelişmelerini azaltır. Bunlar deri kırışıklığı göz hasarı ve deri kanserine sebep olabilir fakat doktor kontrolünde oldukça etkili sonuçlar doğurabilir. 

 

***

Vücut yüzeyinin tamamında Sedef hastalığı görülen kişilerde özel odalar sayesinde bütün vücuda ışık uygulanır. 

 

Puva tedavisi, sedef hastalığı diğer uygulanan tedaviler ile olumlu sonuçlar alamaz ise bu tedavi yöntemi kullanılır. Hastaya psoralen adı verilen bir ilaç verilir ve özel bir ultraviyole ışığı olan UVA ışınlarına dikkatli bir şekilde bırakılır.  

***

Bu tedavi 2-3 ayda yaklaşık 25 defa uygulanır. Yılda kırk defaya yakın bir uygulama tedavinin olumlu sonuçlanmasını sağlayacaktır. 

 

Methotreksat tedavisi, aslında kanser tedavilerinde ağızdan kullanılan bir ilaç türüdür. Diğer tedavilerin etkisiz kalması ve hastalığın iyice şiddetlenmesi durumunda başvurulan bir tedavi yöntemidir.

***

Sedef hastalığının gerilemesini sağlar. Bu ağır bir ilaç olduğundan özellikle karaciğer üzerinde oldukça etkilidir bu sebeple düzenli olarak kan tahlilleri yapılmalıdır. 

Plak tipi sedef: En çok karşılaşılan sedef çeşididir. Dirsek ve dizlerde kızarıklık, pullanma ve döküntü şeklindedir.

Ters sedef: Derinin katlanma bölgelerinde görülür. Sıklıkla kasık ve koltuk altında oluşur. Kesin teşhis öncesinde diğer egzama türleriyle çok karıştırılır. 

***

Eritrodermik sedef: Kızarıklık ve deri döküntüsünün bütün vücuda yayılmış şeklidir. Elektrolit ve sıvı dengesizliğine sebep olabildiğinden tedavisi genellikle hastanede yapılır. Nadir görülen bir sedef türüdür.

Damla tipi sedef: Daha çok çocuklarda rastlanır. Damla şeklindeki sedef yaralarına bütün vücutta rastlanır. 

Sedef Hastalığı

Birçok insanın sorunu olan sedef hastalığıdaha sık olarak dirsek, saçlı cilt, diz,

el ve ayaklarda görülür. Sedef yaralarının görüldüğü bölgelerde kaşıntı, ağrı veya batma olabilir. Nadir olarak cildin tamamı hastalıktan etkilenebilir. Sedefin bütün deri yüzeyini kaplayacak şekilde görüldüğü hâli ölümcül olabilmektedir.

 

Bunun sebebi sedef yaralarıyla kaplanan cildin sıcaklık düzenleyici özelliğini kaybetmesi ve bariyer görevi özelliğini kaybetmesidir.

 

Sedef hastalığı görülen kişilerin %10’unda eller ve el bilekleri, ayak ve ayak bilekleri, omurga ve boyunu etkileyen artrit (eklem iltihabı) gelişmekte. Bazen sedef hastalarının eklemleri gözle görülür şekilde deforme olabilmektedir. Yine bazı hastaların el ve ayak tırnaklarında şekil bozuklukları ve dökülmeler görülebilir. 

 

***

Orta şiddette ve şiddetli devam eden sedef hastalıkları bazı iç hastalıklarla birlikte görülebilir. Kardiyovasküler (kalp damar sistemi) hastalıklarla sedef hastalığı arasında belirgin bir ilişki tespit edilmiştir 

***

Sedef hastalarında inme (felç), hipertansiyon, dislipidemi, iskemik kalp hastalığı, Tip 2 diyabet ve Crohn hastalığı riski görülmesi riski daha fazladır.  

***

Sedef görülen kişilerin %60’ında karaciğerde yağlanma görülür. Yine sedef hastalarında hipertansiyon görülme oranı %40’a yakındır. Sedef hastalığı hipertansiyon hastalığı oluşumu için başlı başına ve bağımsız bir sebep olabilmektedir.

***

Aynı zamanda, sedef hastalığı olan kişilerde kalp krizi riski daha fazladır.

Sedef hastalığının şiddeti ve tedavi süresi ile bazı kanser türleri arasında doğrudan bir ilişki görülmüştür. 

***

Sistemik tedavi olan ve uzun süre tedavi gören hastalarda lenfohematopoetik kanserler, kolorektal (kalın bağırsaktan rektuma uzanan) kanserler ve böbrek-mesane kanserlerine daha sık rastlanmaktadır.

 

Sedef hastalığı lenfoma ve malign melanoma hârici deri kanserleri için başlı başına bir risk faktörüdür.

 

Sedef Neden Olur?

 

Hastalığın sebebi tam olarak bilinmemektedir. Uzmanlar hastalığın ortaya çıkmasında çok sayıda genin rol oynadığını düşünmekte. Ailesinde ve yakın akrabalarında sedef olanlarda, sedefe sebep olan bu bozuk genlerin görülme ihtimali daha fazladır. 

***

Yapılan araştırmalara göre anne-babanın her ikisinde de sedef hastalığı varsa çocukta olma ihtimali %41, yalnızca birinde varsa %14 ve kardeşte varsa %6’dır. Genetik sebepler dışında bazı ilaçlar, duygusal dalgalanmalar, stres ve sıkıntı, bulaşıcı hastalıklar, iklim, dâhili hastalıklar ve travmalar hastalığa sebep olabilmekte ve hastalığı tetikleyebilmektedir.

***

Sedef neden olur sorusuna cevap arayan bazı uzmanlara göre sigara da sedef hastalığı tetikleyicilerindendir.

 

Sedef Hastalığı Belirtileri

 

Hastalık herkeste aynı seyretmez ve kişiden kişiye farklılıklar gösterir. Bununla birlikte en çok görülen sedef hastalığı belirtileri; deri üzerinde bazı bölgelerde kızarıklıklar, bu kızarıklıklar üzerinde kepeklenme ve döküntü, kaşıntı ve yanma şeklindedir. Bu belirtilerin görülmesi durumunda vakit kaybetmeden bir doktora başvurulması önemlidir. Sedef hastalığının tedavisi olmadığı yönünde yaygın bir inanış vardır. Bu yanlış bir davranıştır. Doktor kontrolünde uygulanacak tedavi ile hastalık kontrol altında tutulabilmektedir. 

 

***

Sedef Bulaşıcı mıdır?

 

Sedef hastasıyla karşılaşan birçok kişi kötü görünümün de etkisiyle tedirgin olmakta ve sedef bulaşıcı mı endişesine kapılmakta. Sedef hastalığı ile ilgili toplumda birçok yanlış bilgi ve inanış vardır.

 

Bunlardan bir tanesi de sedef hastalığının bulaşıcı olduğu inanışıdır. Yanlış olan bu inanış hastanın sosyal faaliyetlerini sınırlamasına, kendisini soyutlamasına ve yalnız kalmasına sebep olmaktadır.  

 

***

Yaygın inanışın aksine sedef hastalığı kesin olarak bulaşıcı bir hastalık değildir. Yani sedef hastalığı temasla, aynı havuzda yüzmekle, aynı eşyaları kullanmakla, aynı havluya silinmekle, aynı tabaktan yemek yemekle ve benzeri şekilde bulaşmaz.

 

Sedef Hastalığı Tedavisi

Sedef hastalığı birçok duygusal sıkıntıyı da beraberinde getirmektedir. Öyle ki sedef hastalarının dörtte biri depresyondadır. Sedef hastaları açısından en çok sıkıntı yaratan durumlardan biri görünür yerlerde oluşan sedef yaralarıdır. Bu yaralar nedeni ile hasta kötü göründüğünü düşünür ve kendisini kötü hisseder. Toplum içinde bulunmaktan rahatsızlık duyabilir ve özgüven kaybı yaşar. Bir diğer duygusal sıkıntı da yaraları gören kişilerin hastalığın bulaşıcı olabileceğini düşünmesi sonucunda sedefli insanlara yaklaşmaktan çekinmeleridir. Depresyonda SSGİ dediğimiz serotonin geri alıcı ilaçlar etkili olabilir (Sertralin, fluoksetin, triaminoerjik olan venlafaksin – Efexor orta ila üst dozlarda verilebilirler).

 

Bu hastalık hastaların yalnızlaşmasına sebep olur. Hem hastalığın beraberinde getirdiği rahatsızlıklardan dolayı, hem de yaşanan duygusal sıkıntılardan dolayı sedef hastalığı tedavisi oldukça önemlidir.

 

Tedavisi

 

Hastalığın tedavisi kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Uygulanacak sedef tedavisi yönteminin belirlenmesinde hastalığın görüldüğü yerler ve sedef yaralarının yaygınlığı önemlidir.  

 

***

Mesela yaralar vücudun %5’inden az bir alanda ise krem tedavisi uygulanırken, yaraların daha yaygın ve şiddetli olduğu durumlarda farklı tedaviler uygulanır.  

***

Uygulanan tedavilerde amaç:

 

Hızlı hücre üremesini engellemek, kızarıklık ve kepeklenme şeklindeki döküntüleri azaltmaktır.

 

Sedef kabuklarının tedavisi ile yaraların ortadan kalkmasını ve deri yüzeyinin normale dönmesini sağlamak.

 

Döküntüler ve sedef yaraları tamamen ortadan kalktıktan sonra, yaraların sebebinin teşhisi ve bu sebeplerin ortadan kaldırılmasına yönelik tedaviyle hastalığın tekrarlamasını önlemek.

sedef hastalığı ile ilgili görsel sonucu

 

Sedefle birlikte beliren diğer hastalıkların tespiti ve tedavi edilmesidir.

 

***

Sedef, tedavisi mümkün olan bir hastalıktır. Yaygın inanışın aksine uzman bir doktor yardımıyla hastalık kontrol altında tutulabilir, hasta çok az döküntüyle hayatını sürdürür ve sedef hastalığının rahatsız edici semptomları ortadan kaldırılır.

 

Sağlık, esenlik ve bilimden sapmamak dileklerimle…

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 05 Nisan 2017 Çarşamba

Okumaya devam et
  2397 Hits
  0 yorum
2397 Hits
0 yorum

EPİLEPTİK PSİKOZ

Eskiden işler çok basitti: Eretizm (öfkelilik), Erotizm ve Mistisizm arada oldu mu, hemen bu teşhisi koyardık…Tarihe baktığımızda da Van Gogh’un kulağını keserken bir sara nöbeti geçirdiğini söyledik. Belki de porfiryası vardı...

Aslında işin kökenini başka zamanda arayabiliriz.


Hugling Jackson, ilk defa “jacksonien march” diye beyindeki anormal elektrik boşalımını tarif etmişti.

Daha sonra Penfield ve arkadaşları, kafatasını adeta bir yumurta tepesi gibi açtılar ve içine küçül elektrotlar yerleştirdiler. O zamanlarda aletler basitti ve MR, ne CT, ne de başka bir şey mevcuttu. Hepsi çok iyi gözlemciler ve iyi hekimlerdi. Daha ziyade sevgileriyle bilimi bir araya katarak, beyin ve omuriliği incelemeye çalışıyorlardı.

***

Hâlâ, klasik toniko-klonik epilepsi nöbetindeki görünüme de Jackson’un ismi verilir…

Pnömoensefalografiyle, yani belkemiğinden hava vererek beyni tetkik ederlerdi.

***

Tekniğin uygulanması yahut basit ve ilkeldi: Omuriliğin hemen altındaki bölgeye, yani iki kalça kemiğinin ortasındaki bölgenin altına kaba iğneler sokup, içeri hava basıyorlardı ve hangi beyin yarım küresinin veya bölgesinin durumuzu, içeri enjekte ettikleri havayla ölçüyorlardı ama ta o zamandan sağ yarım-kürenin daha ufak, soldakinin ise daha büyük olduğunu fark etmişlerdi…

***

Eh, bazen içeri bakteriler ve virüsler kaçıp, hastalananlar hattâ ölenler de olmuyor değildi. Kolay değildi çünkü henüz yeterince sterilizasyon (mikroplardan arındırma) işlemini yapamıyor ve alkolle, tentürdiyotla iğne sokulacak yeri siliyorlardı.

***

İşte, Penfield da tam o zamanlarda bu deneyleri yaptı. Kafataslarını yumurta kabuğu gibi açıyor, içeri soktukları ufak elektrotlarla, beynin hangi bölgesinin ne işe yaradığını keşfediyorlardı.

***

1091’de Broadman diye bir adam daha da büyük bir adım attı ve beynin hangi bölgesinin ne işe yaradığını ortaya koymaya başladı.

***

1981’de Lopsag Rampa ismindeki bir mistik ise, tam alnın ortasında, epifiz bezinin olduğu bölgenin telepatiden ve duru-görüden sorumlu olduğunu düşündü ve Üçüncü Göz diye kitaplar yayımladı. Daha sonra anlaşılacaktı ki, bu bölgede bol miktarda demir iyonu mevcuttu ve kuşlardan yunuslara kadar pek çok omurgalı canlı, yönlerini bu sayede buluyorlardı. İnsanda ise bu yetenek neredeyse kaybolmuştu. Hâlâ da tam bilinmemekte…

***

Hanes Berger ise, insan beynindeki düşünceleri okuyacağını ve onların anlaşılır bir lisanla yazdırılabileceğini düşündü (1783-1841) ve ilk EEG aletini icat etti. O da, tam bir samimiyetle, bu sayede insanların düşüncelerinin kaydını yapabileceğini zannediyordu.

Büyük bir şeydi: Artık insanların düşünceleri, tasavvurları ve niyetleri kâğıda kaydedilecek, gizli saklı hiç da büyük bir adım bir şey kalmayacaktı. Eh, istihbarat güçleri de bu müthiş aletin ve mucidinin peşine düşmekte gecikmediler. Aslında astronomi öğrenimi yapmayı tasarlayan Berger, ailesinde yaşanan bir olayın ve Freud'un o senelerde ilgi uyandıran Rüya Yorumları'nın etkisiyle psikiyatriye yöneldi1897’de Jena Üniversitesi’de doktorasını tamamlayarak, 1900’de aynı üniversitenin Psikiyatri Kliniğinde çalışmaya başladı. 1906’da profesör, 1919’da bölüm başkanı, 1927’de de rektör oldu.

Ama o zamanlar Alman ve mucit olmak pek güçtü. Naziler her şeyine el koydular ve kendisini yandaşları olmakla suçladılar. Koskoca nöropsikiyatri profesörü bu iftiralara tahammül edemedi ve 1941’de geçirdiği bir melankoli nöbeti sonucunda intihar etti. Faşizmin ilk kurbanı değildi belki ama çok önemli bir isim bırakarak göçtü! Psikiyatri vakalarının nesnel temelini araştırmaya ağırlık veren Berger, beyinde kan dolaşımı, ruhsal durumların bedensel göstergeleri ve beyin ısısı konusunda değerli incelemeler yapmıştı. En önemli çalışması ise, insan beyninin biyoelektrik etkinliğini kaydetmek amacıyla geliştirdiği yöntemdir.

***

18. Yüzyılda İngiliz hekim John Walsh ile Galvani, adalelerdeki, Richard Caton ise hayvan kafatasını açarak ise hayvan kafatasını açarak, beyindeki biyoelektrik etkinliği kaydetmeyi başarmışlardı.

Belirttiğim gibi, Berger, beyin kabuğunun elektrik faaliyetinin (beyin dalgalarının) kafatasını açmadan da kaydedilebileceğini düşünüyordu ve bu faaliyetin, düşüncenin beyne aktarılmasında bir araç olarak kullanılabileceğini umuyordu.

Bir dizi başarısız deneyden sonra, 6 Temmuz 1924’te, oğlu Klaus’un saçlı derisine koyduğu elektrotlardan sinyal almayı başardı. (burada ödipal bir sakrifikasyon akla gelmiyor değil).

Ayrıca, denek gözlerini açtığında ve zihinsel faaliyette bulunduğunda, EEG’deki ritmin değiştiğini tespit etti. 1929’da yayımladığı bu gözlemler, nörolojide önemli bir teşhis ve araştırma yöntemi durumuna gelecek olan EEG’nin temelini oluşturdu.

 

***

O yıllarda özellikle Freudiyen anlayışın değer vermediği bu buluş, 1937’de Paris’te toplanan Psikoloji Kongresi’nde büyük bir övgüyle karşılandı (Psikanalizin tutuculuğu ve dışlayıcılığı o zaman da mevcuttu). Bu vesileyle, bir psikiyatrın buluşu Nörolojiye kaptırılmıştı ama 2000’li yıllarda bu iş gene tersine dönecekti…

***

Tıpkı Gazali’ın (1058-1011) içtihat kapısını kapatması gibi, onlar da sinir-bilimin bütün sırlarını çözdüklerini vehmediyorlardı.  Epey sonra anlaşılacaktı ki, bu büyük müçtehit, filler ve körler meselini, kadim Hint bilgeliğinden almıştı ve İslam tasavvufuna pastalaşmıştı. Sırf bu bile, dinlerin evriminin bir göstergesidir.

Bilimde de aynı şeyi görüyoruz işte…

***

Gene o senelerde, sara (epilepsi) nöbeti geçirenlerde deliliğin düzeldiği, bunu da EEG’den takip etmenin mümkün olduğu keşfedildi. Landolt ismindeki bir bilim adamı buna zoraki normalleşe (forced normalization) adını verdi.

Bunları takip eden iki uyanık İtalyan bilim adamı (1937) Lucio Bini, ondan ilhamla da Ugo Cerletti ve Lucio Bini, ilk defa EKT (elektrokonvülsif Terapi: Elektroşok) aletini icat ettiler.

***

Madem beynin kendi anormal elektrik boşalımı akıl hastalığına iyi geliyordu, bunu dışarıdan elektrik vererek niye yapmasalardı ki?

Buna bakarak, hemen akabinde, Ensülin ve Barbitürat Koma Terapileri de icat edildi ama bunlarda zayiat fazla oluyordu. Terk edildiler.

***

Tabii ki bilim adamları rahat durmadı ve Rus bilim adamlarından Giljarowski tarafından Elektro-Uyku Terapisi icat edildi (2014). Aslında, tıp babalarından İbni Sina ve Hippocrates ile beraber anılan Galenius, ta MS 200 civarında tıbbî tedavilerde elektrik balıklarının tatbik edilmesini salık vermişti. Sonradan bu da pek işe yaramaz bulundu.

***

Nihayet, 1900’lerin sonu ve 2000’lerin başında haloperidol, klorpromazin, imipramin ve ilk MAO inhibitörleri geliştirildi (fenelzin, nialamid vs.).

Bir anda tımarhaneler boşalmaya başlandı.

İlkel soğuk su banyoları, boğmak üzereyken kurtarma gibi dehşet verici uygulamalar ve lavmanlar terk edildi.

Artık ilaçlar vardı!

***

Denir ki, 1800’lerin başında Dr. Pinel ilk şizofreni hastasını zincirlerinden çözüp sokağa saldığında, hasta sevincinden çatlayıncaya kadar koşmuş.

Ve süratle gelişen psikoterapiler gündeme geldi.

Hepsi de Hipnozdan doğdular, Psikanalizle tanındılar ama bu yöntem sınıfta kalırken, diğerleri coştu!

***

Psikoterapi Türleri

Bütüncül Psikoterapi: Bütün psikoterapi tekniklerinin hangi hastaya ne zaman uygulanacağını ve bütünü izah etmeye yönelik bu terapi yöntemi farklı teknikleri entegre etmeyi sağlar. Esneklik sağlayan bu model evrensel uygulamalar için de uygundur ve pratiktir.

Dinamik Psikoterapi: Dinamik psikoterapi, yapıtaşı olarak Freud’un klasik Dürtü Kuramı ve sonrasında da, Ego Psikolojisi, Nesne İlişkileri, Kendilik Psikolojisi gibi diğer dinamik ekollerle devam etmiştir. Bu ekoller psikopatolojilerin temelinde kişinin 0-6 yaş arasındaki dönemde yaşadıklarının olduğunu savunur ve hipnoz, serbest çağrışım ve rüyalar yoluyla bunları irdeler.

Bilişsel Psikoterapi: Bilginin işlenmesi sürecinde; temel kabullerdeki hatalardan kaynaklanan işlevi olmayan şematik kavramlar, zamanla olumsuz otomatik düşüncelere dönüşür. Sonuçta ortaya çıkan düşünsel, duygulanım ve davranış bozukluklarının tedavisi bilişsel psikoterapinin alanına girmektedir. Kognitif terapi olarak da adlandırılmaktadır. Şema terapisi, fikirsel duygulanımcı davranış terapisi de bilişsel terapiden kaynaklanmıştır

Davranışçı Psikoterapi: Davranışta otomatik modelleme gibi öğrenmeler sonucunda ortaya çıkan bozukluklarda; duyarsızlaştırma, ödüllendirme gibi çeşitli teknikler yoluyla davranış değişikliği ya da davranışın frekansında azalma gibi sonuçlar sağlamaya yönelik terapilerdir.

Bilişsel - Davranışçı: Klinik uygulamalar ve gözlemler psikoterapi süreci içinde, bilişsel-davranışçı yöntemlerin bir arada kullanılmasının etkili sonuçlar ortaya çıkarttığını net olarak göstermektedir. Günümüzde sıklıkla bu iki yöntem bir arada kullanılmaktadır.

Varoluşçu Psikoterapi: Varoluşçu psikoterapi de önemli olan şimdi ve burada kavramlarıdır. Varoluşçular varolma yolunda kişinin en çok üzerinde durduğu 5 soruyu temel alarak bunlar yoluyla psikoterapiyi yapılandırmışlardır

Sistemik Psikoterapi: Palo Alto’dan Paul Watzlawick ve arkadaşlarının 1970’lerde geliştirdiği, matematik sistem teorileri, iletişim teorileri ve aile dizin çalışmalarının temelini oluşturduğu, 10-15 seans süreli ve bir ekip tarafından uygulanan psikoterapi yöntemidir.

Geştalt Psikoterapi Yaklaşımı: 1940'lı yıllarda Fritz Perls, Laura Perls ve Paul Goodman tarafından geliştirilmiş bir psikoterapi yaklaşımıdır. Geştalt kelimesi Almanca’da kendine özgü bir bütünlüğü olan şekil, örüntü anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım, her bireyin, doğuştan var olan potansiyellerini açığa çıkarabilme dürtüsüne sahip olduğu görüşünü benimser. Bireyin kendi özelliklerini ve potansiyelini fark edip, buna sahip çıkabilmesini ve kendisini gerçekleştirmesini amaçlar.

Sonuç: 400’den fazla psikoterapi var ve hepsinin de temeli şu veya bu şekilde ikna etmeye dayanır.

Meslekte üstatlaştıkça, her terapist kendi stilini geliştirir ve onu diğer tedavi yöntemleriyle birlikte uygular.

Bunu kim mi söylemiş?

Dr. Bayram Karasu!

Bir röportaj: http://www.hurriyet.com.tr/amerikan-jet-sosyetesinin-erzurumlu-psikiyatri-toksoz-bayram-karasu-10142591

Kentteki en zenginlerin yaşadığı, hatta geçenlerde Tom Cruise ve ailesinin de taşındığı Upper East Side (Yukarı Doğu Yakası)’daki muayenehanesinde randevu verdi bana. New York’taki Central Park’ın tam yanında, Guggenheim Müzesi’ne bakan gösterişli binada, yeşil duvar kâğıtlarıyla süslenmiş, loş, dar ve eski duran odada konuşmaya başladığımızda, herhalde alışkanlık sonucu saatine baktı.

Hastalarından 45 dakika için 600 Dolar seans ücreti alan ve genelde haftada iki seans terapi uygulayan Karasu ile İngilizce konuştuk. Lokanta Türkçesi diye tarif ettiği kırık Türkçesi yerine İngilizceyi o tercih etti.

İlk sosyetik hastasını, daha 1969’da kente gelir gelmez, o yıl ölen bir doktordan devralmış. Sonra ondan duyan diğerleri derken, kısa sürede New York sosyetesinin doktoru haline gelmiş. Beni zenginler konusunda zengin hastalarım yetiştirdi diyor. New York’ta yaşayan ve iki yıl önce ölen Ahmet Ertegün, Arif Mardin gibi isimleri bilirken neden Karasu’yu çok tanımadığımızı sordum. Etrafında fazla Türk dostu olmamasına bağladı. Ertegün ve Mardin ile hayattayken görüşüyormuş. Bir de yine New York’ta yaşayan, Osmanlı Hanedanı’nın şu andaki reisi Ertuğrul Osman Efendi ile. Onun dışında çok Türk tanıdığı olmadığını söylüyor. 

SONUÇ

Stanley Cobb’un (1887) söylediği gibi, psikiyatri tıp bilimlerinin en yenisi ama sanatlarının en eskisidir.

***

Peki, epileptik psikoz var mı?

Hem de çok ama kuşkulanmak, iyi öykü almak ve Uyku EEG’si çektirmek gerekiyor. Ben çok yakaladım ve yayınladım. Hem de evrimsel izahlarını katarak.

Tedavisinde antiepileptikler (msl karbamazepin) ve düşük doz nöroleptikler kullanılabilir. Boşaltıcı EKT fikri pek revaç görmemekte...

Sağlık, esenlik, bilim ve barış dolu günlere…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 05 Kasım 2015 Perşembe

Okumaya devam et
  4292 Hits
  0 yorum
4292 Hits
0 yorum

AKLUHİKMET, KUVVET, GÜZELLİK VE BİLİM

Sevgili Mekâncılar,

Bu tamlama akıl ve hikmetin birbirlerinden ayrı tasavvur edilemeyeceği bir bütünlük içinde olduklarının ifâdesi.

Yâni ne akılsız hikmet (bilgelik), ne de hikmetsiz akıl tek başına bir şey ifâde eder.

Saf akla perestiş etmeye (öykünmeye) “rasyonalizm” denir ve sonu bir çıkmaz sokaktır. Çünkü akıl dizginlenmez ve kontrol altına alınmazsa, sonunda insanı aklını kaybetmeğe kadar götürecek bir potansiyeli de taşır. Çok akıllı ama hikmet yoksunu bir kişi çok tehlikeli bir câni de, cinsel sapkın da olabilir.

En azından, iflâh olmaz bir dogmatik hâline gelir.

Saf hikmet ise aklın dizginlerinden kurtulmuş tehlikeli bir canavardır.

Pek çok akıl hastası, karizmatik ama paranoyak lider hikmet dolu lâflar etmişlerdir tarih boyunca ama yaptıkları kötülüğün hâddi hesabı yoktur.

***

Peki, akluhikmet yerinde ama bu da yeterli midir?

Kitleleri etkileyecek kadar şaşaalı sözler söyleyen, insanları peşine takan böyle kişilerin söylemlerinin mutlaka KUVVETLİ olması da icap eder.

Okumaya devam et
  6744 Hits
  0 yorum
6744 Hits
0 yorum

ATEŞ BACAYI SARIYOR, PEKİ HÜKÛMET NE YAPIYOR?

Vatanın milletiyle beraber bölünmesine doğru adım adım ilerlenirken ve bütün üniversitelerde, hâttâ liselerde, ortaokullarda çok kötü şeyler cereyan ederken, hükûmetimiz ne yapıyor?

Bu ısrarla âkil dedikleri, belki de bunda hata etmedikleri (malûm, âkil “yiyici” demekti, “âkıl” ise akıllı) kişilere karşı Türk Milleti’nin verdiği tepkileri hiç dikkate almaksızın, bütün yandaş medyada güllük gülistanlık bir ülke manzarası sergileniyor.

Yâni, hükûmet, başını kuma gömmüş devekuşu gibi davranıyor!

Başka vahim ama hiçbir yerde yazılıp çizilmeyen birkaç haberi ileteyim: İstanbul’un pek de öyle varoşlarında olmayan ama düşük sosyoekonomik gruptan ailelerin çocuklarının gittiği (üstelik bunlar Kürt de değil) ilk ve orta tedrisat okulunda yazılı ödev veren öğretmenler şikâyet ediliyor ve haklarında da soruşturma açılıyor. Resim öğretmeni (yakın aile dostumuzdur) hakkında da çocukları baskı ile resim yapmaya zorladığı için kovuşturma yapılıyor.

Peki, amaç ne?

Resim yapmak günah ve tefekkür etmek de bu devirde en istenmeyen şey ya, onları engellemek.

Okumaya devam et
  3813 Hits
  0 yorum
3813 Hits
0 yorum