Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

YIKALIM ŞU EGOLARI

Paris’e geleli sadece iki gün oldu ve buradaki EURONEWS TV kanalında o kadar şeyi İngilizce olarak izlemek mümkün.

Maalesef gerek burada, gerek dünyada tam bir karmaşa hâkim.

Bütün dünyadaki sorunları 24 saat takip edebiliyoruz.

Meselâ Barcelona’da meydana gelen uçak kazanın kara kutusunun yeni bulunduğunu, Brad Pitt’in yeni bir film çevirdiğini, zamanın meşhur kabadayılarından Oflu İsmail’in akciğer kanserinden vefat ettiğini öğreniyoruz.

d]


Neslim, Champs elysée’de koşuşturmakta ve bir zamanlar Fransız İhtilali’ne, “fraternite egalite Fraternite” yani Liberté, égalité, fraternité; “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" anlamına gelen  özdeyiş, 1789 Fransız İhtilali’nin sembollerindendir.

bed]

Ayrıca İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi dünyadaki birçok başka grup da zamanında Fransız Devriminin bu ünlü sloganını kendine mâl etmeye çalışmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti; Osmanlı Devleti'ndeki Mutlakıyete karşıt olarak Fransızların "Liberté, égalité, fraternité" özdeyişini "Hürriyet (Özgürlük), Müsavat (Eşitlik), Uhuvvet (Kardeşlik)" kavramlarıyla çevirmiş ve benzer anlamlara gelecek şekilde kullanmaya çalışmıştır.

Dündar Kılıç’ın kabadayılığının eşsiz olduğunu fakat gariban babası olduğunu da okuyabiliyoruz.

Keza, Hürriyet’ten Sevgili İpek Özbey’in haberine göre, 31 Mart 1979’da Semiramis Gazinosu’nda sahneye çıkarken “taşkınlık yapılacaksa gazinoyu kapatın” diye emir yağdırdığını okuyabiliyorum.

Tanışmıştık bu adamla. Muayenehanemize gelmişti Merhum Pederim hayattayken. Koskocaman bir gövdesi, ürkütücü bir görünümü vardı, ağır derecede şeker hastasıydı ve yanında sadece bir korumasıyla gelmişti.

***

İsmail Hacıosmanoğlu Of’luydu ve belki de son “harbi” kabadayılardan birisiydi. Zaten bu Ofluların hepsi de gözü kara, özünde vatanına milletine bağlı ama kendilerine özgü adamlardır.

Nev-i şahsına münhasır dedikleri kişiler hani

Verirsen ellerine biraz Demir ve bir törpü, hemen size tabanca imal edip bir de (genellikle ücretsiz) teslim ederler.

Eminim de hâlâ da öyledirler.

Neyse, zamanı geri sarayım: Nesi olduğunu sorduğumuzda, “benim bir şeyim yok, yanımdaki anlatsın” diye garip bir ifade kullanmıştı. Ben de şaşırmıştım ve “bu kocaman gövdenin altında çok mütevazı bir adam mı yatmakta” diye sormuştum kendi kendime.

İş vizite ödemesine gelince, babam müstağni davranmış ve “ağanın eli öpülmez” diye biraz da alaycı bir cevap vermişti.

Dev gibi bir adamdı ve tansiyonunu ölçtüğümde gözlerim dışarı fırlayacak gibi olmuştu: 300/150 mm Cıva idi ve “bu hastamız nasıl oluyor da hâlâ yaşıyor” diye sormuştum kendime.

Cevap basitti: “Bize bir şey olmaz delikanlı”.

O zamanlar henüz 20 yaşındaydım ve bu tür hitabete aşina değildim.

O zamanlar hastalara tam bir fizik muayene yapar, tansiyonuna bakar ve uzun anlatmıştı: “Biz Dündar Kılıç’la aynı mahpushanede yatmıştık, Kürt İdris de haso adamımdır”. Dündar çok zekidir, ben babacanımdır de kimseleri kırmam, Sultan Demircan da bize tahammül eder”.


Şaşkın, biraz da dehşetengiz gözlerle dinliyordum kendisini. Bir ruh hekiminin hayatında kaç tane kabadayı tanınabilirdi ki?

Mafyada bir adalet dışında işler yapmayız ve haksızlığa tahammül edemeyiz; mesela İlhan Selçuk da 12 Mart döneminde benimle aynı koğuşta yatmıştı. Kabadayı olabilecek bir yeteneği var ama pek naif ve ince yapılı; ondan bir şey çıkar mı bilmem!

Kafamız bozulursa adama etek giydiririz, seversek de hiçbir şeyi esirgemeyiz

***

Ne para aldık diye sorarsanız, hiç bahsetmeye değmez. Bunların hepsi anılar ama elimden geldiğince bir vakanüvis sadakatiyle yazmaya gayret gösteriyorum.

Adamını aldı ve asansöre doğru yürüdü ama pek güçlükle nefes alıyor, soluklarının boğazına sarılıp öldürmesine müsaade etmiyordu.

Bacakları şişmişti ve yürürken sallanıyordu. Seğirttim ellerinden tutmak için, devrilmek üzereydi!

“Böyle adamlara ilişme, ölseler de yarım istemezler. Onun için viziteyi de söylemedim” dedi bana Peder Bey.

Hediye kabul etmiyordu ve anlattığına göre, falakaya yatırılmak dahi izzeti nefsine dokunurmuş.

“Hapse düştüğünüzde” ne yapardınız diye sormuştum.

Hafifçe tebessüm etti ve “ hapishaneler zor yerler, ekip bu kadar değil. Askeri mahkemeler tarafından yargılandıkları için siyasi tutuklularla diğerleri aynı hapishanede kalıyor. Büyük koğuşun misafirleri, ağırlıklı olarak THKP-C ile THKO’nun üye ve sempatizanları.

Bir de 12 Mart döneminin torba davası olarak ünlü TKP iddianamesine sokuşturulmuş TİP’liler bir gün bağımsız sosyalistler, aydınlar, gazeteciler”…

***

THKP-C’liler arasında Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı gibi ağır toplar var.

70’li senelerde, 12 Mart Muhtırasından itibaren, yedi kere cezaevine giren gazeteci, Aydın Engin’le orada. Dündar Kılıç, Oflu İsmail ve Sultan Demircan da…

Aydın Engin, hukuk da bildiği için, kendi ifadesiyle zalimane bir üslupla dilekçe yazabiliyordu.

Yeraltı dünyasının ünlülerine de dilekçe (ruzname) yazıyor:

Öyle yazardım ki, kendileri bile okuyunca ağlamaklı olurdu. Bu yüzden de, siyasi tutuklular içerisinde beni başka türlü severlerdi.

Oflu İsmail, cezaevinden çıkarken, Aydın Engin’e “sana kendimi hep borçlu hissedeceğim gazeteci” diyor.

Aydın Engin “zaten hepsi sudan bahanelerle buraya getirildiklerini düşünürler. Onlardan öğrendiğim birkaç şey oldu. Havalandırmaya çıktığımda bulutları veya bir kuşu yarım saat gözlerinle takip etmelisin. Diğeri ise yatağını topla, tıraş ol ve sağlam durmak gerekirdi”…

Şimdi bakıyorum da, Türkiye’ye de, Türklere de çok hoş bakmıyorlar burada.

Kaldığımız otel SOFITEL Paris le Fabourg. Belki de şehrin iyilerinden birisi.

Gelin görün ki hemen burnumuzun dibinde bir ABD yetkilisi oturuyormuş ve taksilerin buya girmesine izin vermiyorlar.

İnternet gidip geliyor, kısa kesmem icap ediyor.

Donald Trump’un nasıl olu da şov yaptığını seyrediyoruz.

Dünyada değişen bir şey yok aslında.

Aktörlerin çoğu aynı ama gene savaş, ateş, siber saldırılar ve kan var.

Harplerde gençler ölür, yaşlılar düşünür, büyük güçler de kâr eder.

***

Bu kural asla değişmeyecek.

Peki, acaba fosil yakıtları ve diğer enerji kaynakları ne kadar dayanacak?

Sonunda sunuyu yakarak mı ısınacağız?

Gülmeyin sakın: Elektroforezle H2O’yu ayrıştırdığınızda, elinizde Karbon Dioksid ve Hidrojen kalır.

Artık madde ise gen sudur.

Belki de istikbalin enerji kaynağı okyanuslar olacak.

Döneyim makalemin başlığına.

İştirak ettiğim sohbetlerde, konferanslarda sıklıkla işittiğim bir şey var: “Egoları öldürelim”.

":"300"}[/embed]

Bu sözleri sarf edenlerin hemen hiçbiri meslekten değil çünkü sanırım bu hatayı yapmazlardı.

Ego veya Kendilik, bizi biz yapan kısmımız.

Kısaca alnımızın ön kısmındaki bölge ile beynin derin kısımları arasındaki bölge.

Eğer bunu ortadan kaldırırsanız, insanlar ya ölür ya da hiç hayatta kalamaz.

Belki de daha doğrusu nefsi terbiye etmek ve daha kâmil, daha sabırlı ve sevecen olmak.

":"300"}[/embed]

Egoya bakar mısınız?

":"300"}[/embed]

Acaba bir de Yahudi mi, yoksa kızı mı öyle? Dedikodu da olabilir!

Adam bu sefer de dünyanın kaderini tayin etmek istiyor.

Güçlü Egolu ama sevgi dolu bir dünyaya herkes yayılsın.

Dilerim öyle olsun…

 Mehmet Kerem Doksat Paris – 02 Ocak 2016

Okumaya devam et
  2541 Hits
  0 yorum
2541 Hits
0 yorum

AYNALAMA ve AYNALANMA: DOĞUMDAN ÖLÜME KADAR İHTİYACIMIZ OLAN ŞEY…

İngilizcesi “mirroring” olan bu kavram çok ama çok önemlidir.


Artık biliyoruz ki, henüz ana rahmindeyken, fetüs beşinci aydan itibâren (henüz doğmamış bebek) işitmeye ve görmeye başlar.

Ana rahminin huzurlu ve güvenli ortamında zâten huzur içindedir.

Evrimsel ve evrensel bir kodla oradan çıkınca, yâni doğar doğmaz da temel güven, bağlanma, sevgi, âidiyet ve mensubiyet ihtiyaçlarıyla dopdolu olan düşmanca bir dünyaya gözlerini açar. Diğer bütün primatlar içerisinde, bakıma tamamen muhtaç olarak ve nâtamam (tamamlanmamış) olarak doğan insan yavrusudur.

İlk şaplağı kendisini doğurtan hekim veya ebenin elinden poposuna yer. Buradaki amaç onun “ilk ağlamasını” sağlamaya, yâni nefes almaya yöneliktir.

İnsanoğlu dünyaya gelirken ağlar ama bâzılarının romantikçe değerlendirdikleri gibi üzüldüğünden veya ana rahmini terk ettiğinden perişan olduğundan dolayı değil, soluk alıp, akciğerlerini havayla şişirebilmek için…

Nitekim kendini huzurda ve güvende hissettiği ânda bu ağlama gider, mutluluk ve sevgi içerisinde annesinin memesine yönelir; emer de emer.

Sonra da bol bol uyur.

Sonra uyanır, “gooork” diye kocaman bir sesle gaz çıkarır, bu arada azıcık da kusar ve altını kirletir. O kadar şirindir ki o âa, küçücük yavrudan ses nasıl çıkar diye şaşırır ilk defa ebeveyn olanlar… Hiçbir sağlıklı ana baba bunlardan iğrenmez, hâttâ büyük bir hazla, şefkatle onun ihtiyaçlarını karşılar.

Hemen temizlerseniz ve gene beslerseniz, hiç mi hiç ağlamaz. Biraz gecikince ise, başka türlü ifâde yolu bilmediği için, bir kütle tepkisiyle başlar ağlamaya. Bu devran da böyle sürer…

O minnâcık hâliyle annesinin gözlerine bakar; oradan gelecek sevgi ve tasdik mesajına acıkmış olarak. Birkaç hafta içerisinde bu ilişkiye baba da dâhil olacaktır.

Annesinin sevecen, gülümseyerek, şefkatle yolladığı bakış, yavrucağın beyninin en derin bölgelerinde (bâdeme benzediği için amigdala denen nöron havuzunda) ömür boyu sürecek güzel izler bırakır.

Sağlıklı Bağlanma uyum sağlamaya yönelik bir sistemdir. Hedefi, çocuğun güvenliği için, çocuğun anneye olan yakınlığını düzenlemektir. Zarardan korur, tehlike ve tehdit edilmeye karşı korku cevabını azaltır,rahatlama sağlar.

Bakımveren (genellikle anne), çocuktan gelen sinyallerle hassas bir şekilde ilgilenir. Çocuklarda, Güvenli Bağlanma gelişir. Sıkıntıda olduklarında ebeveyn tarafından destek gören çocuk, kendisini değerli bir varlık olarak idrak eder.

Bir nev’î Güvenli Limanda Olma, fırtınalardan korkmama sürecidir bu… Çocuğun, bakımvereniyle ilgili olarak, güvenli limanda, alacaklarını tam almadan, dünyâ ile ilgili keşfe çıkamayacağını vurgular.

Bu sâyede Korunma ve Rahatlama amacına hizmet edilir; ebeveynin yorgun, pişman ve kızgın olmadığının hissedilmesine hizmet edilir; anne, çocuğuna yakın olmaktan keyif alıyorsa, çocuk onun kuvvetini ve mevcudiyetini hisseder, olumlu ve zengin bir kendilik (Ego: Benlik/Kendilik) değeri geliştirir. Sonra, ileri dönemde, bakımveren olarak temsilî kendilik değerini kurmasına hizmet eder. Çocuğun duygusal açıdan düzenlenmesine zemin hazırlar, tecrübeden ders almayı öğrenir.

Çocuk, hem kendi duygularını düzenlemeyi hem de ilişkilerde duygularını kullanmayı öğrenir.

Bebeklikten itibâren, bakımverenin gereken ânda orada olup, gereken ilgiyi vermesi ve paylaşımlarla, olumlu rol modeli içselleştirilir. Özgüven yerleşir.

Şartlara göre şekillenen ilişki (goal corrected partnership), dört-beş yaşlarında şekillenir ve kişilik gelişiminin temelini oluşturur.

Sevgi dolu bakımverenle, çocuk kendini “sevilmeye değer” olarak idrak eder. Kararlı temsilî hâle ulaşır (steady representation state).

Ergen, ebeveynin düşünce ve davranışları ve kendisi arasında ilişki kurup, özerk stille (otonom) davranmaya başlar.

Aynalama ve aynalanma…

Okumaya devam et
  9796 Hits
  0 yorum
9796 Hits
0 yorum

EGO SAVUNMA MEKANİZMALARI veya PSİŞİK ADAPTASYON MEKANİZMALARI

Sigmund Freud’un kendisi Ego Savunma Mekanizma­la­rı’nı anlatan özel bir kitap yazmamış, bu işi, kızı An­na Freud’dan başlayarak, takip­çile­ri gerçekleştirmişlerdir (Freud A 1946, 1986).

Bu özetin daha ayrıntılı ve incelikli olanı Psikanaliz'in Psikanalizi ve Kişilik Gelişimi kitabımda yayımlanacaktır (bu başlık değişebilir).

 

İnsanoğlu sürekli ileriye doğru bir gelişim ve bu anlamda bir evrim halindedir.

Kişilikteki bu olan bitenlerin mekanizmasını şu beş esas ana başlıkta toplamak mümkündür:

1. Olgunlaşma Süreci: Emekleme, yürüme, konuşma ve lisanı kullanma becerilerinin kazanılması, cinsel ve saldırganca (agresif) dürtülerle başa çıkma, muhakeme ve karar verme, icraatta bulunma (yürütücü) işlevlerinin gelişmesi... Bunlar iç içe geçmiş ama bir devamlılık arz eden, öğrenmeyle de karışmış olarak yaşanan süreçlerdir ve aşamalı bir şekilde oluşurlar (Epigenetik İlke).

2. Dış Engellenmeler (Harici Hüsranlar: External Frustrations): Çevreden gelen, kişinin kendisinin dışındaki ortamlardan kaynaklanan hayal kırıklıklarının yarattığı çatışma ve üzüntülerdir. Eğer çevrede bir hedef nesnesi mevcut değilse, bir yokluk hali (privation) söz konusudur; böyle bir nesne mevcutsa fakat kişi ona ulaşamıyorsa bir yok­sunluktan (deprivation) bahsedilir.

Okumaya devam et
  13484 Hits
  7 yorum
13484 Hits
7 yorum

EGO / PSİŞİK SAVUNMA MEKANİZMALARI

Bu makalenin başlığı PSİŞİK ADAPTASYON MEKANİZMALARI da olabilirdi. Çünkü insanoğlu intibak eden (adaptation) bir canlıdır, Kendi'ni (Ego) yâhut Kendiliği'ni (Self) koruyacak bu mekanizmalar, evrimsel psikiyatri jargonuyla, sosyofizyolojik adaptasyonlar için elzemdir.

Sigmund Freud’un kendisi Ego Savunma Mekanizma­la­rı’nı anlatan özel bir kitap yaz­mamış, bu işi, kızı An­na Freud’danbaşlayarak, takipçile­ri gerçekleştirmişlerdir (Freud A 1946, 1986).

Okumaya devam et
  19904 Hits
  1 yorum
19904 Hits
1 yorum