Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

AKLİYE HEKİMLİĞİNDEN TABİPLİĞİNE, ORADAN DA SIHHİYE MEMURLUĞUNA TENZİL-İ RÜTBE.

Tabip kelimesi Arapça'dan geliyor ve tıp erbabı, tıp mütehassısı demek; tıpla akraba. Hekim de aynı kökenli ama "insanlardaki hastalıkları teşhis ve onları ilâçlarla veya bâzı araçlarla tedavi eden kimse" şeklinde bir nüansı var; hikmetle akraba.

 

Hakim (hâttâ daha doğru yazılışla hakîm) ise gene Arapça kaynaklı ve her şeyi bilen, bilge anlamlarında. Aynı zamanda sebep, gizli sebep, Allah'ın insanlarca anlaşılamayan amacı, eskimiş kullanımda özlü söz, vecize, gene eskimiş kullanımda fizik ve felsefe mânâlarını taşıyor. Menşei gene hikmet. Felsefe de "hikmet sevgisi" demek.

Sözü nereden açtığımı anlatayım. Rahmetli pederim nöropsikiyatr Prof. Dr. Recep Doksat vesilesi ve vâsıtasıyla çocukluğumdan beri bilimsel câmianın içindeyim. Gerek onun zamanında, gerekse kendi talebeliğim ve tahsilim süresince hep bir şeyi müşahede ettim: Seviye gittikçe düştü ve düşürüldü.

***

Bilhassa 11 Eylül 1980 darbesi ve askerlerin ezelî tabip düşmanlığı Kâinat Paşa'nın şu vecizesinde leblerden döküldü: "Bunlara (tıp doktorları) Türk Bayrağı'nın bir köşesinden tut desek, kaç para istiyorsun diye soracaklar". Çünkü o zamanlar doktorlar gerçekten çok iyi maaş alıyorlardı ve üniversite öğretim üyelerinin çoğu tam gün çalışırdı. Kazançlarıyla ev, araba alıp, çoluk çocuklarını rahat ettiriyorlardı ve huzur içerisinde bilimle iştigal ediyorlardı. Bu zihniyetle bütün tıbbiye fakirleştirildi. Akşam ne yiyeceğinin derdindeki adam bilimle uğraşamazdı ve kendini piyasaya vurdu. Tabip stagflâsyonu yaratıldı ve kalite muazzam düştü. Elitlerin çocukları artık tıbbiyeye teveccüh etmez oldu! Onlarca sene içerisinde hem talebe hem de hoca kalitesi düştü!

***

O eski zamanlar hoca da, talebe de azdı ve hocalar da hocaydı. Tıb fakülteleri tavşan gibi sağlık memuru "üreten" yüksek meslek okullarına tenzil edilmeden öncesinden bahsediyorum.

"İyi âilelerin" çocukları girerdi tıbbiyeye.

Ne demek iyi âileler? Kentsoylu, görgülü, iyi mekteplerde tahsil eylemiş, lisan bilen ve dünyâdan haberdar olan, gustosu olan âilelerin çocukları; yâni elitler. Cumhuriyet'in (şu birinci olanı) değerlerini Osmanlı âdâbıyla mezcedip yetişmiş insanlar.

Mezrasından, köyünden, kasabasından, şehrinden veya varoşlardan gelenler de vardı tabii. Fakat çoğunluk öbür gruptan olduğu için, ısrarla direnenler hâricindekiler budanırdı, yontulurdu, asimile olurdu ve tıbbiyeden musikîyle, edebiyatla, resimle ve başka entellektüel arayışlarla dolu olan kişiler mezun olurdu. Bunların da bir kısmı da kariyer yapar, hoca unvanına kavuşurdu. "Tıbbiyeden tabip dışında her şey çıkar" esprisi o zamanlardan kalmadır.

O zamanlardaki hocalar öğretmen yâhut belletmen değil, hocaydılar. Vakur, ciddi, asistanına veya talebesine sâhip çıkan, narsisizm katsayıları epey yüksek ama hürmet edilen adamlardı. Derse girdiklerinde ayağa fırlanırdı, çıt çıkmazdı. Bütün derslere hiyerarşiyi takiben herkes girerdi (kıdem sırasına göre ordinaryüs profesör, düz profesör, doçent, başasistan, asistanlar ve talebeler). İlk iki nesil hocaların ekserisi gerçekten de bu unvana lâyık insanlardı.

Sonra çoğalma ve çokluk başladı. Politik, ideolojik ve rekabete bağlı hizipleşmeler "start" aldı. Kendinden daha kaliteli adamı değil, daha yeteneksizi veya kişiliksizi yükseltme dönemine geçildi. Gene de, bu tuzağa düşmeyen epey ilim irfan yuvası vardı, şükürler olsun ki hâlâ var.

Bu arada Türkiye'yi ve Türklüğü berhava etmeye kararlı olan Batılı dostlarımız ve an büyük müttefikimiz ABD hem eğitimimizi hem de öğretimimizi istilâ için adım adım modus operandi uyguladılar.

Dört bir yanda müstemleke mektepleri açıldı: Amerikan, Fransız, Alman ve İtalyan liseleri. Elitler evlâtlarını buralara yollar oldular. Kendi harsının en önemli zamkı olan lisanıyla düşünmeyen, "Gâvurca tefekkür eden nesiller" türedi. Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkacakken, gayrı-muasır medeniyet bizim üzerimizden geçmeye başladı.

Bu arada sağlık sisteminde halka inmek sloganıyla dağa taşa sağlık ocakları kurulup mecburî hizmetle mesleğe karşı ilk antipati başlatıldı; bu işin mimarı olan Nusret Fişek bir yandan da "nüfus kontrolü" hizmetini verdirtti. Tipik bir centilmendi ve kendini de pek sevdirdi ama aslında bir vazifeyle gelmişti; ucu bugünlşere uzanacak olan...

Oyun çok sinsice idi ama gören gözler hemen ikaz etti; rahmetli pederim Recep Doksat "bu iş sâdece Türk bölgelerinde yapılıyor, Kürtler'e tatbik edilmiyor; Türkiye'nin 70 sene zarfında en büyük mes'elesi Kürt mes'elesi olacaktır" dedi diye, şimdilerde "ulusalcılıktan" yanına varılmayan Cumhuriyet gazetesinde kafatasçı faşist diye mimlendi.

 

Hemzaman olarak, yabancı lisanda tedrisat ihâneti üniversitelere de taşındı. İnanılmaz gücü, serveti ve mâhiyeti belirsiz dokunulmazlığı ile İhsan Doğramacı namlı bir kişi Amerikanca eğitimi memlekete bir soktu, pîr soktu!

Dr. Benjamin Spock'tan aparttığı kitabının aslında apartılmamış olduğuna oy çokluğu ile karar verilerek itibarı yüceltildi ve devlet nişanları verildi. Hâlen bu kişinin kurduğu üniversitelerin mensupları diğerlerinin hepsine tepeden bakıyorlar. Bu yabancı lisanda tedrisat benim fakültemde de sürüyor ve mecburen ders veriyorum. Tabipler arasına da nifak sokulmuş oldu çünkü "düz tıbbiyeliler" ile bunlar arasında muazzam kalite farkı var tabii olarak!

 

Bir yandan Öztürkçe diye diye lisan berhava edildi. Bunun da mimarları serseri ruhlu bir uydurukçu ile söz konusu üniversitenin birkaç monosemptomatik takıntılı "öğretmeni" idiler. Çok da muvaffak oldular. Doğru dürüst Türkçe konuşana ânında "gerici" denir oldu. Cemil Meriç "aydın olamazdı" çünkü uydurukçaya ve kâzıp şöhretlere karşı çıkmıştı! Attilâ İlhan gibi Komünist ama Türkçü ve Türkçe'yi oldukça doğru istimâl edenler marjinal ilân edildiler. Artık 50 yaşıma gelmeme rağmen bana da bu yafta yapıştırılmak istendi ama hayat tarzımı, kişiliğimi görenler bir yerlere oturtamadılar.

Hâlbuki mâziden istikbâle, oradan da âtiye giden yolda kaybolmamak için hâli kurtarmamız gerektiğini savunan bir kültür milliyetçisinden ibâretim.

***

Şimdilerde zâten devlet üniversiteleri öldürülüyor. Belli ki diğer bütün sahalarda olduğu gibi, bu konuda da gerekli adımlar atılıyor. Talebeler öğrenciliğe tenzil edildi, hocalar da öğretenliğe, hâttâ belletmenliğe. Tıbbı öğrenmek için değil, TUS'u kazanmak için tahsil eyliyorlar. TUS'u kazananların da ekserisi mesleği iyi öğrenmeyi değil, bir an evvel piyasaya çıkıp para kazanmak için gün saymaktalar.

***

Hazin Muhasebe (tabii ki istisnâlar kâideyi bozmaz)

    • Üniversiteler kötü yüksek meslek okullarına dönüştü; neredeyse kasabalara yapılıyorlar ve hocaları da, talebeleri de nasıl yetişiyor, karışık!
    • Bilgi ve bilişim çağında psikiyatri belletmenlerinin hemen hepsi standardize edilmiş DSM ve / veya ICD sistemlerini anlatıyorlar; hâlbuki bunlara ulaşmak artık çocuk oyuncağı. Hocalık malûmatfuruşluk olmaktan çıktı, her an tekâmül eden bilgiyi takip edip kendi tecrübeleriyle yoğurarak vermek hâline geldi, farkında olan az.
    • En fazla 200 kelimelik bir bilim dili faşizmi birkaç dergi hâriç her yeri istilâ etti; dünyânın en muhteşem yazısını gönderseniz, lisanınızdan dolayı ânında reddediliyorsunuz.
    • Yabancı lisanda tedrisat kendi harsında düşünmeyi öldürdü. "İlk defa Tanı ve Tedavi Alan Şizofreni Hastaları" diye makaleler iç bulandırıyor çünkü yazar İngilizce düşünüp Türkçe yazdığını sanıyor (doğrusunun "İlk Defa Tanı Konan ve Tedavi Edilen Şizofrenler" veya "şizofren hastalar" olması gerekir).
    • Yabancı lisanda neşriyat mecburiyeti bir fetişizm hâlini aldı ve psikiyatrimizi de vahşi kapitalizmin hizmetine sonuna kadar sundu.
    • Hele Kanıta Dayalı Psikiyatri kavramı en san'atkârâne tıb dalı olan psikiyatriyi zanaata tenzil eyledi.
    • Eskiden önce tabip, sonra tecrübe ve paylaşımla hekim olunurken, artık doğrudan doğruya sözüm ona psikiyatri ihtisası yapmış sıhhiye memurları maâlesef artmakta.
    • Pastadaki pay arttıkça etik ve saygı da azaldı, doçent veya profesör unvanlı şarlatan bile çıkabilir her ân; belki var da yeterince farkında değil bâzıları.

Peki, bunlar düzelir mi?

Evet!

Dayanışma ve sağduyu ile, hizipleşmeden ve Guruluk taslamadan kaynaşırsak, içimizdeki çürük elmaları da tasfiye edersek aşarız.

   Yoksa, memleketin her kurumunda olduğu gibi, batarız!

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 23 Ağustos 2007 Perşembe

Okumaya devam et
  4481 Hits
  3 yorum
4481 Hits
3 yorum