Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

ŞEYİN ŞEYSİ-1

Gene altını ıslatmıştı ve çok öfkeliydi.

 

Hiçbir şey yolunda gitmiyordu zâten…

Babasının kendisine olan derin sevgisinin farkındaydı ama sezinlemesi de, sezgileri de aslında onun öz olmadığını telkin ediyordu.

Bir kere, babası çok yakışıklı ama ödlek, kendisi ise çirkin fakat pek cesurdu.

Geçenlerde sokakta yürürken bir grup küstah adam tarafından, hem de karılarının önünde resmen aşağılanmıştı ama bir de özür dileyip şapkasını aldığı gibi, eğile büküle bir hâl olmuştu. Erkek dediğin, hele “Peder Beyciğim” diye hitap edeceğin insanın biraz gururu olmalıydı.

Ticarette asla başarılı olamamıştı ama dünya umurunda değil vaziyette, evde oturup Kitabı Mukaddes okuyor ve kendi ırkını aşağılayacak fıkralar anlatıp duruyordu.

İşin en fena yönü de, bütün bu garabetine rağmen etrafındakilerce çok seviliyordu.

Annesinde de bir gariplik vardı.

Kendisini, nasıl derler, biraz fazla seviyordu.

 

Çok net olarak kayırıyordu bir kere…

Diğer altı kardeşi bir odada tıkış tıkış uyurken, kendisi keyfine bakıyordu.

Tamam, çok zeki ve yaratıcıydı, bu pozitif ayrımcılığı da yan cebine koyuyordu ama her dakika koklanıp öpülmek, “seninle iftihar ediyorum” diye övülmek da fazla oluyordu canım…

Üstelik kendisini de hep bir farklı ve özel de hissetmişti.

Yâni herkesi anlamaya çalışıyor ama bir türlü onların duygularıyla özdeşleşemiyor, kendini onların yerine koyamıyordu.

İnsanları daha iyi anlayabilmek için bir şeyler yapmalıydı.

Ne yapsaydı, nasıl yapsaydı…

Her şeyden önce iyi bir tahsil yapmalı ve çok okumalıydı, çok…

Ailesini de, annesini de, kardeşlerini kurtarmalı, bir kahraman, bir Guru olmalıydı.

Peki, âlâ da…

Beş parasız bir Yahudi’ye kim iş verir veya onu kayırırdı ki?

“Hay senin soyunu sopunu kekeme Musa” diye söylenerek altını temizledi, aslında sadece kuruttu denebilir çünkü evde doğru dürüst su yoktu.

Bu kadar sıkıntı çekerken, bir de dadı tutmuşlardı çok icap ediyormuş gibi.

Ondan da hem çok hoşlanıyor, hem de nefret ediyordu çünkü kendisini yıkarken âdet kanı mı, kendisini kestiği için mi ortaya çıktığını bilemediği bir avuç kırmızı şeyle dolduruyordu uyduruk banyoyu. Sonra da uzun uzun okşayarak, iltifatlar ederek sabunluyordu.

“Ne acayip bir kadın bu” diye düşündü, “nedir benimle alıp veremediği”?

Bir bilse!

İsa mı, Musa mı yoksa kendi Rabbi mi; her şey karmakarışıktı.

Kime, neye inanacaktı?

Tam da kiliseye giderlerken, kendisine İsa’nın nasıl kan revan içerisinde süründüğünü anlatırken, zâten hiçbir şeyleri olmadığı hâlde, bir de evdeki paraları yürütünce kovmuşlardı kadıncağızı.

Kilisenin içindeki kocaman borulardan çıkan ses de hep çok ürkütmüştü nârin rûhunu. Tepedeki freskler, tavandaki sakallı acayip herifler, yankılanan âyin ve dualar, ilâhiler, öcü gibi cüppeli papazlar…

Bırrrrrrrr, banyonun berbat suyundan daha soğuktular…

Kendisine ulaşılmaz hazlar yaşatan bir dadısı da yoktu artık!

Kıllı koltukaltı ve berbat sesine rağmen paranın canına okumuş Madonna bile kalkıp “en iyisi İslâm” demeye getiriyordu ve “hepsinin aynı yere vardığını söyleyip Muhiddin İbn Arabi’den filân bahsediyordu.

Peki, kimdi kendisi?

Okumaya devam et
  4515 Hits
  0 yorum
4515 Hits
0 yorum